Tarih

Altı Gün Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi

1960-1980 arası Orta Doğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, bu savaşta İsrail'in Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler neticesinde, topraklarını savaştan öncekinin dört misli genişletmesi, Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırmış ve neticelerini günümüze kadar getirmiştir.

1948 Arap-İsrail Savaşı'nı Araplar tahrik etmiştir. 1956 Arap-İsrail Savaşı ise İngiltere, Fransa ve İsrail'in Mısır'a saldırıları dolayısıyla meydana gelmiştir. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı ise, İsrail değil, Araplar istediği için çıkmıştır. Şu farkla ki, Savaşı çıkarmak isteyen Araplar, ilk saldırganlığı İsrail'in yapmasını istemişler ve bu da olmuştur.

Ancak Araplar için, daha Savaşın ilk gününde bir hezimet oldu. Arapların 1967 Savaşı'nın çıkmasını istemelerinde ve savaşı kışkırtmalarında üç önemli neden rol oynamış görünmektedir:

Başkan Nasır'ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı'nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail'i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu'da Mısır'a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.

1956'dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye'yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.

Bu sırada Amerika'nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail'in arkasında yer alamıyacağı düşüncesi.

Altı gün sürdüğü için Altı Gün Savaşı adını alan 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın başlangıç gelişmelerini, 1966 yılının son aylarında oluşmaya başlayan Suriye-İsrail gerginliği teşkil eder. Çoğunluğu Ürdün'de bulunan ve diğer Arap ülkelerine de dağılmış bulunan Filistinlileri teşkilatlandırarak, bunları mücadeleye sevketmek için 1964 Mayısı'nda, Ürdün'ün elinde bulunan Doğu Kudüs'te Birinci Filistin Kongresi toplandı ve burada Filistin Kurtuluş Örgütü kurularak bir de 33 Maddelik Filistin Milli Misakı kabul edildi.

Bu Misak'a göre, İngiliz mandası altındaki Filistin toprakları, Filistinlilerin anavatanı ve 6'ıncı maddeye göre de, "Siyonist istilasından önce", yani 1917 Balfour Deklarasyonunu'ndan önce, Filistin topraklarında devamlı oturan Yahudiler de Filistinli sayılacaktı.

Bunun dışında, 1947 ye kadar Filistin topraklarında yaşayan "Arap vatandaşları" ile, bu tarihten sonra, ister Filistin topraklarında, ister bu toprakların dışında doğmuş olsun, Filistinli babadan olanlar Filistinli sayılacaktı.

9'uncu madde, Filistin topraklarının kurtarılması için silahlı mücadeleyi öngörmekteydi. 15'inci madde, "Büyük Arap Vatanı"ndan siyonist, emperyalist istilanın kovulmasından ve Filistin'deki siyonist varlığının tasfiyesinden söz etmekteydi.

19'uncu madde, Filistin'in 1947'deki taksimini ve İsrail Devleti'nin kurulmasını geçersiz sayıyordu. 21'inci madde, Filistin topraklarının tamamen kurtuluşu yerine geçecek her türlü çözümü reddediyordu.

Kudüs Kongresi'nde, 9'uncu maddenin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek üzere fedayin denen gerillalardan meydana gelen bir askeri teşkilat olan El-Fetih (Al-Fatah) teşkilatı kurulmaktaydı.

1966 Şubatı'nda Suriye'de iktidarda bulunan Baas Partisi'nin sol kanadı bir darbe yaparak, iktidarı ele geçirdi. Bu sol iktidar ile birlikte, Suriye-İsrail sınırında olayler çıkmaya başladığı gibi, bu yeni Baascılar, Başkan Nasır'ı İsrail'e karşı yumuşak davranmak ve Birleşmiş Milletler'in kanadının altına sığınmakla suçluyordu.

1966 Ekimi'nden itibaren de Suriye topraklarından hareket eden El-Fetih fedayini, İsrail topraklarına saldırılara başladılar. İsrail, bu saldırıları Güvenlik Konseyi'ne şikayet ettiğinde, oradan Suriye aleyhine bir karar çıkarmak mümkün olmadı. Zira her kararı Sovyet Rusya veto etmekteydi. Bu ise Suriye'yi daha da tahrik etti.

Suriye Başbakanı Ekim ayında "Biz İsrail'in güvenliğinin bekçisi değiliz" diyordu. Kasım ayında ise, Suriye ile Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu gelişmeler üzerine İsrail, fedayin saldırı ve akınlarına karşı, Kasım ayının ortalarından itibaren, "mislile mukabele" taktiğini tatbike başladı. Yani, yapılan en küçük bir saldırıya karşı, en ağır bir şekilde ve ağır silahlarla karşılık verilmeye başlandı. Bu suretle, bir yandan Suriye-İsrail, bir yandan da Ürdün-İsrail sınırlarında gerginlik her geçen gün biraz daha artmaya başladı.

Ocak-Nisan 1967 döneminde Suriye-İsrail sınırlarında küçük çatışmalardan, tank, topçu ve hava çatışmalarına kadar her türlü faaliyet ortaya çıktı. 7 Nisan 1967 günü Suriye ile İsrail arasındaki hava muharebesinde İsrail uçakları Şam üzerinde uçtuğu gibi, altı tane de Suriye uçağını düşürdüler.

7 Nisan olaysi, Suriye ve Araplar için haysiyet kırıcı olmuştu. Bilhassa düşürülen uçakların Sovyet yapısı olması, Sovyetler için de olaynin prestij kırıcı olmasına sebep oldu. Bundan dolayı Sovyetler, Suriye'yi daha silahlandırdıklarından başka, Suriye üzerindeki kontrollarını da arttırdılar. Öyle görünür ki, 7 Nisan'dan sonra meydana gelen en küçük bir olay, İsrail'e komşu Arap ülkelerinin İsrail ile münasebetlerinin gerginleşmesine, kendi çapından daha büyük katkıda bulunmuştur.

Mayıs ayından itibaren Suriye'den İsrail topraklarına fedayin akınları daha da yoğunlaşmaya başladı. İsrail Başbakanı Levi Eshkol, 11 Mayıs'ta radyoda yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "İsrail hükümeti gayet iyi biliyor ki, teroristlerin merkezi Suriye'dir. Fakat biz prensibimizi tesbit ettik: Saldırgana mukabil darbeyi vurmanın zamanını, yerini ve vasıtasını biz seçeceğiz"

Eshkol'ün bu sözlerinden sanıldı ki, İsrail Suriye'ye karşı harekete geçmeye karar vermişti. Sonradan görüldü ki, İsrail'in seçtiği hedef Mısır'dır. Bu yanılgı dolayısıladır ki, Mısır Genelkurmay Başkanı 14 Mayıs'ta Şam'a giderek görüşmelerde bulundu. Bundan sonra olaylar hızla akmaya başladı.

16 Mayıs'ta Mısır Silahlı Kuvvetleri alarm durumuna geçirildi. Esasen 14 Mayıs'tan itibaren Mısır kuvvetleri, 1956'dan beri Birleşmiş Milletler barış gücünün kontrolünde olan Sina'ya girmeye başlamıştı. Yine 16 Mayıs'ta Mısır, gerek Sina Yarımadası'nda ve Gazze'de bulunan ve gerek Akabe Körfezi'nin Kızıldeniz'e çıkış noktası olan Tiran Boğazı'ndaki Şarm el-Şeyh'deki Birleşmiş Milletler askerlerinin buralardan çekilmesini istedi. B.M. askerleri, 19 Mayıs'tan itibaren buralardan çekilmeye başladı ve yerlerini Mısır askerleri aldı.

Bu olay, Arap-İsrail gerginliğinde önemli bir tırmanma teşkil etmekteydi. Mısır, bu hareketi ile iki cepheden İsrail'e karşı pozisyon alıyordu. Biri, Sina'yı tamamen kontrolü altına almak suretiyle, İsrail'e karşı doğrudan hareket imkânını kazanması ve arada B.M. Kuvvetleri'nin mevcut olmamasıydı. İkincisi ise, Şarm el-Şeyh'e askerini sokmakla, İsrail'in Kızıldeniz'e çıkışı olan Tiran Boğazı'nı kontrol altına alıyordu.

Nasır, bununla da yetinmedi ve 22 Mayıs'ta Tiran Boğazı'nı İsrail gemilerine ve 24 Mayıs'ta da bütün deniz trafiğine kapadı. Bu sonuncu tedbir ile, İsrail'e başka ülke gemilerinin yardım getirmesini önlemiş olmaktaydı.

22 Mayıs'tan itibaren Tiran Boğazı'nın ve arkasından Akaba Körfezi'nin kapatılması, Orta Doğu'daki havayı birdenbire gerginleştirdi. Çünkü, İsrail Mısır'ın bu hareketini, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul etti. Bu sebeple, 23 Mayıs'tan itibaren Amerika ve Sovyetler harekete geçerek, bir savaşı önleme çabalarına giriştiler.

Vietnam Savaşı'nın Kongre'de uyandırdığı tepkiler dolayısıyla Başkan Johnson, İsrail meselesinde fazla ileri gitmekten korkuyor ve ellerini bağlı hissediyordu. Onun için, Sovyet Rusya'nın da Orta Doğu'da herhangi bir avantaj elde etmesini önlemek için, bu devletle beraber hareket etme kararı aldı. Bu, Sovyetlerin de işine geldi. Çünkü 7 Nisan'daki hava muharebesinde Suriye'nin İsrail karşısında hiç bir şey yapamaması, Sovyetlerin Araplara olan güvenini sarsmıştı.

Fakat Sovyetler, bir yandan da Arapların güvenini kaybetmek istemiyorlardı. Bu sebeple, bir yandan Amerika İsrail'i, öte yandan da Sovyetler Suriye ve Mısır'ı yatıştırmaya çalıştılar. İki büyük devletten gelen bu yatıştırma faaliyetinin hiç bir faydası olmadı. Hava yatışacağı yerde, daha da gerginleşti. Nasır, 26 Mayıs'ta yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş ve hedefimiz de İsrail'i yoketmek olacaktır. Bu savaşı kazanacağımıza inanıyoruz ve şimdi İsrail ile savaş için hazırız. Bu sefer 1956'daki gibi olmayacak. O zaman İsrail ile değil, İngiltere ve Fransa ile savaşmıştık".

Al Ahram Gazetesi'nin başyazarı Muhammed Heykel de, yine aynı gün, "Savaş kaçınılmazdır. Araplar ilk defa olarak iradelerini İsrail'e kabul ettirebileceklerdir" diyordu. Bu arada, Güvenlik Konseyi de 23 Mayıs'tan itibaren toplantılar yaparak ve bir takım kararlar alarak bir krizin patlamasını önlemeye çalıştı. Fakat bunlar da savaşı önlemeye yetmedi.

30 Mayıs'ta Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) ile Ürdün arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya 4 Haziran'da Irak da katıldı. Mısır Başkanı Nasır, bu katılım dolayısıyla yaptığı konuşmada, "1956 ihanetinin intikamını almak için savaşın başlamasını şiddetle arzuluyoruz. Bu savaş bütün dünyaya Arapların da, İsrail'in de ne olduğunu anlatacaktır" diyordu.

Krizin başlangıcında Sovyetler, İsrail'in ilk önce Suriye cephesinden harekete geçeceğini tahmin etmiştir. Daha sonraları Başkan Nasır, İsrail'in Sina cephesinde harekete geçeceğini, ancak cepheden saldırmayıp, Gazze koridorundan girmesini beklemiştir. Halbuki bunların hiç biri olmadı. Arapların istediği gibi ilk saldırıyı İsrail yaptı. Fakat Araplara ilk ve ağır bir darbe indirmek için 5 Haziran 1967 sabahı 7:30'dan itibaren havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombardıman etmeye başladılar.

Mısır'a yapılan baskında, İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır'ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Sina üzerinden değil. O kadar ki, İsrail uçakları Irak'a da ulaşarak Habbaniye Havaalanı'nı bile bombardıman ettiler.

5 Haziran günü akşam olduğu zaman, 16 Mısır havaalanı artık kullanılmaz hale gelmiş ve 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve bir çok da Irak uçağı yerde tahrip edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı o gün 400'ü aşmış bulunuyordu.

Havaların kontrolu artık İsrail'in elindeydi. Araplar, 5 Haziran günü 160 İsrail uçağını düşürdüklerini iddia etmiş iseler de, bu iddianın gerçekle hiç bir alakası olmadığı görülmüştür. Havalardaki üstünlük, İsrail'in kara harekâtını da kolaylaştırmıştır. Bilhassa Sina Yarımadası'ndaki muharebelerde Mısır'ın zırhlı kuvvetleri, İsrail zırhlı kuvvetlerinden ziyade, havadan İsrail uçaklarından ağır darbeler yemiş ve perişan olmuşlardır. Bundan dolayı, İsrail kuvvetleri üç gün içinde bütün Sina'yı ele geçirip, 7 Haziran akşamı Süveyş Kanalı'nın sağ kıyısındaki, kuzeyde Kantaro, ortada İsmailiye ve güneyde de Port Tevfik'e ulaşmışlardır.

Bu durumda Mısır'ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 8 Haziran'da İsrail ile ateşkesi kabul ederek, İsrail kuvvetlerinin Kanal'ın diğer yakasına geçmesini önlemiştir.

İsrail için 1967 Savaşı'nın en çetin cephesi Ürdün cephesi ve Batı Şeria cephesi olmuştur. Ürdün kuvvetleri, gerçekten İsrail'i uğraştırmış ve ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Fakat onlar da Mısır'dan daha fazla dayanamadı. 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip, şehir, İsrail kuvvetlerinin eline geçince, İsrail bütün Batı Şeria'yı işgal etmiş oluyordu. Bu sebeple 7 Haziran akşamı Ürdün de İsrail ile ateşkesi kabul etti.

8 Haziran'dan itibaren Suriye cephesinde Golan Tepelerinde muharebeler şiddetlendi. Suriye, Golan Tepelerinden aşağıdaki İsrail yerleşim merkezlerini 1956'dan beri 11 yıl süre ile bombalamıştı. Yani bu tepelerin, İsrail'in Suriye'ye karşı savunması bakımından stratejik bir önemi vardı. Suriyeliler de İsrail karşısında fazla dayanamadılar. İsrail kuvvetleri, Golan Tepelerini aldıktan sonra, Suriye topraklarında ilerlemeye başladılar. İsrail kuvvetlerinin ilerleme istikameti Şam'dı.

İşte tam bu sırada, 10 Haziran günü Sovyetler, Amerika'ya başvurarak, İsrail ilerlemesi durdurulmadığı takdirde, "askeri harekât" da dahil gerekli tedbirleri alacaklarını bildirdiler. Bu sırada İsrail kuvvetleri, Şam'a 40 mil mesafedeki Kuneitra'ya girmiş bulunuyordu. Dolayısısıyla İsrail, Kuneitra'da durdu ve o gün saat 16:30'da da İsrail ile Suriye arasında ateşkes başladı. Altı Gün Savaşı böylece sona ermiş oluyordu.

Savaşın sonu Araplar için tam bir hezimetti. Savaştan sonra bir Arap askeri gücü kalmamıştı. Mısır, Sina'ya 80-100 bin kişilik bir kuvvet sürmesine rağmen bir şey yapamamıştı. Mısır, 600-800 tank kaybetmişti. 100'den fazla kullanılabilir Sovyet yapısı tank İsrail'in eline geçmişti. Yine Mısır'ın 400 topu ile 10.000 askeri aracı Sina'da tahrip edilmişti. Tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı 441 olarak tesbit edilmiştir ki, bunun içinde Sovyet yapısı 280 Mig ve 60 Ilyuşin uçağı da bulunmaktaydı. Başka bir deyimle, 1967 Arap yenilgisi, aynı zamanda Sovyet silahlarının da yenilgisi idi.

Arapların bu silah kaybı, Sovyetlerin bu ülkeleri tekrar silahlandırmak için daha sıkı kontrolü altına alması ve Orta Doğu'da daha fazla söz sahibi olmak için de bir fırsat olmaktaydı.

1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina Yarımadası İsrail'in eline geçtiği için İsrail, Süveyş Kanalı'na dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh'i alarak Tiran Boğazı'nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina'nın kuzeydoğusundaki Gazze Bölgesi de İsrail'in eline geçmiştir.

İsrail, Ürdün'den Şeria Nehri'nin batısındaki bütün toprakları alarak, Şeria Nehri, Ürdün ile İsrail arasında sınır olmuştur. Keza, Ürdün'ün elindeki Doğu Kudüs de İsrail'in eline geçmiştir ki, bu suretle 2000 yıldan beri ilk defa olarak Yahudiler Kudüs'e tekrar sahip oluyorlardı. Osmanlı Devleti'nin 400 yıl elinde tuttuğu kutsal Kudüs'ü, Araplar, 50 yıl ellerinde tutamamışlardı.

İsrail, Golan Tepeleri denen ve Kuneitra'ya kadar uzayan Suriye topraklarını da işgal etmişlerdi. İsrail, bu toprakları elde etmekle, kendisi için gerekli güvenlikli sınırlara sahip olmaktaydı. Fakat, İsrail'in bu güvenliğine karşı da, Sovyetler bilhassa Mısır ve Suriye üzerindeki nüfuzunu daha da arttırarak, bir bakıma bu güvenliği belirli ölçüde zayıflatmış olmaktaydılar. Zira, 1967 Savaşı'ndan sonra Sovyetler, Arap ülkelerini yeniden silahlandırmaya başlayarak İsrail karşısında bir silah dengesi kurmaya çalıştıkları gibi, bundan da daha önemlimi, Akdeniz'deki varlıklarını arttırdı.

Bu savaştan sonra Sovyet donanması hemen 50-60 parçaya çıkarıldığı gibi, Sovyetler, Suriye'nin Lazkiye ve Mısır'ın da İskenderiye Limanı'nda deniz üssü elde ettiler. Bu ise, bu iki ülkenin daha fazla Sovyet nüfuzu altına girmesi idi.

Sovyetlerin Araplar üzerindeki koruyuculuğu, daha savaşın son günlerinde başlamıştı. 10 Haziran günü Sovyetler Amerika'ya başvurup ateşkesi sağlamamış olsalardı İsrail kuvvetlerinin Şam'a girmesi belki işten bile olmayacaktı. Sovyetlerin koruyuculuğu bu kadarla da kalmadı. Güvenlik Konseyi'nde Amerika'nın vetosu ihtimali dolayısıyla, Genel Kurul'dan Araplar lehine bir karar çıkarmak amacı ile, B.M. Genel Kurulu'nun 19 Haziran'da olağanüstü toplantıya çağrılmasını sağladı. Ancak, Genel Kurul'da 21 Temmuz'a kadar yapılan toplantılarda, Arap-İsrail barışı için ortaya atılan hiç bir formül, gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine mesele Güvenlik Konseyine havale edildi.

Genel Kurul, 4 Temmuz2da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail'i, Kudüs'ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Güvenlik Konseyi ise İsrail'i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967'de 242 sayılı kararı kabul etti.

Karar, İsrail'in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi.

Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti.

242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3'üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring'i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring'in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi. Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu'da da barışı gerçekleştirerek Amerika'nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail'in 1967 Savaşı'ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika'nın İsrail'e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü.

Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika'nın Orta Doğu'daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon'ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail'i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers'ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu.

Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3'üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve "güvenlikli ve tanınmış" sınırların tesbitini ve ondan sonra da, İsrail'in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail'in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştür.

Bertha von Suttner « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1843-1914)

1849 Avusturya, Rusya'nın yardımı ile Macaristan'ı egemenliği altına alır.
1853 Kırım Savaşı başlar. (Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere Rusya'ya karşı.)
1856 Kırım Savaşı'nın sonu.
1859 Avusturya; İtalya ve Fransa'ya karşı savaşta Lombardiya'yı kaybeder.
1864 Bismarck, Prusya ve Avusturya'yı Schleswig-Holstein bölgesi için Danimarka'ya karşı savaşa sokar. Danimarka kaybeder.
1866 Bismarck Prusya'nın Avusturya ve Alman Birliği'ne karşı savaşa girmesine sebep olur.
1866 Avusturya Almanya'dan ayrılır.
1870 Kayzer Wilhelm'in "Ems" kasabasından Bismarck'a gönderdiği telgrafın, özellikle Fransa aleyhtarı bölümleri kalacak şekilde kısaltılarak açıklanması, 1870-71 savaşına yol açar.
1871 Alman ordusu Paris'i alır. Frankfurt/Main Barış Antlaşması ile Alsace-Loraine bölgesi Alman topraklarına katılır.
1880 İngiltere'de bir Barış Hareketi oluşur: "International Arbitration and Peace Association" (Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği)
1891 Bertha von Suttner, Avusturya Barış Sevenler Derneği'ni kurar.
1892 Berlin'de Alman Barış Derneği kurulur.
1896 Nobel Ödülü'nün kurucusu Alfred Nobel'in ölüm yılı.
1901 İlk Nobel Barış Ödülü İsviçreli Henri Dunant ve Fransız Frederic Passy'e verilir.

"SİLAHLARI BIRAKIN!"

"Ortalıkta yatan askerler ve atlar, parçalanmış toplar ya da canhıraş bağrışmalar, tarih kitaplarında okuduğum birçok manzaranın aynısı. Hiç de hoş bir manzara değil..." On altı yaşındaki Kontes Kinsky, kaplıca kenti Wiesbaden'in kütüphanesinde gazeteleri; savaş meydanından görüntüler veren resimli dergileri gördüğünde sarsılır.

1859 yılıdır: Piyemonte-Sardunya ve Fransa Avusturya'ya karşı savaştadır. Avusturyalı Bertha von Kinsky, annesi, halası ve kuzeni ile sosyetenin uğrağı, kaplıca kenti Wiesbaden'de bulunmaktadır. Balolarda ve kaplıca konserlerinde eğlenmekte ve oyun salonlarında şanslarını denemektedirler. Bertha ve aynı yaştaki kuzeni bunun dışında kendi buldukları "Puff" oyunu ile de eğlenmektedirler: Geleceklerine ilişkin sahneler düşünür ve bu sahneleri farklı rollerde canlandırırlar. Konuları hep fırtınalı aşk hikâyeleri oluşturur.

Amerikalı bir kovboy, Avrupalı bir elçilik ataşesi ya da Hintli bir mihrace Bertha'ya veya Elvira'ya evlenme teklif eder ve bunun ardından yeni bir oyun daha başlar. Her iki kız için açık olan bir şey vardır: Yalnız fantezilerinde değil, gerçekte de onları tamamen olağanüstü bir gelecek beklemektedir. Bertha'nın kuzeni Elvira çok ünlü bir ozan olacaktır. Bertha ise çok mükemmel bir evlilik yapacak, fakat daha önce muhteşem bir opera şarkıcısı olarak insanları mest edecektir. Ancak savaş resim ve haberleri, bu tür gelecek tasarılarına hiç de uygun değildir. Savaş "hoş" değil, fakat kaçınılmazdır.

"Dünyadan savaşların tümüyle ortadan kalkması olasılığını düşünmek bile hayaldi," der Bertha daha sonraları genç kızlık yıllarını anımsayarak. "Ağaçları yapraksız, denizi dalgasız tasavvur etmek gibi bir şey olurdu bu- savaş, insanlık tarihinin gerçekleşme biçimidir: İmparatorlukların kurulması, ihtilafların çözülmesi, hep savaşla sağlanıyor."

Genç Bertha von Kinsky'nin böyle düşünmesi şaşırtıcı değildi. Yıllar sonra 1889'da Silahları Bırakın romanında kendisinin ve çağdaşlarının niçin böyle bir inanç beslemek zorunda kaldıklarını açıklayacaktır.

"Ders ve okuma kitaplarında da salt uzun bir savaşlar dizisi olarak anlatılan kendi ulusumuzun tarihi yanında, durmadan sadece kahramanca silahlı çatışmalardan söz eden farklı şiir ve hikâyelerden de çıkan sonuç budur. Milliyetçi eğitim sisteminin bir parçasıdır bu. Her öğrencinin vatanını koruyan bir kahraman olarak yetişmesi gerektiğinden, çocuğun ilgisinin vatandaşlık görevine vaktinde çekilmesi gerekir. Savaşın dehşetinin meydana getirebileceği doğal ürküntü duygusuna karşı çocuğun yüreğini katılaştırmak için en feci kan banyoları ve katliamlar, sıradan ve doğal, gerekli bir olaymış gibi anlatılır... Gerçi savaş alanına gitmeleri gerekmeyen kızlara da, erkek çocukların askerlik için yetiştirilmesini hedefleyen bu kitaplarla ders veriliyor. Böylece kız çocuklarında da erkeklerin yaptığını yapamamaktan dolayı bir haset ve askerlere karşı bir hayranlık duygusu uyandırılıyor. Diğer her konuda merhametli, ılımlı olmamız uyarısında bulunulan biz genç kızlara, yeryüzündeki savaşların ne korkunç resimleri gösteriliyor. İncil'de anlatılanlardan, Makedonya'dakilere, Pun savaşlarından Otuz Yıl ve Napoleon savaşlarına kadar. Oralarda kentleri nasıl yaktığımızı, insanlarını nasıl kılıçtan geçirdiğimizi, esirleri nasıl soyduğumuzu görüyoruz. Hem de büyük bir zevkle... Bunlar olmak zorunda. En yüce şeref ve namusun kaynağı bu. Kızlar bunları çok iyi anlıyorlar. Savaşı göklere çıkaran şiirler ve tiratları ezberlemek zorundalar. Ve özverili 'bayraktar' analar, dansta eş seçimi sırasında subaylara verilen armağanlar, böyle yaratılıyordu işte."

Kontes Kinsky'nin, günün birinde özgürlük savaşçısı Bertha von Suttner olarak böyle şeyler söylemesi, kendisi ve gençlik yıllarındaki çevresi için inanılacak gibi değildir. Gençlik anılarında kendisini "kendini beğenmiş ve yüzeysel" olarak tanımlar. Durmadan yeni bir hayranıyla, tabii kendi düzeyine uygun biriyle flört etmekte; kendisini müzik dünyasının en büyük yıldızı olarak görmektedir.

Ayrıca toplam olarak üç kez nişanlanır. Kuzeni Elvira ile birlikte düşündükleri gibi üçünden de dramatik bir şekilde ayrılır: Kendisinden çok yaşlı birinci nişanlısından, kendisini öpmek istediğinde kaçar. İkincisi sahtekâr çıkar. Üçüncüsü bir deniz yolculuğunda ölür.

1873 yazı: Bertha von Kinsky otuz yaşındadır. "Dış dünyada bir işe yaramak ve parlamak" ister. Hangi dış dünya? Opera şarkıcısı olarak kariyer yapabileceğine kendisi de inanmaz artık. Bu yöndeki çabalan hazin bir şekilde boşa gitmiştir. Fakat birkaç yabancı dil bilmektedir. "İyi bir eğitim" görmüştür. Bu dillerle bir şeyler yapılabilir.

Genç kadın Avusturya'nın kuruluş yıllarında zengin bir soylu olan Avusturyalı Baron von Suttner'in evine gelir ve onun dört kızının mürebbiyesi olur. Anılarını okuyan biri, hayatını anlatım şeklinin nasıl birdenbire değiştiğini hemen fark eder. Artık olağanüstü mutluluk düşleri ve kendisi için yeterince yakışıklı bir erkek düşüncesi yoktur. Bunların yerine, belki de hayatında ilk kez, yükseklerden uçan bu Kontes gerçek duygu gibi bir şeyler hisseder.

Otuz yaşındaki bu kadın evin kendisinden yedi yaş küçük oğlu Arthur Gundaccar'a âşık olmuştur. Arthur da onun ilgisine karşılık verir. Annesi ve babası, çok saygın evlerinde neler döndüğünü öğrendiklerinde baştan çıkarıcı mürebbiyeyi kovarlar. Bertha von Kinsky kendisine yeni bir iş aramak zorunda kalır. Gazete ilanı ile bir kadın arayan, kendisine sekreterlik ve ev hanımlığı yapabileceği İsveçli zengin ama garip bir adamla ilişki kurar.

"Nobel, Alfred; İsveçli kimyager, dinamit ve patlayıcı jelatini buldu ve Nobel Vakfı'nı (Nobel Ödülü) kurdu."

Bertha von Kinsky'nin Paris'te yanında çalışmak üzere yola çıktığı, Paris'te yaşayan bu garip kişilik, daha sonraları ansiklopedilerde böyle anılacaktır.

Ne denli önemli bir adamla, "savaşların bir daha yapılmasına imkân vermeyecek, korkunç ve yok edici etkisi olan bir makine veya madde yaratmak isteyen" biriyle tanışacağından Bertha'nın henüz haberi yoktur. Bu onu hiç ilgilendirmez, başka sıkıntıları vardır.

Hayatında bir dönem uzaktan da olsa aşk hüznü çeken herkes, Bertha'nın Paris'te niçin çok mutsuz olduğunu anlayacaktır. Oraya tam sekiz gün dayanabilir. Sonra, "Çok değerli pırlanta bir haçım vardı. Onu bozdurmaya gittim. Aldığım parayla otel faturasını ödedim, bir sonraki Viyana ekspresine bilet aldım ve bir miktar da naktim kaldı. Dayanılmaz bir baskı altında, rüyadaymışım gibi hareket ediyordum. Delilik olduğunun farkındaydım, belki de bir mutluluktan kaçıp bir mutsuzluğun kollarına atıyordum kendimi. Tüm bunlar bilincimde şimşek gibi çakıyordu, fakat yapamıyordum, başka türlü davranamıyordum..."

O anda hangi mantıkla hareket ettiği gerçekten etkileyicidir. Ardından bir mektup bırakarak terk ettiği Alfred Nobel de aynı şeyi hissetmiş olmalı. Çünkü Alfred Nobel, onun Paris'ten aniden kaçışına başka türlü tepki de gösterebilecek olmasına rağmen Bertha'nın yaşam boyu en iyi arkadaşlarından biri olarak kalır. Bertha Viyana'ya geri döner: Arthur von Suttner ile gizlice görüşür. Hatta gizlice evlenirler ve Kafkasya'ya kaçarlar. Burada dokuz yıl kalır ve geçimlerini büyük ölçüde yazarlıktan sağlarlar.

Göçmenlik zamanında Bertha von Suttner, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nı yaşar. Hâlâ gençliğinde aşılanmış olan ülkülerin etkisi altındadır. Savaş, özellikle tarihsel önemi olan ilkel bir olaydır. "Savaşın ortasında yaşamak da insana bu önemi yansıtır."

1885 Mayıs'ında von Suttner çitti Avusturya'ya geri döner. Aile "kaçaklarla" barışmıştır. Arthur ve Bertha von Suttner artık Güney Avusturya'da Harmannsdorf çiftliğinde yaşamakta ve ikisi de yazarlık işine devam etmektedir. 1886-87 kışını Paris'te geçirirler. Bertha, Alfred Nobel'i ziyaret eder; edebiyatçılar, hukukçular ve politikacılarla tanışır, geceler boyu tartışırlar. Tartışma konusunun başında "Ufukta yine savaş mı var?" sorusu gelmektedir.

O aylarda Almanya ve Fransa arasındaki hava çok gergindir. Bu konuşmaların ortasında Bertha von Suttner kendisini "elektrik çarpmışa döndüren bir haber" alır: Bir tanıdığı ona 1880'den beri Londra'da bir "Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği"nin, yani barış hareketinin varolduğunu anlatır. Bertha hemen bu barış birliği hakkındaki belgeleri temin eder.

Büyülenmiştir. Bu düşünceleri yaymaya devam etmek ister. Ve böylece dört savaş yaşamış (1859, 1864, 1866 ve 1870-71) ve sonunda kendisinden tamamen emin bir biçimde barış savaşçısı olup çıkan bir kadının yazgısını anlatan romanını yazmaya başlar: Silahlan Bırakın!

Emile Zola'nın etkisinde, gerçek toplum kesimlerinin tasvirini yapabilmek ve yansıtabilmek için ön araştırmalarını tam olarak yapar. Bir edebiyat şaheseri değildir Bertha'nın yazdıkları, fakat yayınlandıktan sonra korkunç bir gürültü koparan bir eğilim romanıdır. Bertha von Suttner adı, ulusların tarihinde savaşı kaçınılmaz sonuç olarak gören eski düzene karşı başkaldırının simgesi haline gelir.

Alfred Nobel ona yazdığı bir mektupta, "Hayranlık uyandıran şaheserinizi okudum. Dünyada 2000 dilin konuşulduğu söylenir. Bence bu dillerin 1999'u fazlalık gibi geliyor bana. Fakat mükemmel eserinizin tercüme edilemeyeceği, okunamayacağı ve tartışılamayacağı bir dil kesinlikle yoktur." Abartılmış değildir bu, çünkü 1905 yılında Bertha von Suttner Nobel Barış Ödülü'nü aldığında, kitabı 37. baskısını yapmış ve tüm Avrupa dillerine çevrilmiştir.

Avusturyalı yazar Peter Rosegger bu romanı "çığır açan bir eser" olarak nitelendirir. Yazar Leo Tolstoy, Bertha'ya yazdığı bir mektupta, "Tanrı eserinizin ışığında savaşın ortadan kalktığını göstersin bize!" der. Tabii "Barışçı Bertha" ve onun düşünceleri ile alay eden karşıtları da vardır. Felix Dahn, örneğin, şöyle bir şiir yazar:

Silah başına! Kılıç yakışır erkeğe, O savaşır, kadına susmak düşer, Gerçi erkekler var ki günümüzde, Daha uygun olurdu, eteklikle gezseler.

Barış inancı, büyük kahramanlık maskesinin düşürülmesi için sözcükler -silahlanmaya büyük paralar harcandığı ve savaşın yüceltilmesi için her türlü propaganda aracının devreye sokulduğu bir dönemde- kullanmak, cesaret ister. Bu cesaret de Bertha von Suttner'de fazlasıyla vardır. Barış fikri için kararlı bir şekilde kendisini ortaya koymaya devam eder, "Bu kitabım sayesinde edindiğim tecrübeler ve çevreler beni bu hareketin içine daha fazla itti. Öyle ki, başlangıçta istediğim gibi sadece kalemimle değil, tüm benliğimle kendimi bu işe adamak zorunda kaldım."

1891'de Barones Viyana'da "Barış Derneği"nin Avusturya kanadını kurar. 1892'de Berlin'de, Alman "Barış Derneği" kurulur. Almanya'daki pasifistler ilk kez örgütlenirler. 1899 yılında "Lahey Barış Konferansı" yapıldığında, Bertha von Suttner bu konferansa katılan tek kadındır ve daha sonra bu konferans hakkında yaptığı röportajı kitap şeklinde yayınlar.

Barış hareketi için yapılan her önemli kongre ve konferansa (çoğunlukla kocasının eşliğinde) gider, konuşmalar yapar ve "dönem tarihine ilişkin eleştiriler" yayınlar. Bu eleştirileri ölümünden sonra 1917'de, iki ciltte toplanır ve Dünya Savaşının Önlenebilmesi İçin Verilen Savaş başlığıyla yayınlanır. Aslında bu eserle bugünkü "barış araştırmalarının tohumları atılır.

1891'de başlayan bu eleştiriler, deniz filosunun kurulması sorunları, çeşitli savaşlar, Balkanlardaki kargaşalar, kadınların oy hakkı savaşımı gibi konulara yöneliktir. Böylece Avrupa'daki her krizi izler ve bu kıtayı ancak uzlaşmanın kurtarabileceğini vurgular. Avusturyalı olarak tabii ki Monarşi'nin iç politikasıyla da ilgilidir.

1912'de tüm protestolara rağmen ortaokullara atıcılık dersleri konulduğunda şöyle yazar: "Şövalye von Hussarek gençliğe atış talimlerini yalnız bedensel beceriyi artıracak bir spor türü olarak değil, daha yüce düşüncelerin hizmetinde bir uğraş olarak da düşünmelerini hararetle tavsiye ediyor: Yani yücelerin yücesi İmparatorluğa sevgi ve savunma gücünün artırılması uğruna. Ve bir kez daha altını çiziyor: Toplumda olduğu gibi bireysel yaşamında da, herkes diğer uğraşları kadar mesleğini de bu yüce düşüncelerin ışığında algılamayı öğrenmelidir. Bunlar çok önemli sözler. Ama bu sanatın icrasında silahlar birlikte yaşadığımız insanlara doğrultulursa, çok doğru kullanılmış olup olmadıkları tartışılır."

Ve Avusturyalı işçi kadınlar hareketinin bir eylemi üzerine şöyle der (1911):

"İşçi kadınlar Viyana'da kadınların oy hakkı için dev bir gösteri düzenlediler. Binlercesi, büyük bir düzen ve sessizlik içinde caddelerden geçtiler. Gartenbau salonunda konuşma yaptılar. Bu arada Adelheid Popp şunları da söyledi: 'Aynı zamanda cinayetlere, kardeşin kardeşi vurduğu savaşlar için milyonların harcanmasına karşı da savaş vermek istiyoruz. Ölümcül silahlanmanın son bulmasını ve bu milyonların halkın ihtiyaçları için harcanmasını istiyoruz!' Kadınca politika mı? Hayır: İnsanca politika!"

O güne kadar karşıtlarının sürekli gözden düşürmeye çalıştıkları ve "Duygusal, Sersem Barış Havarisi" dedikleri Bertha von Suttner artık eleştiriler yazan bir gazetecidir. Uzun yıllar arkadaşı ve Alman Barış Derneği'nin başkanı olan Alfred Hermann Fried şöyle özetler: "Bu hareket bilime, roman yazarımız da çağın bir eleştirmenine dönüştü."

İsveçli büyük sanayici ve dinamitin mucidi Alfred Nobel 1896'da öldüğünde, bıraktığı vasiyetinde servetinin bir kısmını Nobel Barış Ödülü için bağışlamıştır. Bu barış ödülüne uygun görülen ilk kadın 1905'te Bertha von Suttner olur. Artık 62 yaşındadır ve tüm saldırılara, düş kırıklıklarına rağmen, barış uğruna yorulmak bilmeden çalışmalarını sürdürmektedir.

Yaşamın son aylarında yakalandığı ağır bir hastalık çalışmalarını bırakmaya mecbur eder. Son sözleri (yanında bulunan Alfred Hermann Fried'e göre) şöyle olmuştur: "Silahları bırakın! Bunu herkese söyleyin... herkese..." Bu sözleri 21 Haziran 1914'te söyler. Bundan yedi gün sonra Avusturya-Macaristan Prensi Franz Ferdinand karısıyla birlikte Sarayevo'da öldürülecek, askeri ittifakların zincirleme tepkileri devreye girecek ve Birinci Dünya Savaşı başlayacaktır.

Rosa Luxemburg « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1871-1919)

1862 Polonya'nın Rusya'ya karşı başarısız ayaklanması.
1862 Bismarck, Prusya parlamentosunda çoğunluğun karşı
koymasına rağmen ordunun gücünün artırılmasını kabul ettirir.
1878 Bismarck'ın sosyalist karşıtı yasası yürürlüğe girer.
1884 Alman İmparatoru I. Wilhelm, Varşova'yı resmen ziyaret eder.
1884 Rosa Luxemburg (on üç yaşında) ilk politik şiirini yazar ve I. Wilhelm'i Bismarck'ın politikasına karşı uyarır.
1889 İsviçre'de Sosyal Demokrat Parti kurulur.
1889 Rosa Luxemburg İsviçre'ye kaçar.
1890'dan itibaren Almanya'da 400 binin üzerinde işçinin katılımıyla 3750 grev gerçekleşir.
1898 Rosa Luxemburg Berlin'e gelir.
1900 Berlin'de ilk atlı araba sefere çıkar.
1906 SPD (Alman Sosyal Demokrat Partisi) Berlin'de ilk parti okulunu açar. Rosa Luxemburg 1907'de bu okula doçent olur.
1912 Alman sosyal demokratları 110 koltukla parlamentodaki en büyük grubu oluşturur.
1912 Almanya'da yaklaşık 30.000 milyoner bulunmaktadır (en zenginleri II. Wilhelm ve Berta Krupp'tur).
1912 Clara Zetkin Basel'deki uluslararası sosyalistler kongresinde dostu ve dava arkadaşı Rosa Luxemburg'u barışın etkin olarak korunmasına çağırır.
1918 Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'da doğrudan 730 milyar altın mark ve dolaylı olarak da 610 milyar altın mark kadar savaş harcaması yapıldığı açıklanır.

"İNSAN, İKİ UCUNDAN YANAN BİR MUM GİBİ OLMALI."

"Doğru yaşam"; ne zaman başlar ki bu? "Kaçırılır" mı, yoksa yanından geçip gidilir mi?

Varşova'da yetişen Rosa Luxemburg, daha genç bir kızken sabahları bazen gizlice yatağından süzülür (babasından önce kalkması kesinlikle yasaktır), kentin çatılarının üzerinden uzaklara bakar.

Otuz üç yaşında gençlik yıllarını anımsadığı bir mektubunda şöyle der: "O zamanlar yaşamın, gerçek yaşamın orada çatıların arkasında bir yerde olduğuna inanırdım. O zamandan beri hep peşinden gittim, ama o hep bazı çatıların arkasında saklanıp durdu. Sonuçta her şey benimle oynanan hayasızca bir oyundu ve gerçek yaşam tam orada, yaşadığımız evde kaldı."

Genç Rosa, İkinci Varşova Kız Lisesi öğrencisidir. Okul ona kolay gelir. Fakat karnesinde de belirtildiği gibi "otoriteye karşı muhalif tavrı" yüzünden öğretmenlerle sorunu vardır.

Öğrenci Rosa Luxemburg'un neye karşı muhalefet yaptığını anlamak için, o yıllardaki koşulları bilmek gerekir: Polonya bağımsız bir devlet değildir. 1815 Viyana konferansında parçalanmış, batı vilayetleri Prusya'ya, güneydoğusu Avusturya'ya, Rosa'nın yaşadığı orta Polonya ile doğu ve -Litvanya'yla birlikte- kuzeydoğu Polonya Rusya'ya verilmiştir.

Rosa Luxemburg'un gittiği okulda dersler Rusçadır, Lehçe değil. Öğrenciler aralarında sadece Rusça konuşabilir. Bu yasağa uymayanlar öğretmenler tarafından müdüriyete bildirilir. Rosa Luxemburg'un karşı koyduğu tek baskı bu değildir. Yahudi olduğunu da hazmetmesi, bu yüzden çarın keyfi idaresi ve mutlak bürokrasisine diğer kullarından daha fazla boyun eğmesi gerekir.

Rosa'nın aslında yüksek okula gidebilmesi bile inanılmaz bir şanstır. Tüm lise sınıflarında en genç, en küçük ve en çalışkan öğrenci olur hep. 1884'te on üç yaşındayken, Alman İmparatoru I. Wilhelm Varşova'ya resmi ziyarete gelir. Bu nedenle bir şiir yazar Rosa. Genç kızın kendi düşüncelerini söylemeye nasıl cesaret ettiğini gösteren tipik bir şiirdir bu:

Nihayet göreceğiz seni
Batı'nın gücü.
Belki ben bile izleyeceğim
Saksonya bahçelerinde dolaşan seni
Sakın Saray'a geleceğimi sanma
Aklıma bile getirmem aslında
Sizin gibilere saygılarımı kanıtlamayı
Bilmek isterdim yoksa
Neler konuşulur ortamınızda
Senli benli konuşuyorsundur çarla
Politikadan hiç anlamam ya,
fazla uzatmayayım, ama
Sevgili Wilhelm sende sakın unutma:
Söyle kurnaz Bismarck soysuzuna
Barışın ırzına geçmeye bilenmesin
Ey Batı'nın İmparatoru
Bunu Avrupa için yapasın.

Bu dizeleri yazdığında politikadan hiç anlamıyor olabilirdi, ama bu hali fazla sürmeyecekti. Daha okuldayken gizli bir eğitim kuruluşuna üye olur ve burada henüz çok küçük olan ilk Polonya işçi partisinin amaçlarını öğrenir. Okulunu 1887'de birincilikle bitirir, ama daha önce belirtilen muhalif tutumu yüzünden okulunun en yüksek ödülü olan altın madalya kendisine verilmez.

Rosa on altı yaşında bir oyunbozandır. Hayatı boyunca da öyle kalır. Yıllar sonra, politik durumuna göre, ya ondan "Kızıl Rosa" diye nefret edilecek, ya da "Devrimin Kartalı" diye sevilecektir. "Irzına geçilmiş, kirletilmiş, kanda yuvarlanan, pislik akan; işte burjuva toplumun hali bu," gibi ifadelerin yanı sıra, şu tür cümleleri de vardır:"...

Bu dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla kapıldığıma, aslında kaz çobanı olmak üzere doğmuş biri olduğuma inanacak birini bulmam lazım." Henüz baba evinde oturmakta ve çar ile Rus hükümetini can düşmanları ve zalimler olarak gören yasadışı devrimciler grubunda aktif olarak çalışmaktadır.

1889'da Rosa Luxemburg Polonya'yı terk etmek zorunda kalır. Devrimci gruplar içindeki faaliyeti polis tarafından ortaya çıkartılmıştır. Hapis cezası veya Sibirya'ya sürgünle tehdit edilmektedir. Rosa tüm bunları göze alır, ama yoldaşları ona yurtdışında öğrenim görmeyi, harekete oradan hizmet etmeyi tavsiye ederler. On sekizini doldurmadan bir at arabasında samanların altına saklanarak Almanya-Polonya sınırından kaçırılır.

Kendisinin "gerçek yaşam" dediği şey mi başlamaktadır? Rosa Zürih'e gider, orada iktisat ve kamu hukuku tahsili yapar ve öğretmeni Julius Wolf'un kanısına göre, "Polonya'nın sınai gelişmesi hakkında isabetli bir çalışma" ile doktor unvanını elde eder. Rosa Luxemburg inanmış bir Marksisttir, fakat Marksist öğretiye kuşkulu bakar. Eleştirmeden kabul edeceği hiçbir şey yoktur zaten. Alışılmışın dışında düşünür ve cevabı hiçbir sistemde bulunmayan sorular sorar.

İsviçre'de de Polonya işçi hareketi ile sürekli ilişki halindedir. Burada bir Polonya sosyalist dergisi çıkarır ve "Polonya Krallığı Sosyal Demokrasi Partisi"nin kurucularından olur. Bu partinin programında Polonyalı sosyalistlerin Alman İmparatorluğu, Avusturya ve Rusya'nın sosyalist partilerinde çalışmaları ilkesi vardır. "Partinin kurulmasıyla Rosa devrimci kariyerine kesin adımını atmıştır," diye yazar Frederik Hetmann,

Rosa Luxemburg biyografisinde. "Ve genç kadın olağanüstü bir çabayla sonraki yıllarda bu yolda yürümeyi sürdürür. Bu andan itibaren parolası: 'Ünlü olmak, etkinlik kazanmak, sosyalizmin doğru yönde ilerlemesi için kuramsal ve pratik bilgi toplamak, görüşlerini pratikte uygulayabileceği güçlü bir pozisyona gelmek...'tir. Sosyalist kadın ve erkek yoldaşlar arasında da bunun bir kadın için kabul edilir bir yol olmadığı çok kez hatırlatılır Rosa'ya. Kendisinin de bu göreve karşı isyan ettiği, çok zor bulduğu, burjuva mutluluğunu özlediği anlar olacaktır."

Evet bu gibi pek de nadir olmayan anları vardır. Rosa duygularını saklamaz, "Şiddetle mutlu olmayı istediğim ve günbegün bir miktar mutluluğu körükörüne kaprisimle değiş tokuş etmeye hazır olduğum doğru... Sanki ruhumun her yanında çürükler vardı. Bunu nasıl algıladığımı sana hemen açıklayayım. Dün akşam yatağa girdiğimde, yabancı bir evde, yabancı bir kentin ortasında kendimi çok bitkin hissettim.

Ruhumun ta derinliklerindeki bir yerde düşündüm de; böyle bir maceralı hayatın yerine İsviçre'nin herhangi bir yerinde seninle ikimiz baş başa sakin ve güvenli bir yaşam sürsek ve birlikte gençliğin tadını çıkararak birbirimizi neşelendirsek, acaba daha mutlu olmaz mıydım?" Sıcaklık ve saklanma özlemi yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, parti yoldaşı Leo Jogiches'e yazdığında devreye girmektedir. Yani bu adam, onun için, birlikte mücadele verdiği bir adamdan daha fazla şeyler ifade etmektedir.

Onu sevmektedir.

Bu arada Rosa, tanıştıkları Zürih kentini terk etmiştir. Politik eylemin en çok başarıya ulaşacağı yerde etkin olmayı doğru bulur. Bu da 1898'de seçmenlerin %27'sinin oyunu kazanan Alman Sosyal Demokrat Partisi'dir. Rosa Luxemburg Berlin'de tüm gücüyle Alman sosyal demokrat hareketi için çalışmaya başlar. Dresden ve Leipzig parti gazetelerinin sürekli çalışanı olurken, Leo Jogiches Zürih'te kalır.

"Her iki ucu da yanan bir mum gibi olmalı" en çok sevdiği sözdür. İçine kapalı, özgüvensizlikten yakınan Jogiches, böyle bir kadın için uygun olmadığını hissetmiş olabilir. Rosa'nın sevgili "Dziodziu"suna yazdığı mektuplardan bu ilişkinin nasıl bozulduğu acı bir şekilde açıkça belli olmaktadır. Tüm yazılarının taslaklarını onunla birlikte gözden geçiren Rosa, arkadaşı tarafından durmadan şiddetle eleştirilmekte ve düzeltilmektedir.

Rosa'nın başarısını kıskandığı bellidir. Rosa başının çaresine bakmayı çoktan öğrenmişken, o hâlâ akıl hocalığı ve 'her şeyi ben bilirim' tarzında ısrar eder. Derken Rosa duygularını dışa vurarak onu afallatır; ondan bir çocuk istemektedir: "Küçük, küçücük bir bebeğe sahip olamayacak mıyım ben? Hiç mi? Allah aşkına bırak yaşamaya başlayalım. Sevgili Dziodziu, ne olur yaşamaya başlayalım!"

İşte yine gençlik rüyasındaki "gerçek yaşam" ortaya çıkmıştır... Hâlâ kendisini bu yaşamdan uzakta mı hissetmektedir?

Uzun zamandır sevilen, dinleyicileri büyüleyen ve partisinin birçok taraftar ve oy kazanmasına yardımcı olan bir hatip ve gazeteci olarak uğraş veren Rosa, Alman İmparatorluğu'nun hemen hemen her yöresinde Sosyal Demokrat Parti için halkı harekete geçirmeye yönelik geziler yapar.

1903'te Alman Parlamentosu seçim kampanyası sırasında yaptığı bir konuşmada şöyle seslenir: "Alman işçilerinin yaşamlarının garanti altında ve iyi olduğundan söz eden adamın gerçeklerden hiç haberi yok."

"Adam" dediği Alman İmparatoru II. Wilhelm'dir. Rosa, Majestelerine ne kadar az saygı duyduğunu daha on üç yaşındayken yazdığı şiirinde kanıtlamıştır zaten. Bu kez, yirmi yıl sonra, Majestelerine hakaretten üç aylık hapis cezasına çarptırılır. Rosa bu kararı soğukkanlılıkla karşılar. Saksonya Kralı Albert öldüğünde genel bir af çıkar. Fakat cumhuriyetçi Rosa, dünyadaki hiçbir kral tarafından kendisine bir şey hediye edilsin istemez! "Konuk edildiği hücresini" bir an önce terk etmesi için zorlanır adeta...

Rosa Luxemburg hapishanelerden çaresiz, nefret etmeyi öğrenecektir daha. Fakat doğru olduğuna inandığı hiçbir şeyden en kötü şartlarda bile asla vazgeçmeyecektir. Onun için "Kutsal İnekler" diye bir şey yoktur. Kendi safındaki otoritelere bile saldırır. Parti içindeki bazı kişiler onun "kavgacı, isterik ve hükmetme düşkünü bir kadın" olduğuna hükmetmiştir. Frederik Hetmann, Rosa L. adlı kitabında, onun kendi kampında bile neden nefretle karşılandığını çok güzel açıklar.

"Onun çoğunlukla kırıcı, haşin davranmasının, buna zorlanmasından kaynaklandığını göz önünde bulundurmak gerekir: Sürekli olarak edindiği tecrübeler; kadın olarak erkek yoldaşlarının çoğundan daha keskin, daha kapsamlı, daha açık ve daha geniş düşünen birinin, asıl bu nedenle dışlandığını göstermiştir. Bir kadın olarak, bir kadından beklenmeyecek ilgi ve etkinlik alanına sahip olması nedeniyle."

Hetmann için Rosa Luxemburg "kadın özgürlüğü"nün bir simgesidir. "Rosa Luxemburg'un tüm isteklerini ve ana düşüncesini formüle edebilecek tek bir kelime varsa, o da 'Özgürleşme'dir. Doğal olarak onun bu tavrını bugünkünden çok daha radikal olarak anlamak gerek. Onun anlayışına göre kadının özgürlüğü dinamittir. O sadece partisini dar görüşlülükten; sadece kadını aşağılanmışlığından kurtarmak istemez: Önce insanlık kendisini insanlıktan çıkma tehlikesinden kurtarmalıdır. Marksist kuramdaki yabancılaşmanın, yani insan doğasındaki sapma ve dönüşümün giderilmesi kavramı herhalde aşağı yukarı böyle tercüme edilebilir."

19()5'te ilk Rus devriminin patlak vermesinden sonra Rosa Luxemburg izinsiz olarak Varşova'ya gider ve 1906'da tutuklanır. Kefalet karşılığı serbest bırakılarak Almanya'ya geri döner. 1907 Mayıs'ında Rus sosyal demokratlarının Londra'daki 5. parti toplantısında SPD'yi temsil eder.

Aynı yıl SPD'nin Berlin'deki Merkez Parti okulunda doçent olur. Bu görevinden onun iki büyük kuramsal eseri çıkar ortaya: Ulusal Ekonomiye Giriş ve Sermaye Birikimi. Her ikisi de "enfes bir anlatımla" yazılmıştır. Rosa Luxemburg artık radikal solun mükemmel bir kuramcısı olmuştur. Hiçbir otoritenin hatasız olmayacağına inanan bir kadın, değişimin durmaması için eleştiri ve kuşkuculuğun gerekliliğine inanan bir mücadele insanı olarak şunları yazar:

"Marks'ın dünya görüşü gibi, onun temel yapıtı da her zaman geçerli ve nihai gerçeklerin ifadesi olan bir İncil değildir; aksine gerçeği bulma savaşında ve araştırmalarında, ileriye dönük zihinsel çalışmaları esinlendiren tükenmez bir kaynaktır."

1900'de Paris'teki II. Enternasyonal'de kehanet ettiği gibi, hümanist ve savaş aleyhtarı Rosa'ya göre kapitalist düzenin yıkılışı, dünya politikasında ortaya çıkacak krizler sayesinde olacaktır. Fakat dünya savaşının patlak vermesi korkunç bir darbe olur.

Karl Liebknecht ile birlikte savaş aleyhtarlarını SPD bünyesinde toplamaya ve örgütlemeye çalışır; önce "Enternasyonal Grup"ta, sonra da "Spartakus Derneği"nde. Fakat daha 18 Şubat 1915'te evinde tutuklanır. Prusya Krallığı Kadınlar Hapishanesi'nin 219 no'lu hücresinde Berlin'de Sosyal Demokrasi'nin Bunalımı adlı kitabını hazırlar. Bu kitap daha sonra Junius Broşürleri başlığıyla tanınacaktır.

Rosa'nın kız arkadaşı ve sekreteri Mathilda Jacob bu yapıtı hapishaneden dışarı kaçırmıştır. Sürekli olarak girdiği çeşitli hapishanelerden yazdığı mektupların çoğu da Mathilda Jacob'a hitabendir. Sık sık kınanan "Kanlı Rosa" tablosuna hiç mi hiç yakışmayacak mektuplardır bunlar. Mektup kâğıdına güvercin tüyü yapıştırır ve "renklerinde bol güneş ışığı olan yabani hindibayı" anlatır. Hapishane avlusuna leylak fidesi diker ve dışarıda ilk kuş ötüşünü duyduğunda "Sizi hasretle kucaklarım..." diye not düşer. Mektuplarının hemen hepsi böyle bitmektedir.

1918 Kasım'ında hapishane kapıları Rosa Luxemburg için bir daha kapanmamak üzere açılır. Artık kendisine yaklaşık iki ay daha; tam hesap edilecek olursa; altmış yedi günlük "yaşam" kalmıştır. Son mektuplarından birinde belirttiğine göre bu günleri "Karışıklık, saat başı tehlike, telaş ve koşturmaca" içinde geçirir.

Berlin'de 1917 Nisan'ında USPD tarafından kurulan Kızıl Bayrak adlı gazetede çalışmaya devam eder. 29-31 Aralık 1918'de Alman Komünist Partisi kurulur. Rosa Luxemburg bu birleşime katılarak parlamenter çözümü savunursa da başarılı olamaz. O, yeni partinin "Sosyalist Parti" adı altında millet meclisi seçimlerine katılmasını tercih etmektedir.

15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg Karl Liebknecht ile birlikte tutuklanarak Berlin'deki Eden Oteli'ne getirilir, sövülür, dövülür ve öyle kötü muamele edilir ki, oda hizmetçilerinden biri ağlayarak, "Zavallı kadına nasıl vurduklarını, nasıl kötü muamele ettiklerini hiç unutamayacağım!" diye bağırır.

1919'un 15 Ocak'ını 16 Ocak'a bağlayan gece, Rosa Luxemburg İmparatorluk subay ve askerleri tarafından öldürülür. Son sözleri, "Ateş etmeyin!" olmuştur.

Cesedi aylar sonra Berlin Hayvanat Bahçesi'nin bir kanalında bulunur. Bundan 55 yıl sonra, 15 Ocak 1974'te Federal Almanya Ulaştırma Bakanlığı Rosa Luxemburg anısına özel posta pulu çıkarır.

Artık üstünde onun resmi olan bir posta pulu vardır. Ve buna karşı çıkan, hem de kızan bir toplum kesimi de yok değildir. Tüm benliği ile savaş karşıtı olan bu kadın için yapılan yorumlardan biri şöyledir: "Şimdi de aşırı solcu, eski tüfek kızıl karıların ve göçmenlerin resmini koyuyorlar bu değerli pulların üzerine."

oyunlar