Tarih

Joseph Stalin « İlginç Yaşam Öyküleri

Ağladı. Nefret dolu gözyaşları döktü. Soğuk, acı, rahatsız edici bir nefret duygusu. Hırslandıran, kibir dolu bir nefret. Topluma ve otoriteye duyulan nefret, özellikle babasının ve kilisenin otoritesine. Özellikle de kendi otoritesini göstermekten daha ciddi bir nedeni olmadan onu hapse tıkan görevliye karşı.

Nefret, evet ama umutsuzluk ve keder, hayır. Eninde sonunda birkaç gün içinde çıkacaktı. Ama sorun geri döneceğini bilmesindeydi. Bu, ilk hapsedilişi değildi. İsyan etmek onun doğasında vardı.

Ilık gözyaşları yüzünden sakallarına kadar indi, tuzlu tatları dudaklarının kenarına yerleşti. Üzüntüden çok kızgınlıkla, sert bir şekilde gözyaşlarını silerken fark etti ki hayatında ilk defa ağlıyordu.

Etrafını tekrar gözden geçirdi. Hücre iki metrelik tabut gibi bir kutuydu; penceresiz ve sadece kocaman bir ahşap kapısı olan kara bir delik. Onu sert, çıplak ve kiremitle taş karışımı zeminden ayıran tek şey yatak yerine geçen saman yığını ve de her yeri kaplayan suydu. Her zaman ıslaklık olurdu. Kaygan ve ince, taşa yayılmış, havaya ekşi sidik kokusuyla birlikte yayılan bir ıslaklık. Su duvarların içinden sızarak, yattığı yerden az uzaktaki köşedeki deliğe, tuvalete akardı. Saman yığınının üstünde cenin şeklinde kıvrıldı.

"İsa da bu şekilde mi doğmuştu?" diye düşündü. Gülümsedi. Kendini yüksek sesle kahkaha atarken buldu. Çok sık gülmezdi. "Hayır" diye düşündü. "O yoldan gitmeyeceğim." O yol, yani deliliğin yolu.

Peter neredeydi? Onu özlemişti. Peter, bir fareydi. Ona çocukluk arkadaşının ismini vermişti. Artık ortalıkta hiç iare yoktu. Peter bile. Ne olmuştu? Bu sefer hangi zehri vermişlerdi? Durumda bir gariplik vardı. Faresi olmayan bir zindanın ne anlamı olabilirdi? Kendisine saygı duyan her tutuklunun bir faresi olmalıydı. Zamanı dolar dolmaz bu eksikliğin sebebini bulması gerektiğini düşündü. Can sıkıcı bir durum.

Islaklık. İşte yine başlamıştı. Damlayan, sızan, duvarlara, yere, tavana yayılan ıslaklık; hatta kapı bile ıslaktı. Onu yutmak için, bir ahtapotun kollarını yaydığı gibi yayılıyordu sanki. Tavana kadar suyla dolmuş olan hücresinde, suyun üstünde durup ölmeden önceki son oksijen dolu nefesini burun deliklerinden içeri çekerek boğulduğunu gördüğü rüyadan terler içinde uyanacaktı. Çin işkencesi ile ilgili bir şeyler okumuştu. Çok etkili olmalı diye düşündü. Verdiği dehşeti de unutmamak gerekir. Planlarına yardımı olabilirdi.

Planları vardı. Onlar olmadan yıllardır sınıfının birincisi olması imkansızdı. Yasal ya da yasal olmayan, eline ne geçtiyse okumuştu. İlk planı hemen şu an için geçerliydi. Duasının üstünden bir kez daha geçmeliydi. Hayatta kalma duası.

Önce ailesini düşündü. Onu papaz okuluna sokabilmek için uzun ve yorucu bir uğraş veren annesine karşı hissettiği sevgiyi düşündü. Papaz olmadan okuldan ayrılırsa annesini hayal kırıklığına uğratır mıydı? Hastalandığında ve kazada yaralandığında ona bakmamış mıydı? Hayatını ona borçlu değil miydi? Ya da acaba kendi hayatını yaşaması annesi için daha büyük bir ödül mü olurdu?

Hissettiği geçici şüphe babası aklına geldiğinde yok oldu. Sıkça, hiç sebep yokken yediği acımasız dayakların hatırası denizdeki gelgit gibi üzerine çöktü. Kan basıncının sinirinin en son noktasına kadar yükseldiğini hissetti.

Hatta bir kere babası annesiyle arasındaki savaşı kazanıp, onu okuldan çekip aldığında ve ticarete sokmaya karar verdiğinde bile ağlamamıştı; ne de yumruk, sopa ya da kamçıyla dövüldüğünde. O insanlıktan uzak, iblis ruhlu adama bu mutluluğu yaşatmayacaktı. Eninde sonunda bir gün eşit duruma gelecek ve ödeşeceklerdi.

Henüz burada yalnızdı. Bir otoritenin yerine bir diğerini koymamış mıydı? Farklı ve daha vahşi olan bir çeşit otorite. Şimdiye kadar dayanmak zorunda kaldığından daha güçlü bir otorite. Çok daha kurnaz, daha geniş ve her şeyden öte çok daha uzun süren bir otorite. Ne kadar da harap edici bir durumdu.

Ayağa kalktı. Yavaşça kemiklerini kıtırdatıp kısa boyuyla olabildiği kadar dikildiğinde giysisine girmiş hamamböcekleri yere döküldüler ve hızla yatağı olan saman yığınının aralarında kayboldular.

Onları unutmuştu. Basit gri giysisinin kıvrımlarına yerleşmiş olduklarını unutmuştu. Şimdi onlardan her zamanki gibi intikamını alacaktı. Giysisini kaldırarak çişini en yakın grubun üstüne doğru hedefledi ve onları hücresinin tek deliği olan heladan aşağı gönderdi.

Şimdi oturabilirdi. Tiksindirici delikten en uzağa, zaten dar olan bir alanın en uzak noktasına. İşe yarayacağından değil. Koku her yere yayılıyordu elbette, burun deliklerini kaplamış, aldığı her nefesle birlikte açık bir lağım borusundan esen rüzgar gibi ciğerlerini dolduruyordu.

Yeniden hayatta kalma dualarını, papaz okulundaki yaşantısını, derslerini, görevlerini ve aldığı cezalan, onda nefret uyandırmış olan her şeyi aklına getirdi.

Sürekli tekrar eden şarkı ve dualarıyla uzun komünyon ayinini düşündü. İlk seferlerde uyuya kalacak gibi olurdu. Böyle zamanlarda saatlerce ayakta durmak zorunda kaldığından önce ayaklan, sonra da bacakları uyuşurdu. Ceza yememek için kaç kere ayaklarını yere vurarak dik ve uyanık kalmaya çalışmıştı? Zamanla aklına bitirdiği ya da okumakta olduğu ve bitirene kadar saklayıp saklayamayacağını bile bilemediği romanı getirerek mekanik bir şekilde ayinleri tamamlamayı öğrenmişti.

Bu, onun en son "günah"ıydı, daha doğrusu günahının sebebi. Bir keşişi itip dolabın üstüne düşmesine sebep olmuştu. Onun dolabı. Keşiş, kendini kaybetmişçesine, şüphelendiği yasak kitapları aranırken asma kilidi kırmıştı. Tehlikeli, aykırı fikirler. Kabul edilebilir biricik doktrine, kilisenin doktrinine aykırı olan fikirler.

Keşişin canını yakmamıştı. Sadece egosunu ve gururunu incitmişti. Bu da yeterli olmuştu. Otoriteye meydan okumuştu. Hakkında gittikçe yayılan söylentiyi, sinirlerine hakim olamayan adam söylentisini doğrulamıştı. Müdür bir haftalık hücre hapsi cezasını verirken duraksamamıştı. Genelde bu süre daha da uzatılırdı.

Bir kez daha onları kandırmıştı. Aylar önce saklamıştı kitapları. Önce yatağının altına sonra sırasının içine ve en sonunda da kilitli dolabına tıkıştırmıştı. Şimdi ise hem onun hem de diğer öğrencilerin gizli yerleri vardı. Onun yeri okulu çevreleyen duvarların köşesindeki elma bahçesinin en ucunda, üçüncü taşın arkasıydı.

Bahçede çalıştıktan sonra taşın arkasından değerli sayfaları aşırıp, kitabı cüppesinin kuşağının altına sıkıca yerleştirir ve günlük yapılması gereken sıradan işlerinin arasından vakit çalıp da bu sayfalan hırs ve istekle bir nefeste okuyabileceği anları beklerdi. Yalnızca gün içinde bunu kaç kere yapabildiğine değil, ne kadar hızlı okuyabildiğine ve bir ay içinde kaç kitap bitirebildiğine kendi bile şaşırırdı.

Fakülteden birkaç arkadaşı da son çıkan "tehlikeli" klasikleri ya da yeni yayınlanmış romanları paylaşarak ona yardım ederlerdi. Hukuk, tarih ve edebiyat derslerinden aldığı yüksek notlarda çeşitli konularda bol bol okumasının büyük faydası olduğunu biliyor ve bu suretle de hocalarını ve rahipleri şaşkınlığa uğratıyordu. Bilimsel bilgi ve başarılarını biraz daha fazla sergilese daha uzun ve acımasız cezalar alacağından emindi.

Birdenbire, dışarıdaki uzun koridorda yankılanan bir sesle ağır ahşap kapı sertçe açıldı. Fırtınada yeryüzüne çarpan bir yıldırım gibi karanlığın arasından bir ışık yüzüne vurdu. Günlük yemeği gelmişti. Suyunun yarısı yere dökülecek şekilde yanına fırlatılmıştı. Gözlerini hala alışık olmadığı ışıktan kırpıştırarak yemeğine uzandı; hamamböcekleri kasenin ağzına yetişmeden birkaç saniye önce o yetişti.

Tam olarak seçemese de her zamanki yemekti. Yani sert ve kara ekmeği zar zor kaplayan soğuk çorba. Ekmek o kadar sertti ki çorba deliklerinden giremiyordu bile. Hızla ekmeği ısırıp kemirerek, et suyunu yuttu. Birkaç saniye içinde bitivermişti. Ayağa zıplayarak kalktı ve dans eder gibi yaparak yemeğin kokusuna üşüşen hamamböceklerini silkeledi.

Bir süre ayakta duracaktı. Dua sırasında uzun saatler boyu ayakta kalıyor olması işine yarıyordu. Son okuduğu klasik hakkında düşünmeye başladı. En beğendiği bölümleri ezberleyene kadar defalarca okumuş ve ezberlemişti, özellikle de iktidarın tanımı ile ilgili olan bölümü:

"Halkın ortak iradesinin seçilmiş yöneticilerine üstü örtük ya da açık rızalarıyla devredilmesi." İktidar: Dünyanın gerçek gücü. İnsanlığa hükmeden güç. Tek geçerli güç. Nasıl devam ediyordu o bölüm? diye düşündü. Sonra hatırladı.

1. İktidar nedir?
2. Ulusal hareketleri hangi güç üretir?

1. İktidar, belirli bir kişinin diğer bireylerle olan ilişkisidir -ki bu kişi fikirlerini, tahminlerini ve ortaya çıkan ortak eylemin iddialarının doğruluğunu ifade ettikçe bu kişinin o eylemdeki katılımı azalır.

2. Ulusal hareketleri yaratan, iktidar ya da entelektüel eylemler hatta tarihçilerin varsaydığı gibi bu ikisinin birleşimi değil, olaylara katılan tüm halkın eylemiyle yaratılır. İnsanlar öyle bir araya gelir ki, olayda doğrudan payı olanlar en az sorumluluğu alanlar oluverir.

Ahlaken, iktidarı kullananlar olayı meydana getiriyor görünür, fiziki olarak ise iktidara teslim olanlar. Ancak eylem fiziki olan dışında algılanamaz olduğu için, olayın nedeni birinde ya da diğerinde değil ikisinin birleşimindedir.

Bu kadar derin konular Soso için bile fazlaydı. Yarı uyur hale geçmeye başladı. Bilincinin yarısı kapanmıştı. Düşüncelerinin arasında Tolstoy'un hayaleti belirdi ve ardından yerini Alman düşünür Karl Marx'a bıraktı. Akıl gözünün önünde ikisi dehşetli bir dansla dönerek kıvrıldılar. Gittikçe ona doğru yaklaştıklarında ona sarılacaklarını zannedip korku içinde titredi.

Dansçılar silikleşirken kendini kocaman bir satranç tahtası üzerinde buldu. Önünde duran diğerleri bariz havalan olan ve önemli görünen insanlardı. Sadece elini sallayabiliyordu. Adamların bazıları düştü, bazıları kayboldu ya da ondan uzaklaştı. Bu hareketi her yapışında tahtanın üstünde başka bir konuma geçiyordu.

Birdenbire satranç tahtası üzerindeki bütün adamlar canlandılar ve ona doğru koşarak, onu yakalayıp sertçe sarsmaya başladılar. İki keşiş derin uykusundan onu sarsarak uyandırıyordu.

Zamanı dolmuştu. Bir hapishaneden diğerine geçmesi için salıverilecekti.

Banyo yapmaya götürülmüş, temiz giysiler verilmiş ve günlerdir yiyebildiği ilk normal yemeği yedirilmişti. İçini bir sükunet kapladı. Kararını vermişti. Okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam edecek ve daha da yoğunlaştıracaktı. Grubu yönetimi altına alacaktı, çünkü kimsenin kendisi kadar insafsız olamayacağını biliyordu.

Okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso, müdürün önüne çıkarılmış ve sapkın alışkanlıklarından vazgeçmeye zorlanmıştı. O da inandırıcı bir kolaylıkla kabul etmişti. Eninde sonunda yapacaklarını erteleyen taktiklerden biri değil miydi?

Daha sonra komünyon ayininde ekmeği ve şarabı eline aldığında bütün gözleri üzerinde hissetti. Duasını gayet içten bir şekilde yaptı ancak bu, onların beklediği dua değildi. Onunki iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapabileceğine ilişkin düşüncelerin yer aldığı bir duaydı.

Soso eylemlerine devam etti. Lideri olduğu grubu müdürün otoritesini gittikçe artan bir asilikle sorgulamaya yönlendirdi. Yasak kitapların dolaşımını artırdı, tartışmanın içine birçok yeni arkadaşını çekti.

Artık müdür daha fazla dayanamadı. Soso çağrıldı ve derhal uzaklaştırılacağı belirtildi. Bir yorum yapmadı, sessizce durdu. Bu davranışı müdürü daha da çileden çıkarttı. Sonunda müdür tarafından kovulmuştu.

Daha sonraları annesi sağlık nedenleriyle oğlunu okuldan aldığını iddia edecekti ama Soso, ateist, yurtsever ve sosyalist eğilimli bir grubun, "Mesame Dasi"nin lideri olduğu için kovulduğunu biliyordu.

Papazlık hakkı alınan genç az sayıdaki eşyasını toplamaya ve diğer isyankar arkadaşları ile vedalaşmaya gitti. En değerli eşyalarını, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı ile Karl Marx'ın Kapital'ini, almak için elma bahçesine son bir ziyarette bulundu.

Yıllar sonra Soso ilahiyat okulunda geçirdiği günleri şükranla hatırlayacaktır, çünkü burada edindiği deneyimler ona geleceğini şekillendirmede yardımcı olmuştu.

Gençliğinde "Soso" olarak bilinen, doğumunda Joseph V. Dzhugashvili adı verilen bu papazın adım tarih 'Joseph Stalin' olarak kaydetti.

Stalin, tarihin gördüğü en acımasız kişilerden biri olmakla suçlanacaktı.

Normal ya da sıradanın çok uzağında olduğu için "büyük adam" tanımına uygun düşmektedir.

Çok zeki, kurnaz, hileye yatkın bir kişiliği vardı. Komünist saflarda, hiç şüphesiz okuldaki deneyimlerinin de yardımıyla yükselmişti.

Eğer Soso'ya papazlar ve Tiflis'teki dini okulun müdürü Germogen daha farklı davransaydı 20. yüzyılın tarihi inanılmaz ölçüde değişebilirdi.

Okuldaki yıllarında ortaya çıkan öğrenme yeteneklerini öğretmenleri değerlendirebilselerdi ne olurdu? Hırsı Ortodoks Kilisesi'nde bir rahip olmaya yönlendirilseydi? Gizli çalışma ve iş bitirme becerileri Kilise için kullanılabilseydi o dönemin Rusyası için çok önemli sonuçlan olabilirdi. Acımasızlığını ve babasına olan nefretini bile Kilise için hizmet etmeye yönlendirerek üstesinden gelebilirlerdi.

Eğer Soso papaz olsaydı, Rus Devrimi Stalin'in eksikliğinden olumsuz etkilenmezdi. Ancak Lenin'den sonra tarih çok farklı bir yön izleyebilirdi. Bu durumda Lenin'in yerini kim alırdı? Beria, Molotov ya da Krupskaya mı? Troçki istediği zafere ulaşmış olur muydu? Bu sorularla ilgili olarak sadece spekülasyon yapabiliriz.

Hatta Lenin'in yerine geçecek olan kişi iki dünya savaşı arasında liderliğini sürdürebilir miydi? Peki ya 1920 veya 1930'lardaki tasfiyelerde neler olurdu? Stalin gibi Rusya'yı zafere götürebilir miydi? Roosevelt ya da Churchill'le onların eşiti olarak bir araya gelebilir miydi? Dünya bu soruların cevaplarını hiçbir zaman öğrenemeyecek.

Joseph Stalin, hiç tartışmasız Lenin, Mao, Hitler, Einstein, Churchill veya Keynes ile birlikte 20. yüzyılın en önemli kişiliklerinden biriydi.

Feodalizm « Genel

Ortaçağda derebeylik sistemi. Büyük toprak mülkiyetine ve toprak köleliğine dayalı, kapitalizm öncesi üretim tarzıdır. Sosyo-ekonomik olarak feodalizm, her derebeyinin başka bir derebeyine bağlı olduğu, toprak mülkiyetinin asil veya derebeyine aktarıldığı, karşılığında belirli hizmetlerin beklendiği, pazar ekonomisinin özgür ve ücretli emek dolaşımının gerçekleşmediği, toprakta çalışan köylünün yer değiştirme özgürlüğünün bulunmadığı toplumsal, hiyerarşik bir düzendir.

Köleci bir toplum düzenin çöküşünden sonra siyasal, ekonomik ve toplumsal bir düzen olarak ilk kez Batı Avrupa'da IX. ve X. yyda ortaya çıktı. Feodalizmin ilk izlerine daha MÖ III. yyda Roma'da rastlanır. Ekonomik ve siyasal baskıların artmasıyla küçük toprak sahibi köylüler, topraklarını en güçlü komşularına satıyorlar, buna karşılık onların korumasını ve maddi yardımlarını görüyorlardı. Merkezi imparatorlukların çöktüğü ve Avrupa'nın parçalandığı yıllarda bu toprak köleliği ve egemen aristokrasi sınıfı gelişti. Burjuva sınıfının güçlenmesi ve 1789 Fransız Devrimi ile sosyo-ekonomik formasyon olarak tüm Avrupa'da hızla çöktü.

Elçiye Kötü Davranılmaz « İlginç olaylar

Macarlar Kanuni Sultan Süleyman'ı 'Kuzu' Sandılar
1520'ler, Orta Avrupa

1512'den 1520'ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı'ya, Avrupa'ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı'nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı. Öldüğünde tam da Macaristan'a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez Edirne kapısına konmuştu, yani ordu Avrupa'ya doğru yola çıkıyordu.

Osmanlılarla büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve "aslan" gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oğlu Süleyman geçince "Osmanlı tahtına bir kuzu geçti", "Vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi" diye raporlar yazdılar, sevindiler. Ancak bu "kuzu"nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi.

Doğrusu Süleyman da başlangıçta Avrupalıların "kuzu" benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. Önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran'a çeşitli ödünler verdi. Selim'in halifelik unvanıyla birlikte Kahire'den İstanbul'a zorla getirttiği İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

O sıralarda Avrupa'nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli Macaristan'a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı. Ancak Macarlar Süleyman'ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler. Kutsal Roma İmparatorluğunun prensleri Worms'da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa'yı tehdit eden İslam'a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü.

V. Charles, reformcu din adamı Luther'i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti. Macarların İslam'a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler. Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman'ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat'tan oldular. Süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1521'de güçlü Belgrat kalesini fethetti. Belgrat'ın düşmesi Macaristan'ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. Ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra Mohaç'ta olacaktı.

İran hükümdarı I. Tahmasp Macar Kralı II. Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. Doğudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabilirlerdi. Bu arada Macarlar da boş durmuyor Eflak ve Boğdan'da Osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı.

Öncelikle Macaristan'ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı. Yaklaşık 100 bin kişiden oluşan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik bir kuvvetle çıkan Kral II. Lagos 130 yıl önce, 1396'da Niğbolu'da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetişmesini beklemedi. Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen "Türk kıskacı"na düştü. İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu.

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II. Lagos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı. Ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti. Savaşın ardından ilerleyerek Budin'i de alan Süleyman tüm Macaristan'ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul'a döndü.

Daha sonra 1541'de Macaristan'a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan'ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara bağlayacaktı.

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan'a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların "kuzusu" Osmanlı İmparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556'da büyük bir donanma ile sefere çıkan "Muhteşem Süleyman" bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç'e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan'ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya'yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için İstanbul'da tebdili kıyafetle dolaşacaktı...

oyunlar