Tarih

Kuveyt Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi

2 Ağustos 1990 tarihinde Irak birlikleri, Kuveyt sınırını geçerek bir anda bu ülkeyi işgal ettiler. Askeri ve toprak olarak küçük, zengin petrol kaynakları açısından büyük olan bu ülkenin yönetimini elinde bulunduran Şeyh Ahmed El-Sabah ise çareyi ülkeyi zırhlı arabası ile terk ederek Suudi Arabistan'a kaçmakta buldu.

Irak kuvvetleri, Kuveyt Radyosu'na girdiği sırada radyo canlı yayındaydı ve dünyadan yardım isteyen yayın yapıyordu. Irak'ın bu ani işgali, tüm dünyada şok etkisi yarattı. Birleşmiş Milletler Konseyi acilen toplandı. Bir tek Yemen'in çekimser kaldığı oylamanın ardından Irak kuvvetlerinin derhal geri çekilmesi yönünde uyarı kararı alındığı açıklandı.

Dönemin ABD Başkanı George Bush, Irak'ın Kuveyt'ten çekilmemesi durumunda askeri müdahaleden yana tavrını koydu ve Irak'ın bu girişimi sonrasında en kısa sürede bütün güçlerini geri çekmemesi durumunda "Askeri müdahele dair her türlü yaptırımı düşündüklerini" açıkladı.

Irak'ın işgaline tek tepki gösteren büyük ülke ABD olmadı. Rusya ve Çin'de Irak'ın kuvvetlerini geri çekmesi gerektiği uyarısında bulundular. Irak'ın bu girişimi, ilk bakışta çok meydan okuyan ve cüretkar bir tavır gibi göründüğü için korku salmadı değil.

Irak, dünya daha işgal şokunu yaşarken Kuveyt'in kendilerinin bir eyaleti olacağını ve bölgeye gerçek devrimi getireceğini açıkladı. Bütün bu gelişmeleri planlayan ve yöneten bir tek kişi vardı. O da tabii ki Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin idi.

Gelişmeler Ortadoğu'daki birçok ülkeyi germişti. Türkiye dahil birçok ülke ne olacak diye beklerken bir yandan birliklerini alarma geçirdi. Ancak gelişmelerden en çok rahatsız olan ülke İsrail'di. İsrail, derhal harekete geçerek endişesini belirtiyor, duruma derhal müdahele edilmemesi halinde 1930'lı yıllarda Avrupa'da yaşananların tekrarının olabileceği uyarısında bulunuyordu.

Dönemin İsrail Dışişleri bakanı Moshe Arens, uluslararası çevrelerin Saddam Hüseyin'in bu tarz sertliklerine müsamaha gösterilmesi durumunda devam edeceği kaygısını açıklıyordu.

Irak'ın bu hareketi, sadece uluslararası bir ihlal değildi. Küçük bir ülkenin işgalinin bu kadar rahatsızlık yaratmasının daha önemli bir sebebi vardı: Petrol. Kuveyt, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri idi. Ve herkes Saddam'ın bu işgalinin ardındaki gerçeğin onun bu petrollerde gözünün olduğunu biliyordu. Bu maddi gelir dışında aynı zamanda dünya çapında güç demekti. Saddam Hüseyin'in de asıl sahip olmak istediği buydu.

Bu gerçeğin doğrultusunda hareket eden ABD'nin Devlet Başkanı George Bush, işgalden 4 gün sonra TV'den halka hitaben yaptığı konuşmasında "Bu durumun ABD için gelecekte ekonomik getirisinin yıkıcı olacağını ve uzun vadede dünyayı olumsuz etkileyeceğine" dikkat çekti. 6 Ağustos 1990 tarihinde bu bakış açısında hareket eden BM, konu ile ilgili olarak ikinci tasarıyı onayladı ve Irak'ın sözkonusu eylemine son verene kadar yaptırım uygulayacağını karara bağladı. (Bu tasarı 11 yıldan beri yürürlükte)

1991'in Ocak ayında uluslararası gücün, Saddam Hüseyin'i ve kuvvetlerini Kuveyt'ten çıkarmak için güç kullanacakları kesinleşmişti. Artık savaşın başlaması an nmeselesi idi. Saddam'a tanınan süre, 15 Ocak'ta doluyordu. Bu atmosferde verilen süreden 10 gün kadar önce dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de Cuellar, Saddam'ı kararından vazgeçirmek için son kez uyarmak amaçlı bir görüşme yaptı. Ancak bu görüşme, sadece Saddam Hüseyin'in kararından döndüremedi. 9 Ocak'ta ise ABD Sözcüsü James Baker ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasındaki görüşmede başarısızlıkla sonuçlandı. 12 Ocak'ta Washington'da, ABD Senatosu "Savaş kararını" onayladı. Ve süreç başladı.

Irak diktatörü Saddam Hüseyin, küçük ülke Kuveyt'i işgal etmiş ve bütün uluslararası uyarılara rağmen buradan çıkmayacağını her fırsatta ifade etmişti. Ona göre bütün bu uyarılar, kibirli batının bir gösterisi idi. Ayrıca batılı ülkelerin kendisine bir müdahele etmesi durumunda Saddam Hüseyin'in Irak'ın gücünü gösterecekti.

10 yıl önceydi ve bütün uyarıları kulak arkası eden Saddam Hüseyin'in, Irak'ın başkentine düşen ilk bomba, modern savaşın habercisi oluyordu. Batılı ülkeler, Irak güçlerini Kuveyt'ten çıkarmak amacı ile yeni çağın üretimi ve harikası sayılabilecek bütün modern silahları, akıllı bombaları ve radara yakalanmayan uçakları ile Bağdat'ı vurmaya başladı.

Batı, Saddam Hüseyin gibi düşünmüyor, savaşın yüksek teknolojili silahlar sayesinde kısa süreceği görüşünde birleşiyordu. Tüm dünya bu arada hayretle ilk kez tanık olduğu birşeyden gözünü alamıyordu. Bir TV kanalı, tüm dünyaya savaşı naklen yayınlıyordu. İnsanlar naklen futbol müsabakası izler gibi körfez savaşını izliyor, Irak'a düşen bombaları, yerden havaya atılan binlerce uçaksavar mermisinin ışığına odaklanıyordu.

Her zaman olduğu gibi kimi haberciler, bu kez de haberin tam kaynağına oturmuştu. Peter Arnet, John Hollyman, Bernard Show gibi savaşı naklen anlatan muhabirler dünyanın bir anda tanıdığı isimler olmuştu.

Çokuluslu güç, 16 Aralık saat 23:30'da harekete geçti. ABD ve İngiliz uçak gemilerinden ateşlenen füzelerin ardından Suudi Arabistan'dan ve diğer bölgelerden kalkan uçaklar ve helikopterler, Irak'a ait bütün güçleri vurmaya başladı. 'Çöl fırtınası'başlamıştı. 24 saat içinde binden fazla uçak sorti yaptı. Bağdat'ta yağmur gibi bomba yağıyordu. Çoğu sivil binlerce insan hayatını kaybetmişti.

Yoğun hava saldırısı tam 6 hafta sürmüştü. Bunu 4 günlük kara harekatı izledi. Bu savaşın sonunda dünyada savaş teknolojinin vardığı noktanın neler yapabileğine dair hiçbir kuşku kalmamıştı. Birçok hedefin sadece bir savaş uçağı ile tahrip edilebileceğinin ispatlandığı bir çağ başlamıştı artık.

ABD'ye ait F-15'ler, F-16'lar, F-22'ler Irak'a ait birçok askeri hedefi darmadağın etmişti. Savaş sırasında ve sonrasında ise herkes radara yakalanmayan hayalet uçak F-117'i konuşuyordu. 27 Şubat'ta ABD Başkanı George Bush, TV'ye çıktı ve zafere ulaştıklarını ilan etti. Irak kuvvetleri mağlup olmuş ve eve dönüyorlardı.

Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin, yirmi yılı aşkındır süredir 'devlet başkanlığı'yaptığı Irak'ın kaderine hükmediyor. Saddam liderliğinde Irak, komşusu İran'la uzun ve kanlı bir savaş yaşadı, diğer komşusu Kuveyt'i de işgal etti. Irak, Arap dünyasının pek çok üyesiyle de sorunlu ilişkiler yaşadı. Bu durum, biraz değişmekte olsa bile hala Irak'a yönelik şüpheler ve sakınma hali ortadan kalkmış değil.

Saddam Hüseyin, sadece bölgesel dengelere ve komşularına yönelik bir 'tehdit'olmakla kalmadı. Saddam, kurduğu müthiş baskıcı bir yönetim mekanizmasıyla kendisine muhalefet eden herkesi acımasızca susuturdu. Saddam, iktidarını korumak için gerektiğinde herkesi harcayabildi. Sürgünde yaşayan Iraklı eski bir diplomat, Saddam'ın 'yönetimi anlayışını'şöyle tanımlıyor: "Saddam, Bağdat'taki koltuğunu korumak için tüm ülkeyi feda edebilecek bir diktatör."

Körfez Savaşı'nın ardından uygulamaya konulan uluslararası ambargo nedeniyle Irak halkı müthiş bir sefalet içinde yaşıyor. Yetersiz beslenme, ilaç sıkıntısı ve kötü yaşam koşulları nedeniyle, başta çocuklar olmak üzere, Irak halkı 'kırılıyor'. Ama, ambargonun kalkması için kendisinden istenilen koşulları yerine getirmemekte direnen Saddam, hala savaşı kendilerinin kazandığını iddia ederek 'Arap dünyasının yeni çağ kahramanı'rolünü severek oynuyor. Yönetime yakın olanlar 'rahat ama tedirgin'; 'sıradan Iraklı'ise 'aç ama yine de tedirgin'bir hayat sürüyor.

1937 yılında Tikrit'te dünyaya gelen Saddam'ın siyasetle tanışıklığı, ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi'ne katıldı. 1956 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Monorşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam'ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı.

1963 yılında Baas Partisi iktidara gelince, ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi; ikisi erkek, üçü kız, beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.

1968 yılında yapılan darbe, Saddam'ı da hapisen kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas'ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu'na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu.

1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak 'perdeyi indirdi'. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir 'imha'kampanyası başlattı. O tarihten bu yana Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, tüm bir kente yönelik 'soykırım'haline de dönüştü.

1980 yılında Saddam, kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı'nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran'da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmükteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, 'devrim ihracı'politikasıyla tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılyordu. Saddam işte bu tesbite dayanarak İran'a savaş açtı.

Hesapları, bu savaşta Batı'nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran'ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu. Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri, önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab'ı ele geçirdi. Ama İran, Saddam'ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüzbinlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı.

Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı'ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt'e çevirdi. 2 Ağustos 1990 yılında Saddam'ın birlikleri Kuveyti işgal etti. Kuveyt'in işgaliyle telaşlanan diğer Körfez ülkeleri Batı'ya iyice yanaştı. Suudi Arabistan toprakları çok uluslu güce açıldı. Saddam'ı geri çekilmeye ikna etmek için yürütülen çabalar da sonuçsuz kalınca, 17 Ocak'ta savaş başladı. Saddam'ın savaşı 'bütün savaşların anası'olarak niteledi. Hala da öyle niteliyor ve her fırsatta 'zaferin kendine ait olduğunu'söylüyor. Fatura ise hala Irak halkına çıkıyor...

Şüphesiz Kuveytliler için en değerli kayıplar ise yakınları idi. Birçok Kuveytli aile, işgal süresinde yakınlarının Irak askerleri tarafından infaz edildiğine tanık oldu. Ancak bazı kayıplar var ki hala akibeti belirsiz. Birçok aile, savaş sırasında kaybolan Iraklı askerlerden kaçan ya da Irak kuvvetlerince yakalanan yakınlarının yaşadığına inanıyor; en azından ne olduğunu bilmek istiyor. Ancak bu konu onlar için 11 yıldır sürmekte olan bir muamma. Nedeni ise Irak'ın bu duruma resmi yaklaşım tarzı. Irak'a göre bu insanlar savaş sırasında öldüler.

Ayrıca Irak, bin civarında Iraklının Kuveyt hapishanelerinde olduğunu iddia ediyor. Ancak Kuveyt'te savaş sırasında kaybolan ve akibetinden hala haber alınamayan 600'den fazla insan var. Bu insanların bulunması için Kuveytin merkezinde bir ulusal komite kurulmuş durumda. Bu komitenin Başkanlığını yapan Dr. Ali Şahin, Irak'ın iddialarının aksine bazı kayıpların Bağdat'ta görüldüğünü ifade ediyor.

Şahin, aynı zamanda bu kişiler ile ilgili tuttukları dosyaları göstermeye yanaşmadığını açıklıyor. Bu duruma yardım etmek amacı ile Kızılhac Örgütü devreye girdi ve iki ülke arasında özellikle Irak'ta iyi niyetli çalışmalarda bulunmak üzere girişimlerde bulundu. Kuveyt'teki aramaları sonucunda toplam 40 Iraklıyı Kuveyt hapishanelerinde olduğunu belirleyen ve bunlarında sıradan suçlular olduğu için orada bulunduğunu açıklayan Kızılhaç'a, Irak yardımcı olmayı ve kendi ülkesindeki arama çalışmalarını engelledi.

İngiliz büyükelçisi Richard Muir, Irak'ın savaş sırasında kaybolan Kuveytlileri elinde kasten tuttuğuna ve bunun intikam amaçlı bir hareket olduğuna inandığını belirtiyor. Muir, bu konu ile ilgili olarak birçok Iraklının daha insani konuları konuşurken anlamış gibi davranmadıklarının da altını çiziyor. Büyükelçi, işgal döneminde birçok Kuveytli aile ve kişilerin Iraklılar tarafından götürüldüğünü ve bu insanlara ne olduğunun hala belirsizliğini koruduğunu ve bu durumun burada üzüntüye sebep oluduğunu" vurguluyor.

Savaşın üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen Kuveyt'te hala savaştan beri göremedikleri yakınlarını görmeyi uman insanlar var. Ve bu insarların çoğunun yaşama amacı yakınlarına ne olduğunu belirlemek. Belirsizliğin olumsuzluktan daha kötü olduğuna inanan insanlar, yakınlarına ne olduğunu öğrenene kadar mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini her fırsatta yineliyorlar.

Karamanoğulları « Medeniyetler Tarihi

Orta Anadolu'nun güneyinde yaşayan bir Türkmen boyunun kurduğu beylik.

Moğol istilâsından kaçarak Anadolu'ya gelen bu Türkmen boyu, Keykubat I tarafından Ermenek bölgesine yerleştirilmişti (1228). Selçuklu Devleti yıkılınca Karaman Bey bağımsız bir beylik kurdu. Karamanoğulları Selçuklularla, Moğollarla ve Osmanlılarla uzun süre mücadele halinde kaldılar.

1397'de Yıldırım Bayezit Konya'yı alarak Karamanoğlu Ali Beyi öldürterek beyliğe son verdi. Fakat, Ankara Savaşı'ndan sonra Karamanoğlu Mehmet Bey beyliği yeniden kurdu (1402). Mehmet Bey 1407'de Türkçe’yi resmî dil ilân ederek Fars-çayı resmiyetten kaldırdı. Murat II'nin Anadolu Seferi Karamanoğullarını da baş eğmek zorunda bıraktı. Osmanlılarla anlaşma yapılarak Kosova Savaşı'na asker gönderdi. Fakat Murat II ölünce genç Fatih'in tahta geçmesinden yararlanmak isteyen Karamanoğulları yeniden başkaldırdılar. Fatih Sultan Mehmet buna saldırıyla karşılık verdi; bu saldırı sonunda Karaman halkı İstanbul'a sürülerek şehirler yağmalandı. 1471'de yapılan ikinci saldırıda Aksaray, Ereğli ve Çarşamba halkı da İstanbul'a sürüldü.

Fatih 1473'te Otlukbeli'nde, Uzun Hasan'ı yendikten sonra Karaman ülkesini temelli ele geçirdi. Sadece İçel'de beylik süren Karamanoğlu Kasım Bey kaldı; o da Cem Sultan'ın tarafını tutunca Bayezit II tarafından öldürtüldü (1483).

Mary Wollstonecraft « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1759-1797)

17201er Robinson Crusoe adlı kitabın yazarı Daniel Defoe, İngiltere'de "Kadınlar Akademisi" kurulmasını önerir.
1750'ler "Mavi Çorap" (Blue Stockings) sözcüğü Londra'da bir edebi akımın öncülüğünü yapan kadınlara takılan alaycı bir sözcük haline gelir.
1776 ABD'de bağımsızlık ve "İnsan Hakları Beyannamesi" açıklanır.
1789 Amerikan örneğine göre Fransızlar da "İnsan Hakları Bildirgesini yayınlarlar.
1791 Fransız kadınları yalnızca erkeklerin katıldığı ulusal kongreye "Kadın Hakları Bildirgesini" getirirler.
1792 Mary Wollstonecraft'ın "Kadın Hakları Savunusu" yayınlanır.
1798 Mary Wollstonecraft'ın ölümünden bir yıl sonra Amerikalı Charles Blockden Brown, Wollstonecraft'ın etkisi altında kalarak kadının durumunun düzeltilmesi için bir yazı yazar: Alenin, İkili konuşma; zamanla unutulmuş bir eserdir bu.

"KADINLARI AKILLI-ÖZGÜR VATANDAŞLAR YAPMALI."

Neden erkek çocuklar kız çocuklardan başka muamele görür, yani tercih edilirler?

Daha altı yaşında bir kızken, İngiliz Mary Wollstonecraft bu soruyla uğraşır. Dedesi öldüğünde yedi yaşındaki erkek kardeşinin nasıl tek varis olduğuna tanık olur. Mary'nin eline hiçbir şey geçmez, çünkü "o zaten sadece bir kız çocuktur". Bu cümleyi daha sonraki yıllarda da aile içinde sık sık duymak zorunda kalır.

Ailesi: Baba, Edward John Wollstonecraft, karısı ve çocukları ile durmadan adres değiştiren, daldan dala konan bir tiptir. İçkiyi fazla kaçırdığında -ki bunu çok sık yapardı- hırslanan, kendisine hâkim olamayan biridir. Anne, Elizabeth Wollstonecraft, "kocasına kul köle olanların en kölesi ve en birincisi görünümündedir". En azından Mary'nin müstakbel kocası ve biyograf William Godwin, annesini böyle tanımlar.

Kendini anne ve babası tarafından geri plana itilmiş hisseden Mary hakkında ise "Mary daha çocukken çok kindardı," diyor William. Mary Wollstonecraft'ın çocukluğu hakkında daha ne biliyoruz? Ona, yani ikinci büyüğe, ev kadınlığı görevleri çok erken yaşta yüklenir. Erkek kardeşi Ned'in okula gitmesine izin verilirken, Mary ev işlerine yardımcı olmak ve kendisinden küçük üç kardeşine bakmak zorunda kalır. Okuma yazmayı ikincil bir iş olarak yaşlı bir kâhyadan öğrenir.

O zamanlar, kimse kız çocuklarının "cazibeli ve erdemli bir izlenim bırakmak" dışında bir şeyler bilmeleri gerektiğine inanmazdı. 18. yüzyılın haftalık dergilerinden biri olan Tatler, Mary ve onun tüm çağdaşlarının nasıl eğitilmesi gerektiği konusunu aynen şöyle dile getiriyordu: "Onların bilgisi sadece eğitimli bir masumiyettir."

Kızların eğitimi devlet tarafından en ufak bir şekilde desteklenmezdi. Koca buluncaya dek ders vererek para kazanma yolunu seçmek zorunda kalan tek tuk yoksul kızlar vardı. Böbürlene böbürlene "Bu okulda genç bayanlara ders verilir ve isterlerse yatılı da okurlar" şeklinde ilan veren özel okullar da vardı. Birkaç kelime de olsa yarım yamalak Fransızca, birkaç zarif dans hareketi, piyanonun ilk bilgileri ötesinde genç bayanlara bu okullarda da bir şey öğretilmezdi.

Kızlara, kendilerini salt dış görünümleriyle, ustaca toplanmış saçları, dantelalı başlıkları ve rahat hareket etmelerini iyice engelleyen sıkı sıkıya bağlanmış korseleri ile nasıl bir bayan, bir hanımefendi olmaları gerektiğini öğretmek daha önemli görünürdü.

On beş yaşındaki Mary de bu yöntemin kendisi üzerinde uygulanmasına izin vermek zorunda kalır. Ailesi içinde kendisini eskiden olduğundan daha fazla yalnız hisseder. İçinde tek başına olacağı, düşünebileceği, kendine ait bir odası olsun ister. Sadece geçimini sağlamak için evlenmek onun için söz konusu bile olamaz!

On sekiz yaşındaki kız arkadaşı Fanny'ye sırılsıklam âşık olduğunda on altı yaşındadır. Fanny ile birlikte ev tutup birlikte yaşamak, Fanny'nin geçimini sağlamak ister. Böylece kendisine bir iş arar; yaşlı, zengin bir hanımın nedimesi olur. Ekonomik özgürlüğe ilk adımını atar.

1781 sonbaharında Mary eve geri çağrılır. Annesi ağır hastadır ve ailenin en büyük kızı olarak onun bakımını üstlenmesi en doğal şeydir. "Birazcık sabret, yakında her şey geçer," cümlesi Mary'nin annesinden duyduğu son sözlerdir. Kadınların yaşamının tam bir sembolü gibi algılar Mary bu sözleri. Özgürlük, kişisel özgürlük sadece erkekler içindi.

Mary bunu akraba ve tanıdık çevrelerinde, her yerde yaşar. Annesi, kocasının aşağılamalarına katlanmak zorundadır. Fanny'nin ebeveynlerinin evliliğinde de durum aynıdır. Genç yaşta evlenip daha yeni anne olan Mary'nin kız kardeşi depresyon geçirir. "Kadınlar düzenli şekilde sıfıra indirgeniyor" teşhisini koyar Mary Wollstonecraft. Henüz bu tür düşünceleri ifade etmeye hazır değildir. Yine de işe koyulur.

Kız kardeşi Eliza'yı, takma isimle kendisiyle birlikte Londra'ya seyahat etmeye ikna eder. Mary daha sonra, "Eliza, yolculuk sırasında sinirden evlilik yüzüğünü kemirip duruyordu," diye anlatır bu kaçışı. İki kız kardeş bir otele yerleşip Fanny ile bir okul açmayı kararlaştırırlar. "Namuslu şekilde" geçimlerini başkaca nasıl sağlayabilirlerdi?

Üç kadın da bu okul ile gerçek mutluluğa ulaşamazlar. Eliza kocasını ve çocuğunu terk ettiği için suçluluk duymaktadır. Mary öğretmenlik mesleğini pek sevmez ve Fanny en sonunda âşık olur, evlenir ve Lizbon'a taşınır. Mary'nin en sevdiği arkadaşı, ilk bebeğini doğururken ölür. Mary hiç düşünmeden, beş parasız, ona bakmak için Portekiz'e gider. Geri döndüğünde üç kadının kurduğu okul o kadar aksamıştır ki artık sürdürmek olanaksızdır.

Mary kendisi ve kız kardeşi için mürebbiyelik aramaya başlar. Bir yıllığına İrlanda'da Lord Kingsborough diye birinin evine gider. Peki ya bundan sonra?

Mary Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londra'ya geri döner. Geçmiş yıllarda mürebbiyelik, öğretmenlik, nedimelik mesleklerini denemiş ve bunların arzuladığı meslekler olmadığını fark etmiştir. Yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel özgürlüğünü yaratmak ister.

Kingsborough'larda mürebbiyelik yaparken Mary adlı uzun bir hikâye yazmıştır. Buna ilişkin yorumu şöyledir: "Benim hikâyem en tatlı seslerin bile yankısı olmakla yetinmeyen, düşünce gücüne sahip az sayıda seçkinler arasına girmiş bir kadının varlığını göstermelidir!" Onun bu açıklaması bile yaşadığı zamanda Mary Wollstonecraft'ın yepyeni bir kadın tipi çizdiğini gösterir. İkinci küçük kitabı Kız Çocukların Eğitimi de, ilki gibi, ünlü Fleet-Street yayımcısı Joseph Johnson tarafından yayınlanır.

Johnson, Mary'i ilk gördüğü andan itibaren ona hayran olmuştur. Herhalde Mary'nin ele avuca sığmayan özgürlük arayışından etkilenmiştir. Bu henüz tanınmayan genç kadını yayınevine editör olarak alır ve kitaplarını yayımlar. Çoğunluk tercüme yapan (kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenmiştir!) ve eğitim sorunlarına ilişkin makaleler yayınlayan yazar Wollstonecraft'ı kamuoyu henüz benimsememiştir.

790'da otuz bir yaşında iken birdenbire üne kavuşur. Hem de öylesine bir üne kavuşur ki, William Godwin onun hakkında daha sonra şöyle yazacaktır; "Belki de hiçbir kadın Avrupa'da bir yazar olarak onun kadar ünlü olamamıştı."

Felsefeci ve politikacı Edmund Burke'ye karşı İnsan Haklarının Korunması başlıklı iddialı bir yazı yayınlar Mary Wollstonecraft. Fransız Devrimi'ne karşı olan Burke, önemsiz bir kadının -Mary Wollstonecraft'ın- hiç beklenmedik bir şekilde, sert ve acımasız saldırısına uğrar. Mary'ye derhal "Jüponlu Sırtlan" lakabı takılır. Fakat sürekli Mary konuşulmaktadır. Ve yayınevi sahibi Mary'yi tutmaktadır.

İki yıl sonra, 1792'de, daha fazla ilgi çeken Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunması] adlı kitabı çıkar. Yayınevi sahibinin dediğine göre, Mary bu kitabı altı hafta içinde yazmıştır. Kitabın ithaf edildiği kişi de, Fransız devlet adamı Talleyrand'dan başkası değildir. Çünkü Mary Wollstoneeraft düşüncelerinde Fransız Devrimi'nin görev ve amacına hizmet etmektedir. İnsan hakları bildirgesi bu kitap için de temeldir.

Nasıl olur da bu kadar sene sonra kadınlar ellerini ağızlarının önünde tutarak fısıltıyla "Bu çok, çok berbat bir kitap!" derler? Wollstonecraft'ın ifadelerindeki bu "korkunçluk" nereden kaynaklanmaktadır?

Mary, kadının ikinci sınıf sayılmasına gerekçe gösterilen tüm temel taşları yerinden oynatmaktır. Örneğin şöyle der: "Kadının erkek için yaratılmış olduğu egemen görüşü herhalde Musa'nın şiirsel anlatısından geliyor. Bu konuda iyice düşünen biri, Havva'nın Adem'in bir kaburgasından yaratıldığı efsanesini kelimesi kelimesine kabul etmez. Erkeklerin en eski zamanlardan beri kadınları boyunduruk altına almaya hakları olduğu ve tüm yaratıkların onların zevk ve eğlenceleri için yaratılmış oldukları tezi tümüyle geçersizdir."

Kendi hayatındaki Kız Çocukların Eğitimi kitabını hatırlamış olmalı ki, hiddetle şöyle söyler: "Çocuk, özellikle kız çocuğu bir an olsun kendi haline bırakılmıyor, böylece bağımlı kılınıyor, sonra da bu bağımlılığa 'kadın doğası' deniyor. Bedensel güzelliği korumak için (kadınlığın en büyük onuru!) aklı ve bedeni birbirine bağlanıyor ve oturmaya yönelik yaşam şekli, genç yaşlardan itibaren kadının kaslarını ve sinirlerini zayıflatıyor."

Mary, erkek çocuklara verilen eğitimin aynısını kız çocukları için de ister: "Bizim de erkek çocuklar gibi benzer bedensel hareketleri yapmamıza izin verilsin. Yalnız çocukluk döneminde değil, gençlik yıllarımızda da. Bıraksınlar bu sayede bizim vücudumuz da tam olarak gelişsin. Böylece edineceğimiz tecrübeyle erkeğin doğal üstünlüğünün hangi ölçüler içinde kaldığını da görmüş oluruz."

Mary Wollstonecraft kendi deneyimlerinden şunu da bilmektedir: "Kadınların edinebileceği çok az sayıdaki mesleğin tümü de ev işleriyle ilgili."

Mary şundan da emindir: "Oysa kadınlar eczacılık eğitimi görebilir ve aynı şekilde hemşire olabildikleri gibi doktor da olabilirler... Kadınlar siyasal bilimler eğitimi görerek katılımlarını en geniş tabanda pekiştirebilir."

Mary, sık sık, ne erkeklerin nefretini kazanmak ne de kadın-erkek ilişkisini bozmak amacında olduğunu vurgular. Fakat kendi yaşantısında tanık olduğu türden cinsiyetler arası ilişkilere karşıdır. Kadın erkeğin "hayat arkadaşı" olmalıdır. Mary'nin gelecekte görmek istediği de budur: "Eğer eğitimle erkeğin hayat arkadaşı olmaya yönlendirilmezse, kadının bilgi ve ahlak yönünden ilerlemesi geciktirilir. Gerçek herkesin gerçeği olmalıdır, yoksa kadının toplum üzerindeki etkisi zayıf kalır."

Kitabının sonuna doğru Mary bir kez daha özetle şöyle der: "Buradan çıkardığım sonuç gayet açık. Kadınları akıllı, özgür vatandaşlar yapmalı. İşte o zaman kadınlar iyi birer eş ve anne olurlar. Erkeklerin kocalık ve babalık görevlerini ihmal etmemeleri koşulu ile."

Çelişki, hiddet, hayranlık. Mary Wollstonecraft "herkesin dilinde"dir. Ve yalnızca kendi yurdunda da değil. Kitabı çok geçmeden Fransızca ve Almancaya çevrilir. Sayın Talleyrand, yapıtını kendisine ithaf eden yazarı şahsen tanımak için Fransa'dan İngiltere'ye geçer. Hararetli sohbetler yaparlar. Talleyrand, Mary'nin kendisine çay fincanında şarap sunuşunu unutulmaz bir anı olarak anımsar. Böyle bir görgüsüzlük yapmamalıydı Mary. (Talleyrand bir erkek arkadaşıyla sohbet ederken de böyle bir olayı ayıplar mıydı acaba...)

Fransız Devrimi sırasında Mary Wollstonecraft İngiltere'de daha fazla kalamaz. 1793'te Paris'e gider. Orada yazmak ve evli İsviçreli ressam Johann Heinrich Füssli'ye duyduğu umutsuz aşkı unutmak ister. Paris'te Amerikalı kaptan Gilbert Imlay ile tanışır.

O sırada otuz yaşların ortalarında, hayranlık duyulan ünlü bir kadındır ve aynı çocukluğunda olduğu gibi sevgiye öylesine hasrettir ki. Yazarlık da yapan Imlay, ilk çocuğunun babası olur. Evlenemezler. Hamileliği sırasında ve kızı Fanny'nin doğumundan sonra Gilbert Imlay'a bir sürü sevgi dolu mektup yazar. O ise pek ender yanıtlar bunları. Mary'nin ona yazdığı son mektupta da açıkça ifade ettiği gibi, çoktan yeni bir dala konmuştur.

Evlilik dışı bir anne olarak Mary Wollstonecraft Londra'ya geri döner. Bir ara tüm cesaretini kaybeder. Artık yaşamak istememektedir. Hayatta başladığı her şeyin başarısızlıkla sonuçlandığını sanmaktadır. Thames Irmağı'nda boğulmaktan son dakikada kurtarılır. Her şeye baştan başlamak zorundadır.

Bu sırada yayıncısı vasıtasıyla tanıdığı bir adam ilgilenmektedir onunla. William Godwin adlı kendine özgü bu kişi, bir keşiş gibi yaşamaktadır. Yazan, düşünen ve zamanın yaşam sorunlarıyla boğuşan biridir.

Mary'yle derin bir dostluktan aşka dönüşen ilişkisini şöyle ifade ediyor: "Birbirimize ilgi duyduk, Mary benim için aşkın en şefkatli şekliydi. Bu aşk her iki tarafta da aynı ölçüde büyüdü. Açıklama zamanı geldiğinde, her iki taraf için de dile getirilecek bir şey kalmamıştı."

Mary yeniden hamile kalınca, William Godwin'le evlenirler. Aslında ikisi de evliliğe karşıdır. Mary'nin evliliğe karşı olduğu zaten bilinmektedir. Godwin de yazılı ve sözlü olarak durmadan bu tarz birlikte yaşamaya karşı olduğunu açıklayagelmiştir. Fakat Mary en azından ikinci çocuğuna toplumsal meşruiyetini vermek istemektedir. Bu şekilde eski yeminini bozar. Hamilelik sırasında iki kitap üstünde birden çalışmaktadır: Kadının durumu ve bir çocuk kitabı. Her iki kitap da yarım kalır. Mary Wollstonecraft otuz dokuz yaşında, ikinci kızının doğumundan on gün sonra ölür.

Ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra onun çığır açan fikirlerini okuyabilmemizi bir İsviçreli kadına borçluyuz. Zürihli Berta Rahm 1975'te Mary Wollstonecraft'ın Kaçlın Haklarının Savunusu kitabını yayınladı. Berta Rahm önsözünde; "Onu okuduğumda benden önce onca kadının bu öncüye niçin hayranlık duyduğunu veya kendilerine şu soruyu sorduklarını anladım: Niçin biz hâlâ daha ileri bir aşamada değiliz?"

oyunlar