Polinezyalıların Anavatanı « Tarihi Gizemler
Zaman: 30.000 yıl önce- İS, 1200
Mekân: Pasifik
Bilebildiğimiz kadarıyla Proes ya da Pahee's adını verdikleri bu teknelerle, bu insanlar, bu denizlerde adadan adaya yüzlerce mil dolaşmaktadırlar, Güneş gündüzün, Ay ve yıldızlar da gecelen pusula işlevini görmektedir. KAPTAN JAMES COOK, 1769
Kaptan Samuel Wallis, HMS Dolphin gemisiyle 17667da yoğun bir sabah sisi içinde Tahiti adasına yaklaşmaktaydı. Sis dağılınca gemisinin uzun boylu, "sağlam yapılı" savaşçılarla dolu düzinelerce kanoyla çevrili olduğunu gördü. Tahiti çok geçmeden Avrupa'da, uzak bir tropik cennet olarak tanındı.
Burada kadınlar güzeldi, yoksulluk diye bir şey yoktu, insanlar soylu vahşi türünün en üstün örnekleriydi. Ancak daha aklı başında bir gözlemci olan Kaptan James Cook adayı 17697da ziyaret ettiğinde, o günden beri bilimadamlarım şaşkına çeviren bir soruyu ortaya attı: Tahitililer bu ıssız yurtlarına nereden gelmişlerdi? Yalnızca basit kanoları olan ve metali bilmeyen bu insanlar, açık okyanusları nasıl aşıp da Büyük Okyanus'un en uzak adalarına yerleşmişlerdi?
Cook'un, Polinezyalılar'ın daha batıdan geldiklerinden kuşkusu yoktu. Âdeta bir kâhin gibi şöyle yazıyordu: "Onları ada ada izleyerek, Doğu Hint Adaları'ndan geldiklerini saptayabiliriz." Büyük İngiliz denizcisi Tupaia adında bir yerel kanocu ile konuşarak kendisine kaptanların çok uzaktaki ıssız adalara nasıl gittiklerini sordu. Tupaia pusula olarak güneşi ve yıldızları nasıl kullandıklarını anlattı.
Cook, PoImezyalılar'ın yüzlerce mil alize rüzgârları altında gidebilmelerine şaşınca Tupaia batı rüzgârlarının Kasım'dan Ocak ayına kadar estiklerini ve kanoların o aylar içinde rüzgâr yönünde gayet hızlı yol aldıklarını söyledi.
Tupaia, zihninde Polinezya'nın görüntüsünü taşıyordu. Adaları, her birine kaç günde gidileceğini ve yönlerini sıralayınca Cook bunları kabataslak bir haritaya yerleştirdi. Çağdaş bilimadamları, Tupaia'nın kuzeydoğuda Markiz Adaları, doğuda Tuamotus, güneyde Austral (Tubai) ve güneybatıda Cook Adalarıyla sınırlı bir alanı tanımlayabildiğine inanmaktadırlar.
Batıdaki Fiji ve Samoa adaları bile adamın aklındaydı ki, bu Avustralya ya da Birleşik Devletler kadar bir bölgenin akılda tutulan haritası demekti. Kaptan James Cook, Yeni Zelanda'ya giderken, Polinezya yöntemlerini izleyebilmek için Tupaia'yı da kendisiyle birlikte gelmeye ikna etti. Ama ne yazık ki, Endeavour Güneydoğu Asya'dayken Tupaia hastalanıp öldü.
Uzun mesafeli yolculukların başladığı Polinezya'da, Raiatea Adasında Tuputaputia'da restore edilmiş eski bir marae (tapınak).
VARSAYIMDAN DENEYE
Cook'tan sonraki kâşifler, Tahitili denizcilerle görüşmemişlerdir. Pek çok masabaşı araştırmacısı, Pasifik Adalarının rüzgârın etkisiyle kıyıdan çok uzaklara sürüklenmiş kanolar tarafından iskân edildiğini kabul etmiştir. Ancak 1965'te İngiliz David Lewis, Mikronezya'nın Caroline Adaları'nda yaşlı kano kaptanlarıyla karşılaşmıştı.
Lewis onlardan, karadan çok uzaklara gitmek için önemli yıldızları izlemeyi, dalgaların yönünü, uzak kıyılara çarpıp dönen dalgaları tanımayı, deniz ve kara kuşlarının uçuşlarını izleyerek çıkış noktalarından çok uzaktaki adalara nasıl gittiklerini öğrendi. Bu denizciler denizin ve gökyüzünün aynı işaretlerini kullanarak evlerine sağ salim dönebiliyorlardı.
Lewis hızla kaybolmakta olan bir sanatı korumaya kararlı olarak Avrupa yapımı okyanus yatını, yalnızca bir yıldız haritası ve yardımcı olarak Polinezyalı bir denizci ile Cook Adalarından Yeni Zelanda'ya kadar götürdü. Lewis 1970'lerde de Caroline Adaları kılavuzlarının yanına çırak olarak girdi.
Böylece varsayım, yerini deneyime bırakmış oldu. Antropolog Ben Finney 1960;lı yılların sonunda eski çağların Polinezya kanolarının benzerleriyle uzun süreli deneylere başladı. Finney7in ilk teknesi Naleiha, Hawaii kraliyet kanosunun 12 metrelik bir kopyasıydı.
Hawaii7nin rüzgârlı sularında yapılan deneyler teknenin rüzgârla yol alabileceğini gösterince Finney, Büyük Okyanus Adalarında kullanılan kano tasarımlarını birleştirerek yaptırdığı bir kanoyla Hawaii7den Tahiti'ye gidip gelmeye karar verdi. Hawaii7li Kerb Kawainui Kane tarafından tasarlanan Hokule'a çifte gövdeli, iki yengeç kıskacı biçimli yelkenli 19 metrelik bir tekneydi.
Finney, Mikronezyalı denizci olan Mau Piailug ile çoğunluğu Hawaii'lilerden oluşan bir mürettebatla 1976'da Hawaii'den Tahiti'ye gidip döndü. Bu yolculuğun ardından yalnızca yerli kılavuzlar kullanarak adalar çevresinde iki yıllık bir yolculuğa çıktı. Hokule'a'nın deneyleri sayesinde eski Polinezya seyir becerileri artık sonsuza kadar korunmaya alınmıştır.
Hawaii çifte gövdeli kanosunun modern kopyası olan Hokule'a. Geleneksel seyire duyulan ilgi Hokule'a'yı ve diğer tekneleri eski kano rotalarında yolculuklara sürüklemiştir.
ESKİ GÖÇLER
Arkeologlar ve dilciler de buralardaki eski göçlerin izlerini araştırmışlardır. 77 Austronezya dilinin yakınlarda yapılan bir İncelemesinde, buralardaki adaların sakinlerinin kökenlerinin Taiwan olduğu anlaşılmıştır. Bunlar adadan adaya atlayarak Filipinlerde ve Yeni Gine'ye, oradan Tahiti, Hawaii, Yeni Zelanda'ya ve Paskalya Adası'na geçmişlerdir.
Bu karmaşık yolculuğun 2000 yılı aşkın bir süre sürdüğü tahmin edilmektedir ki, tarih öncesi terimlerle bu yalnızca bir göz kırpma zamanı demektir, insanlar Solomon Adaları'na en az 28.000 yıl önce yerleşmişlerdir.
5000 yıl öncesinde çok geniş bir değiş tokuş ağı deniz kabuklarını, obsidyeni (volkanik cam) ve diğer maddeleri Asya kıtasının içinden ortadaki adalara kadar getirmiştir. Bu insanları kendilerine özgü "Lapita" çömleklerinden izleyebiliriz ki, bu da Yeni Gine açıklarındaki Bismarck Takımadalarında gelişmiş olabilir. Ama 10 birinci binyılda Fiji kadar doğuda bulunduğu tespit edilmiştir.
Okyanusa dayanıklı çifte gövdeli kanolar ve taro gibi kolay depolanan bitki kökleri ufkun ötesindeki birbirlerinden yüzlerce mil uzaklıktaki adalara ziyareti mümkün kılmıştır. Kendisi de denizci olan Yeni Zelandalı arkeolog Geoffrey Irwin, bilgisayar modellerini ve kendi yolculuklarını kullanarak denizaşırı yolculukların sistematik olduğunu, bilerek gerçekleştirildiğini ve okyanus ve gökyüzü bilgisine dayandığını göstermiştir.
Kılavuzluk sisteminin kuşaktan kuşağa geçmesi nedeniyle denizcilerin başarıları şaşırtıcı olabilir ama hiç de esrarengiz değildir. Mikronezya ve Doğu Polinezya IS l. yılda Fiji'den başlayarak son 2000 yıl içinde iskân edilmiştir. Tahiti'ye 800, Hawaii'ye 600, Paskalya Adası'na 300 ile 400 ve Yeni Zelanda'ya 1000 yılında yerleşilmiştir. Bu yolculuklar!;) çağdaş insanın dünyaya 150.000 yıl süren yayılmasının son bölümü de tamamlanmış oluyordu.
Büyük Okyanus'ta ilk insan yerleşimi açık deniz kanolarının sağlamlığına ve kolay depolanabilir yiyeceğin bulunmasına bağlıydı. Denizciler, Melanezya adalarına 30.000 yıl önce erişmişlerse de, uzak adalar ancak son 3000 yılda iskân edilmiştir.
Büyük Okyanus denizcileri sanatlarını büyüklerinden denizlerde öğrenmişler, yıldızların hareketini ezberlemişler ve adalarla takımyıldızları gösteren basit çıta haritalar kullanmışlardır.
Çanakkale Savaşı « Türkiye Tarihi
Osmanlı Devleti 20. yüzyıla geçmişin ağır yükünün yorgunluğu altında girmiştir. Avrupa ise 1815’te tesis etmeye çalıştıkları "Avrupa Birliği’nin" sahte tebessümlerini yoketmeye başlayan korkunç bir silahlanma yarışının gölgesi altındadır.
Silahlanma yarışı, devletlerarası rekabet, ekonomik ve psikolojik üstünlük iddiaları, 1914 yılında, dünyanın o zamana kadar gördüğü en korkunç ve yıkıcı savaşı başlatmıştır. Savaş tüm dünyayı kapsamış, o zamana kadar bilinmeyen toplu imha silahları kullanılmış ve sonuçta milyonlarca insan ölmüştür.
Savaşa kim neden girdiğini bilmeden, bu kargaşaya sürüklenmiştir. Müslüman bir Hintli ya da bir Mısırlı, Osmanlı'ya karşı savaşırken; bir Osmanlı da daha beş yıl önce kendi toprağını işgal etmiş olan bir Avusturyalı askerle yan yana çarpışabilmiştir.
Osmanlı Devleti, başlangıçta tarafsız kalmayı başarabilmiştir. Ancak daha sonra Devlet'in, İtilaf Devletleri nezdinde yaptığı çabaların boşa çıkmasıyla, Alman yandaşlığına doğru bir gidişat başlamıştır. Buna bir de Enver Paşa’nın kaybedilen toprakları geri alma isteği ve Almanlara olan aşırı güveni eklenince, modern zamanların en yıkıcı savaşına Osmanlı Devleti de sürüklenmiştir.
Özellikle, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Baron von Wangenheim’ın İttihat ve Terakki üyeleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Wangenheim, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı'na girmeleri için aktif olarak çalışmış ve sonunda istediğini başarmıştır. 2 Ağustos 1914’te imzalanan Osmanlı-Almanya ittifakı, çok geçmeden sonuç vermiş, 29-30 Ekim 1914 tarihinde, Odesa ve Sivastopol’un bombalanmasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmiştir.
Ancak, Mustafa Kemal ve bazı aydınlar bu savaşın Osmanlı Devleti için iyi sonuç vereceğine inanmıyorlardı. O, müttefiklerimizin savaşı kazanacağına ihtimal vermediği gibi, Osmanlı Ordularının komuta zincirinin, Almanların eline teslim edilmesinden rahatsız olmuştur. Bu duruma, elinden geldiği kadar karşı çıkmış ancak O’nun düşünceleri Enver Paşa ve kurmayları tarafından dikkate alınmamıştır. Mustafa Kemal, tarihte eşine ve benzerine rastlanmayan bu savaşın büyük millet ve hükümetlerin kaderini tayin edeceğine inanmaktadır.
Savaşın sonunda Mustafa Kemal’in tahminleri tamamen doğru çıkmış; İttifak Devletleri yenilgiye uğramış, bu savaşa katılıp da eski düzenini muhafaza edebilen hiçbir devlet kalmamıştır.
Çanakkale Cephesi
Çanakkale Boğazı’nı ele geçirerek İstanbul’u işgale ve Osmanlı Devleti'ni ortadan kaldırmaya yönelik ilk teşebbüs, 1807’de Napolyon Savaşları sırasında Rusya’ya yardımın bir çabası olarak, Amiral Sir John Duckwort tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştı.
Daha sonra 1904’te, İngiliz Donanma Amirali 1. Lord Fisher, Çanakkale Boğazı’nı zorla geçme meselesini incelemiş, sonunda bu işin çok tehlikeli olacağı sonucuna varmıştı. 1906’da İngilizler tarafından yeni bir araştırma yapılmış ve sonunda böyle bir saldırının yapılamayacağı kanaatine varılmıştı. 1911-12’de Yunanlılar da benzer bir proje üretmişlerse de onların planları, kara harekatını içermesi ve çok sayıda askere ihtiyaç olması sebebiyle uygulamaya konulamamıştı.
Çanakkale Boğazı’na karşı askeri bir operasyon teşebbüsü daha 1914 Ağustosu'nda düşünülmeye başlanmıştır. Ancak, Osmanlı Devleti tarafsız olduğu için bu harekât yapılamamıştır. Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla, boğazların ele geçirilmesi konusu ciddiyetle ele alınmaya başlanmıştır. Bu defa da ilAn edilen saval çağrısının ne gibi sonuçlar ortaya çıkaracağı bilinmediğinden, Çanakkale’de bir cephe açılmasına tereddütle yaklaşılmıştır.
İngiliz Parlamentosu'nda, Çanakkale’de yeni bir cephe açılması konusunda sert tartışmalar olmuştur. Sonunda bu fikrin başlıca mimarı olan İngiliz Bahriye Bakanı Wiston Churchill’in önerisi kabul edilerek, cephenin açılmasına karar verilmiştir. Churchill’e göre; "Çanakkale’ye asker sevkedilirse İstanbul’u almak mümkün olabilecekti".
Çalışmalara başlayan Churchill, yeni açılacak cephe ile ilgili planları hazırlayan bölgedeki İngiliz Komutanı Amiral Carden’e fikrini sorduğunda Carden, 11 Ocak tarihli telgrafla, "düşmanın moral durumuna bağlı olarak harekâtın bir ay alabileceğini" bildirmiştir.
Başlangıçta Çanakkale’de bir cephe açılmasına taraftar gibi görünen Amiral Fisher, 25 Ocak 1915’te Churchill’e gönderdiği raporunda; bu harekâtın imkansız olduğunu ve başarı elde etmenin çok zor olacağını, cephenin açılmasının kuvvetleri dağıtmak demek olduğunu, donanmanın tehdit unsuru olarak kullanılmasının daha uygun olacağını belirtmiştir.
Fisher, bu düşüncesinde yalnız değildi, 12 Mart 1915’te Çanakkale Cephesi, İngiliz Kuvvetleri Komutanlığı'na atanan Hamilton, yolda, kurmayı Aspinal’e, "Şansız bir serüven olacak bu.. Karımı, şapkasının tülünün üstünden öptüm", demiştir.
İngiliz kamuoyu da bu hareketin sonuçlarını merak ediyordu. Dönemin tanınmış genç şairi Robert Brooke’ın düşünceleri sanki İngilizlerin hislerine tercüman oluyordu: "İnanılmayacak kadar güzel bir şey bu. Kaderimizin bize bu kadar yardımcı olacağını tasavvur edemezdim. Demek Galata Kulesi 15’lik toplarımızın altında paramparça olacak. Demek deniz, top gümbürtüleriyle kana boyanıp, leş gibi olacak. Demek Ayasofya’nın mozaiklerini, lokumları, halıları yağmalayacağım. Demek ki bizler, tarihte bir çağın dönüm noktası yaratacağız. Oh.. Tanrım! Hayatımda bu kadar mutlu olamamıştım! Hiç bu kadar tam bir mutluluk hissetmemiştim. Tamamen bir yöne akan bir ırmak gibi! Birden anladım ki, çocukluğumdan beri hayatımın tek arzusu İstanbul’a karşı askeri bir harekâta katılmakmış .."
Mehmetçik
Çanakkale Savaşı’nda Mehmetçik, insan üstü bir gayretle savaşmıştır. Mehmetçik, kendisine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmiş, bu uğurda binlercesi şehit olmuştur. Mehmetçik, öyle insan üstü bir gayret sarfetmiştir ki, birçok başarı, insan üstü metafizik olaylarla açıklanmıştır.
Bu konuya ait anlatılan en ilginç olaylardan biri, bir İngiliz alayının kayboluşudur. İngiliz resmi kayıtlarına da geçmiş olan bu olayda; bir alay, Yeni Zellandalı asker, 21 Ağustos günü Korudağı üzerindeki bir bulut kümesi içine girip gözden kaybolur ve bulutların havaya yükselmesinin ardından bölgedeki askerlerin tamamının kaybolduğu görülmüştür.
İngilizler 1918’lere kadar bu alayın akıbeti hakkında Türk makamlarından bilgi istemişse de, Osmanlı Devleti, savaş kayıtlarında bu birliğe ait bir bilgiye rastlanmadığını ifade etmiştir. Çanakkale’de her taş, her ağaç, her dere, bir olağanüstülüğe sahne olmuştur. Her biri kutsallaşan; Derviş Ali, Ezineli Yahya Çavuş, Mehmet Çavuş, Bekir Çavuş, Asteğmen Muzaffer, Hacı Mesut, 276 kiloluk top mermisini topun namlusuna süren Seyyit, Çanakkale’de Mehmetçik'in kahramanlıklarının somut örnekleridir.
Çanakkale’de sadece adlarını bildiklerimiz değil, adlarını bilmediğimiz binlerce Mehmetçik de aynı kahramanlık ve fedakârlıkla savaşmıştır. Mehmetçik, bu savaşta şehit olacağını bilmektedir. Şehitliği en büyük mertebe kabul etmektedir. Boyabatlı Aşık Mustafa şehit olduğunda, üzerinden çıkan Çanakkale Destanı adlı eserinin şu dizeleri bu duyguyu en güzel şekilde açıklamıştır: "Bugün vatan, bizden razı olacak Nefer şehit, ordu gazi olacak".
Çanakkale Savaşı’nın büyüklüğünü ve Mehmetçik'in nasıl bir kahramanlık sergilediğini anlamak için istatistiklere bakmak yeterlidir. 18 Mart Savaşı'nda sadece Dardanos tabyasına, her birinde 10-15.000 şarapnel bulunan 4.000 gülle atılmıştır. Bu derece yoğun ateşe rağmen Mehmetçik hiçbir yılgınlık göstermeden cehennemi bir ateş altında dayanmayı bilmiş ve düşmana geçit vermemiştir.
Yalnızca Arıburnu Muharebelerinde, düşmanın ilerlemesini önlemek için 20.000 şehit verilmiştir. 6, 7, 9 Mayıs saldırılarında, İngiliz ve Fransız Kuvvetleri, 50.000 kişi ve 72 kara topuna sahipken, Türkler 30.000 kişi ve 56 topa sahip olmalarına rağmen düşman başarı sağlayamamıştır.
6 Ağustos 1915’te, İngilizler saldırıya geçtiklerinde Arıburnu’nda Türk Kuvvetleri 19.000, İngilizlerinki ise 37.000 kişi idi. Suvla-Anafartalar Bölgesi'nde ise 2.500 Türk’e karşı 26.000 İngiliz, yani 11 misli bir kuvvetle saldırılmıştır. Bu üstünlüklerine rağmen düşman, bir türlü istediği başarıyı elde edememiştir.
Çanakkale Muharebeleri’nde iki tarafta ağır kayıplar vermiştir. İngilizler, savaş alanına 459.000 insan getirmişler ve bundan 119.000 ölü ve yaralı verilmiştir. Ayrıca 100.000 hasta ve güçsüz insan geri gönderilmiştir. Fransızların kullandıkları insan sayısı toplam 80.000’e ulaşmıştır. Kayıpları 26.000’i bulmuştur. Türkler ise 66.000 ölü ve 152.000 yaralı vermişlerdir. Bu yaralıların 110.000’i ağır yaralı veya bir daha savaşmayacak durumda olanlardan oluşmaktadır.
Ve Sonuç
Çanakkale Savaşları sadece Dünya Savaşı'nda bir cephe olarak algılanmamalıdır. Çanakkale Savaşları, Türkiye Toprakları'nda cereyan etmişse de sonuçları itibariyle savaşa uzaktan yakından katılmış tüm ülkeleri ve geleceklerini etkilemiştir. Bu yönüyle dünya tarihi içinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Büyük ümitlerle Çanakkale’ye saldıran ve kesin zafer kazanacaklarına inanan İngilizler, Gelibolu’yu boşaltmaya ancak iki ayda karar verebilmişlerdir. Çünkü, hiç kimse bu büyük yenilginin sorumluluğunu almak istememiştir. Yaşamında büyük başarılara imza atmış olan Churchill bu savaş için, "yegâne mağlup olduğum savaş" ifadesini kullanmıştır. Çünkü, Gelibolu’yu boşaltmak hem bu kararı veren siyasetçinin hem de İngiltere’nin şeref ve haysiyetine büyük bir darbe olmuştur.
Bu yenilgiden sonra özellikle İslam Ülkelerinde, İngiliz Hükümeti'ne karşı bir takım isyanlar başlamıştır. Çanakkale Savaşları’nda yenilgiye uğrayan İngiliz Hükümeti, İngiliz Meclisi'nde desteğini yitirmiş; bunun sonucunda Muhafazakâr Parti ile koalisyona girmek zorunda kalmış, İngiltere, siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiştir.
Kurtuluş Savaşı sonrası yeni bir Türk-İngiliz çarpışması gündeme geldiğinde Çanakkale yenilgisi ve Mehmetçik'in savaş gücü akıllara gelmiş, başta Çanakkale’de savaşa katılanlar olmak üzere Türklerle yeni bir savaş istenmemiştir. Bu sebeple, İngiliz kamuoyunda yapılan savaş taraftarı kampanyalar başarısız olmuş ve bilindiği gibi Türk Kuvvetleri, İngiliz işgali altındaki bölgeleri savaş yapmadan devralmıştır.
Yıllarca sonra, sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir ve Tunus’taki Müslümanların göğsünde çok defa Türk Bayrağı ile Atatürk’ün resimleri bulunmuştur. Bu durum Çanakkale Savaşları’nın ve bu savaşlarda Mustafa Kemal’in gösterdiği azim ve kararlılığın, dünyadaki diğer milletleri ne derece etkilediğinin ibret verici belgesidir.
Çanakkale Zaferi, bir bakıma Asya’da esaret altındaki ülkelerin, Batı zihniyetine karşı kazandığı bir zaferdir. Buradaki sınırsız vatan sevgisi ve milliyetçilik duyguları, teknik ve zenginliği yenmiştir.
Çanakkale’de Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkışı başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan milli mücadele ruhu, Çanakkale’den kaynaklanmıştır. Anadolu ve Trakya’nın, Türklerin vatanı olduğunu dünyaya kabul ettirilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında bu inancın rolü olmuştur.
Millet-devlet-coğrafya arasındaki sıkı ittifakın, savaştaki önemi ortaya koyulmuştur. Emperyalist Hıristiyan güçlerin mağlup edilebileceği, dünyaya ispat edilmiştir. Çarlık Rusyası’nın desteklenmemesi sonucu zayıflaması ve daha sonra da çöküşü üzerinde etkili olmuştur.
Çanakkale Savaşları’nın Türk Tarihi açısından tek olumsuz yanı; Türk Ordusu'nun en seçkin, en iyi eğitilmiş okur yazar kesiminin elverişsiz şartlar altında savaşması ve şehit düşmesi ile devletin aydın kesimini bu savaşta yitirmiş olmasıdır. Özellikle, bu aydınların büyük bölümünü yetiştiren Türk Ocağı, İngilizlerin dikkatini çekmiştir.
İngilizler, İstanbul’u işgal ettikleri zaman İngiliz işgal komutanı, Çanakkale’de kendileriyle savaşan Osmanlı Ordularında milliyetçi bir ruh olduğu gerekçesiyle ilk olarak Türk Ocağı'nı işgal ettirmiş, ardından da askeri müesseseler işgal edilmiştir.
Çanakkale’de iki farklı dünya, iki kültür çarpışmış, bu farklı dünyaların insanları bir nebze olsun birbirini tanımış, İngilizlerin deyimiyle Johny Türk, kimin uygar ve daha medeni olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Çanakkale’de Türkler vatanlarını savunan mazlumlar olarak, dünyaya vatan sevgisinin ne demek olduğunu öğretmişlerdir.
Rakipleri onların mertliklerine ve cesaretlerine hayran kalmakla birlikte, vatanlarını savunan Mehmetçik'in iman ve vatan sevgisini anlayamamış; tarihten gelen önyargıları ile her biri bir destan yaratan Mehmetçik'i fanatiklik ve vahşilikle suçlamayı da ihmal etmemiştir. Çünkü, Hamilton ve düşman, Anadolu İnsanı'nın vatanına, dinine, namusuna yüklediği anlamdan habersizdi.
Mahatma Gandi « 20. Yüzyıl Tarihi
Mohandas Karamsand Gandi, Hintli avukat, yurtsever ve filozof (1869-1948).
Mahatma «Yüce Ruh» diye ad takılan Gandi tacir kastında, zengin bir Hint ailesinden doğmuştu. İngiltere'de hukuk öğrenimi gördükten sonra Bombay'da avukat yazıhanesi açtı. Bir iş için Güney Afrika'ya çağrıldığı zaman, ırk ayrımlarının kurbanı olan Hint topluluğunun savunmasını üstüne aldı.
1915'te ülkesine döndü ve İngiltere'ye karşı, bağımsızlık mücadelesinin başına geçti. Özgün ve geçerli yöntemleri, yurttaşlık hakları konusunda itaatsizliğe ve İngilizlerle işbirliği yapmamağa (ticarette ve yönetimde boykot) dayanıyordu. Ama Mahatma'nın felsefesini ve eylemini asıl nitelendiren, şiddetten kaçınma ilkesiydi.
Birçok defa hapse girip çıktıktan ve uzun açlık grevleri yaptıktan sonra, Gandi serbest bırakıldı; 15 ağustos 1947'de, Hindistan'ın bağımsızlığının ilanıyla sonuçlanan görüşmelere katıldı.
Birkaç ay sonra, bağnaz bir Brahman tarafından öldürüldü. Külleri, çok büyük ve saygılı bir kalabalığın huzurunda, Ganj Irmağı'na serpildi. Bir ermiş ve bir ulusal kahraman sayılan Gandi'ye ülkesinde gerçekten tapılırdı. Hayatı boyunca, pek az rastlanan bir karakter gücü ve ahlâk yüceliği örneği vermiştir.
Şiddet hareketlerinden kaçınma inancının savunucusu olan Mahatma Gandi, hayatını Hindistan'ı İngiliz işgalinden kurtarmağa adamıştı: «İngilizlere, diyordu; kendi vatanımda bana emir veremeyeceklerini bildirdim». Gandi işçilerin grevlerini destekledi, toplumsal adaletsizlikle savaştı (paryaların savunmasını üstlenmişti), geleneksel elsanatlarının geliştirilmesini öğütledi. Kendisi de yanında bir pamuk eğirme tezgâhı taşır ve her gittiği yerde iplik eğirerek düşünür ve dinlenirdi.
oyunlar