Annette von Droste-Hulshoff « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1797-1848)
1810 Münster, Fransız İmparatorluğu'na katılır.
1813 Anncttc von Droste Hülshoff, Grimm Kardeşler ile tanışır.
1816 Grimm Kardeşler'in Alman Masalları yayınlanır.
1823 Köln'de ilk Rosenmontag eğlence resmi geçidi yapılır.
1825-26 Droste'nin Köln, Bonn ve Koblenz gezisi.
1834 J.A.L. Werner genç kızlar için beden eğitimi kitabını yayınlar.
1837 Münster'de Levin Schücking ve Droste'nin de üyesi olduğu bir "Heeken - Yazarlar Derneği" kurulur.
1843 Levin Schücking, Luise von Gali adlı kadın yazarla evlenir.
1848 Droste'nin ölüm yılı: Fransa'da Şubat Devrimi ve Almanya'da Mart Devrimi.
1862 Levin Schücking ilk Droste biyografisini yayınlar.
1878-79 Cotta Yayınevi'nde Levin Schücking tarafından derlenen, Droste'nin Bütün Eserleri çıkar.
"YÜZ YIL SONRA OKUNMAK İSTİYORUM, BELKİ BAŞARIRIM."
Ailede "Annette" diye çağrılan Anna Elisabeth Freiin von Droste zu Hülshoff, ilk şiirini biraz önce bitirmiştir. İlk eserini altın yaldızlı varaka sarar ve doğru Hülshoff şatosunun kulesine çıkar. Rüzgâr okunun altındaki horozlu merteğin boşluğunda saklanacak ve "sonsuzluğa adanmış" olacaktır bu eser. Şu dizeleri kâğıda dökmüştür:
Gel sevgili horozcuk, yaklaş ve elimden gagala yemini Gel anık sevgili küçük adam Gel ki kaçıp gitmesin o elinden.
Mehtap gümüş parlaklığında
Nasıl da bakıyor dünyaya
Bir pınardan daha sessiz parlıyor
Ey mehtap, yaklaş biraz daha dünyaya.
Keşfedilmemiş ozan yedi yaşındadır. Jenny, Werner ve Ferdinand adlı kardeşleriyle ailenin devamlı adresi olan Westfalen eyaletinin Münster kenti yakınındaki Hülshoff şatosunda taşralı bir soylu kızı olarak yetişmektedir. Çocukluğu şöyle betimlenir: Hastalıklı, narin, tuhaf. Özellikle son özelliği olan "tuhaflığı", annesini endişeye düşürür.
Annette'in oldukça aşırılığa kaçan duygusal ifadeleri vardır. Bir gece önce gördüğü bir düşü anımsadığında hüngür hüngür ağlayabilmektedir. Kendi kendisiyle konuşur, hayal kurar. Ata yadigârı şatonun etrafında saatlerce tek başına dolaşır. Yalnız gezileri sırasında çiftçilerin yanına gider, orada anlatılan tuhaf olayları ve hayalet öykülerini adeta nefes almadan dinler. Annette bir de kibirli ve kişilikli olmaya başlamasaydı, tüm bunlar hazmedilebilirdi.
Piyanoda gelişigüzel melodiler çalar, kendi şiirlerini yazmaya çalışır, arkadaş ve akraba çevresinde "komedi oynamaya" bayılır. Sahnelemelerinde alçakgönüllü ve çekingen değildir. Aile dostu Graf Friedrich Leopold von Stolberg, Annette'in ebeveynine yazdığı bir uyarı mektubunda genç kızın "mağrur ve şahsiyetli" olduğunu yazar. Çocuk ve Ev Masallarının ortak yayımcısı Wilhelm Grimm de onu çok sert yargılar: "Yazık ki benliğinde aceleci ve tatsız bir yan vardı... Mutlaka yükselmek istiyor ama bu iki özelliği arasında bocalıyordu."
Bunun dışında kendisi için Westfalen masal ve efsanelerini toplamasını memnuniyetle karşılarken, Annette tevazuyu yine de elden bırakmamalıdır. Annette uyum göstermeyi öğrenir. Bunu tüm yaşamı için öğrenir. Güpegündüz perdeleri çekili durumda yatağına yatıp, sıcak çay içerek "sakinleşmek" zorunda az mı kalmıştır? Örgü örmek ve piyano çalmak dışında başka şeyle uğraşması az mı engellenir? Fazla okumaması gerektiği az mı söylenir?
Fakat: "Tuhaf ve deli dolu mutluluğumu kitaplardan, romanlardan kazanmadım ben. Bunlar zaten benim içimdeydi," diye itiraf eder yirmi iki yaşındaki Annette, baba dostu (kamu hukuku profesörü) Anton Matthias Sprickmann'a yazdığı bir mektubunda.
Annette von Droste-Hülshoff "içinde olanları" daha da eleştirir. Sessiz, sakin. Çocukluğunda ilk dizelerini altın varağa sarılı olarak ailesinden sakladığı gibi - gizlice. Hayatının sonuna dek ailesinin ve sınıfının göze batmayan, uyumlu bir ferdi olarak kalır. Kırk beş yaşında bile annesine yazdığı mektupları "itaatkâr kızın Nette" diye imzalar. Her şeye rağmen Droste'dir. "Dünyaca ünlü kadın ozan"dır.
On altı yaşındaki Annette von Droste-Hülshoff un Bertha adında tamamlanmamış bir tiyatro eseri vardır ve bu eserdeki kahramanın eline aşağıdaki dizeler uyarı olarak tutuşturulur:
Rufum çok erkeksi, çok yücelerde
Kadın gözü izleyemez seni ötelerde
Yüreğini daraltan korku bu
Ve solmuş körpe yanaklarında.
Assalar kadınlar semalarını
Kaçarlar kendi öz benliklerinden.
Güneşe ermek isterler ötelerde
Yınmak isterler de bulutları kartal üstünde
Yapayalnız kalırlar sisli vadilerde.
Yarışmak isteseler de tüm erkeklerle
Kadın değillerdir anık, çifte cinsiyetleriyle.
Bu dizeleri yazarken, genç Annette, kendisini betimlemek ve disipline sokmak istemiştir. Uyar mı bunlara?
Çok küçük yaşlardan beri "dişi" olmama konusunda içine çok büyük bir korku yerleşmiş olmalı. Yine de dış görünümüyle zamanının ve konumunun gereği bir genç kız nasıl olması gerekirse, tam öyleymiş gibi bir izlenim bırakır. Çağdaşları onu kocaman mavi gözleri, açık sarı bukleli saçlarıyla zarif ve ince biri olarak tanımlarlar.
Çok önemli kadınsal bir özellik olan itaatkârlık bakımından da eksiği yoktur. Uslu uslu "çevre turu" dedikleri, yöredeki çiftliklerde yaşayan soylu akrabaları ziyaret amaçlı gezilere katılır. Bükendorf çiftliğindeki büyükannesi için "dini şarkılar" içeren bir kitap yazmayı planlar. Kadın eliyle yazılmış bu tür şiirler törelere de uygundur. Buna karşılık genç Annette'in kurduğu bazı arkadaşlıklar "aşırı maceracı" olarak nitelenebilir. On altı yaşındayken Westfalya eyaletinde kendisinden birkaç yaş büyük olan Katherine Busch adlı yazara büyük bir ilgi duyar.
Katherine "Westfalya'nın Ozanı" olarak kutlanır. Fakat Katherine, Modestus Schücking ile evlenir ve artık sadece eş, ev kadını ve ana olmaya karar verir. Annette o anda arkadaşının taşıdığı Schücking soyadının ileride kendisi için ne denli önemli olacağını sezemez. O sadece Katherine şiir yazmayı temelli bıraktığında, bir meslektaşını yitirdiğini sanmaktadır. Peki ya Annette'in hiç talibi yok mudur? Kimse ona teklifte bulunmamış mıdır?
1820'de (Droste üzerine yazılanlarda belirtildiği gibi) "gençlik felaketini" yaşar. Hatta sözü edilen "büyük bir yaşam krizi"dir. İlgi duyduğu iki erkek vardır. Hani denir ya, "umuda kapılmış", ikisi de o türden işte. O yaz olanlar, işin içinden çıkılacak gibi değildir. Droste'nin her biyografi, olayı başka türlü yazar. Belki Annette delikanlılarla olan ilişkilerinde çok beceriksizdir. Belki diğerlerinin uyduğu oyun kurallarına uyamamıştır.
Belki kendi duygularını analiz edememiştir. Her ne olursa olsun, iki erkekten de "ortak bir red mektubu" alır. Sessiz sedasız ortadan yok edemeyeceği bir mektup. O zamanlar mektuplar aile ve arkadaş çevresindeki her bireye hitaben "resmi açıklama" niteliğindeydi. Annette (o hep 'tuhaf değil miydi?) bu durumda ve aile çevresinde kendisini eskisine göre daha da yalnız hissetmiş olsa gerek. Hiç kimseden anlayış görmez.
Kız kardeşi Jenny daha sonraları şöyle diyecektir: "Annette evlilikten söz ederken, sağlığı pek yerinde olmadığı ve bağımsızlığına çok önem verdiği için evliliğin kendisine göre bir iş olmadığını söylerdi sadece." Annette'in kendisini burada belirtildiği gibi ifade etmiş olması imkânsızdır. O, hayatının sonuna kadar ailesiyle son derece uyumlu ve söz dinler bir kadın olarak kalır.
Annette içine kapanır. Yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra kız arkadaşı Elise Rüdiger'e eski günleri anımsayarak "Vaktiyle çok gençtim, çok mağrur ve mutsuzdum ve binlerce kez ölmeyi diledim," diye yazar. Çoktan üne kavuştuğunda ve Alman edebiyat tarihine "Die Droste" olarak girdiğinde, hakkında şu yorum yapılır: "O bir dâhinin yazgısı olan yalnızlığa mahkûmdu."
Evet, yalnız kalır. Eş ve anne olmaz. Ama yıllar sonra karşılıksız seveceği erkeğin, kendisine "Annecik" demesine izin verecektir.
Duygularını maskelemek için mi? Daha küçük bir kızken, hiç kimseye sezdirmeden, alay ve aşağılanmaya katlanmayı öğrenmiş olmalıdır. Belki de yetişkin bir kadın olarak annecik rolüne sığınmasının nedeni, bu rolün ona kendi duygularının açıklanmasına izin vermesidir.
Ama henüz pek "olgun" değildir. Kendi kendisiyle ve kendisine karşı savaş verir ve "aşk için hiçbir organa sahip olmadığı" duygusu içindedir. Bu sırada yazmaya başladığı -dini şarkılar- üzerinde çalışmaya devam eder. 1820 Ekim'inde annesine verdiği müsveddeye yazdığı ithafta "Belki de şarkılarım gizli kalmış bazı hasta damarlara basacaktır; çünkü hiçbir düşüncemi saklamadım, en gizli düşüncelerimi bile. Hoşuna gider mi bilmiyorum; bunları belirli bir kişi için yazmadım. Bununla birlikte kızının eseri olarak senin doğal mülkiyetin olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum."
Yazdıklarıyla kamu önüne çıkmadığı sürece Annette'in aile içersinde yazmasına göz yumulur. Bu da onun zaman öldürme şeklidir. Ledwina adlı bir roman, opera metinleri, liedler, baladlar üzerinde çalışır. 1825 sonbaharında akrabaları ile birlikte ilk kez daha uzun bir geziye çıkmasına izin verilir: Ren kıyılarına. Bir sürü olay gelir başına. Ren'de seyreden buharlı bir gemi ona çok heybetli gelir. Karnavala katılır, müzik ve edebiyat sohbetleri yapabileceği yeni arkadaşlar edinir. Kendisini özgür ve aile yükümlülüklerinden -oldukça- kurtulmuş hisseder. Fakat bu durum uzun sürmez.
1826'da Annette, Hülshoff a geri döner, en büyük ağabeyi evlenir ve mirasa sahip çıkar. Bundan kısa bir zaman sonra baba ölür. Annette'e ömür boyu alabileceği küçük bir gelir bağlanır.
Annesi ve kız kardeşi ile Rüschhaus dullar evine taşınır. Bundan sonraki yaşamı açık bir şekilde belirlenmiştir. Bekâr kalacak ve aile içersinde faydalı görevler üstlenecektir. Erkek kardeşinin çocuklarına ders vermek. Hastalara bakmak. Aile yazışmalarını yürütmek. "İyi bir hala" olmak. En yakın akraba çevresinden hiç kimse onun durmadan gizli gizli "anlaşılmaz şeyler" yazdığını fark etmez. İlk şiir kitabı piyasaya çıkmadan önce -anonim tabii- bu göze batmayan Annette'in 41 yaşına geldiğine de şaşmamak gerek.
Annette Elisabetlı von D... H... 'un Şiirleri adıyla 1838'de 500 adet basılan küçük bir kitap Münster'de piyasaya çıkar. Yalnız 74 adet satılır: Amcaları, teyzeleri, yeğenleri ve kuzenleri yazarla alay eder. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Şimdi hiçbirinin çenesi durmuyor ve kendimi nasıl rezil ettiğimin dedikodusunu yapıyorlar," der. Jenny diğerlerine oranla Annette'e sadık kalır.
Onu destekleyen biri daha vardır: Levin Schücking. Schücking? Bu soyadını taşıyan genç adam, Annette'in vefat etmiş çocukluk arkadaşı Katherine'in oğludur. Annette'ten 17 yaş daha genç olan Levin, hukuk öğrenimini bırakıp geçimini yazar olarak sağlamak istemektedir. Droste'nin ilk şiir kitabı çıktığında sık sık Rüschhaus'ta Annette'e uğrayan ve ozan hakkında olumlu eleştiriler yapan ender kişilerden biridir. Annette'in arkadaşı olur. Arkadaştan da öteye, kendisini ve yazılarını ciddiye alan biri olduğuna inanır Annette.
Die Judenbuche adlı uzun öykülerin ön çalışmalarını yapmaktadır. Şiirler ve baladlar yazarken ailevi sorumluluklarını da ihmal etmez. Levin Schücking ile sohbet ederek geçirdiği saatler annesini endişelendirmeye başlar. Ne garip bir ilişkidir bu? Annette Levin'e "Oğlum", Levin de ona "Anneciğim" demektedir. Bu hitap şeklinin arkasında ne saklıdır? Akraba çevresinde yeniden dile düşer Annette. Fakat bu kez mutluluğu için mücadeleye hazırdır. Çünkü Levin ile olan birlikteliği onun mutluluğudur.
Delikanlıyı Bodensee yakınlarında Meerburg'da kütüphaneci olarak işe yerleştirmeyi başarır. Kız kardeşi Jenny de bu kente gelin gitmiştir. Annette, 1841 sonbaharında Jenny'e gider. Orada "tesadüfen Levin'e rastladığını" yazar annesine: "Boş zamanlarında kendi yazıları ile uğraştığı ve müzeye gidip gazeteleri okuduğu için onunla yemek zamanları dışında pek görüşemiyoruz." Annette yalan söylemektedir. Kendisi için güç sembolü ve toplumun temsilcisi olan annesine hem de.
Levin'i pek az gördüğü doğru değildir. Her gün onunla birliktedir. Baş başa saatler süren yürüyüşler yaparlar. Annette kendisini öylesine dertsiz ve özgür hisseder ki, arkadaşıyla korkusuzca bir bahse girer. Çok kısa bir zamanda lirik şiirler içeren bir kitabı yazıp bitirmenin onun için zor olmayacağını iddia eder. "Ona karşı çıktığımda," der Levin Schücking "Benimle bahse girdi ve bir an önce eserine başlamak için hemen kulesine çıktı. Hemen öğleden sonra ilk şiirini muzaffer bir eda ile kız kardeşine ve bana okudu. Ertesi gün ise sanırım iki tane daha yazdı..."
1841 Ekinlinden 1842 Nisan'ına kadar Annette von Droste Hülshoff 54 şiir yazar. Bunların arasında, daha sonra ünlü olan Die Heidebilder adlı kitapta toplanan şiirler de vardır. Westfalya'da oturduğu zamanlara özgü resimler, renkler, kokular, yaşamındaki garip olaylar ve tüyler ürpertici hayalet öyküleri yeniden canlanır. Daha sonra ünlü olan Bataklıktaki Çocuklar yapıtında korkunç olaylar anlatır. Hemen hemen tüm şiirlerinde bir erkek "O"nun arkasına gizlenir. O zamanlardaki resimlerde saçları, kırk iki yaşındaki bir kadına yakışır şekilde sıkıca toplanmıştır. Yani, daha bir "kadın" bile değildir o. Evlenmemiş bir "genç kadın"dır.
Şiirlerini küçük zarif yazısıyla not eder. Hiçbir zaman aceleci değildir. Kız kardeşi Jenny ile evli olan eniştesi Lassberg şiir sanatı üzerine önemli söyleşilere girdiğinde sessizce içine çekilir. Örneğin, Meersburg'da konuk olan Ludwig Uhland, o sırada Edebi Almanca ve Halk Ağzıyla Türküler derlemesini yayınlamaktadır.
Annette bu konuda yardımcı olmaya söz verir. Katkısı memnunlukla karşılanır. Ama bunun dışındaki durumu şöyle anlatır Annette: "Hemen ardından konular bilgece konuşmalara, kütüphanelere vs. dönüşüyor ve biz kadın takımına kulak veren olmadığından sadece dinlemek zorunda kalıyorduk."
Uslu dinleyici ve bilgi aktarıcı olarak kendini feda eden uyumlu davranışlı, saçları kurdeleli, tokalı, firketeli bu soylu, kendinden emin kadın, Meersburg'da oturduğu dönemde Kulede adlı bir şiir yazmıştır ki, ilk ve son kıtalarını burada aynen aktarmak gerekir:
Kulenin yüksek balkonundayım. Çığlık çığlığa sığırcıklar etrafımda, Ve bir Baküs rahibesinden fırtına Uğıddamakta uçuşan saçlarımda; Ey vahşi adam, ey harika çocuk,
Seni kuvvetle sarmaktır arzum, Adele adeleye, kenardan iki adım Sonrası ölüm kalım güreşim!
Özgür kırlarda bir avcı olsam, Askerin bedeninden yalnız bir parça, Ne olurdu sanki erkek olsam, Gökler akıl verirdi o zaman azıcık Mecbur, burada ince ve kibarca, Uslu bir çocuk gibi oturmaya Ancak gizlice saçlarımı açıp Bırakabilirim rüzgârda dalgalanmaya.
Uçuşan saçlarıyla Annette von Droste-Hülshoff; bu görünümü kimse ona yakıştırmaz. Annette uslu kalır. Zamanla, kendisinden çok genç biriyle evlenen, yuva kuran ve arada bir birkaç satır mektup yazan Levin Schücking sorununu da halleder. Şöhret ve parayı hiç mi hiç düşlemez.
Kız arkadaşı Elise Rüdiger'e 1843'te yazdığında şöyle der: "Biri başını suyun üstüne çıkaracak olsa, arkadan başka biri yetişiyor ve birkaç santim daha yükseğe çıkarak ötekinin başını nasıl suya batırdığını; Heine'nin nasıl yok olduğunu, Freiligrath ve Gutzkow'un nasıl yaşlandığını, kısacası ünlülerin birbirlerini nasıl yediklerini ve yaprak bitleri gibi birbirlerini nasıl dejenere ettiklerini görüyorum da, bacaklarımı kanepeye uzatıp, yarı yumuk gözlerimle sonsuzluğu düşlemek daha iyi diyorum. Ah, Elise, her şey boşuna! Şimdi ünlü olmak ne hoşuma gidiyor, ne de istiyorum. Fakat yüz sene sonra okunmak istiyorum. Aslında Kolumbus'un yumurtayla yaptığı oyun gibi kolay olduğu ve sadece şimdiki zamanı feda etmemi gerektirdiği için belki başarırım da bunu."
Hac « Dinler Tarihi
Eski Yunanlılar yazgılarını öğrenmek için Apollon kâhinine başvurmak üzere Delfi'ye (Delphoi veya Delphi) veya Asklepios'tan şifa dilemek üzere Epidauros'a giderlerdi. Yahudiler yılda bir defa Kudüs'e, Müslümanlar ise Kabe'yi ziyaret ve tavaf etmek üzere yaşadıkları süre içinde en az bir defa Mekke'ye gitmek zorundadırlar.
İslâm'da Hac
Müslümanlıkta hac, dinin beş şartından biridir ve yalnız yılın belli zamanında Kabe'ye yapılan ziyarete denir. Diğer kutsal yerlerin ziyaret edilmesine hac denmez.
Hac günü Kurban Bayramı'na rastlayan 10 zilhiccedir. Bu töre Araplarda İslâm'dan önce de vardı. Osmanlı devrinde hacca çok önem verilir, padişah her yıl Kabe'ye yeni bir örtü gönderir, bunun için yapılan törene «sürre alayı» denirdi. Müslümanlıkta hac, sadece hali vakti ve sağlığı yerinde olanlar için zorunludur. Hacca gidip gelmiş olanlara hacı denir.
Hıristiyan Hacılar
Hıristiyanlık zamanla haccı genişletmiş, Kudüs'ten başka birtakım kiliseleri ve kutsal yerlerin ziyaret edilmesini de hac saymıştır. Ortaçağ'da bazı Hıristiyan azizlerinin gömülü bulunduğu kilise ve manastırlar bunlar arasındadır. Örneğin Fransa'da Lourdes ve Chartres kentlerindeki kutsal yerleri her yıl milyonlarca hacı ziyaret eder. Türkiye'de Efes (İzmir) yakınındaki Meryemana Evi de Hıristiyanlar için önemli bir hac yeridir.
(Solda) Mekke'de dua eden bir Müslüman. İslâm'da hac ziyareti, ayrıntıları belirlenmiş bir program uyarınca yerine getirilir.
(Sağda) Ürdün Irmağı'nda yıkanan Hıristiyan hacılar. Ortaçağ'da Filistin'e pek çok Hıristiyan hacı giderdi.
Kral Philip'in Ölümü « Tarihteki İlginç Olaylar
Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. yüzyılda ölümü
MÖ 4. Yüzyıl
Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler, Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.
Bunun sonucu olarak da birçok yerinden yara almıştı. Aldığı kötü darbelerden biriyle bir gözünü kaybetmiş ve bir mızrak darbesiyle de baldırından yaralanmıştı. Bu yaraların ikisi de doğru düzgün iyileşmeyip sürekli irin akıtıyorlardı. Özellikle bacağından çok kötü bir koku geliyordu. Ayrıca dedikodulara göre, tahtı ele geçirebilmek için anne katili olarak affedilmez bir suç işlemişti.
Özel yaşamı da aynı derecede skandallerle doluydu. İlk karısı Dionysius rahibesi, yani bugünkü söylemle tapınak fahişesiydi. O zamanlar böyle bir iş çok kabul görüyordu ve o da küçük bir kralın kızı olduğunu iddia ediyordu. Gerçek skandal ise halkın önünde kavga etmeleriydi. Philip'e bir oğul doğurdu, efsanevi İskender'i ve sonra İskender'in babasının Philip olmadığını, tanrı Zeus'un bir yılan kılığına girerek odasına girdiğini ve çocuğun Zeus'dan olduğunu her yerde konuşmaya başladı.
Günümüzün politika ve seks skandalleri Pella'nın başkentinde kraliyet sarayında dönen olaylar karşısında hiç kalır. Karısı, Philip'i resmen boynuzladığını açıklıyordu. Kadının yılanlarla dolaştığı bilinmekteydi. Kral da, kendisiyle yatmak isteyen herkesle, erkek-kadın ayırt etmeden yatma arzusuyla tanınıyordu.
İskender'le olan ilişkisi sevgi-nefret ilişkisi olarak tanımlanabilir. Bir yandan aralarında gerçekten sevgi dolu anlar geçiyordu. Philip, zamanın en ünlü hocası Aristoteles'i İskender'e ders vermesi için getirtmiş ve burnu havada Yunanlıların çocuğa saygı göstermeleri için yanıp tutuşmuştur. İskender de katıldığı ilk büyük savaşta babasının etrafı düşman askerleriyle çevrildiğinde onu kurtarmak için ileri atılmıştır. İskender, kelimenin gerçek anlamıyla kendisini babasıyla düşman mızrakları arasına atmıştı.
Diğer bir yandan da aralarında bir nefret vardı. Özellikle çocuk erkek olma yaşına geldiğinde. Çocuğun annesi ve babası arasındaki kırgınlık yıllarca sürmüştü. Philip, İskender yaşlarında bir kızla ikinci evliliğini yaptığı sırada işler iyice kızıştı. Düğün şöleninde Philip'in sarhoş arkadaşlarından biri yeni evliliğin ve tahta yasal bir varis olasılığının şerefine kadehini kaldırdı. Sonuç olarak da baba-oğul yumruklaşmaya başladılar ve aynı gece İskender ve annesi şehirden kaçtı. Bu çok akıllıca bir hareketti, çünkü Philip sarhoş öfkesiyle ikisini de öldürtebilirdi. Bir süre baba ve ana-oğul arasında savaş sürdü. Sonunda bir barış anlaşması yapıldı ve ana-oğul geri döndü.
Bu arada Philip'in tüm Yunan dünyasını dize getirme rüyası gerçekleşmeye başlıyordu. İÖ 338'de geçen tarihi Chaeronea Savaşı'nda Philip, güçlerini birleştirerek kendisinden iki katı büyüklükte bir ordu oluşturan Atina-Theb güçlerini yendi. Bir sonraki yılda Korint'te Korint Anlaşması yapıldı. Bu müttefik anlaşmasına göre bütün Yunanistan Philip'in himayesinde olacaktı. Her ne kadar sosyal açıdan eşit görülmese de, ordusunun gücü sayesinde Yunanlıların en büyük savaşçısı olarak saygı görmesine ve Pers İmparatorluğu'na karşı Asya'ya doğru harekete geçme hazırlıklarına başlamasına neden oldu.
Ama İskender durumu bozan tek unsurdu. Makedonya Kralı tarafından elçi olarak gönderildiği Yunanistan'da törenlerle zaferler kazanmış bir kahraman gibi karşılanmıştı. Babayla oğul arasındaki fark çok açıktı. İskender, ne pis kokulu yaralan olan sinirli bir savaşçı, ne de alkolden ve aşırı seksten yorulmuş yaşlı bir adamdı. Birçok kişi genç İskender'i dünyada vücut bulmuş bir tanrı gibi akıllı, esprili, iyi huylu, fiziki açıdan güçlü, çok yakışıklı, mükemmel bir Yunanlı olarak gördü.
İskender'in başarılı Yunanistan gezisi Philip'in kulağına geldi ve daha fazla huzursuzluk yarattı. Orduları yöneten, savaşları kazanan yaşlı kraldı. Ama bütün şöhreti bu genç adam topluyordu. Dahası, bir zamanlar karısı Olympias'ın ağzından dökülen rahatsız edici söylentiler ortada dolaşmaya devam ediyordu; İskender'in damarlarında Philip'in değil, bir tanrının kanı dolaşıyordu.
Pers İmparatorluğu'na yapılacak sefer hazırlıkları sırasında Pella'da dini bir festival ve oyunlar düzenlendi. Philip kral olduğundan aynı zamanda baş rahipti. Törenleri başlatmak için baş rahip olarak maiyetiyle beraber tapınağa ve sonra da arenaya gitmek onun göreviydi. Bütün Yunan devletlerinin temsilcileri de orada bulunacaktı. Çoğunun Pella'ya ilk gelişiydi. Şehir kendini hazırlıklara verdi. Ne de olsa Pella artık bir barbar şehri değildi, kendisini Yunan medeniyetinin ve kültürünün yeni merkezi olarak kanıtlamalıydı.
Festival, Philip'in yeni karısı ve yeni doğan oğluyla daha bir coşku kazanmıştı. Philip'in yaşlı içki arkadaşları ve yeni karısının ailesi de gayri meşru bir lekeyle kirlenmiş tahtın sonunda meşru bir varisi olduğunu uluorta konuşuyorlardı. Ayrıca gerginliği artıran bir başka olay daha vardı.
Philip'in aynı zamanda özel koruma görevlilerinden olan eski erkek sevgililerinden biri, Philip için rakiplerinden biriyle kavga etmişti. Rakibi bir çatışmada ölmüş ve son isteği de kendisiyle yarışmaya kalkan korumanın ortalık bir yerde aşağılanması olmuştu. Ölen rakibin isteği yerine getirildi; Philip'in eski aşığı bir partiye davet edilip burada elleri kolları bağlandı ve kölelerle hizmetçilerin aşağılaması için sokağa öylece atıldı.
Philip'e şikayet etmeye ve adalet dilemeye gittiğinde, Philip bu olayı çok komik bir şaka olarak buldu ve kendisini koruyamadığı için kahkahalarla gülerek sarayından çıkarttı. Bu gibi olaylar, kumpaslar artık had safhaya gelmişti.
Maalesef tam da bu sırada Philip'in aklına harika sandığı bir fikir geldi. Görünüşü yüzünden maruz kaldığı alaylardan, tercihlerinden ve zorbaca davranıyor bulunmaktan bıkan Philip, törene Yunan usulünde katılmaya karar verdi... Yani yürürken yanında silahlı korumalarından hiçbiri bulunmayacaktı. Yunan kent devletlerinin yöneticilerinin çoğu tiran olarak adlandırılmaktan korktuklarından, sokaklarda rahat rahat dolaşırlar, resmi törenlere diğer vatandaşlar gibi tek başlarına, korkmadan, silahsız ve korumasız katılırlardı. Çünkü sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisi bulundurma ihtiyacı hissedebilirdi.
Böylece Philip, festival sabahında en güzel kıyafetlerini giydi, geçit töreninin önünde yerini aldı, ağır aksak, topallayarak ilerledi ve halkın alkışlarına el sallayarak karşılık verdi. Elbette böyle asil bir hareketle yabancı konuklardan çok olumlu eleştiriler aldı... ve canından oldu. Arenaya giden tünelin içine girer girmez reddedilen eski aşığı birdenbire elinde bir hançerle ortaya çıktı ve Philip'in göğsüne hançeri sapladı. Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan gölünün içine düştü.
Şanssız suikastçı da hemen o anda İskender'in arkadaşları tarafından yakalandı ve öldürüldü. Birkaç saat sonra yeni gelin de kaderiyle karşılaştı. Philip'in eski eşi Olympias onu bîr köşeye sıkıştırdı ve intihar etmenin hunharca öldürülmekten daha iyi olduğunu söyleyerek genç kadının ve bebeğin ortadan kaldırılmasını izledi. Günün sonuna doğru artık İskender'in tahta çıkması kesinleşmişti.
Kumpas olabilir mi? Dönemin tarihçileri, Büyük İskender zamanında olayları naklederlerken onun suçsuzluğunu yazmışlar ama Olympias'la ilgili değerlendirmelerin ucunu açık bırakmayı yeğlemişlerdir. En azından Philip, hep istediği gibi sosyal açıdan takdir toplayabilmiş ve çevresinde kendisine yardım edecek korumaları olmadan gerçek bir Yunanlı gibi ölmüştü.
oyunlar