Patrona Halil İsyanı « Osmanlı Tarihi
Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuştu. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine, harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlamıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti. On yedinci Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları 25 Eylül 1730'da ayaklanmayı başlatmışlar, ancak halkın onlara katılmaması endişesiyle bu girişimlerinden vazgeçmişlerdi.
İsyancılar üç gün sonra Bayezit caminin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler.
Yeniçeri ağalarından Hasan Paşa onlara karşı harekete geçtiyse de başarılı olamadı.Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmed isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler.
Lale Devri'nin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü'nü yaktılar. Ayrıca Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında öldü.Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan Üçüncü Ahmed'in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan Üçüncü Ahmed, 1 Ekim 1730'da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmud'a bıraktı.
Buda « Dinler Tarihi
Tanrısız bir dinin, Budizm'in kurucusu (M.Ö. 560'a doğru).
Kral Suddhodana ile kraliçe Maya'nın oğlu, sonradan Buda (yani «Tanrı'dan esin almış») adını alacak olan bu bilge, M.Ö. VI. yy.'da Hindistan'ın kuzeyinde doğdu. Mutlu bir gençlik dönemi geçirdi ama bir gün, insanların çektiği acıları seyretmek, onun yaşamını altüst edecekti. 29 yaşında, bir incir ağacının altına oturmuş düşünürken, «ilham» geliverdi: her türlü ıstırabın kaynağı, başkalarının olan şeylere göz dikmekti. Ve sağduyunun yolu, en yüce mutluluk hali olan nirvana'ya ulaşmaktı. Bunun için her türlü isteğin kesinlikle yok edilmesi gerekiyordu.
Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarında, Buda, tam dört yıl vaazlar verdi. Vaazlarında dile getirdiği ilkeler ölümünden sonra Asya'ya yayılmağa başladı.
Günümüzde Hinduluk, Budizm'in (Budacılık) yerini almıştır; ancak, 1949'da komünizmin yerleşmesine kadar Çin'de derin etki gösterdikten sonra, gene de, Güneydoğu Asya'nın, Moğolistan'ın, Kore ve Japonya'nın esas dinlerinden biridir. 500 milyon mensubu vardır, bunlara örnek kişiler, bonzlar yön verir ve bu bonzlar, din eğitimi yaptıkları gibi, bazı ülkelerde (bu arada Vietnam'da), siyasal yaşamı da derinden etkiler.
Acaba, Budacılık gerçekten bir din midir? Batılıların genellikle olumlu cevap verdikleri bu soru, her zaman rahatça sorulabilir. Bununla birlikte, bonz topluluğu gerçek bir din adamları sınıfı oluşturmaz ve budistler, Hıristiyanlığa veya Müslümanlığa benzetilebilecek bir inanç sahibi olmağa yanaşmazlar. Onlara göre Budacılık, bir tanrı olmayan ve insan sağduyusunun örneği olan Buda'nın koyduğu temel kurallara uyarak, bir tür yaşam tarzına yönelmekten başka bir şey değildir.
Çağımızda, Buda ve Budacılık üstüne yapılan incelemelerde büyük bir gelişme oldu. Buda dinine ait kuralların yorumunu ve tarihini konu alan bu yeni bilim dalına Budabilim denir.
Bir Tibet manastırında bulunmuş olan yukarıdaki resimde Buda, kutsal haberciye kulak verdiği sırada gösterilmiştir.
Kendi Anayasasının Kurbanı « İlginç olaylar
Mithat Paşa Kendi Anayasasının İlk Kurbanı Oldu
1877, İstanbul
19. Yüzyılın son çeyreğine doğru ilerlenirken hala üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluk olan Osmanlı devleti de ayakta durmakta zorlanıyordu. Aslında yüzyılın başından beri bu duruma çare aranıyor ve bulunmuş gibi de görünüyordu; Batı Avrupa'nın yönetsel modeli Osmanlı'ya uyarlanacaktı. Ancak sonuçta kapitalizmin siyasal üst yapısı olarak nitelendirilebilecek bir modelin uyarlanmasıyla imparatorluğun kurtulması doğrusu pek mümkün değildi.
Gelişmekte olan kapitalizm, uluslararası bir sistem haline gelirken dünyayı da yeniden şekillendiriyordu. Bazı ülkeleri bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge durumuna getirerek merkezdeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimini daha hızlı sağlamak için bu ülkeleri de daha yoğun bir sömürüye tabi tutuyor, yağmalıyordu.
Aslında Osmanlı devleti de, görünüşteki tüm azametine rağmen bu süreçte bağımlı olmaya ve tabii bu arada dağılmaya mahkumdu. Çağın ideolojik akımlarından da etkilenen Osmanlı aydınları ülkeye bir an önce anayasal bir sistem, meşruti bir monarşi getirmeye çalışırken Osmanlı'yı kaçınılmaz kaderinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
III. Selim'le başlayan ve Tanzimat'la ilerleyen bu yenileşme ve reform çabalarının hedefi 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde artık meşruti bir monarşinin kurulmasıydı. 1867'de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin desteklediği bu çabaların siyasi önderi olarak sivrilen ismin de Ahmet Mithat Paşa olması doğaldı.
Neredeyse devlet hizmetine girmesinden itibaren reformcu çalışmalarıyla dikkat çeken, eğitim ve maliye başta olmak üzere birçok alanda önemli düzenlemeler gerçekleştiren Mithat Paşa Batı Avrupa'daki gelişmeleri de yakından izliyordu. Bu arada Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlıların fikir adamlarıyla da yakın bir temas ve işbirliği içindeydi.
İlk kez Temmuz 1872'de Abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa'nın padişahın Mühr-ü Hümayununu elinde tutması ancak üç ay sürebildi. İmparatorluğun bir federasyona dönüşmesi fikrine yakınlık duyduğu iddialarının yanı sıra maliyeye sıkı bir düzen getirmeye yeltenmesi ve Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayı'ndaki hesapsız harcamalarını da denetlemeye kalkışması üzerine üç ay sonra görevden alındı.
Sadrazamlıktan uzaklaştırılmakla birlikte devlet içinde etkili olması engellenemeyen Mithat Paşa daha sonra çeşitli nazırlıklarda ve yüksek görevlerde bulunmaya devam edecek ve bu arada o dönemin en etkili üç veziri arasında bir tür yakınlaşma ve işbirliği ortamı da yaratacaktı. Sonuçta Mithat Paşa, Mehmet Rüşdi Paşa ve Hüseyin Avni Paşa birlikte hareket ederek 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler.
Uzun yıllardır Topkapı Sarayı'nda kendi dünyasında yaşayan içkiye düşkün V. Murat reformlara yatkın görünüyordu. Ancak ruh sağlığı yerinde olmayan yeni padişah Abdülaziz'in 4 Haziran'da kuşkulu bir şekilde ölümü üzerine iyice bunalıma girdi ve kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceği anlaşıldı. Bunun üzerine üç ay sonra V. Murat da tahttan indirilecek ve Mithat Paşa ile arkadaşlarının çalışmalarına destek olacağına, bir anayasa ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit 31 Ağustos I876'da tahta çıkarılacaktı.
Hemen bir anayasa oluşturmak üzere çalışmalara başlandı; Mithat Paşa'nın başkanlığında kurulan bir komisyonda 16 yüksek dereceli devlet memuru, ulemadan 12 kişi ve 2 de asker yer alıyordu. 30 kişiden oluşan komisyonun elinde zaten kimi taslaklar ve hazırlanmış metinler vardı. Hızla yürütülen çalışmalar sonuçlandırılırken biri halkın oylarıyla seçilmiş Meclis, diğeri padişahın atayacağı Ayan olmak üzere iki temsili organa dayanan bir sistem öngörülüyor, Batı'da geçerli olan çeşitli temel hak ve özgürlükler tanınıyordu.
Abdülhamit kendisine onaylanmak üzere sunulan taslağa bazı maddeler ekleyerek kabul edecekti. Eklenen en önemli madde ise padişaha Anayasayı askıya alma yetkisi veren ve bu arada "kendisi veya ülke için tehlikeli" gördüğü kişileri sürgüne göndermesine olanak sağlayan ünlü 113. Maddeydi. Ve bu madde ilk kez Anayasa Komisyonu Başkanı Mithat Paşa için kullanılacaktı.
Osmanlı'yı meşruti bir monarşi haline getiren Anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı Mithat Paşa'yı 17 Aralıkta sadrazamlığa atayan II. Abdülhamit, hemen altı gün sonra da, 23 Aralıkta Anayasayı onaylayarak yürürlüğe soktu. Acelesi vardı çünkü aynı gün İstanbul'da toplanan çeşitli Batılı ülkelerin temsilcileri "Tersane Konferansı" diye bilinen bu toplantıda Osmanlı'dan özellikle Balkanların yeniden düzenlenmesiyle ilgili olarak yeni bir takım taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlardı.
Toplantı Kasımpaşa'daki Donanma Komutanlığı binasında başladığı sırada duyulan top seslerinden şaşkınlığa uğrayan temsilcilere Anayasanın ilan edildiği açıklandı. Aslında böylece konferans boşlukta kalmış oluyordu. Yine de 20 Ocak 1877'ye kadar çalışmalarını sürdürmekte ısrar etti ama ortaya konulan talepler Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilmeyince delegeler de hep birlikte İstanbul'dan ayrılarak protestoda bulundular. Ancak hükümet umursamayacak, padişah ise rahat bir nefes alacaktı.
Batılı devletlerin temsilcilerinin İstanbul'dan ayrılmasıyla uluslararası baskıdan uzaklaştığını düşünen Abdülhamit, Abdülaziz'in ölümünden sorumlu tuttuğu ve hiç güven duymadığı Mithat Paşa'yı tasfiye etmek için vakit kaybetmedi. Aslında anayasal bir düzeni de benimsemiş değildi ve daha sonra hayli uzun sürecek hükümranlık dönemi için kendisine göre planları vardı. Egemenliğini ne Mithat Paşa gibi etkili isimlerle, ne de milletin oylarıyla seçilen temsili organlarla paylaşmaya niyeti vardı.
5 Şubat 1877'de Dolmabahçe Sarayı'na çağrılan Anayasa Komisyonu Başkanı ve Sadrazam Mithat Paşa sarayın önünde, Boğaz'da demirlemiş olan bir geminin bacasından dumanların çıktığını görünce buna bir anlam veremeyecekti. Kış vakti padişahın denize açılması pek görülen bir durum olmadığına göre acaba yolcusu kim olabilirdi?
Anayasayı ve temel reformları yapma sözü verdiği için tahta çıkardığı padişahın kendisinden kurtulmakta kararlı olduğunu bilse belki kendine göre önlemlerini alır ve bir karşı darbeye kalkışabilirdi. Ama bu gibi kuşkulardan uzak bir şekilde gittiği Dolmabahçe Sarayı'nda II. Abdülhamit'in kendisi yoktu. Bir saray görevlisi sadrazama padişahın kararını bildirdi; Anayasanın 113. Maddesine göre padişah, sadrazamı kendisi ve ülke için "tehlikeli kişi" olarak değerlendiriyor ve sürgüne gönderiyordu. Böylece Anayasayı yapan paşa o anayasanın da ilk kurbanı oluyordu! Mithat Paşa hemen Dolmabahçe önündeki gemiye bindirilecek ve İtalya'nın yolunu tutacaktı.
Anayasanın mimarına üç ay tahammül edebilen II. Abdülhamit Anayasanın kendisine ise bir yıldan fazla katlanacaktı. Doğrusu Meclis-i Mebusan'ı fazla ciddiye aldığı söylenemezdi ama 24 Nisan 1877'de başlayan Osmanlı-Rus savaşında uğranılan yenilgiye bir sorumlu arayıp bulması gerektiğinde Meclis'i buldu ve Şubat 1878'de yine Anayasanın kendisine tanıdığı hakka dayanarak Anayasayı askıya alacak ve Meclis-i Mebusan'ın da kapatıldığını ilan edecekti. Ardından da 30 yıl süreyle ülkeyi istediği gibi yönetmenin yollarım bulmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu kanıtlayacaktı.
İkinci sadrazamlığı da yine ancak üç ay süren Mithat Paşa ise önce bir yıl kadar Avrupa'da sürgünde kaldıktan sonra yeniden ülkeye dönecek ve devlet hizmetine devam edecekti. Ancak İstanbul'a yaklaştırılmayan ve önce Suriye ardından da Aydın valiliklerinde bulunan Mithat Paşa, padişahla ilişkilerinin normalleştiğini zannedecekti. Oysa Abdülaziz'in tahttan indirilmesini ve ölümünü hiçbir zaman unutmayan, kendisi de sürekli "hal edilme" kuşkusu içinde yaşayan Abdülhamit, en sonunda 1881'de Mithat Paşa ve Mehmet Rüşdi Paşa'nın Abdülaziz'in ölümü dolayısıyla sorgulanmalarını gündeme getirecekti.
Önce İzmir'deki Fransız konsolosluğuna sığınan Mithat Paşa hükümetin güvence vermesi üzerine teslim olacaktı. "Yıldız Mahkemesi" olarak bilinen yargılama sonunda suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılacak ama Batılı devletlerin araya girmesiyle cezası ömür boyu hapse çevrilerek imparatorluğun en uzak köşelerinden birine, Taif'e gönderilecekti. Ve burada padişahın emriyle 8 Mayıs 1884'de öldürülecekti.
Yaptığı Anayasanın ilk kurbanı olarak sürgüne gönderilen paşanın ölümü de kendi elleriyle tahta çıkardığı padişahtan gelecekti.
oyunlar