Tarih

Turgut Sunalp Olayı « İlginç olaylar

Turgut Sunalp'in MDP'si Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara

1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evren'in de devlet başkanlığına seçilmesinin ardından 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evren'in cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı.

Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu. Ama ne olursa olsun, 12 Eylül'ün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu. Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.

Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evren'in cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.

Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylül'ün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı. Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterince uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler.

Zaten 12 Eylül'den beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu. Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu.

12 Eylülcüler rahatlamıştı. Ama yeniden dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngiltere'deki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.

Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.

12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!

Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983'de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı.

12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı.

İktidar partisi MDP'nin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönü'nün başbakanlık müsteşarı Necdet Calp'in kurduğu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.

Bu arada İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirel'in emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi'nin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.

Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özal'ın ANAP'ı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.

Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAP'ın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!

6 Kasım 1983'de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı. O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu.

Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylül'ü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.

Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"

Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHP'yi kast ederek "dört eğilimi birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı.

Sunalp de, Calp de Özal'ın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özal'a karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalp'in sesi soluğu duyulmaz olmuştu.

Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalp'den yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özal'a yüklendi ve Sunalp'e oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. Daha sonraları "Sunalp Paşa'yı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!

Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calp'in HP'si yüzde 30 oyla ikinci, Sunalp'in MDP'si ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.

1985'de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986'da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı...

Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özal'ın ANAP'ı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye hoş bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalp'in MDP'si kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylül'ün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!

Beterin beteri var!

Harriet Beecher Stowe « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1896)

1833 Britanya İmparatorluğu'nda kölelik kaldırılır.
1847 Hamburg-Amerika hattı açılır.
1850 Nüfusu 23 milyon olan ABD'de 3,2 milyon zenci köle bulunmaktadır.
1851 The New York Times gazetesi kurulur.
1852 H. Beccher Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi adlı kitabı yayınlanır.
1852 Aynı yıl Annette von Droste-Hülshoff, Katolik şiirlerini içeren Das Geistliche Jahr (Ruhani Yıl) kitabını yazar ve Theodor Storm, Immensee'yi yayınlar.
1854 ABD'de köleliğe karşı programın temelleri atılır ve cumhuriyetçi parti kurulur.
1860 Köleliğe karşı olan cumhuriyetçi Başkan Abraham Lincoln'un döneminde ABD'de çıkan iç savaş kuzey eyaletlerinin zaferi ile sonuçlanır. Kölelik ortadan kaldırılır. Başkan Lincoln öldürülür.

"KADINLAR TANRI'NIN VE DOĞANIN ONLARA VERDİĞİ HER TÜRLÜ YETENEKTEN YARARLANMALIDIRLAR."

Harriet "sorunlu" bir çocuktur. Huzursuzdur, olur olmaz zamanlarda yüzünü çarpıtır, çoğu zaman dalıp gider. Tek iyi özelliği İncil'i severek okumasıdır. Kutsal Kitap'tan sayfalarca metni ezbere söyleyebilmesi, tutucu bir Kalvinist rahip olan babası Lyman Beecher'ı memnun etmektedir.

Püriten bir adamın çoğalma arzusu içinde, büyük bir çocuk sürüsü olsun ister. Harriet'in beş büyük, iki küçük kardeşi vardır. Becetler ailesi Kuzey Amerika'da New England'da yaşamaktadır. Harriet annesini kaybettiğinde beş yaşındadır. O andan itibaren de disiplin, feragat ve mutlak itaat isteyen babasının etki alanına girer.

Altı buçuk yaşında su gibi okuyabilen Harriet, şiir okuduğunda bir düş dünyasına dalıp gitmektedir. "Şiiri çok seviyordum ve bir gün bizzat şiir yazmak tek hayalimdi," der ileride gençlik yıllarını anımsadığında. Kendisinden on bir yaş büyük olan kız kardeşi Catherine, ona sürekli örnek gösterilmiş olmalı. Catherine geçimini öğretmen olarak sağlamakta ve küçük kız kardeşini de himaye etmektedir.

Ders verdiği "Hartford Kız Akademisinde, Harriet Latince, İtalyanca ve Fransızca öğrenir. Ayrıca 15 yaşındayken edindiği taze bilgileri daha küçük çocuklara aktarmak zorunda kalır. Catherine'in rehberliğinde yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başlar. Severek mi? Genç Harriet yazdığı bir mektupta şöyle der: "Kendimi öylesine yararsız, öyle zayıf ve bitkin hissediyorum ki! En iyisi, gençken ölmek."

Fakat çok dindar yetiştirilmiştir ve bu tür düşüncelere kaptıramaz kendisini. Boşu boşuna dertlenmeye devam eder: "Olamaz. Boşuna yaşamıyorum. Tanrı bana yetenek verdi ve ben bu yetenekleri onun emrine sunmak istiyorum. Eğer Tanrım bu yeteneklerimi kabul ederse mutlu olurum. Tüm güçlerimi daha da etkinleştirebilir. Varlığımı yaratan Tanrı bana yeteneklerimi ortaya çıkarmamı ve onları kullanmamı da öğretebilir."

16 yaşındayken söylediği bu sözler tüm yaşamı boyunca geçerliğini koruyacaktır. Güzellik konusunda Tanrı'nın onu ödüllendirmediğinden emindir. Burnunu çok uzun, kafasını çok büyük bulur. Çağdaşları özellikle dalgın dalgın boşluğa baktığında yüzünün aptalca bir ifadeye büründüğünü söylerler. Buna ilaveten genç bir kız olarak durmadan dinler, az konuşur. Konuşunca da sert ve beklenmedik zamanlarda konuşup çevresindekileri irkiltir.

"Sade, gösterişsiz" denir ona. Yani güzel biri değildir, hiçbir cazibesi yoktur. Bunun neticesi olarak hayranları da olmaz. Buna alışmak zorunda kalır. Ne de olsa öğretmen olarak kazandığı ile geçinebilmekte, üstelik düş kurmaya da vakti kalmaktadır. Çocuklar için kitaplar yazmaya başlar. Faydalı bir işin cılız öğretmen maaşına biraz katkısı olabilir. Ne var ki hayal kırıklığına uğrar: Kendisinden daha güzel, daha akıllı olan büyük ablası Catherine, Harriet Beecher'i daha ilk kitabının yayınlanışıyla gölgede bırakır.

Harriet 8 Mart 1833'te gazetesini açtığında, kendi kitabının duyurusunu bulur: Çocuklar İçin Yeni Coğrafya - Yazan: Catherine E. Beecher. Harriet'in yazdığı çocuklar için coğrafya kitabı ablasının eseri olarak göklere çıkarılır. Nasıl böyle bir şey olabilir? O zamanlar Harriet'ten daha ünlü olan Catherine Beecher, bu konuda yayımcıya ricada mı bulunmuştur? Ya da yayımcı büyük bir soğukkanlılıkla tecrübeli bir öğretmenin adı ile daha iyi kazanç sağlayacağını mı düşünmüştür? Her zaman olduğu gibi çok derinden incinmiştir.

Birkaç hafta sonra Kentucky'ye bir yolculuk yapar. Mary Dutton adında bir kadın meslektaşı onu bu geziye ikna etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla "unutulmaz" bir gezi olacaktır Harriet için, ama o henüz bundan habersizdir.

Her neyse, burada sözü yaklaşık yirmi yıl sonra Harriet Beecher Stowe'un ünlü kitabı Tom Amcanın Kulübesini okuduğunda birdenbire bu Kentucky yolculuğunu anımsayan bayan meslektaşına bırakalım: "Harriet o sıralar etrafında olup bitenleri sanki hiç fark etmezdi. Çoğu zaman sanki düşüncelerine dalmış gibi oturup kalırdı. Zenciler bize komik gösteriler yapıp, havada takla attıklarında onlara hiç bakmıyormuş gibi görünürdü. Daha sonraları Tom Amcanın Kulübesini okuduğumda, bu yolculuğun her sahnesini birbiri ardına yeniden anımsadım. Öylesine aslına sadık kalarak anlatılmıştı ki, birdenbire anladım: Bu öykü için malzeme burada toplanmıştı."

Önce Harriet çelişkili izlenimler ve deneyimlerle kafası dolu halde, sevmediği öğretmenlik mesleğine geri döner. 1833 Ağustos'unda Western Monthly Magazine'de bir öykü yarışması ilanına rastlar. Yazarlık hayalini bir türlü aklından çıkarmayan Harriet jüriye başvurur ve Ünde Lot adlı bir öyküsünü yollar. Birincilik ödülünü kazanır. 1834 Nisan'ında öyküsü dergide basılır. 1843'te, yani dokuz yıl sonra bu öykü, Mayflower kitabında yer alır.

Aslında bu başarıdan sonra yüreklenip, yeteneğine güvenerek yazmayı meslek haline dönüştürebilirdi. Fakat Harriet Beecher başka bir yola sapar. Çoktan beri evde kalmış bir kız olarak bilinen Harriet, 1836 Ocak'ında evlenir. Kocası Calvin Ellis Stowe, babası ve altı kardeşi gibi din adamıdır. Yedi çocuğu olur. Hayır, aslında sekiz. Çünkü ruhsal bunalım içindeki kocasına da annelik yapar. Bu yıllarda yazması pek mümkün olmaz.

"Edebiyatla uğraşacaksam özel bir odaya ihtiyacım var," der 1842'de kocasına yazdığı bir mektupta. "Geçen kış çocukların odasında rahat bırakmadılar beni. Çocuklarımız hele şu sıralarda öyle bir yaş dönemine giriyorlar ki, onları denetimden yoksun bırakamam. Böylesine koşullar altında düşüncelerimi yazarlığımla onlar arasında paylaştırmaya hakkım var mı acaba?"

Başka bir yerde de şöyle der: "Şu anda evde rahatsız edilmeden kalabileceğim bir yer yok. Odaya çekilip kapımı kilitleyecek olsam, on beş dakika içinde mutlaka biri kapı kolunu sarsmaya başlıyor." Stowe ailesi az parayla geçinmek zorundadır. Yorucu ev işleri, ev bütçesini denkleştirmek için sürekli hesaplamalar, çocukların endişesi derken Harriet gittikçe yıpranır.

1845 yılında karanlık, yapış yapış, yağmurlu, sisli, berbat bir günde anne ve ev kadını Bayan Stowe şunları yazar: "Ekşi süt, ekşimiş et kokusu ve ekşi kokan her şey beni hasta etti. Elbiseler kurumuyor, ıslak olan hiçbir şey kurumuyor. Her şey küf kokuyor. Bir daha asla bir şey yemek istemeyeceğim gibime geliyor."

Beşinci çocuğunun doğumundan sonra aylar boyu hasta yatar. Brattleboro'da (Vermont) su kürü verilir. Oturma banyoları ve buz gibi sularda duş alması gerekir. Bütün bu yöntemlerden sonra eve döndüğünde altıncı kez hamile kalır. Daha bu doğumun yorgunluğunu üstünden atmadan bulunduğu kenti kolera kasıp kavurur. Harriet çocuğunu kaybeder. Ayrıca Stowe ailesinin mali durumu da gittikçe kötüleşmiştir.

1850 yılında yedinci ve son çocuğunu dünyaya getirdiğinde, tüm ailevi sıkıntılara rağmen yeniden para kazanmaya başlar. İngiliz tarihi dersleri verir ve dergilere makaleler yazar. 1850 yılı, yaşamında önemli bir dönüm noktası olur. O sırada "Fugitive Slave Act" (Kaçak Köle Yasası) yürürlüğe girmiştir. Bu yasaya göre kuzey eyaletlerindeki vatandaşlar kaçmış köleleri eski sahiplerine geri yollamakla yükümlüdürler. Aksi takdirde cezalandırılacaklardır.

Harriet'in akraba çevresinde bu insanlık dışı yasa üzerine sert tartışmalar olur. O ve kocası en azından bu yasaya uymazlar. Calvin, Kentucky'de bir plantasyondan kaçan ve aranan bir zenciyi saklar. Başka ne yapılabilirdi? Kölelik politik bir meseledir ve politika da erkek işidir. Günün birinde Boston'daki yengesinden bir mektup alıncaya dek böyle düşünmektedir

Harriet Beecher Stowe. "Hatti," diye yazar, en çok sevdiği erkek kardeşi Henry Ward Beecher'in karısı; "kalemimi senin gibi kullanabilseydim, köleliğin ne denli utanç verici bir şey olduğunu tüm ulusun anlayabilmesi için bir şeyler yazardım." Harriet'in çocukları, annelerinin kendilerine bu mektubu okuduğunu ve "Evet, bir şeyler yazacağım," dediğini hatırlayacaktır sonraları.

En küçük çocuğu Charles Edward hâlâ süt emmekte ve geceleri yanında yatmaktadır. Planını uygulaması için fazla vakti yoktur, ama gündelik ev işlerini yaparken kurduğu hayallerde gittikçe daha fazla konusunun içine dalar. Zencileri çocukluk günlerinden beri tanımaktadır. Babasının hizmetkârları arasında da zenciler vardır.

Gençliğinin büyük bir bölümünü Cincinnati'de, kölelik bölgesinin sınırında geçirmiştir. Bunun da ötesinde babasının semineri zencilerin köleliğine karşı muhalefetin odak noktası olmuştur. Sanki aradan yaklaşık yirmi yıl geçmemişçesine, Kentucky'ye yolculuğunun anıları onun içinde hâlâ canlılığını korumaktadır...

"Resim yapan bir ressam gibi yazacağım. Tablolar yaratacağım. Tablolar etkiler. Tablolara kimse itiraz edemez." Bu amaçla Harriet Beecher eserine başlar. Önceleri sadece geceleri yazmaya zaman bulur. Fakat "kalbiyle" yazar. Şundan emindir: "Bir öykü bir çiçek gibi gelmeli ve büyümeli." Bu cümlesi İngiliz ozan John Keats'i çağrıştırır. Keats şöyle demişti: "Şiir bir çiçekteki yapraklar gibi doğal gelişmek zorundadır."

Harriet, yirmi beş yıl sonra en küçük oğluna yazdığı bir mektupta Tom Amcanın Kulübesi'nin nasıl oluştuğunu anımsar: "Halkımız tarafından kölelere reva görülen haksızlık ve vahşet konusunda neredeyse üzüntüden kalbim parçalanıyor... Bazı geceler sen yanımda uyurken çocukları ellerinden alınan zavallı köle anneleri düşündüğümde ateş gibi yaşlar akardı gözümden."

1851 ilkbaharında öyküsünün ilk bölümü bitmiştir. Önce ailesine okur, sonra da Washington'da National Era adında saygın bir gazeteye yollar: Yazı işleri kendisine bu öyküden üç ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını önerir.

Fakat roman başını alıp gider. Tom Amcanın Kulübesi on ay boyunca National Era gazetesini doldurur. Yazar tamı tamına 300 dolar alır yaptığı iş için -üç aylık sözleşme için garanti edilen rakamın aynısını. Fakat bu onu şaşırtmamış gibidir. Çünkü çalışmak onun için bir "Tanrısal görev"dir: "Tanrıma eseri bitireyim diye dua ederdim." Okurları durmadan romanın her bir kahramanından daha fazla bahsetmesini istediklerini yazarlar...

Harriet Beecher Stowe'un yarattığı tiplemelerle öylesine özdeşleşmişlerdir. Henüz zengin sayılmaz. Derin derin düşünür: "Yazarlığımla sanırım yılda 400 dolar kazanabilirim, ama bunu bir zorunluluk olarak görmüyorum. Çocuklara ders verdikten, küçüğü besledikten, alışveriş yaptıktan, giysileri onardıktan, çorapları yamadıktan sonra bir de oturup gazeteye yazı yazamayacak kadar yorgun oluyorum."

Romanının kitap olarak piyasaya çıkmasının ona daha fazla ün katacağına ve her şeyden önce daha fazla para getireceğine inanmamaktadır Harriet Beecher Stowe. Boston'da büyük bir yayınevi, kitabın güneyde işlerini berbat edeceği korkusuyla kitap taslağını geri çevirir. En sonunda böyle bir riske girebilecek genç bir yayıncı bulur. Köleliğe karşı savaş kuzeyde bile pek tutulan bir konu değildir.

Harriet Beecher Stowe'un kendisi de, konuyu çok objektif bir şekilde ortaya koyduğu için kitabının kuzeyde pek ilgi görmeyeceği ve güneyde de pek yankı uyandırmayacağını söylemektedir, ilk sekiz hafta içinde 50.000 adet satıldığında, bu ani, müthiş başarıya en çok yazarın kendisi şaşırır. Özellikle kuzeyin hayranlığına karşı, güneyde bir öfke seli doğmasına hayret eder. 1853 Ocak'ında Tom Amca'nın Kulübesi Birleşik Devletler'de 200.000 baskıya ulaşmış ve Almancaya, Fransızcaya çevrilmiştir. "Zencilerin köleliği" konusu yalnız ABD'de değil, tüm dünya kültüründe en güncel sorun haline gelmiştir.

Harriet Beecher Stowe 1853 yılında ilk kez Avrupa'ya yolculuk yapar. İngiliz, İskoç prensleri ve dükleri tarafından ağırlanır. Alkışlanır, saygı görür, ama saldırıya uğrayıp, incitilir de. Karşıtları onu olayları çarpıtmakla ve romanının "yalan dolu bir masal" olmasıyla suçlarlar.

Bunun üzerine daha uzun başlıklı ikinci kitabını yayınlar: "Eserin gerçekliğini kanıtlayan açıklamalarla, hikâyenin dayandığı gerçek olayları ve belgeleri ortaya koyan Tom Amca'nın Kulübesinin Anahtarı". Derlenen birçok belgenin arasında, 22 Ekim 1852 tarihli Nashville - Gazette'te çıkan Satış İlanı'ndan alıntı yapar burada:

"Satılık: 10 yaşından 18'ine kadar iyi gelişmiş kızlar, 24 yaşında bir kadın ve çok şirin 3 çocuklu 25 yaşında çok işe yarar bir kadın. Mür: Williams Glower."

Harriet Beecher Stowe 30'dan fazla eser yayınlamıştır. Külliyatı 16 ciltten meydana gelir. Fakat diğer kitaplarının hiçbirisi Tom Amca'nın Kulübesi'nin başarısına ulaşamaz.

Tahminine göre ani başarısından sonra belli bir doğallığı kaybetmesinin nedeni şudur: "Başlangıçta hiç kimse benden bir şeyler beklemiyordu. Kimse bana karışmıyordu ve özgürce yazabiliyordum. Şimdi beni rahatsız eden, bir atraksiyon olarak tanıtılmam. Tüm gözler üstümde. İnsanlar benden bir şeyler bekliyor."

Her şeye rağmen tüm kitapları iyi satmıştır. Kuzey ve güney eyaletleri arasında, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanan iç savaşın bitiminden sonra, Stowe ailesi Florida'ya taşınır. Harriet kadınların oy verme hakkını savunanlar arasına katılır ve Heart and Home dergisinde tüm mesleklerin kadınlara açılmasını isteyen başyazılar yazar. Çünkü "kadınlar Tanrı'nın ve doğanın onlara verdiği her türlü yetenekten faydalanmalıdır."

85 yaşına yaklaştığı son yıllarında, adına bir sürü efsaneler yaratılmıştır. Rivayete göre Başkan Abraham Lincoln bir toplantıda ona şöyle demiştir: "Demek bu büyük savaşı başlatan küçük kadın sizsiniz." Bu ifade doğru olsun olmasın, Beecher Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi adlı kitabı yazarak o zamanlar milyonlarca insanı seferber ettiği gerçektir.

Harriet'in bir kadın yazar olarak görev anlayışını, İngiliz hikayeci George Eliot'a yazdığı bir mektupta görüyoruz: "Kitap, karanlığa uzatılan ve başka bir eli tutabileceği umulan bir el gibidir."

James McNeill Whistler « İlginç Yaşam Öyküleri

Bir Amerikalı'ya "West Point deyince yaşına bağlı olarak birçok renkli yanıt alacağınıza emin olabilirsiniz. Hudson Vadisi'nin yükseklerinde yer alan sarp kayalıkların muhteşem manzarasını hatırlayacaktır kimileri. Bazıları uzun gri hat imajını düşünecektir. Bir kısmı ise Lee, Grant, Eisenhower, MacArthur ve Patton'ı hatırlayacaktır.

Yaşı daha büyükçe olan kimileri ise Doc Blanchard ve Glenn Davis'i hatırlayacaklardır. Birkaç kişi de MacArthur'un öğrencilere yaptığı konuşmanın "Görev, Şeref, Ülke" bölümünü tekrarlayacaktır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, akademi, 1960 ve 1970'li yıllarda West Point'i lanetleyen az sayıda insan dışında, çoğunluk için saygı ve korkuyla karışık duygularla önemli bir yer edinmiştir.

West Point Akademisi'ne güzel bir bahar günü başlayan birinci sınıf öğrencisi diğer öğrencilere pek benzemiyor, akademi standartlarının biraz altında kalıyordu. 1.65 metrelik boyuyla kıl payı kabul edilmişti.

Akademiye giriş öncesi yapılması gereken işlerle uğraşırken genç öğrenci korkunç bir şok yaşadı; berberle karşı karşıya geldi. Bütün çabalarına rağmen West Point'in berberini akademinin kuralları dışında bir saç kesimine ikna edemedi. Uzun, kıvırcık, siyah saçlarına akademide kalacağı süre için veda etmek zorunda kaldı. Buna rağmen geriye kalan saçları hala koyu ve lüleliydi. Bu da ona askeriyenin dışında yabancı biri havası veriyordu. Bu özelliğine bir de miyop olması eklenince pek kolay arkadaş edineceğe benzemiyordu.

Akademiye on yedinci yaşına basmadan on gün önce, 4 hafta süren bir hastalığın bitiminde başlamıştı. Zayıf düşmüş olmasına rağmen oldukça iyimser ve karşı karşıya kalacağı disiplin zorunlulukları açısından da korkusuzdu. Bu yaşına kadar katlanmak zorunda kaldığı annesinin katı kurallarından daha kötü olamazdı ya. Annesinin evi akademiye yakın olsa da elinden geldiğince az ev izni alacaktı.

Annesinin otoritesinden kurtulmuş olan gencin akademide başını belaya sokması uzun zaman almadı. Başını alıp okulun bulunduğu topraklardan uzaklaşıyor, akademinin zorunlu sınırlarının dışına çıkıyordu. "Disipline karşı üstünde çalışılmış küstahlık içeren bir tavrı olduğu ama buna rağmen bir cazibesi olduğu" söylenirdi.

Bir keresinde iskambil kağıtlarıyla yakalandı. İskambil kağıdı "bulundurmaktan" ceza almıştı ama o, cezası daha ağır olan kullanma suçunu işlediğinde diretti. Bu, sadece kendisinin değil, oda arkadaşlarının da izinsiz kalmasına yol açacaktı.

Okula geldikten kısa bir süre sonra daha sonraki yıllarda da anlatılacak bir disiplin olayı yaşandı. Birinci sınıf öğrencileri için üniforma kurallarında ayakkabı giyilmesi zorunluydu, bot giymek ise yasaklanmıştı. Ancak hayatta güzel şeylerin keyfini çıkartmayı bilmeyenlerin yıldıramayacağı genç öğrenci kendine bir çift siyah binici çizmesi edinmişti.

Bunları göze çarpacak bir şekilde diğer ayakkabılarının yanında, dolabında tutmakta ısrar ediyordu. Bu çizmeleri bulundurmaktan, uygunsuzca sergilemekten ve gerektiği gibi boyayıp parlatmamış olmaktan ihtar aldı. Bunun üzerine genç öğrenci büyük bir cüretle komutanına bir yazı yazıp aldığı ihtarı eleştirdi, üstelik bunu oldukça sert ve aşağılayıcı bir üslupla yaptı.

Genç öğrenci birinci sınıf öğrencilerinin, daha önce yemekhanede yerlerine oturan üst sınıfların önünden geçip en dipteki masalara yerleşmeleri ve bunu yaparken de üst sınıfların onlarla dalga geçerek tempo tutmalarından oluşan akşam yemeği ve benzeri durumlara alışmakta fazla zorlanmamıştı.

Akşam yemekleri oldukça sıkıcı ve sıradandı. Sabahları kahvaltıda soğuk ya da füme edilmiş, dilimlenmiş dana eti, akşamlan ise haşlanmış ya da fırında dana eti yiyorlardı. Dana etinin yanında ayrıca et suyuna çorba, haşlanmış patates, puding, haşlanmış balık, bayat ekmek ve kahve oluyordu.

Genç öğrencinin okul arazisinden sıvışıp 3 km. ötedeki Buttermilk Falls denilen yerde bulunan Benny Haven adlı tavernaya gitmesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Burada alkolleşmiş elma suyu, siyah bira içer ve birada çırpılmış yumurta yerdi. Akademiden birkaç öğrenciye de rastlardı ama daha çok günlük yaşantısının sıkıcılığından uzaklaştıracak yöre sakinleriyle arkadaşlık ederdi.

Tavernadaki adamların çoğu dedikodu yapan ya da ortak problemlerini paylaşan o bölgenin çiftçileriydi. Çoğunluğu sütçülükle uğraşıyordu. Tavernayı sadece bir yabancının farkına varabileceği inek kokusu kaplamıştı.

Benny Haven'a giden öğrenciler kokuya aldırmazlardı. Lezzetli ev yemeği yiyebilecekleri bir yer olduğu için gidiyorlardı. Kuzu eti ya da fırında domuz yemek, kalkıştıkları zorlu yolculuğa değiyordu. Birkaçı da yediklerini sindirmek için üstüne birkaç bardak siyah bira içerdi.

Genç öğrenci, Benny'nin yerinde rastladığı okul arkadaşlarını genelde görmezlikten gelir, doğuştan gelen ketumluğunu kırıp az da olsa çiftçilerle sohbet etmeyi tercih ederdi. Çiftçilerin onu fark etmeleri ise ancak birkaç seferden sonra mümkün olmuştu.

Benny'nin yerine üçüncü gidişinde barda yanında duran kendi yaşlarında, genç bir çiftçiyle konuşmaya kalkıştı. Çiftçi belli ki uzun süredir oradaydı, bardağındaki köpükten sakalı ıslanmıştı.

"İneklerin ne durumda?" diye başladı konuşmaya genç öğrenci.

Cevap olarak genç çiftçi uzun uzun yüzüne baktı.

"Demek istediğim sütçülük bugünlerde ne durumda?" diye kekeledi öğrenci.

Çiftçi omzunu silkti, daha iyi olabileceğine benzer bir şeyler mırıldandı.

"Adım James ama bana Jim diyebilirsin" diye atıldı genç öğrenci.

"Andy. Tam adım Andrew Blake. Ben senin gibi kuzeyli değilim. Alabama'lıyım" diye gururlu bir edayla cevapladı çiftçi.

Genç öğrenci, "Bana Kuzeyli deme çünkü ben de Kuzey Carolina'danım" diye ikna edici bir şekilde yalan attı.

"Şiven Kuzey Carolina'ya pek benzemiyor anladığım kadarıyla."

"Orada doğdum ama uzun süre Avrupa'da yaşadım. Alabamalı'ysan neden New York'ta inek sağıyorsun?"

"Babamı kaybettim, sonra da pamuk ektiğimiz arazilerimizi kaybettik. Lanet olası banka el koydu. Tek çocuktum ve buraya süthanesi olan kuzenlerimin yanına geldim. Benim önemli biri olmadığımı düşünüyorsundur ama şunu bil ki ben okuma yazma biliyorum" diye ateşli ve neredeyse tartışmaya hazır bir şekilde cevapladı genç çiftçi.

"Ben aslında Güney eyaletleri dışında bir yerde yaşamazdım. En kısa sürede Atlanta'ya gidip orada bir iş bulacağım. Birkaç ay içinde yaşım tutuyor olacak."

"Sana inanıyorum ve kararlılığını takdir ediyorum. Ortak çok yönümüz var. Ben de Güney'i seviyorum ve davasına inanıyorum. Bence eyaletlerin vatandaşlarının ne tür bir hayat sürdüreceğine karar vermeye yetkileri olması gerekir. Kölelik ekonomileri için gerekli. O kadar pamuğu yoksa nasıl yetiştireceksiniz?"

"Peki ya savaş çıkarsa? Güney için çarpışır mısın?' diye sordu çiftçi alaycı bir edayla.

"Ne tarafa sadakat beslediğimden hiç şüphem yok. Demek istediğin buysa eğer" yanıtını verdi öğrenci hiç duraksamadan.

"Ama ben..."

"Şey mi demek istiyorsun..."

"Tabii. Harp okulu öğrencisini bir kilometre öteden anlarım. Biz sizleri daha kapıda görünce ne olduğunuzu anlarız."

"Şu an harp okulunda öğrenci olmam orada kalacağım ya da fikrimi değiştirmeyeceğim anlamına gelmez. Doğrusu şu ki hayatımla ilgili farklı şeyler planlıyorum. Ama doğrusu ne olacağını tam olarak da bilmiyorum, nasıl bilebilirsin ki. Zaten Missouri Uzlaşması sonucunda..."

"Maine'le Missouri arasındaki anlaşmadan mı söz ediyorsun? Bak gördün mü? Okuma yazma bildiğimi söylemiştim."

"Ben de sana inandığımı söylemiştim. Bir bira daha ister misin?"

İki genç adam bardaklarını yeni arkadaşlıklarına kaldırdılar. Tam o sırada öfkeli konuşma sesleri duydular. Sandalyelerin oradan oraya itilmesi ve gürültüler düşüncelerini yarıda kesmişti. Bir çiftçi ile bir öğrenci arasında kavga çıkmıştı.

Genç öğrenci okul arkadaşlarının yanına giderek öfkeli arkadaşlarını yatıştırmaya, onları geri çekmeye çalıştı. Çiftçiler de kendi arkadaşları için aynı şeyi yapıyorlardı. Kimse, hele okuldaki sıkıcı yemeklerden buraya kaçan ve bir bardak birayla rahatlamak isteyen öğrencilerle kavga çıksın istemiyordu.

Harp okulu öğrencileri hemen kalkıp West Point'e dönmeye hazırlandılar. Çıkmadan önce öğrenci yeni arkadaşı ile vedalaştı. Bir dahaki sefere karşılaştıklarında onun kara kalem resmini yapmak için söz aldı. Hobisi olan resim yapmaktan söz etmişti. Benny Haven'a önceki gelişlerinde de bir şeyler çizmişti.

Andy isteyerek bu teklifi kabul ettiyse de bir daha karşılaşmadılar. Genç öğrenci kendini taslaklar karalamaya adamıştı. Sonraki yıllarda Andy'nin çok sevdiği Güney için savaşıp savaşmadığını ve büyük çatışma sırasında hayatta kalıp kalmadığını hep merak etti.

Akademideki ordu yetkilileri, kısa bir zaman içinde çok yol kat edecek olan fotoğraf bilimini sonunda ciddiye almaya başladılar. Savaş alanlarının doğru dürüst yapılmış haritalarına ve ayrıntılı çizimlerine ihtiyaçları olduğundan, akademide ders vermek için tanınmış bir ressamı işe aldılar.

Profesör, Lee'ye de Grant'e de çizim sanatı dersleri vermişti. Genç öğrenci bu profesörün derslerine daha önce hiçbir derse göstermediği bir ilgiyle giriyordu. Ayrıca bu ders onun akademik ortalamasını yükseltmek için de bir fırsat olmuştu.

Genç öğrenciyi savaş alanı çizimleri ve haritalarının hazırlanması işi büyülemişti. Yaptığı topografik çalışma, gölgeleme, karalama gibi farklılıkların çizime aktarılmasına da yardım ediyordu. Miyop olmasına rağmen hızla ilerlemişti. Ayrıca bulabildiği zamanlarda figüratif çizimler de yapıyordu.

Çalışmaları profesörün beğenisini kazandığı için ona çizimlerini yapacağı özel bir oda verdiler. Avrupa'da görmüş olduğu profesyonel stüdyolar gibiydi. Yüksek tavanlı, ışığı bol alan, geniş pencereli büyük bir odaydı. Odada ayrıca daha önceden profesörün kullandığı resim sehpası ve gerekli boyalarla vernik de vardı.

Genç öğrenci kendini hiç hissetmediği kadar mutlu ve zinde hissediyordu. Spor faaliyetlerindeki beceriksizliği ve diğer derslerdeki ilgisizlik yerini resme verdiği ilgi ve bu alandaki gelişime bırakmıştı. West Point civarında gördüğü her şeyi çizmeye başlamıştı. Nöbet bekleyen, işini yaparken uyuyakalan öğrencileri ve subayları resmediyordu. Hudson Vadisi'ni de. Çizim yapmak için eline geçen her şeyi, çadır bezini, kağıt parçalarını, defter sayfalarını, ders kitaplarını ve bulabildiği zamanlarda da tuvali kullanıyordu.

Çizim ve taslaklar içinde kendini kaybettiğinden sınıf derecesi gittikçe düşmeye başlamıştı. Cebir, İngilizce ve diğer derslerde neredeyse sınıf sonuncusuydu. Sırasında otururken diğer arkadaşlarından daha uzunca olan saçlarını elleriyle tarayıp öğretmenlerini sinir ederdi. Öğretmeni ile tartıştığı için kimyadan da kalmıştı.

Derslerdeki durumunun dışında aldığı ihtarların sayısı Grant'inkini bile geçmişti. Yer ölçümü dersinden kaçıp uyumaya gitmişti. Yoklamalarda eğitmenlerinin bilgisi ya da izni olmadan ortadan kayboluyor, "yok" rapor ediliyordu. Derslerde küstah davranıyordu.

Sonuç olarak ihtar sayısı 218'e çıkmıştı. Bu da üst sınırın 18 fazlasıydı ve okuldan atılmaya gerekçe oluşturuyordu. Atılgan ve cüretli karakterine uygun düşecek şekilde hemen Washington D.C.'ye, Savaş Bakanı olan Jefferson Davis'le okula geri alınmasını sağlamak için görüşmeye gitti. Ayrıca Denizcilik Bakanı'na da Annapolis'teki Denizcilik Akademisi'ne kabul edilmesi için başvuruda bulundu.

Kurallara aykırı olduğu için ve de yaş sınırı yüzünden Annapolis'e kabul edilmeyince askeri kariyerini noktaladı. Garip olan şu ki, hayatının geri kalanında West Point'teki günlerinden söz ederken hep mezun olmuş gibi konuşması, kovulmuş olduğunu hiçbir zaman ifade etmemesidir.

1850'lerde West Point'in kendisine çok yabancı olan dünyasına düşen genç öğrenci, Amerika'nın en ünlü, en önemli ressamlarından biri olan James Abbott McNeill Whistler'dı.

Whistler hayatının geri kalanını Amerika'nın dışında geçirecekti. Hayatının uzun bir bölümünü İngiltere'de geçirdiği halde İngilizlerden nefret ederdi. Ülkelerinde kısa sürelerle kalabildiği halde Fransızları severdi.

ABD'de kısa bir süre kalmış olsa da Amerika'nın en değerli ressamlarından biriydi. Portreler de dahil olmak üzere resim sanatına katkısı çok büyük olmuştur. Yaptığı resimlerden birkaçının adını vermek haksızlık olur ancak aralarında Whistler's Mother, The White Girl, The Music Room. Nocturne in Blue and Gold, Volpraise, Arrangement in Black and White, The Young American, The Peacock Roonı'un da bulunduğu yüzlerce resmi vardır.

En beğenilen manzara resimlerinde Thames Nehri kıyısını yansıtmıştır. Resmettiği konuyu sevmesi ve farklı zaman ve durumlarda resmetmesi dolayısıyla Thames Nehri'nin resmini en fazla yapan ressam olarak anılmaktadır.

James McNeill Whistler'in hayatı üretken bir ressamın hayatından çok bir macera romanı gibidir. Londra ve Paris sosyetesinin üst tabakası arasına girmiş olması, dostlarım da düşmanlarını da artırmıştı. Erkek modasını belirleyen ve sosyete tarafından aranılan biri olduğu gibi aynı zamanda dönemin ileri gelenleriyle çatışmaya giren, dövüş ve düelloya eğilim gösteren ve hakkında birçok dava açılan biriydi.

Aynı enerjiyi askeri kariyerine vermiş olsaydı herhalde döneminin ve İç Savaş'ın önemli isimleriyle -tabii ki Güney'in- bir arada anılırdı. Savaş sırasında büyük bir olasılıkla öldürülürdü ama ondaki cürete sahip olanların savaşlarda ilginç ve renkli hayatlarının olduğunu da unutmamalıyız.

Whistler, Şili ve Peru'nun İspanya'ya karşı 1866'da açtıkları savaşa katılmasını isteyen arkadaşlarına duraksamadan olumlu cevap vermişti. Belki de tıp okulu mezunu olan kardeşi Willie'nin İç Savaş'a katılmış ve birçok cephede cesaretini göstermiş olmasından dolayı kendini kötü hissediyordu.

Hemen vasiyetini hazırladı ve aynı gece Southampton'a gitti. Diğer arkadaşlarının Kaliforniya'ya gittiğini düşünmelerini sağladı ama deniz yoluyla Panama'ya gitti. Oradan da Şili'ye gitmek ve eyleme katılmak için bir gemiye bindi.

İspanya, eski kolonilerine karşı son kalan kuvvetiyle Cape Horn civarına ulak çaplı bir donanma göndermişti. Henüz kolonisi iken binken borçlarını garantilemek için Peru'dan Chinclia Adaları'nı almıştı. Ardından Şili de Peru'ya katıldı ve böylece kendi topraklarını 31 Mart 1866'daki Valparaiso bombardımanına açmış oldu.

Whistler, kişiliğine uygun bir şekilde Şili'ye varır varmaz cumhurbaşkanını aradığını ve ona hizmete hazır olduğunu söylediğini iddia etmişti. Aynı günlerde, o sırada limanda olan İngiliz, Fransız, Amerikan ve Rus donanmaları hiçbir açıklama yapmaksızın sahneyi İspanyollara bırakmış, İspanyol donanması da şehri bombalamıştı.

Bu sırada anlattığına göre, Whistler Şili'nin başkentinin güzel tepeleri üzerinde topladığı adamlarla at biniyormuş, oysa West Point'te at binme konusunda pek çabası olmamıştı. Şehre döndüğündeyse İspanyol denizcilerinin karaya çıkarak bombardımandan dolayı kentte çıkan yangınları söndürmeye yardım ettiklerini görmüştü.

İşte Şili'de Whistler'in katıldığı eylemlerin, çatışmanın hepsi bu kadardı. Whistler, West Point yenilgisi ve yaralanmış Güneyli gururunun acısını hafifletmek için o kadar uzağa gitmişti.

Yine de eski bir harp akademisi öğrencisi olarak olmasa da bir ressam olarak kendini kabul ettirecek kadar Şili'de kalıp, birçok kara ve deniz manzarasını resmetti. "Whistler tekniği" adı verilen gölgeleme tekniğini kullandığı "The Morning After The Revolution Valparaiso" hala klasik eserlerden biri olarak anılır.

Eski harp akademisi öğrencisi, şiddeti azalmakta olan savaşa bir daha katılmadı. Artık gerçek mesleğine karar vermiş ve iyi bir yer edinmişti. Amerikan göçmeniydi ama Victoria dönemi İngilteresi'nin kuşkusuz en önemli ressamıydı.

Biyografisini yazan Stanley Weintraub'un sözlerini aktaracak olursak:

"Herhangi bir insani çıkarın dışında formların ve renklerin düzenlenmesinin bir estetik tatmin duygusu yaratacağını göstermiş ve resim sanatının yeni yüzyıla yenilenmiş bir şekilde girmesini sağlamıştır."

oyunlar