Tarih

666 Sayısı « Genel

Book of Revelation şöyle der:

“İşte bilgelik. Bırak anlayanlar canavarın sayısını hesaplasınlar: İnsan için sayısı; onun sayısı altıyüz, üç yirmi ve altıdır. (13:18)”

Birçok kimse "canavar"ı Hıristiyan karşıtı kişi olarak düşünür ve 666'nın da Şeytan'ın sayısı olduğunu kabul eder. Ama Book of Revelation daha birçok gizemli sayıyla doludur. Örneğin; New Jerusalem'in ölçülerinden şöyle bahseder:

“Ve o benimle konuşanın elinde şehri ölçmek için altın bir asa vardı ve oradaki kapıları, buradaki duvarları. Şehir dörtköşedir ve eni boyu kadardır; ve şehri asasıyla ölçtüğünde onikibin furlong olduğunu buldu. Eni ve boyu ve yüksekliği eşitti. (21:15-16)”

Onikibin furlong boyutlarında bir şehrin inanılmaz derecede devasa bir yer olması gerekir, çünkü bu durumda göğe yükselen kısmı yaklaşık 2,400 km. olacaktır; bu da oldukça bilim-kurgusal bir yaklaşım olur. St. John, gezegenimizin olası teknolojik geleceğine bir bakış atmış olabilir ama bu sözlerin gerçek anlamdan çok mecazi olması daha muhtemeldir. İncil'de sık sık karşılaşılan sayı sembolizmi, Musevi inancında çok önemlidir. Gerçekten, benim de keşfettiğim gibi, 666 sayısından sadece Book of Revelation'da değil, Book of Kings (Kralların Kitabı)'de de bahsedilmektedir:

“Solomon'a (Kral Süleyman) her yıl gelen altın, altıyüz, üç yirmi ve altı talentdi.”

Solomon adı İbranice barış anlamına gelen shaloın kelimesinden türemiştir ama Kral James versiyonunda simya terimleriyle sol (Güneş) ve omon (Ay) olarak karşılık bulmaktadır.

Orta Çağ'da ortaya çıktığı haliyle simyanın kökleri, antik Mısır'ın izoterik bilgilerinden kaynaklanmakta olan keşiş bilimidir. Mısırlılar için bu bilimin adı Kemet idi ve günümüzde bundan kimya (chemistry) ve simya (alchemy) sözcükleri türemiştir. Kabala'da görülen izoterik Musevi geleneğinde de bazı simya kavramlarının Mısır inançlarından kaynaklandığı belirtilmektedir.

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinde, güçlü inanç taşıyan ve kendini adamış olan kişiler tarafından sır olarak tutulan bazı kavramlar olduğu bilinmektedir. Bu gizli sistemler, felsefik kavramları ifade etmek için genellikle sayılar kullanılır. Yine bu da antik Mısır'dan kaynaklanan bir fikirdir.

A.T. Mann, bu sistemin nasıl işlediğini Sacred Architectııre (Kutsal Mimari) adlı kitabında şöyle açıklamaktadır:

“Sembolik matematik antik gizem okullarının temeliydi ve insanların inançlarını, yaşamlarını düzenleyen prensipleri belirlerdi. Her tanrının doğası ve sembolik gezegeni sayıyla temsil edilirken, geometri biliminde her harfin sayısal bir karşılığı vardı. Sistem ibrani ve Yunan alfabelerinde benimsenmişti...”

“Geometri kullanırken, tapınakların ve anıtların boyutlar, şiirlerin ölçüleri, müzikal yazımlar ve diğer konular tanrılarla ve güçleriyle ilgili olmalıydı. Herhangi bir kelimenin veya adın şifresini çözerek daha derin, sembolik niteliklerini anlamak mümkündür. Eflatuncular, Hermesçiler, Resicrucian'lar, Hıristiyan Gnostikleri, simyacılar, masonlar, tapınak şövalyeleri ve diğer birçokları bu gizli kutsal dili kullanmışlardır.”

Simyada, Ay ve Güneş sürekli bir uyum içinde olan dişi ve erkek elementler olarak ele alınır. Thomas Vaughan, 1650'lerde yazdığı yazılarda şöyle anlatmaktadır:

“Güneş ve Ay, biri aktif, diğeri pasif, bu Erkek, o Dişi olan iki Büyüsel Prensip'dir. Onlar hareket ettikçe. Yozlaşma ve Kuşak da hareket eder: Eşit olarak çözülür ve birleşirler.”

Simyada altın, saflaşmış ruhu simgeler ve geleneksel olarak Güneş'le bağlantılıdır. Güneş'in bir dönümü ise bir yıl demektir. Bu yüzden İncil'de 666 sayısıyla Güneş arasında bir bağlantı bulunduğuna dair Kings kitabından bir alıntı vardır.

Ayrıca, 666 sayısından Ezra'da da bahsedilmektedir ve Babil'den Judah'a dönen insanları simgelemektedir:

Adonikam'ın çocukları altıyüz, altmış ve altı tanedir. (2:3)

Adonikam kelimesinin anlamı şudur: "Tanrı'nın övgüsüne layık."

666 sayısının İncil'deki anlamlarının yüzeysel olarak kastedilenlerden başka bir anlamı olmaması da mümkündür. Ancak St. John, 666 sayısını sayı sembolizmini alegorik olarak kullanan Musevi mistisizmine bağlamaktadır. Muhtemelen aynı geleneği izleyen kişilere yönelik bazı mesajlar vermeye çalışıyordu ama günümüzde artık bu mesajlar belirsizdir.

Yine bir tesadüf olarak, eski Roma rakamları da büyükten küçüğe dizildiklerinde toplamı 666 sayısını vermektedir:

D = 500
C= 100
L= 50
X= 10
V= 5
1= 1
666

Bu yüzden canavarın sayısı olarak kabul edilen 666'nın Hz.İsa'nın çarmıha gerilmesini sağlayan Roma otoritelerini temsil ediyor olma olasılığı da yüksektir.

Hıristiyanlık dininin İngiltere Adaları'nda yayılmaya başladığı yıllarda 666 sayısı M.S. 946 yılında St. Dunstan tarafından yaptırılan ünlü Glastonbury Manastırı'nda da yer almaktadır. Bu, ilk olarak Bligh Bond'un 1920'deki araştırmasında ortaya çıkmıştır.

Manastırın bir kenarı 74 fit olan dokuza dört karelerden oluşan bir dikdörtgen alan üzerine kurulu olduğunu görmüştür. 74 fit, 888 inch demektir. Yer planı ise 666 fit x 296 fit boyutlarındadır. Manastırın mimarlarının bu sayıyı tasarımlarında yer verecek kadar önemli gördükleri ve St. John'ın "canavar" atıfını dikkate almadıkları bellidir.

Kendi Anayasasının Kurbanı « İlginç olaylar

Mithat Paşa Kendi Anayasasının İlk Kurbanı Oldu
1877, İstanbul

19. Yüzyılın son çeyreğine doğru ilerlenirken hala üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluk olan Osmanlı devleti de ayakta durmakta zorlanıyordu. Aslında yüzyılın başından beri bu duruma çare aranıyor ve bulunmuş gibi de görünüyordu; Batı Avrupa'nın yönetsel modeli Osmanlı'ya uyarlanacaktı. Ancak sonuçta kapitalizmin siyasal üst yapısı olarak nitelendirilebilecek bir modelin uyarlanmasıyla imparatorluğun kurtulması doğrusu pek mümkün değildi.

Gelişmekte olan kapitalizm, uluslararası bir sistem haline gelirken dünyayı da yeniden şekillendiriyordu. Bazı ülkeleri bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge durumuna getirerek merkezdeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimini daha hızlı sağlamak için bu ülkeleri de daha yoğun bir sömürüye tabi tutuyor, yağmalıyordu.

Aslında Osmanlı devleti de, görünüşteki tüm azametine rağmen bu süreçte bağımlı olmaya ve tabii bu arada dağılmaya mahkumdu. Çağın ideolojik akımlarından da etkilenen Osmanlı aydınları ülkeye bir an önce anayasal bir sistem, meşruti bir monarşi getirmeye çalışırken Osmanlı'yı kaçınılmaz kaderinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

III. Selim'le başlayan ve Tanzimat'la ilerleyen bu yenileşme ve reform çabalarının hedefi 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde artık meşruti bir monarşinin kurulmasıydı. 1867'de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin desteklediği bu çabaların siyasi önderi olarak sivrilen ismin de Ahmet Mithat Paşa olması doğaldı.

Neredeyse devlet hizmetine girmesinden itibaren reformcu çalışmalarıyla dikkat çeken, eğitim ve maliye başta olmak üzere birçok alanda önemli düzenlemeler gerçekleştiren Mithat Paşa Batı Avrupa'daki gelişmeleri de yakından izliyordu. Bu arada Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlıların fikir adamlarıyla da yakın bir temas ve işbirliği içindeydi.

İlk kez Temmuz 1872'de Abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa'nın padişahın Mühr-ü Hümayununu elinde tutması ancak üç ay sürebildi. İmparatorluğun bir federasyona dönüşmesi fikrine yakınlık duyduğu iddialarının yanı sıra maliyeye sıkı bir düzen getirmeye yeltenmesi ve Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayı'ndaki hesapsız harcamalarını da denetlemeye kalkışması üzerine üç ay sonra görevden alındı.

Sadrazamlıktan uzaklaştırılmakla birlikte devlet içinde etkili olması engellenemeyen Mithat Paşa daha sonra çeşitli nazırlıklarda ve yüksek görevlerde bulunmaya devam edecek ve bu arada o dönemin en etkili üç veziri arasında bir tür yakınlaşma ve işbirliği ortamı da yaratacaktı. Sonuçta Mithat Paşa, Mehmet Rüşdi Paşa ve Hüseyin Avni Paşa birlikte hareket ederek 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler.

Uzun yıllardır Topkapı Sarayı'nda kendi dünyasında yaşayan içkiye düşkün V. Murat reformlara yatkın görünüyordu. Ancak ruh sağlığı yerinde olmayan yeni padişah Abdülaziz'in 4 Haziran'da kuşkulu bir şekilde ölümü üzerine iyice bunalıma girdi ve kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceği anlaşıldı. Bunun üzerine üç ay sonra V. Murat da tahttan indirilecek ve Mithat Paşa ile arkadaşlarının çalışmalarına destek olacağına, bir anayasa ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit 31 Ağustos I876'da tahta çıkarılacaktı.

Hemen bir anayasa oluşturmak üzere çalışmalara başlandı; Mithat Paşa'nın başkanlığında kurulan bir komisyonda 16 yüksek dereceli devlet memuru, ulemadan 12 kişi ve 2 de asker yer alıyordu. 30 kişiden oluşan komisyonun elinde zaten kimi taslaklar ve hazırlanmış metinler vardı. Hızla yürütülen çalışmalar sonuçlandırılırken biri halkın oylarıyla seçilmiş Meclis, diğeri padişahın atayacağı Ayan olmak üzere iki temsili organa dayanan bir sistem öngörülüyor, Batı'da geçerli olan çeşitli temel hak ve özgürlükler tanınıyordu.

Abdülhamit kendisine onaylanmak üzere sunulan taslağa bazı maddeler ekleyerek kabul edecekti. Eklenen en önemli madde ise padişaha Anayasayı askıya alma yetkisi veren ve bu arada "kendisi veya ülke için tehlikeli" gördüğü kişileri sürgüne göndermesine olanak sağlayan ünlü 113. Maddeydi. Ve bu madde ilk kez Anayasa Komisyonu Başkanı Mithat Paşa için kullanılacaktı.

Osmanlı'yı meşruti bir monarşi haline getiren Anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı Mithat Paşa'yı 17 Aralıkta sadrazamlığa atayan II. Abdülhamit, hemen altı gün sonra da, 23 Aralıkta Anayasayı onaylayarak yürürlüğe soktu. Acelesi vardı çünkü aynı gün İstanbul'da toplanan çeşitli Batılı ülkelerin temsilcileri "Tersane Konferansı" diye bilinen bu toplantıda Osmanlı'dan özellikle Balkanların yeniden düzenlenmesiyle ilgili olarak yeni bir takım taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlardı.

Toplantı Kasımpaşa'daki Donanma Komutanlığı binasında başladığı sırada duyulan top seslerinden şaşkınlığa uğrayan temsilcilere Anayasanın ilan edildiği açıklandı. Aslında böylece konferans boşlukta kalmış oluyordu. Yine de 20 Ocak 1877'ye kadar çalışmalarını sürdürmekte ısrar etti ama ortaya konulan talepler Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilmeyince delegeler de hep birlikte İstanbul'dan ayrılarak protestoda bulundular. Ancak hükümet umursamayacak, padişah ise rahat bir nefes alacaktı.

Batılı devletlerin temsilcilerinin İstanbul'dan ayrılmasıyla uluslararası baskıdan uzaklaştığını düşünen Abdülhamit, Abdülaziz'in ölümünden sorumlu tuttuğu ve hiç güven duymadığı Mithat Paşa'yı tasfiye etmek için vakit kaybetmedi. Aslında anayasal bir düzeni de benimsemiş değildi ve daha sonra hayli uzun sürecek hükümranlık dönemi için kendisine göre planları vardı. Egemenliğini ne Mithat Paşa gibi etkili isimlerle, ne de milletin oylarıyla seçilen temsili organlarla paylaşmaya niyeti vardı.

5 Şubat 1877'de Dolmabahçe Sarayı'na çağrılan Anayasa Komisyonu Başkanı ve Sadrazam Mithat Paşa sarayın önünde, Boğaz'da demirlemiş olan bir geminin bacasından dumanların çıktığını görünce buna bir anlam veremeyecekti. Kış vakti padişahın denize açılması pek görülen bir durum olmadığına göre acaba yolcusu kim olabilirdi?

Anayasayı ve temel reformları yapma sözü verdiği için tahta çıkardığı padişahın kendisinden kurtulmakta kararlı olduğunu bilse belki kendine göre önlemlerini alır ve bir karşı darbeye kalkışabilirdi. Ama bu gibi kuşkulardan uzak bir şekilde gittiği Dolmabahçe Sarayı'nda II. Abdülhamit'in kendisi yoktu. Bir saray görevlisi sadrazama padişahın kararını bildirdi; Anayasanın 113. Maddesine göre padişah, sadrazamı kendisi ve ülke için "tehlikeli kişi" olarak değerlendiriyor ve sürgüne gönderiyordu. Böylece Anayasayı yapan paşa o anayasanın da ilk kurbanı oluyordu! Mithat Paşa hemen Dolmabahçe önündeki gemiye bindirilecek ve İtalya'nın yolunu tutacaktı.

Anayasanın mimarına üç ay tahammül edebilen II. Abdülhamit Anayasanın kendisine ise bir yıldan fazla katlanacaktı. Doğrusu Meclis-i Mebusan'ı fazla ciddiye aldığı söylenemezdi ama 24 Nisan 1877'de başlayan Osmanlı-Rus savaşında uğranılan yenilgiye bir sorumlu arayıp bulması gerektiğinde Meclis'i buldu ve Şubat 1878'de yine Anayasanın kendisine tanıdığı hakka dayanarak Anayasayı askıya alacak ve Meclis-i Mebusan'ın da kapatıldığını ilan edecekti. Ardından da 30 yıl süreyle ülkeyi istediği gibi yönetmenin yollarım bulmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu kanıtlayacaktı.

İkinci sadrazamlığı da yine ancak üç ay süren Mithat Paşa ise önce bir yıl kadar Avrupa'da sürgünde kaldıktan sonra yeniden ülkeye dönecek ve devlet hizmetine devam edecekti. Ancak İstanbul'a yaklaştırılmayan ve önce Suriye ardından da Aydın valiliklerinde bulunan Mithat Paşa, padişahla ilişkilerinin normalleştiğini zannedecekti. Oysa Abdülaziz'in tahttan indirilmesini ve ölümünü hiçbir zaman unutmayan, kendisi de sürekli "hal edilme" kuşkusu içinde yaşayan Abdülhamit, en sonunda 1881'de Mithat Paşa ve Mehmet Rüşdi Paşa'nın Abdülaziz'in ölümü dolayısıyla sorgulanmalarını gündeme getirecekti.

Önce İzmir'deki Fransız konsolosluğuna sığınan Mithat Paşa hükümetin güvence vermesi üzerine teslim olacaktı. "Yıldız Mahkemesi" olarak bilinen yargılama sonunda suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılacak ama Batılı devletlerin araya girmesiyle cezası ömür boyu hapse çevrilerek imparatorluğun en uzak köşelerinden birine, Taif'e gönderilecekti. Ve burada padişahın emriyle 8 Mayıs 1884'de öldürülecekti.

Yaptığı Anayasanın ilk kurbanı olarak sürgüne gönderilen paşanın ölümü de kendi elleriyle tahta çıkardığı padişahtan gelecekti.

Artemis Tapınağı « Efes (Ephesos)

Hellen dünyasının en büyük yapısı, Antik Çağ’ın tamamı mermerden inşa edilmiş anıtsal ölçüdeki ilk mimarlık eseridir. Her ne kadar bugün Artemision’un yerinde bazı temel kalıntılarından başka birşey kalmamışsa da, kazılar sırasında ele geçen parçaların yardımıyla bu çok önemli eserin bir rekonstüksiyonunu çizmek olanağı doğmuştur.

İon kolonizasyonu öncesinde Artemis Tapınağı’nın yeri, yörenin sakinlerince tapınılan Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele’ye ait kutsal bir alandır. İngiliz arkeologlarınca yürütülen kazılarda Arkaik Artemision’un altında üç yapı evresinin varlığı saptanmıştır.

Arkaik öncesi Artemision:

Uzun bir süredir Prof. Dr. Anton Bammer tarafından yapılan kazılar Artemision ile ilgili önemli bilgileri ortaya koymuştur. Ephesos’daki peripterosdan (Artemison) daha önce bir yapı kalıntısına rastlanılmamıştır. Sütun sıraları ve alt yapının bölümlere ayrılarak genişletildiğini gösteren Yakın Doğu’dan karşılaştırma yapabileceğimiz bir örnek bulunmamaktadır. Kıta Yunanistanı’nda Lefkandi’de ön cephesi sütun bölmeli, muhtemelen bir heroon olabilecek bir örnek bulunmaktadır. Bu yapı M.Ö. 9. yüzyıla tarihlenmektedir. M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen Naxos, Irea’daki tapınak peripteros planlıdır. Peripteros’da dikkat çekecek bir husus mimari biçimidir.

Ephesos’daki peripteros cephesinde dört sütun, yanlarda sekiz sütunlu bir koridor bulunmaktadır. Cella içinde altı sütun korunmuştur. Stratigrafik incelemelere göre hem iç sütunlar, hem de peristasis cellanın iç kısmı ile aynı taban üzerinde bulunmaktadır. Bu nedenle aynı zamana ait olmaları gerekmektedir.

Artemision’un kuzey tarafında bulunan dikdörtgen basis (kaide), olasılıkla kült heykelinin yer aldığı kısımdır. Burada muhtemelen xoanon durmaktadır. Aslında sunak ateşinin yine aynı yerde bulunma olasılığı vardır.

M.Ö. 6. yüzyıldan sonra sunak ve kült heykelinin kaidesi Artemision’un batısında yer almıştır.

Tapınak alanının daha alt kodlarında yapılan kazıları sırasında kemikler, ayı ve aslanlara ait kafatası parçaları, birkaç insan kemiği parçası ele geçmiştir. Bu durumda insan elinin çok derinlere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Veriler yardımıyla bu noktadaki yerleşimin mevcudiyetini kabul edebiliriz.

Maalesef tapınağın yapımına ait pek az şey bilinmektedir. Çatı, sütun başlıkları, taban girişleri hakkında hiçbir yorum yapılamamaktadır. Fakat, sütun kaideleri ele geçmiştir. Bunlar çok basit ve düz bir biçim göstermektedir. Bazılarında torus, plinthos gibi basitleştirilmiş öğelere rastlanmaktadır. Yeşil, yumuşak şist taşından yapılan malzeme güzel bir etki (dekoratif) yaratmaktadır. Sütunlar ahşaptan ve duvar işçiliği sarı tonlu kireç taşından yapılmıştır ve çevrenin karakterine uyum göstermektedir. Tapınak açık avlusu ve baldahini ile geç büyük İon tapınaklarından bir önceki evreyi göstermektedir.

Bu özellikleri ve elde edilen arkeolojik veriler, Ephesos peripterosunun (Artemision) M.Ö. 8. yüzyıla ait olduğunu göstermektedir.

İlk yapı (A evresi) bir sunak, ikinci ve üçüncü yapılar (B ve C evreleri) birer naiskosdan oluşmaktadır. Tapınağın altında bulunmuş olan, (bugün İstanbul ve Efes Arkeoloji müzelerinde korunmaktadırlar) güzel fildişi ve altın sanat eserlerinin en eskileri M.Ö. 7. yüzyılın başlarına tarihlendirildiklerine göre ilk Hellen yapısı, A evresine ait olan sunak, yaklaşık olarak M.Ö. 700 yıllarında inşa edilmiş olmalıdır. Arkaik Artemisyon’dan önceki naiskos, yani C evresine ait kült yapısı 14,63 x 28,20 m. ölçüsündeki bir alanı kaplıyor ve bu yapıyı bir temenos duvarı çeviriyordu. Wilhelm Alzinger’e göre bu tapınak Tiran Pythagoras zamanında yani, M.Ö. 6. yüzyılın başında inşa edilmiş olmalıdır.

Arkaik Artemision:

İon dünyasının altın çağı M.Ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğünde en üst düzeyine erişmiştir. Bu nedenle küçük boyutlu en erken tapınak kent için yetersiz kalıyordu. Bu arada M.Ö. 570 tarihlerinde ya da biraz daha önce Samos’da Rhoikos ve Theodoros adlı iki mimarın yönetiminde eski küçük Heraionun yerine stylobat ölçüleri 52,5x105 m. olan büyük bir tapınağın yapımına başlanmıştır. Efesliler rakip kentin arkasında kalamazlardı. Hemen çok büyük ve görkemli bir tapınak inşa etmeleri için Girit’ten Knossoslu Khersiphron ile oğlu Metagenes’i çağırdılar. Ayrıca, Sisam’dan mimar Theodoros da getirtilmiştir.

Artemision Tapınağı, Samos’daki Hera Tapınağı gibi bataklık bir alan üzerine oturtulmak zorunda idi. Bunun yanında Artemision birçok bakımdan Heraion’a benzemektedir. Bununla beraber çok daha güzel ve olgun bir sanat eseri yaratılmıştır. Giritli mimarların esinlendikleri Mısır, Assur ve Hitit mimarlığı ve heykeltraşlığı konusunda çok bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Artemision’un stylobat ölçüleri 55,10x115,14 m.dir. Dipteros planı uygulanmıştır. Bu sayede iki sutun sırası ile çevrilmesi, tapınağı uzun bir yapı olmaktan kurtarıyor, yani ona genişlik kazandırıyordu.

Bunun yanı sıra İoniali mimarların Mısır ve Urartu’da moda olan sütunlu tapınaklardan esinlenmeleri de olasıdır. Plinius, bu tapınağın 220x425 ayak ölçülerinde ve 127 sütunlu olduğundan bahsetmektedir. Bu bilgiye göre tapınağın rekonstrüksiyonu için birçok öneriler ileri sürülmüştür. İlk olumlu öneriyi H.Drerup ortaya koymuş, sonradan G. Gruben ile W. Alzinger aynı plan üzerinde küçük değişiklikler yaparak yeni birer öneri getirmişlerdir. Drerup arkada üç önde dört sütun sırası, Gruben önde üç arkada iki, Alzinger ise her iki yönde de üçer sütun sırası olduğunu ileri sürmektedir.

Hellenistik yapı, Plinius’un da belirttiği gibi eski plana kesin olarak uyduğundan, opisthodomoslu öneriler söz konusu olamaz; çünkü İon Sanatı’nda opisthodomos mimar Pytheos’dan önce yoktur. Drerup’un önerisi, Plinius’un 127 sütun sayısına uygun olduğu kabul edilebilir gibi görünüyorsa da iki yönden yeterli değildir. Plinius, tapınağın önünde 36 adet kabartmalı sutunun bulunduğunu söyler. Drerup’un planı buna uymamaktadır. Ayrıca, aynı planda öne bir dördüncü sıranın eklenmesi ile naos ince uzunluğunu yani, Arkaik özelliğini kaybetmektedir Alzinger kendi planında cella içinde Artemis heykelinin üzerinde dört sutunla desteklene bir naiskosun bulunduğunu düşünmekte ve böylece hem 127 sutun elde etmekte hem de önde 36 adet kabartmalı sutun için yer kazanmaktadır.

Plinius, yeni Artemision’u herhalde görmüştü. Bununla beraber Hellenistik yapı Arkaik tapınağın temelleri üzerine inşa edildiği için onun bu gözlemleri aynı zamanda Arkaik yapı içinde geçerlidir. İki tapınak arasındaki tek ayrım Arkaik yapının alçak basamaklı bir krepis üzerine inşaa edilmişken yeni Artemision’un 13 basamklı bir podium üzerine yapılmış olması ve önünde (batı kısmında) merdivenli bir girişin bulunmasıdır. Bu düşünceler kesin bir şekilde Plinius’un verdiği bilgilere dayanmaktadır. Eğer biz Plinius’un verdiği sutun sayısının doğru olmadığını düşünürsek yeni Artemision’un bir takım değişiklikler gösterdiğini kabul etmeliyiz.

Arkaik Artemision’un yapımı sırasında naiskos ve onu çeviren temenos yeni yapının içinde kaldı ve böylece Artemis heykeli önceki kült heykelinin yerine dikildi. Cellanın arkası yani adyton kapalıdır. Opistodomosu bulunmaz. Pronaos uzun tutulmuştur.

Plan olarak Samos örneğinin büyük etkisi altında kalan Artemision birçok bakımdan yenilikler ve gelişim görtermektedir. Örneğin sutun kaideleri en altta bir plinthos ile başlar, bunu üç torus ve iki trochilosdan oluşan bir spira izler ve geniş bir torusla sona erer. Bu kaide III. ve IV. Heraion’daki örneklerle karşılaştırıldığında, çok daha tektonik ve kullanışlı olduğundan İon sanatının standart bir mimarlık öğesi haline gelmiş ve iki yüzyıl süre ile kullanılmıştır. Sutunların yüksekliğinin 19 m. olduğu kabul edilmektedir. Oluklar değişik sayıdadır ve 40, 44 ve 48 yivi olan sütun gövdeleri vardır. Plinius’a göre tapınakta 36 columnae caelatae yani, kabartmalı sutun bulunmaktadır. Bunlardan bazıları parçalar halinde ele geçmiş olup, bir tanesinde görülen “Kral Kroisos sunmuştur” yazıtı, Herodotos’un bu konuda bahsettiklerini doğrulamıştır. Kabartmalı sutunların Asur ve Hitit sanatı etkisinde yapıldığı düşünülmektedir.

Arkaik Artemision’da sutun başlığı volütleri kanonik bir şekil almıştır. Arkaik tapınağın üst yapısının üç fascialı (bölümlü) bir arşitrav, altı ve üstü birer İon kymationu ile bezenmiş bir diş sırası ve bunun üzerinde yer alan bir korniş ile simadan oluştuğu kabul edilmektedir. Diş sırası parçası bulunmamış, buna karşılık 28 cm. yüksekliğindeki İon kymationunun varlığı saptanmıştır. Simanın ele geçmiş olan parçaları da 28 cm. yüksekliğindedir ve aslan başlı çörtenlerin yanında savaşçılar ve savaş arabaları sahneleri ile bezenmiştir. Sikkeler üzerindeki tasvirlerden, ikinci Artemision’un çatısının semerdam şeklinde alınlı olduğunu görmekteyiz. Ancak Arkaik Artemision’un ne şekilde örtülü olduğu konusunda bizi aydınlatacak hiçbir parça bulunmamıştır. Muhtemelen çatı ahşap malzeme ile yapılmıştır.

Son yıllarda yapılan kazılar, tapınağın tarihlendirilmesi ve burada kültün başlama zamanı bakımından önemli sonuçlar ortaya koymaktadır. Tapınağın temelleri arasından Miken Dönemi’ne ait bronz çifte balta ve pişmiş toprak kadın başının bulunması burada en azından Miken Dönemi’nden beri bir yerleşimin varlığını ortaya koymuştur. Yine tapınağın temel taşları arasından, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen bronz hayvan figürleri ile M.Ö. 7. yüzyıla tarihlenen altın tanrıça heykelciği, plastik kadın başlı iğne, M.Ö. 7. veya 6. yüzyıla tarihlenen altın takılar, fayans figürinler, fildişi insan ve hayvan figürinleri ve M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen alabastronar Artemision’da Miken Dönemi’nden itibaren kesintisiz süregelen bir tapınımın varlığını ortaya koymaktadır.

Yeni Artemision:

Herostratos adlı bir şöhret düşkünü Büyük İskender’in doğduğu yılda M.Ö. 356’da tapınağı ateşe vermiştir. Ahşap çatı kısmı böylece yanmıştır. İskender M.Ö. 334 yılında Persler’in üzerine yürümeden önce Artemision’un yıkıntısının ortasında kurban sunmuş ve tapınağı tekrar inşa ettirmek istediğini belirtmiştir. Strabon’a göre Ephesoslular, onun bu önerisine övgü dolu sözlerle karşı çıkmışlar; “ bir tanrının tapınağını inşa ettirmek bir tanrıya yakışmazdı”. Bunun üzerine Ephesos halkı Artemision’un yeniden eski plana göre inşaasına karar vermiştir. Yeni yapının eskisine göre en önemli ayrıcalıklarından biri 2,68 m. yüksekliğinde 13 basamaklı bir podium üzerinde yer almasıdır. Tabanının bataklık oluşu böyle yüksek bir kaidenin yapılmasını zorunlu kılmıştır.

Bu konuda mimar herhalde Pytheos’un Maussoleion yapısından etkilenmiş olmalıdır. Ayrıca yeni Artemision’da bir opithodomosun bulunduğunu varsayarsak, bu eleman da Pytheos’un etkisini ortaya koyacaktır. Sutunların ölçü ve oranları da Priene’deki Athena Tapınağı’nın sütunlarına uymaktadır. Plinius yeni Artemision’daki sutunların 60 ayak, 17,65 m. boyunda olduğunu belirtmektedir ki bu, sütun alt çapının 9,6 katı idi. Böylece bunlar Arkaik Artemision’un sütunlarından daha dolgun ve daha basıktırlar.

Her ne kadar sutun kaideleri Arkaik örneklerinin kopyaları iseler de yeni columna caelataların üzerindeki kabartmaların stili Klasik dönem sanatındaki en son eğilimleri göstermektedir. Tapınağın üst yapısı Arkaik Dönem yapısındakinin bir benzeridir. Ancak yeni tapınağın simasında aslan başlı çörtenler dışında, figürlü kabartmaların yerine sadece anthemion bezemeleri görülmektedir. Paralar üzerindeki tasvirlerden anlaşıldığına göre, yeni Artemision’un dar yüzlerinde birer alınlığı vardı ve yapı semerdam şeklinde örtülü idi. Alınlıklar üzerinde ortada birer büyük kapı ile iki yanda büyük birer pencere görülmektedir. Bu boşluklar alınlığın yükünü hafiletmek amacı ile açılmışlardır. Yapı, M.Ö. 3. yüzyılın ilk yarısında tamamlanmış durumda idi ve görkemli sütun sıraları etkileyici bir görünüm vermekte idi.

1965 yılında Artemision’da yapılan çalışmalar sunağın varlığını ortaya koymuştur. Sunak plan itibariyle at nalı şeklindedir. Sunağın çevresinde birçok su kanalı bulunmaktadır. Kazılar sırasında 33 cm. yüksekliğinde bir korniş parçası ele geçmiştir. Bu parça yardımı ile 1901 yılında Efes tiyatrosunun yanındaki caddenin mermer kaldırımları arasında bulunan ve halen Viyana Müzesi’nde korunan Berlin-Lansdown-Sciarra tipindeki Amazon kabartmasının Artemision’un sunağına ait olduğu anlaşılmıştır. A. Bammer, tiyatroda ve İsa Bey Camii’nde kullanılmış olan meander motifi ile bezenmiş mermer firizlerin de sunağa ait olduğunu saptamıştır. Bununla birlikte burada yapılan kazılardan bir at heykelinin gövdesi ile daha birçok heykel parçaları da ele geçmiştir. Böylece, sunağın kabartma ve heykellerle süslenmiş olduğu anlaşılmaktadır.

oyunlar