Tarih

Jacques-Yves Cousteau « Genel

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür.

Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir.

Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar.

Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir.

Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar.

Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur.

Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler.

Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir.

1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar.

Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar.

Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır.

Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır.

İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır.

Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar.

Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir.

Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir.

Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür.

Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır.

İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir.

Calypso

Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir.

Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır.

1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır.

Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır.

Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir.

Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir.

Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır.

Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar.

Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır.

Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir.

Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular.

Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular.

1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür.

1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır.

1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir.

1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar.

1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder.

Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

Edirne Antlaşması « Osmanlı Tarihi

Rusya, Sultan İkinci Mahmud'un Navarin'de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olaylardan dolayı savaş tazminatı istemesi üzerine, Osmanlı Devleti'ne karşı savaş açtı. Sultan İkinci Mahmud bu arada Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmış, yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri teşkilat kurmuştu. Teşkilatlanmasını henüz tamamlayamamış olan bu ordu Rus kuvvetleri karşısında önemli bir varlık gösteremedi.

Eflak ve Boğdan'ı işgal eden Ruslar, Tuna'ya kadar indiler. Balkanları aşan Rusya, batıda Edirne, doğuda ise Erzurum'a kadar ilerledi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda, Yunanistan'a bağımsızlık verildi. Eflak, Boğdan ve Sırbistan'a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Rusya'ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.

Hedwig Dohm « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1833-1919)

1838 Prusya'nın ilk demiryolu Berlin'i Potsdam'a bağlar.
1839 Prusya'da çocukların çalışmasına kısıtlama getirilir.
1848 Almanya'da Mart Devrimi.
1848 Politik mizah dergisi Kladderadatsch çıkar.
1865 Louise Otto-Peters ve Auguste Schmidt, Leipzig'de Alman Kadınlar Birliği'ni kurarlar. 1865-1866 Berlin'de "Lette" Birliği kurulur. (Kadının Mesleki Yeteneklerini Geliştirme Derneği)
1875 Berlin'in nüfusu bir milyona ulaşır.
1876 Almanya'nın ilk kadın doktoru Franziska Tiburtius Berlin'e gelir.
1876 Prusya eyaletinde beş kadın öğretmen semineri faaliyet göstermektedir.
1878 Bismarck'ın Anti-sosyalist yasası (sozizlisten.geseta), sosyal demokrat basını ve tüm sosyalist bildirileri yasaklar, (l890'a kadar.)
1879 August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm"} yayınlanır. (İsviçre'de)
1880 Berlin'de ilk kadın polikliniği kurulur. (Franziska Tiburtius tarafından.)
1903 Otto Weininger Cinsiyet ve Karakter adlı kitabında kadının ezilmişliğini kanıtlar.
1909 Berlin Üniversitesi resmen kadınlara açılır.
1919-Ocak Alman kadını ilk kez seçme hakkına kavuşur.

"EY HANIMLAR - DAHA FAZLA GURUR! GURURLU KİŞİ HOŞA GİTMEYEBİLİR, AMA HOR DA GÖRÜLEMEZ."

Her şey şimdi nasılsa, sonsuza dek öyle kalacaktır. Neden mi? İşimiz tıkırında da ondan.

Berlinli fabrikatör kızı Hedwig Schleh böylesine temel ilkelerin vaaz edildiği bir ailede ve dönemde yetişir. "Yaşlı insanların devri" diye algılar bu dönemi çocukluğunda ve daha sonraları da şöyle tanımlar: "Ezberlenmiş bir insanlık. Dünya görüşleri, düşünceleri, yaşam biçimleri kalıplaşmıştı. Her şeyin değişken olduğuna dair doğa yasası sanki geçerli değildi."

O zamanlar her şey belli bir sabit plana göre oluşmaktadır. Hedwig'in annesi her yıl bir çocuk getirir dünyaya. Hedwig on sekiz kardeşin on birincisidir. Misafir odası pazardan pazara misafir geleceği için ısıtılır. Pazartesileri köfte, her perşembe bezelye pişer. Her şey tanı olarak ayarlanmıştır: "Çocuklar hoşlarına gitsin gitmesin önlerine ne konursa yemek zorundaydılar. Böyle terbiye görmüşlerdi."

Aile terbiyesi bir de Hedwig'in sekiz erkek kardeşinin yazları yüzme ve kürek çekmeye gitmeleri demekti. Ailenin kızlarına yasaktır bu tür etkinlik. "Erkek ve kız çocuklar ayrı dünyalarda yaşıyorlardı. Sekiz erkek kardeşim sokağın donmuş su kanallarında paten yapar, kar topu oynar, birbirleriyle kavga ederlerdi. Okulda tembeldiler ve yıkanmayı hiç sevmezlerdi."

Ya Hedwig ve Schleh ailesinin diğer kızları? "Mümkün olduğu kadar sessiz ve terbiyeli bir şekilde oturur, boş zamanlarında zahmetli dantel işinden can sıkıcı çorap yamama işine kadar tüm el işlerini yaparlardı."

Anneleri: "Hayret edilecek bir enerjiye sahip birinci sınıf bir ev kadını. Annemden zorbalığından dolayı korkardım. Zevkle ve vicdan azabı çekmeden dayak atılırdı o vakitler. Dadılar da buna katılıyorlardı. Dayak ve terbiye neredeyse özdeşti."

Peki ya baba? "Babam bize hiç vurmadı, asla. Sessiz, kendi halinde bir beyefendi. Ne bizim ondan haberimiz vardı, ne de onun bizden. Gündüzleri fabrikadaydı. Fabrika Königstadt'ın arkalarında bir yerde; bizse Halleschen Tor yakınlarında oturduğumuzdan öğlenleri eve gelmezdi, ancak akşamları biz çocuklar yattıktan sonra saat sekize doğru eve gelirdi. Pazar günlerinin babasıydı sadece."

Geriye baktığında, bu büyük ve hâlâ oldukça varlıklı aile içinde Hedwig çocukluğunu nasıl görmektedir? "Son derece mutsuz bir çocuktum... On yedi kardeş arasında yapayalnızdım."

On beş yaşında okuldan ayrılmak zorunda kalır ve bundan itibaren de günlerini geçen yüzyılda yaşayan çoğu kız gibi geçirmeye başlar, "Her gün saatlerce dokumak zorunda kaldığım o çirkin halı hâlâ gözlerimin önünde," der gençlik anılarını kaleme aldığında. "Bir örneğe göre işlenen sevimsiz çiçekleri görüyorum. Zemin beyaz yünden. Her düğümü tek tek sayarken durmadan saate bakar, koridordaki saatin sesini dinler ve dışarı çıkabilmek için ansızın birinin içeri girip beni uzaklara, Friedrichstrasse'deki bu evden, bu kasvetli odadan uzaklara götürmesini beklerdim... Ve yazgımın ne olduğunu derin derin düşünmeye başlamıştım. Her şey içinde bulunduğum koşullar gibi mi olmak zorundaydı?.. Neden gizlice, sanki okumak cinayetmiş gibi okumak zorundaydım?.. Neden hiçbir şey öğrenmeme izin verilmiyordu? Erkek kardeşlerimse, bir şeyler öğrenmeye hiç hevesli olmamalarına rağmen buna zorlanıyorlardı..."

Bu tanımlamalar ne kadar birbirine benziyor: Hedwig'den yirmi yaş büyük yazar Fanny Lewald da kendi özyaşam öyküsünde genç kızlığında saatlerce mendil oyalarıyla istemeden uğraştığını yazıyordu. Ve FIedwig'den otuz yaş küçük olan Lily Braun ise gençliğinde masa örtüsü işlemeleriyle başbaşa, "sessizce" oturtuluyordu. Her üç kadının da, her biri kendi tarzında, daha sonraları kız çocuklarının başka şekilde eğitimi için devreye girmelerine şaşmamak gerekir.

18 Mart 1848'de, Berlin kentinde karışıklıklar başlar. "Devrim": bu sözcük genç Hedwig Schleh için "iğrenç bir suç"tur; okulda böyle öğrenmiştir. Anne ve babası onun sokağa çıkmasını, şehre inmesini yasaklar. Daha on beşinde bile olmayan Hedwig dinlemez. Evden kaçar. Yolda şarkı sesleri duyar ve silahsız ama siyah-kırmızı-altın sarısı eşarplı ve meşe yapraklarından üç çelenkli bir grup üniversite öğrencisi görür. Öğrenciler milliyetçi şarkılar

söylemektedir. Çok geçmeden karşı yandan silahlı bir süvari birliği gelir. Onların "Dur!" emrine derhal uymayan talebeler üzerine ateş açılır. Bir delikanlı ölümcül isabet alarak yere, tam Hedwig'in ayaklarının dibine düşer. Genç kız ağlayarak çığlık atar. "Kardeşiniz mi?" diye sorar biri, Hedwig cevap veremez. "Fakat," der daha sonra o sahneyi anlatırken, "o anda orada ölü yatan genç benim kardeşimdi. Bağrını kurşunlara açmış, özgürlük için şehit düşen bir kahraman... Beni en ön sıraya ittiler. Aslında her türlü kalabalıktan korkardım. Burada korku bana çok gülünç gelmişti... Halkın içindeki o soyluluğu gördüğüm ve bir ölünün gözleri içimi titrettiği andan itibaren, o zaman dedikleri gibi demokrat oldum. Sosyal demokrasiden, anımsadığım kadarıyla, henüz söz edilmiyordu. Evet kıpkızıl bir devrimci oldum."

Dohm'un torunu Hedda Korsch'un anımsadığına göre, Hedwig Dohm ileri yaşlarında dahi, bu olayı yaşamının dönüm noktası olarak görmekteydi.

Dışarıdan bakıldığında, Hedwig'in yaşantısında bu hemen fark edilmez. El işleriyle acı çekmeye devam eder, öğretmenlik seminerine katılır, öğrenimini yarıda keser ve 1852'de yazar Ernst Dohm ile evlenir.

Dohm 1849'dan beri mizah dergisi Kladderadatsch'ın redaktörlüğünü yapmaktadır. Hedwig mutlu mudur? Torunu Hedda Korsch, büyükannesinin sık sık bir "özgürlük" duygusundan söz ettiğini, fakat evliliği hakkında az konuştuğunu söyler. Fakat Dohmların evinde o zamanın aydınları buluşmaktadır. Hedwig birçok önemli kişiyle tanışır ve onlardan ilham alır. Bayan Dohm olarak beş çocuk dünyaya getirir.

1902'de çıkan Anti Feministler'de hamile iken neler çektiğini şöyle dile getirir, "Beş hamileliğim sırasında annemin aksine çok çektim. Bir din uğruna canını feda etme düşüncesi beni intiharı düşünmeye kadar götürdü. Sıkıntılı ve işsiz güçsüz dolaştığım sürece çok fenaydı. Bunun üzerine çektiğim acıyı unutmak için İspanyolca şiirleri (o zaman bu dili öğrenmeye çalışıyordum) Almancaya çevirmeye başladım. Günün en dayanılır zamanı işte o saatlerdi. Kendimi ve acımı unutabilmek için çeviri yaparken büyük bir istekle kelimeleri ve uyakları bulmaya çalışıyordum."

İspanyol edebiyatı ile uğraşması Hedwig Dohm'un topluma açılmasında sıçrama tahtası gibi bir şey olur. Çünkü kocasının arkadaşı olan yayımcı Gustav Hempel, ona Tarihsel Gelişimi İçinde İspanyol Edebiyatı adlı kitabın editörlüğünü verir. Yaşamı boyunca gençliğinde sıradan bir eğitim almış olmaktan yakınan Hedwig Dohm, bu ilk bağımsız işiyle kendine güvenini kazanır.

1872'den itibaren asıl istediği konuda, kadın haklarına ilişkin iddialı yazılar yayınlar. Bu andan itibaren tüm kutsal kurumlara karşı saldırıya geçer: Protestan rahipler, felsefeciler ve kadın doktorları.

"Eşkiya karısı Hedwig'in edebiyatta ilgi uyandırmasından bu yana ikinci bir Hedwig böyle maceralı bir parıltıyla toplum önüne çıkmamıştır." Hedwig Dohm, Wistling adında bir eleştirmen tarafından Leipziger Tageblatt gazetesinde sert bir dille böyle eleştirilir ama, onun için daha iyi bir iltifat olamazdı. İlk iddialı yazısından bu yana o sadece "maceracı" değil, "radikal"dir de. Kendisi bunu şöyle görmektedir: "Radikal; köklü demektir ve kötülüğü kökünden halletmek isteyen mücadeleci kadınların en büyük irade ve uğraşıdır."

Hedwig Dohm'un bu andan itibaren "sorunları nasıl hallettiğine" bir örnek: Geçtiğimiz yüzyılın yetmişli yıllarında en "güncel tartışma konusu" kadınların yüksek öğrenim görmesidir. Kaygılı bilim adamlarının ilk derdi, en son araştırmalara göre beyin ağırlıkları erkeklere oranla daha az olan kadınlar için tıp tahsilinin özellikle zararlı olmasıdır.

Hedwig Dohm bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: "Bilim çevresindeki erkeklerin, kadının beyni adına istedikleri, kadının bilimsel öğrenim görmesinin engellenmesidir. Kadın beyninin korunması namına, her halükarda başarılı sonuçlar elde edilebilecek, aynı derecede haklı gerekçelere dayalı bir önerim var: "Karısına kötü davranan her erkek, kadının beyin gücünü zayıflatacağından sınır dışı edilsin."

Ve sonra "kadının beden yapısı" üzerine çok ilginç gözlemleri olan Theodor von Bischoff'u diline dolar, "Bay von Bischoff 'erkek kadından daha uzun bacaklı' diye belirtiyor, çok doğru. Bir sonuç çıkarmak isteyen herhalde erkeğin postacılığa kadından daha uygun olduğu sonucuna varır. Fakat kadının bu nedenden dolayı Yunanca ve Latince öğrenme yeteneği olmadığını söylemeye kalkmak mantıklı düşünmekten çok küstahlık olur.

"'Kadının ses perdesi daha dar ve gırtlağı daha küçük' diye öğretiyor bize Bay von Bischoff. Buradaki gerçeği açıklamak gerekirse, yapılan düetlerde erkek tenor, kadın soprano ses verir. Fakat ses perdesi ile oy hakkı arasındaki ilişki bununla açıklanamaz bana göre."

Ayrıca, kadınların tıp öğrenimine karşı çıkan Profesör von Bischoff "kadınlara özgü duygusal zayıflık" tezini ortaya atmıştır. Hedwig Dohm'un ona sorusu şu olur:

"Elinizi vicdanınıza koyun Bay von Bischoff, aşçı kadın çok severek yediğiniz yılan balığını kesmemekte dirense ve sizden duygusal zayıflığı dolayısıyla özür dilese ona ne yapardınız? Onun yerine rahatlıkla balık kesebilecek başka birini almak üzere, bu zayıflığı yüzünden aşçınızı işten çıkarmaz mıydınız?"

Sonra kadınların şu malum sorunu: "âdet görme". Kadınlar her dört haftada bir cinsiyetlerinin diyetini vermek zorunda oldukları için -Profesör Bischoff bunu kibarca başka türlü tanımlıyordu -onlardan erkeklerin meslek hayatına girmeleri beklenemezdi doğal olarak.

"Peki -bu günlerde- kadın işçilerin ve hizmetçilerin çalışması neden korkunç ve onur kırıcı değil?" diyen Hedwig Dohm, bu kadınları çok iyi tanıyan ve sempati duyan von Bischoff'tan bilgi almak ister. Aşçısına ve çamaşırcısına "bu günlerinde" hep izin verdiğini tahmin etmektedir -yoksa izin vermiyor mudur? Her işveren, kadın işçisini bu 3-4 gün boyunca çalıştırmamakta direnip, ücretini de ödemedikçe; devlet tüm dul ve evlenmemiş kadınların bu süre içinde kazanabilecekleri parayı tazmin etmedikçe, konuyu açmamak en iyisidir. Kendi kendine çözümünü bulmaktadır zaten."

Hedwig Dohm'un bu sözleri, zamanının bilginlerinin özgüvenlerini nasıl sarstığına bir örnektir. Burada belirtilen tezleri Hedwig 1874'te Kadının Bilimsel Bağımsızlığı dergisine yazdığı sırada, Zürih'te bir Alman kadın tıp doktorasına hazırlanmaktadır: Franziska Tiburtius, iki yıl sonra Hedwig'in yaşadığı Berlin'de bir kız arkadaşı ile birlikte muayenehanesini açacaktır. Hedwig Dohm 1876'da (Dr. Franziska Tiburtius'un Berlin'e geldiği yıl) Kadın Doğası ve Hakları'nı yayınlar. Bu yazısında kadının seçim hakkının, kadınların tüm politik savaşımının hedefi olduğunu açıklar.

Fikirlerini mükemmel şekilde kaleme alan bu kadın bunları konuşmacı olarak da savunmuş mudur? Hayır. Kadın sorunlarını ne kadar kökünden ele alırsa alsın, bu konularda sadece yazılı olarak fikirlerini açıklamak ister. Açık oturumlardan, toplantılardan, hele büyük insan topluluklarıyla karşılaşmaktan kaçınmaktadır. Büyükannesi "Mimchen" (torunu, Hedwig Dohm'a böyle hitap ederdi) ile bu konuda sık sık konuşan Hedda Korsch'un tahminine göre, "bu yönü ile mutlaka bazı taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmıştı."

Hedwig Dohm Üzerine Anılar kitabında Hedda Korsch büyükannesinin niçin konuşma yerine yazmayı yeğleyen bir kadın olduğunu açıklamaya çalışır: "İleri sürdüğü tek neden çekingenliği idi. Hedwig Dohm biçimsel yapısında eksiklikler hissediyordu; gürültüye ve insan kalabalığına aşırı duyarlıydı. Bunlar karşısında kendisini yenik hissederdi. Kâğıt üstünde saldırgandı. Sohbet sırasında zaman zaman çok keskin ifadeler kullanırdı, ama saldırılarında hafif ya da ağır bir ironi, kendi kendisiyle alay, belirli bir teslimiyetçilik ve hınzırca bir espri anlayışı hiç eksik olmazdı. Kadın sorunlarını toplumda ön saflarda savunan kurumlara karşı büyük hayranlık duyar, desteklerdi. Fakat kendisi aralarına giremezdi."

Savaşıyordu, fakat herhangi bir "derneğe" ait olmaksızın. Bu, yapısında olmadığı için. Kadın hareketlerinde "eylemsel" etkinliği yoktu. Ama evde etkindir. Dört kızını da birer meslek sahibi olacak şekilde yetiştirir. Ve silahı olan kalemi hiç elinden bırakmaz. 1902 yılında neredeyse yirmi yıllık dul ve yetmişine merdiven dayamış olan Hedwig'in en mükemmel kavga yazılarının derlemesi olan Anti Feministler piyasaya çıkar. Burada şöyle der, "Daha gururlu olun hanımlar! Durmadan aşağılanmanız karşısında nasıl olur da hâlâ başkaldırmazsınız.

"Bugün de mi? Evet, hâlâ bugün de...

"Cinsiyetlerin her yönüyle eşit olduğunu resmen beyan eden sosyalistler bile bu kadın özgürlüğüne sıcak bakmıyorlar... Bebel, kadın özgürlüğünü programına alan ilk kişidir. Marx, Engels, Lassalle için kadın sorunu diye bir şey yoktur. Ey hanımlar - Daha fazla gurur! Gururlu kişi hoşa gitmeyebilir, ama hor da görülemez. Yalnız eğilen boyunlara basar sözde efendinin ayağı. Bugün de büyük bir çoğunluk kadın hareketlerine başka türlü bakıyor ve bir erkek besleyici bulamayan dişi parazitleri toplumun sırtından indirmekten başka işe yaramayacağını düşünmüyor. Kadınların özgürlük bildirgesine karşı olan şakacı birinin slogan önerisi şöyledir: Tüm ülkelerin evde kalmış kızları, birleşin!'

"Devrimler gül suyu ile yapılmaz. Fakat mutlaka kan dökmek de gerekmez. Zaman en iyi devrimcidir. Yalnız onun sağlam adımlarına yavaş yavaş ayak uydurun, ileriye doğru. Zamanlarını yaşayamamaları, yani zamanlarının ancak onlar gittikten sonra gelmesi, hep ilerisini düşünen devrimcilerin yaşadıkları en derin trajedidir."

Hedwig Dohm kadın hareketlerine karşı olan dört erkek tipi belirlemiştir ve bu dört kategori içinde antifeministleri tanımlar:

Her türlü değişime tamamen karşı olan "geri kafalılar".

Sonra, yazarın da yaşamı boyunca tanık olduğu "erkek haklan savunucularımın birinden şöyle söz eder: içkisini henüz bitirmemiş biri, yılbaşı gecesi saat tam 12'de karısı "Yeni Yıl'ın Şerefine" diye bağırdığında onu tersleyerek "Burada gece yarısının ne zaman olacağına ben karar veririm!" der.

Başka biri Hedwig Dohm'a, "günün birinde tavuk kızartmasını neşter ile dilimleyeceğinden korktuğu için" bir kadın doktorla kesinlikle evlenemeyeceğini söyler. Hedwig'in yanıtı: "Ona vejetaryen olmasını salık verdim."

Üçüncü kategori "aktif egoistlerdir. Bunlar kadını iş hayatında rakip olarak gördüklerinden, evdeki huzurlarının da kaçacağından korkanlardır.

Hedwig Dohm, antifeministlerin dördüncü grubuna "centilmen müsveddeleri!" der. Bunlar "ha... demek öyle... anlıyorum" diye konuşan, anlayış dolu, yardımsever bir kavalye kisvesi altında zayıf cins dedikleri kadına hükmeden, sahte "beyefendi"lerdir.

Hedwig Dohm 86 yaşına kadar yaşar. Kadınların yüksek öğrenim ve seçim haklarını elde ettiklerini görmüştür. Yazıları o zamanki kadın hareketlerinde büyük etki yapmış, esprisinden, hırçınlığından ve keskin zekâsından bugüne kadar hiçbir şey kaybetmemiştir.

"Bir zamanlar kadınlar hakkında ne yazdıysam hepsini ruhumun en derinlerinde yaşadım," demiştir Hedwig Dohm bir keresinde, "bizzat yaşanmış gerçekler yadsınamaz."

oyunlar