Tarih

Harry S. Truman « İlginç Yaşam Öyküleri

Siyah araba, terk edilmiş caddelerde sanki içindekilerin sessiz ama hararetli bir tartışma yaptıklarını anlamış gibi yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan ilerliyordu.

Arka koltukta koyu takım elbiseli iki adam karşılıklı olarak oturmuşlardı. Kahverengi takım elbiseli adam son iki dakika içinde ikinci kez kaşlarını çattı. Hiddetli bir şekilde "Ama sizi yine öldürmekle tehdit ettiler" diye bağırdı.

"Bunu bir dakika önce de söylemiştin" diye sessizce cevapladı gri takımlı adam.

"Ama, Sayın Yargıç!"

"Sam, kararım kesin" diye belirtti yargıç kesin bir dille, "Son dakikada fikrimi değiştirmeyeceğimi bilirsin. Bu işe başlayacağız ve ben de dilediğimi söyleyeceğim."

Yargıç yerine iyice yerleşti ve akşam karanlığının çöküşüne baktı. Arabanın penceresinde sadece kendi yansımasını görüyordu.

"Sam, Klan hakkında ne kadar bilgin var?"

"Tehlikeli, acımasız ve ülkenin bu bölümünde korkunç gücü olan bir örgüt olduğunu biliyorum, Sayın Yargıç. Aynı zamanda bu katillere alenen kata tuttuğunuzda sadece hayatınızı ve mesleğinizi değil, ailenizin hayatını da tehlikeye attığınızı biliyorum."

"Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? Siyasi hayata adım attığımda hiçbir özel topluluğun hayatımı ve düşüncelerimi etkilemesine izin vermeyeceğime yemin ettim. Bütün hususları gözden geçirdikten sonra kesin kararımı verdim. Bir karar verince de fikrimi değiştirmem. Kötülük ve namussuzluğu kökünden söküp atmak için savaşacağım. Karım da kararıma katılıyor. Karamsar olduğu noktalar olsa da beni destekliyor. Artık bir bebeğimiz var. Bu da doğru olan için savaşmamızı daha da gerekli kılıyor."

Yargıç duraksadı, derin bir nefes aldı. "Şimdi, senin Klan'la ilgili bilgi edinmen konusuna dönersek. İç Savaş'ın ardından 1886 yılında. Birleşik Devletler'in güneyinde bir grup oluştu. Onların az kuzeyinde, henüz kanun çıkarıp uygulayacak herhangi bir yönetim oluşmadan önce zorla düzen sağlamaya çalışanların yaptığı gibi.

"Güney savaşı kaybetmişti, ama dağılan ordulardan ayrılanlar eyalet yönetimlerine gelmeye başladılar, yönetim, suçluların ve cahil insanların eline geçti.

"İlk zamanlarda örgüte katılanlar, sadece eğitimsiz ve batıl inançları olan zencileri korkutmak niyetinde olduklarından bembeyaz çarşaflara bürünüp hayalete benzemeye çalışıyorlardı. Kimse tanımasın diye de maske takıyorlardı. Büyük ahşap haçları ateşe veriyorlardı. Bu ateşlerle çevrili haç sembolleri oldu.

"Klu Klux Klan'ın örgüt merkezi Tennessee, Nashville'deydi. Liderleri ise Kuzey ile Güney'in İç Savaşında ya da kendi deyimleriyle "Eyaletler arası Savaş"ta, süvarilerin başında olan General Nathan Bedford Forrest'tı. "İmparatorluğun Yüce Sihirbazı" diye anılıyordu. Klan'ı krallıklara ayırmışlardı. Her krallığın başında "Yüce Ejderha" adı verilen biri bulunuyordu. Diğer önemli konumlardakilere "Cinler", "Mezar Kazıcılar" ve "Yüce Tepegözler" gibi adlar verilmişti. Güney'de düzen sağlandığında Klan da dağıtıldı.

"Bizim şimdi karşı karşıya kaldığımız ise 1915'te kurulan ve İkinci Klu Klux Klan adı ile anılan örgüt. Birincisinin aksine bu örgüt kuzey eyaletlerine de yayılmış ve çok güçlenmiş. Amacı, ABD'de doğan beyaz Protestanları içine alarak ilerlemek.

"İşte bu benim nefret ettiğim ve senin de nefret ettiğini bildiğim Klan. Ben beyazım, Protestanım ve Amerika'da doğmuş olmaktan gurur duyuyorum. Ancak Klan, bugüne kadar bana öğretilmiş olan bütün değerlerin tam karşıtı. Hiçbir zaman onlara teslim olmayacağım ve son nefesime kadar da onlarla savaşacağım, Sam. Sanırım bu akşamlık bu kadar vaaz yeter, en azından bu düşüncelerimi onların yüzlerine söyleyebileceğim."

"Sayın Yargıç, duygularınızı paylaşıyorum. Ancak aynı zamanda yargıçlık görevinde elde ettiğiniz başarıların, ülkeye yaptığınız katkıların sona ermesinden endişe duyuyorum. Bu ülkedeki birçok insan son iki sene içinde gösterdiğimiz ilerlemeye yüreklerini koydular. Hem ülkenin borçlarını azalttınız hem de yollarımızın geliştirilmesini sağladınız. Hatta o sabit fikirli ve inatçı Cumhuriyetçi gazete bile geçen hafta sizin başarınıza yer verdi."

"Teşekkür ederim. Sam. Gerçekten teşekkürler."

Gidecekleri yere yaklaşırken yavaşlayan ve son birkaç dönüşü yapan arabanın içindeki iki adam kendi düşüncelerine daldılar.

Yargıç en sert ifadesini takınmıştı. Dişlerini sıkmış, çenesi rakibini yanlış hareket yapmaya iterek alt edecek bir boksörün çenesi gibi köşeli hal almıştı.

Hayatında kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. İnandığı bir davası olması ve bunun için savaşması kanının sanki bir senfoni ritminde akmasını sağlıyordu. Vücudunun her parçası hazırdı. Kafası sürekli bu mesele ile meşguldü. Adımları canlı ve neşeliydi. Kendini yenilenmiş ve canlanmış hissediyordu. Hayat doluydu.

"Toplantı binası sokağın aşağısında. Önünde iki meşale dışında bir şey göremiyorum. Ateşe verilmiş haç nerede acaba? Anlamıyorum, Sayın Yargıç" diye bağırdı Sam.

"Bu gece beyaz çarşaflılardan göremeyeceksin, Sam. Korkmuş, kızgın ve kafası karışmış, kendilerinden emin olamayan, içlerindeki kötülüğü ya da başkalarının içindeki iyiliği göremeyen yurttaşlar olacak orada. Kendilerine 'Bağımsız Demokratlar' adını veren yurttaşlarımızla tanışacağına eminim."

Araba binanın önündeki boş alana, kaldırıma gömülü duran ve ışıkları binanın duvarlarına yansıyıp garip şekiller oluşturan iki meşalenin arasına park edildi.

İki adam vücutlarını sert bir şekilde eğerek arabadan indiler. Yargıç omuzlarını dikleştirdi, başını havaya kaldırdı ve şoföre dönerek. "Burada bekle. Kısa ve hoş bir konuşma olacak. Senin gelmene de gerek yok, Sam" dedi.

"Sizi duyamıyorum, Sayın Yargıç."

"Salonun arkasında bir yerde bekle. Dışarı beraber çıkarız. Zaten bağırmakla çok meşgul olacaklarından fark etmeyeceklerdir."

"Umarım gerçekten dediğiniz gibi olur."

Yargıç, onu arkadan izleyen Sam'le birlikte, girişte duran yarım düzine iri yarı ve sert görünüşlü adama aldırış etmeden binanın merdivenlerini çıktı. Adamlardan ikisi tehditkâr bir tavırla ikiliye yaklaştılar. Bir başkası öne çıkarak onları engelledi.

"Durun çocuklar. Yargıç bu. Bırakın geçsin."

İki adam isteksizce geri çekilirken içeri girenleri süzüyorlardı. Kapıya ulaştılar. İçerideki konuşmacı fikrini beyan ederken boğuk bağrışmalar uç noktasına tırmanmıştı. Salonu kaplayan gürültü mendireğe vuran dalgaların sesi gibi duvarlarda yankılanıyor, kapıları ve pencereleri titretiyordu.

Kapıdan içeri girdiklerinde, çok sıcak olan kalabalık salondaki terli adamların pis kokusu, Libya çölünden esen Siroko yeli gibi çarptı yüzlerine. Tütünün bayatımsı mayhoş kokusu burun deliklerine ve giysilerine yerleşti. İki adam ellerinde olmadan geri çekildiler.

Salondaki tek aydınlatma, girişten 20 metre kadar uzaklıkta bulunan küçük sahnenin üzerine uzun tellerle sarkıtılmış üç adet çıplak ampulle sağlanmıştı. Sahnede, üçü bir kumar masasında oturan dört adam vardı. Dördüncü adam ayakta, kendisini onaylayan kalabalığa bağırarak konuşuyordu. Dört adam da, dinleyiciler de kısa kollu gömlek giymişlerdi.

Yargıç, sonradan dikkatini çeken bir ayrıntıyı hatırlayacaktı. Bu ayrıntı, konuşmacının soğan köküne benzer burnunun ucundaki kocaman bir bendi. Gözleri bene takılı, neşe içinde, bilinçli olarak salondaki geçitten yürüdüğünü anlatacaktı.

Konuşmacı, söylevinin en ateşli yerinde kendini kaptırmış konuşurken kendisine yaklaşmakta olan ufak tefek adamı henüz fark etmemişti. Daha sonra, onun farkına vardığı ilk anı anlatırken, dinleyicilerin bazılarının dikkatinin dağıldığını ve yavaşça sessizleşmeye başladıklarını söyleyecekti.

"Ve size şunu belirtmek istiyorum ki" diye devam etti adam, "son altı ayda buraya hiç görmediğimiz kadar çok zenci taşındı. Bu kan emiciler çiftliklerimize, şehirlerimize gelip buraları kalabalıklaştıracaklar. Hepimiz tehlikedeyiz. Irkımız korkunç bir tehdit altında. Kız çocuklarımızı odalarına kilitlemek durumunda kalacağız. Benim üç kızım var ve onlar için çok endişeleniyorum. Tek çaremiz bunlara günlerini gösterebilmek için silahlı direnişe geçmek."

Dinleyici kalabalığı kükreyerek onayladı. Bağrışlar, çağırışlar, ıslıklar ve tepinmeler eski binanın temellerini zorluyordu.

"Göster onlara gününü, Jed" ve "Hepsini yakalım" haykırışları içinde konuşmacının cümlesinin devamı yok oluverdi.

Birdenbire bağrışlar, çağırışlar hafifledi ve yüksek sesle mırıldanmaya çevrildi. Başlangıçta konuşmacı temponun ve seslerin değiştiğini fark edememişti. Yüzünden ter damlıyor, terinin tuzu gözlerini yakıyordu. Yüzünü silerken kalabalığın tavrını neyin değiştirdiğini görebilmek için gözlerini kısarak baktı.

Yargıç kürsünün merdivenlerine vardığında, sahnedeki diğer üç adam gelen yabancıyı tanıyarak yerlerinden kalktılar.

"Yargıç geldi" dedi bir tanesi.

"Evet o. Yargıç" dedi diğeri.

"Ne halt etmek istiyorsunuz?" diye sordu üçüncüsü.

"İçimde size söylemek istediğim şeyler var. İsteseniz de istemeseniz de dinleyeceksiniz."

"Ne cüretle toplantımızı bölersiniz?" diye bağırdı biri.

"Belki ışığı görmüştür, Bart" dedi diğeri.

"Bırakın ne söyleyecekse söylesin, sonra da dışarı atın" dedi daha yaşlıca olan biri.

Dinleyicilerden gelen sövüp saymalar ve bağrışlar dalga dalga yükseliyordu. Sonuçta, sahnede oturan üç adam telaşla aralarında konuştular ve çabucak bir karara vardılar. Dimdik ayakta duruyor ve ellerini önlerinde duran azgın kalabalığa, sanki gürültüyle geçen yük trenine sallıyorlarmışçasına sinir içinde sallıyorlardı. Zamanla bağrışma azaldı ve kalabalık kuşku içinde liderlerinin yalvarmalarım dinledi.

"Şimdi, yargıcın bize anlatmak için geldiği şeyleri dinlemek istemediğimizi düşünmesini istemeyiz. Belki de komşumuz olan diğer kasabadaki linçi kaçırmışızdır. Doğru mu. Yargıç?"

Cevap alamadığını görünce, "Tamam, Sayın Yargıç sahneyi size bırakıyorum."

Daha önceden söylev veren konuşmacı, yeni gelen tarafından bir kenara itilmiş olmanın verdiği sıkıntıyla kürsünün kenarındaki duvara yaslanmış konuşma sırasının gelmesini bekliyordu.

Yargıç durdu, kalabalığa göz gezdirdi ve ellerini havada sallayarak "Uzun bir söylev verecek ya da herhangi bir tartışmaya girecek değilim. Savunduğunuz her şeyin karşısındayım ve sizlerin Amerikan ideal ve prensiplerine uymayan şarlatanlar olduğunuzu düşünüyorum. Oylarınıza da istemiyorum" dedi.

Bunları söyledikten sonra kayıtsızca kürsüden aşağıya inip koridora doğru yürümeye başladı. Cümlesini bitirdiğinde tam bir sessizlik olmuştu. Salondaki kalabalık baka kalmış, sanki söylediklerini anlamaya, sindirmeye çalışıyordu. Ağızları şaşkınlıktan açık, salonu terk etmeye çalışan ufak tefek adamı korku ve saygı ile izliyorlardı.

Birdenbire biri "Gebertin şu piçi" diye bağırdı. Başka biri daha iğrenç laflar ederken, bir diğeri "Zenci aşığı" diye laf attı. Diğerleri de sırayla ellerini havaya kaldırıp tehditkâr hareketlerle sallamaya, koltuklarını tekmelemeye başladılar. Tek tek bağrışmalar salonun çeşitli noktalarında itişmelere dönüştü. Liderler kalabalığı susturmak için tokmaklarını masalara vuruyorlardı ama bir işe yaramıyordu. Şaşkınlık içinde ve onları sinirlendirenin dışarı çıkmış olduğunu unutarak kızgınlıklarını birbirlerine yöneltmişlerdi. Kalabalığın sakinleşmesi yarım saati bulacaktı. Liderler programı kaldıkları yerde bıraktılar ve toplantıyı ertelediler.

Sam yargıcı kapıda yakaladı ve hızla merdivenlere doğru götürüp arabaya bindirdi. Çalışır durumda olan araba hemen hareket edip gürültüyle caddelerde ilerledi.

"Sanırım seçimi kaybettiniz, efendim" dedi Sam.

"Üç hafta içinde göreceğiz" diye cevapladı yargıç.

Sonraki birkaç halta Klu Klux Klan yerel gazetelere tam sayfa ilanlar verip yargıcı teşhir etti ve yeniden seçilmesine karşı olduklarını belirtti. Seçim ilçedeki herkesin düşündüğünden de yakındı. Yargıç 877 oyla kaybetti. Klan'ın gücünü gösterdiği şüphesizdi. Bu güç, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından geçmişe sıkı sıkıya bağlı olmayan, kendi cehennemlerini Büyük Kriz'le ve Nazi dehşetiyle yaşamış yeni bir kuşağın oluşmasıyla azalmaya başlayacaktı.

Yargıca gelince, bu olayı hatırladığında "Siyasi hayatımdaki en eğlenceli akşamlardan biriydi" diyecektir.

Yargıç, Harry S. Truman, bundan sonraki siyasi hayatında hiçbir seçimi kaybetmedi.

Gücünün doruğundayken, 1920'lerde Missouri'de Klu Klux Klan'a karşı çıktığı için "Savaşçı Harry" ya da "Göster Günlerini Harry" diye anılarak Amerikan tarihinde unutulmaz bir yer edindi.

Birçok tarihçi, Harry S. Truman'ın sonradan meşhur olan iflası üzerinde durdu. Truman, 1920-21 dönemindeki iktisadi durgunluk sırasında, Eddie Jacobson'la bir erkek giyim mağazasına ortakken iflas etmişti. Daha doğrusu iflası kabul etmemiş ve sonraki 15 yılda borcu olan 12 bin doları ödemeye çalışmıştı. Bu ticaret deneyiminde toplam 28 bin dolar zarar etmişti.

Dürüst biri olarak bilindiğinden, Prendergast Makine Şirketi'yle olan ortaklığından dolayı hiçbir zaman lekelenmedi. 1926'da yargıçlığa geri döndü ve 1934'te Missouri'den senatör seçildi. Tanınmış bir aileye mensup olması ve partisine karşı sadakati Demokrat Parti içinde yükselmesini, önem kazanmasını ve saygı görmesini sağladı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Milli Savunma Programı'nı soruşturan Senato Komitesi'ni yönetti. Vergi ödeyen vatandaşın milyonlarca dolarını kurtararak güvenilirlik kazandı ve ulusal dikkati üzerine topladı.

1944'te adayların belirlendiği kongre sonrasında F.D. Roosevelt'in Truman'ı kendi partisinden aday olması için önermesi sıkıntı yarattı. Roosevelt'in seçim kampanyasını yürüten Bob Hannegan'ın, birinci sırada olan Anayasa Mahkemesi Yargıcı William O. Douglas'ın yerine Truman'ı yazdığı söylenir.

Roosevelt'in ölümünden sonra Truman, İtilaf güçlerine karşı kazanılan zafer sırasında liderlik yapmış ve Amerika'yı savaş sonrası döneme taşımıştır.

1990'larda Amerika'da güçlü lider eksikliğinden dolayı geçmişe özlem duyulmaya başlandı. Truman'lı yıllar şimdi kararlı yönetimin olduğu günler olarak kabul edilmektedir. Beyaz Saray'daki görevi sırasında yaşadığı pek çok acı ve yarattığı sıkıntılar artık pek hatırlanmamaktadır.

Savaşı sona erdiren atom bombasını atma kararı, tam o sıralarda Japon ekonomisinin neredeyse çökmek üzere olduğu söylenerek şimdilerde tartışılıyor.

Truman, Japonya'ya atom bombası atma kararından altı yıl sonra da Kore Savaşı'nda General Douglas MacArthur'u görevinden almış olmaktan pişmanlık duymadı.

Douglas MacArthur Amerika'nın yetiştirdiği belki de en ünlü generaldi. Ama Truman, askeri işlerin siviller tarafından yönetilmesi gerektiği ilkesini savunuyordu. Clemenceau'nun da dediği gibi "Savaş, generallere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir." Klu Klux Klan'la savaşırken, Prendergast için çalışırken ya da bir halkın zorlu kararlarının yükünü omuzlarken ve dünyayı etkileyen bir liderken Truman kişiliğini kanıtlamıştır.

Enver Paşa Türkistan'da « İlginç olaylar

Enver Paşa'nın Türkistan Macerası
Ağustos 1922, Buhara

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden devletler arasında yer aldığını kabul ediyordu. İmparatorluk parçalanıp, tarih sahnesinden çekilecekti. Ancak imparatorluğu bu savaşa sokan ve savaş sırasında da yönetimini ellerinde tutanların l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece bir Alman denizaltısıyla Kırım'a doğru yola çıkarken bu gerçeği kavradıkları pek söylenemez.

Daha sonra Avrupa, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya bozkırlarında geçen yıllarına ve serüvenlerine bakıldığında bu durum görülebilir. Evet, bir dünya savaşını kaybettiklerini herhalde anlıyorlardı, ama bunun aynı zamanda imparatorluğun da sonu olduğunu, hatta belki de geleneksel imparatorluklar döneminin de kapanmış olduğunu kavrayabilseler İstanbul'dan ayrıldıktan sonraki serüvenleri farklı olurdu.

Ama onlar, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa bambaşka hayaller peşindeydi. Nasıl Türkler bin yıl kadar önce Orta Asya'dan yola çıkıp Anadolu'ya gelmişler ve burasını yurt edinmişlerse, Enver Paşa da bu tarihi bir başka şekilde tekerrür ettirmeyi hayal ediyordu. Orta Asya'da kendisini kucaklamaya hazır Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplayacak ve başına geçeceği bu güçlerle yeniden Anadolu'ya gelecekti.

Evet, Marks'ın dikkat çektiği gibi, tarih belki tekerrür edebilirdi, ama birincisinde trajedi ise ikincisinde komedi olarak!

1918 Kasım ayı başında Kırım'a çıkan Enver Paşa hemen Kafkasya üzerinden Türkistan'a geçmeye niyetliydi. Bir yıl önce, 1917 Kasımında Rusya'da Bolşevik Devrimi olmuştu ama Lenin ve arkadaşları henüz Rusya'nın tümüne egemen değillerdi. Uçsuz bucaksız Rus topraklarında bir iç savaş hüküm sürüyordu.

Petrograd ve Moskova başta olmak üzere Kızıllar büyük kentleri ellerinde tutuyordu ama kırsal alanda ve çeşitli bölgelerde Çarın generallerinin yönetimindeki Beyazlar egemendi. İşte bu koşullar Çarlığın Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk-İslam sömürgelerinde de bir otorite boşluğuyla birlikte bağımsızlık eğiliminin ortaya çıkmasına yol açmıştı ve "cihan imparatorluğu" Osmanlı'nın Başkumandan Vekili kendisine tarihsel bir misyon düştüğüne inanıyordu.

Bu kargaşa içinde Enver Paşa hemen Türkistan'a geçme olanağını bulamadı. Bunun üzerine bir süre Avrupa ve Rusya'da kalacak ve Bolşevik Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ortamdan da esinlenerek bir "ihtilalci İslam örgütlenmesi" gerçekleştirmek için uğraşacaktı. Avrupa'daki çalışmaların merkezi Berlin'di ama Moskova ile de sıkı bir bağ söz konusuydu. İngiliz emperyalizmine karşı bir güç olabileceği düşüncesiyle Rus devrimcileri de Enver Paşa'ya belirli desteklerde bulunmayı uygun görüyorlardı.

Doğrusu Enver Paşa da Bolşeviklerle arasını iyi tutmaya özen gösteriyordu. Örneğin Moskova'da daha çok Kuzey Afrikalı olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden -ne olduğu pek de belli olmayan- temsilcilerin katıldığı "İslam İhtilal Cemiyetleri Kongresi" toplandı. Daha sonra Eylül 1920'de Bakü'de düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı'na da katılan Enver Paşa burada etkili bir rol oynamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Bu arada bir kulağı da Ankara'daydı. Anadolu'da sürmekte olan milli mücadeleyi yakından izliyor, Mustafa Kemal'le haberleşiyor ve fırsat bulursa dönmeyi düşünüyordu.

Ancak Mustafa Kemal bunu engelleyecek, hatta bir ara Enver Paşa 1921 Ağustosunda Batum'a kadar gelip sınırı geçmeyi ciddi bir şekilde düşündüğünde tutuklanmasını bile isteyecekti. Sonuçta Ankara'daki kadro Sakarya Savaşı'nı kazandıktan sonra o aşamada Anadolu'da bir şansının kalmadığını gören Enver Paşa da kendisini Türkistan'a attı.

Ekim 1921'de Türkistan'da Buhara'ya gelen Enver Paşa'nın bu bölgeye ilişkin ne doğru dürüst bilgisi, ne de ciddi bir askeri gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenme olanağı vardı. O kendi kendine bir misyon biçmişti ama tarih toplumsal ve siyasal olarak bambaşka bir kanaldan, onun hiç kavrayamayacağı bir doğrultuda akıp gitmekteydi. Enver Paşa bu akıntıya rağmen kendisinden başka belki de kimsenin inanmadığı ve ciddiye almadığı misyonunu gerçekleştirmek için bazen komik, bazen trajik görünümler kazanan bir dizi uğraştan sonra bir tür intihar eylemiyle yaşamına son noktayı koyacaktı.

Buhara'ya geçtikten sonra merkezi iktidarı ellerinde tutan Bolşeviklere de tavır alan ve bölgede bir güç toparlayabilmek için hem Ruslara, hem de İngilizlere karşı mücadele etmeye kalkışan Enver Paşa çıkışsızlığını fark ettiği ve ölümüne yaklaştığı sıralarda İngilizlerle ilişki kurmamakla yanlış yaptığını düşünmeye başlamıştı ama artık onun için çok geçti...

Türkistan'a geldikten sonra Doğu Buhara'ya geçerek buradaki Basmacı hareketinin başına geçmeye niyetliydi. Nitekim bu doğrultuda hareket etti. O sıralarda Türkistan'daki iktidarı elinde tutan kadro Bolşeviklerle iyi ilişkiler içindeydi ve yerli gericiler tarafından Ruslardan daha tehlikeli ve öncelikle yok edilmesi gereken düşmanlar olarak değerlendiriliyordu. Bu güçler önceleri Enver Paşa'ya da pek iyi gözle bakmadılar. Sonuçta onun da geçmişinde padişahı tahttan indiren bir ihtilal bulunuyordu. Bunun için pek güven verici değildi. Hatta bir ara tutuklu koşullarında yaşadı.

Orta Asya bozkırlarında Ruslara karşı bir güç ortaya çıkarmaya çalışırken örneğin kendisine "Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı, Merkezler Merkezi Reisi" gibi komik unvanlar yakıştırarak bir hava yaratmaya çalışıyordu. Çevresindeki bazıları da adeta dalga geçer gibi "Sen Hakanlar Hakanı, Padişahların En Muazzamı ve Bizim Büyük Padişahımızsın" diyorlardı. Ama tüm bu gösterişli laflar bir komediden, Enver Paşa'nın tüm uğraşları da nafile çabalar olmaktan ileri gitmeyecekti.

Her şeye rağmen Enver Paşa'nın bölgedeki çabalarını yakından izleyen ve küçümsemeyen Bolşevikler önce kendisini Moskova'ya davet ettiler. Ancak bunu kabul etmeyen Enver Paşa, Basmacı hareketiyle ilişki kurmasının ve çevresinde bir miktar adam toplamasının ardından Sovyet iktidarı için bir tehdit unsuru haline geldi.

Duşanbe'de meydana gelen çarpışmalarda Enver Paşa'nın kuvvetleri başlangıçta bazı başarılar kazandı ve Kızıl Ordu birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Enver Paşa bir süre Buhara'da denetimi eline aldı. Hatta Sovyet iktidarından kendisini tanımalarını bile talep etti. Ancak durumun ciddiyetine uygun kuvvetleri bölgeye sevk ederek toparlanan ve karşı saldırıya geçen Kızıl ordu birlikleri bir dizi çarpışmadan sonra bölgeye egemen oldu.

Kuvvetleri dağılan ve elinde küçük bir birlik kalan "Turan ve İslam İhtilal Orduları Serdarı, İslam ve Buhara Leşkerlerinin (Askerlerinin) Emiri" Enver Paşa güneye, Afgan sınırına doğru çekilmeye çalışırken 4 Ağustos 1922'de bulunduğu Belcivan yakınlarında kıstırıldı. Mermi yağdıran makineli tüfeklerin üzerine atına binip, kılıcını çekerek maiyetiyle birlikte saldırdığı rivayet edilen Enver Paşa Pamir Dağlarının yamaçlarında, Çegan Tepesi eteklerinde can verdi.

Ama Turan hayalleri bitmeyecekti. Bazıları "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan" diye şiirler yazmaya, yeni trajedilerin ve fiyaskoların yollarını döşemeye devam edecekti...

Ziştovi Barışı « Osmanlı Tarihi

11 Temmuz 1789 tarihinde Osmanlı Devleti ile İsveç arasında bir dostluk antlaşması imzalanmıştı. Sultan Üçüncü Selim, Rusya ve Avusturya'nın kendileri için de bir tehlike olacağını düşünen Prusya Kralı ile bir ittifak antlaşması yaptı (31 Ocak 1790). Ancak bu antlaşmalar yürürlüğe girmedi. İç işlerinde meydana gelen karışıklıklar, Avusturya'yı Osmanlılarla Ziştovi Barış Antlaşması imzalamaya mecbur bıraktı (4 Ağustos 1791).

Ziştovi Barış Antlaşmasıyla Avusturya, savaş sırasında aldığı toprakları Osmanlı Devleti'ne geri verdi. Orsova ile Unna suyu taraflarındaki küçük bir arazi ise Avusturya'ya bırakıldı. Avusturya, Rusya'ya açık ya da gizli hiçbir yardımda bulunmayacağını dair bir garanti vermişti.

oyunlar