Moche Uygarlığı'nın Çöküşü « Tarihi Gizemler
Zaman: 8. yüzyıl
Mekân: Peru'nun kuzey kıyısı
Moche toplumunda çok büyük bir servet birkaç kişinin elinde toplanmıştı, çevreleri daha küçük soylularla çevrili bu insanlar bolluk içinde yaşıyorlardı. Her vadide birkaç tane saray vardı ve bunların sıradan halkla hiçbir ilişkileri yoktu ama tıpkı Avrupa sarayları gibi birbirlerine bağlıydılar. WALTER ALVA VE CHRISTOPHER DONNAN, 1992
Peru'nun kuzey kıyılarındaki Moche ("Moçika" olarak da adlandırılır) uygarlığı otoriter savaşçı-rahipler hâkimiyetinde 100 ile 800 yılları arasında gelişmiştir. Moche efendilerinin öyle büyük toprakları yoktu. Hüküm sürdükleri arazi kuzeyde Lambayeque Vadisi ve güneyde Nepena Vadisi arasında uzanan 250 kilometrelik dar bir şeritti. Tebaları ya kıyılarda ya da dünyanın en kuru ve yaşanması en güç yerlerinden biri olan yüz kilometre içerideki kuru nehir yataklarında yaşarlardı.
Moche'lerin gelişmesi, çevrelerinin benzersiz doğası sayesinde olmuştur. Çiftçilikte çok usta oldukları için Andlar'dan akan suları toplamışlar ve büyük sulama sistemleriyle yaptıkları tarımda önemli miktarda tahıl ve pamuk yetiştirebilmişlerdi. Lambayeque, Moche ve diğer kıyı vadileri, uzun kanallarla beslenen birbirine bitişik sulanmış tarlalarla kaplıydı.
Büyük Okyanus'un Humboldt Akıntısı kıyıya çok yakın geçtiğinden deniz tabanından besleyici bir tabaka kaldırıyor ve milyonlarca hamsi balığı o yana akıyordu. Moche balıkçıları sazdan kanolarıyla bu ganimeti topluyorlar, balıkları ya kurutuyorlar ya da öğüterek besleyici gıdalara dönüştürüyorlardı.
Böyle bol gıdanın olduğu yerde görkemli piramit evlerde yaşayan zengin efendilerin yönetiminde Moche halkı da refaha kavuşmuş olarak gelişti. Savaşçı-rahipler kendilerini ölümlülerle manevi dünyanın güçleri arasında aracılar olarak görüyorlardı.
Yaşamları savaş, ayinler ve diplomasi ile geçiyor, diğer liderlerle sürekli bir prestij yarışı içinde bulunuyorlardı. Mocheler görünüşte yenilmez efendilerin yönettiği varlıklı bir halktı ama uygarlıkları şimdi ancak anlaşılan nedenlerle önce sendeledi, sonra da çöktü.
(Solda) Metinde belirtilen yerleri gösteren harita. Renkli alan Moche'lerin etkin oldukları bölgeleridir. (sağda) Moche çömlekçileri zanaatlarının mükemmel ustalarıydı. Burada yüzü boyalı ve tören başlıklı bir Moche lideri, üzengi ağızlı bir testi üzerinde.
KURAKLIK DÖNGÜLERİ
Güney Peru Andlar'ındaki Quelccaya buzulu 1500 yıl öncesine giden yağmur değişimlerinin izlerini korumuştur. Kar tabakasında Moche bölgesinde 534 ve 540 yılları arasında bir kuraklığın hüküm sürdüğü görülmektedir. 563 ile 594 yılları arasında 30 yıllık bir kuraklık döngüsü % 30 eksik yağmura neden olmuş, bu da kuzey kıyısının dev sulama tesislerinde felaket yaratmıştır.
Mocheler'in Cerro Blanco'daki başkentleri savaş-çı-rahiplerin saraylarının bulunduğu iki dev kerpiç huaca ya da piramit çevresinde kurulmuştu. Huaca del Sol [Güneş Tapınağı], 41 metre yüksekliğiyle Meksika'da Teotihuacan'da çağdaşı Güneş Piramidi'nin üçte ikisi boyundadır. 340 m x 136 m tabanlı basamaklı bir piramittir. Yakınındaki Ay Tapınağı ise bir tepe yamacına kurulmuş, yukarıda büyük odaları ve avluları bulunan, teras biçimli bir platformdur.
Altıncı yüzyıl kuraklıkları artıp da su azaldıkça nehir vadilerinin altındaki su kaynaklan da çekilmiş ve ürünler kurumuştur. Yöneticiler tahılı dağıtıma tâbi tutarak sıkı bir kontrol uygulamış olmalılar. Onun dışında zaten balık da vardı, tabii El Nino'lar gelene kadar.
(Solda) Bir El Nino sırasında kurban edilen insanlar Huaca de la Luna'daki kerpiç bir sarayın erimiş duvarları arasında. (Sağda) Sipan'da Moche lordlarının görkemli mezarları bulunmuştur. Burada bir canlandırmada bir Sipan lordunun gösterişli giysileri ve gücünün simgesi olarak asası.
EL NİNOLAR
El Nino ya da "Noel Çocuğu", Büyük Okyanus'un güneybatısındaki gayet karmaşık atmosfer-okyanus etkileşimi sonucunda Peru kıyıları açıklarında düzensiz olarak ortaya çıkan güney yönlü bir ters akıntıdır. Böyle durumlarda sıcak su akımı akıntıların normal yönünü değiştirir ve hamsi balıkçılığı geçici olarak çöker, şiddetli yağmurlar normalde kurak olan kıyı bölgesini etkisi altına alır. Nehir vadilerinden gelen seller önlerindeki her şeyi sürükler. Bunun zayıflamış bir Moche devleti üzerindeki etkileri tahmin edilebilir.
El Nino'lar başladığında uzun kuraklığın ne kadardır devam ettiğini bilemiyoruz. Ancak o sırada Moche uygarlığı artık kritik bir durumdaydı. Tahıl stoku düşmüş, sulama sistemleri boşalmıştı. Hamsi de kaybolurken Andlar ve kıyı ovaları tufanı andıran yağmurların altında bataklığa dönüşmüştü. Seller her şeyi alıp götürüyor, su stokları kirleniyor, yapımı kuşaklar boyu süren kanallar ve sulama sistemleri parçalanıyordu.
Çamurlu sular savaşçı rahiplerin piramitlerinin büyük bir kimini aşındırmış, piramitler yanları çökmüş tepelere dönüşmüştü. Tifo ve diğer salgın hastalıklar da vadiyi kasıp kavurmuş ve çok sayıda insanı öldürmüş olmalıdır. Çocuk ölümleri artmıştı. Artık hamsi bolluğu bile tüm halkı besleyemeyeceği için binlerce kişi açlıktan ölüyordu.
Moche yöneticileri yeni sulama sistemleri yaptırdılar ve doğudaki komşularından kuraklığa dayanıklı mısır türleri getirdiler. Bunlar arkeolojik kazılarda tufandan hemen sonraki dönemde bulunmuştur. Görkemli piramitlerinin cepheleri yeniden inşa edildi. Başkent bir süre eski görkemine kısmen de olsa kavuştu. Ve ondan sonra yeni bir felaket başladı.
Moche Nehri vadisinde Huaca del Sol'un İspanyollar ve El Nino'lar tarafından yıkılmış devasa piramitleri.
DEPREMLER
Moche ülkesini sarsan periyodik depremler tepelerden çok miktarda toprağı nehir vadilerine kaydırıyordu. Güçlü El Nino selleri bunları nehir yoluyla Büyük Okyanus'a taşıyor ve dalgalar toprağı kıyıya yığıyordu. Çok geçmeden denizden gelen sert rüzgârlarla kum yığınları içerilere, sonra da başkente taşınmaya başladı. Cerro Blanco'nun savaşçı rahipleri 550 ile 600 yılları arasında kentlerini terk edip Moche Nehri'nin kıyı ovasına aktığı vadiye yerleştiler.
ÇÖKÜŞ
Daha önceki Moche tarihinde hiçbir şey halkı kriz zamanında gerçekleşmiş olması gereken böyle bir şeye hazırlamadığı için halk liderlerine olan güvenlerini kaybetmiş olabilir. Moche hükümdarları tarıma daha esnek bir yaklaşımı akıl etmemiş görünmektedirler.
Sonunda, vadileri birbirlerine bağlayan kanallardan birinin yakınına yerleştiler. Moche Vadisi'nin üstündeki Galindo ile Lambayeque'deki Pampa Grande büyük yerleşim merkezleri oldu, bu sonuncusunda 10 ile 12.500 kişi yaşamaktaydı.
Yeni yerler suyun daha ekonomik kullanımını mümkün kılıyordu ama Mocheler burada da, büyük su baskınlarına daha açıktılar. Bir Yunan trajedisinin kaçınılmazlığıyla aşırı sert bir El Nino olayı 7. yüzyılda Galindo ve Pampa Grande çevresindeki sistemlerin çoğunu parçaladı. Kuzey kıyısına gelen yeni bir kuraklık zaten kritik olan kıtlığı arttırdı.
Zayıflamış liderler sosyal huzursuzluklar ve baskınlarla boğuşuyorlardı. 700 yılı civarında Mocheler her iki yeri de terk ettiler. Bu son terk edişin nedeni ne olursa olsun, sürekli kuraklık ve El Nino selleri zengin ve güçlü bir devletin belini kırmıştı. Katı savaşçı rahipler sonunda bütün seçeneklerini tükettiler ve görkemli uygarlıkları çöktü.
Zıtvatorok Antlaşması « Osmanlı Tarihi
Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiği sırada Avusturya Savaşı devam ediyordu. Osmanlı kuvvetleri Belgrad'dan Budin'e doğru ilerlemekteydi. Peşte (25 Eylül 1604) ve Hatvan Kaleleri savaş yapılmadan kolaylıkla ele geçirilmişti. Osmanlı Ordusu ilerleyerek Budin'in kuzeyinde bulunan Vaç Kalesi'ni ele geçirdi (16 Ekim 1604).
Osmanlı Ordusu, Sultan Birinci Ahmed'in emri üzerine Belgrad üzerinden Budin'e geçti. 29 Ağustos 1605'de Estergon Kalesi kuşatıldı ve Ciğerdelen Kalesi fethedildi. 8 Eylül'de Visigrad, 19 Eylül'de Saint Thomas (Tepedelen) Kaleleri fethedildi. 3 Ekim 1605'de ise Estergon Kalesi teslim alındı.
Osmanlılar da, Avusturyalılar da ardarda yapılan bunca savaştan dolayı sosyal ve ekonomik yönden çok yıpranmışlardı. Daha önce yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıstı. Ancak 11 Kasım 1606'da Estergon-Komorin arasında, Zıtva Suyu'nun Tuna Irmağı'na döküldüğü yerde imzalanan Zıtvatoruk Antlaşması'yla barış sağlandı.
Antlaşmaya göre Eğri, Estergon, Kanije Kaleleri Osmanlılarda, Rop ve Koman Kaleleri Avusturyalılarda kalacaktı. Avusturya, bir kereye mahsus olmak üzere 70,000 altın savaş tazminatı ödeyecekti. Osmanlı Padişahı da, Avusturya İmparatoru'na Roma İmparatoru (Cesar) ünvanıyla hitap edecek, her üç yılda bir karşılıklı armağanlar gönderilecekti. Avusturya'nın Macaristan için ödemekte olduğu yıllık 30,000 altın vergi kaldırılacaktı.
Zıtvatoruk Antlaşması, Osmanlıların lehine gibi görünse de Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti'nin Avusturya karşısındaki üstünlügü sona ermiş, siyasi dengeler Osmanlı aleyhine bozulmaya başlamıştır.
Turgut Sunalp Olayı « İlginç olaylar
Turgut Sunalp'in MDP'si Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara
1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evren'in de devlet başkanlığına seçilmesinin ardından 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evren'in cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı.
Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu. Ama ne olursa olsun, 12 Eylül'ün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu. Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.
Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evren'in cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.
Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylül'ün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı. Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterince uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler.
Zaten 12 Eylül'den beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu. Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu.
12 Eylülcüler rahatlamıştı. Ama yeniden dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngiltere'deki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.
Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.
12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!
Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983'de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı.
12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı.
İktidar partisi MDP'nin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönü'nün başbakanlık müsteşarı Necdet Calp'in kurduğu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.
Bu arada İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirel'in emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi'nin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.
Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özal'ın ANAP'ı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.
Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAP'ın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!
6 Kasım 1983'de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı. O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu.
Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylül'ü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.
Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"
Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHP'yi kast ederek "dört eğilimi birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı.
Sunalp de, Calp de Özal'ın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özal'a karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalp'in sesi soluğu duyulmaz olmuştu.
Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalp'den yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özal'a yüklendi ve Sunalp'e oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. Daha sonraları "Sunalp Paşa'yı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!
Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calp'in HP'si yüzde 30 oyla ikinci, Sunalp'in MDP'si ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.
1985'de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986'da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı...
Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özal'ın ANAP'ı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye hoş bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalp'in MDP'si kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylül'ün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!
Beterin beteri var!
oyunlar