Tarih

Rosa Luxemburg « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1871-1919)

1862 Polonya'nın Rusya'ya karşı başarısız ayaklanması.
1862 Bismarck, Prusya parlamentosunda çoğunluğun karşı
koymasına rağmen ordunun gücünün artırılmasını kabul ettirir.
1878 Bismarck'ın sosyalist karşıtı yasası yürürlüğe girer.
1884 Alman İmparatoru I. Wilhelm, Varşova'yı resmen ziyaret eder.
1884 Rosa Luxemburg (on üç yaşında) ilk politik şiirini yazar ve I. Wilhelm'i Bismarck'ın politikasına karşı uyarır.
1889 İsviçre'de Sosyal Demokrat Parti kurulur.
1889 Rosa Luxemburg İsviçre'ye kaçar.
1890'dan itibaren Almanya'da 400 binin üzerinde işçinin katılımıyla 3750 grev gerçekleşir.
1898 Rosa Luxemburg Berlin'e gelir.
1900 Berlin'de ilk atlı araba sefere çıkar.
1906 SPD (Alman Sosyal Demokrat Partisi) Berlin'de ilk parti okulunu açar. Rosa Luxemburg 1907'de bu okula doçent olur.
1912 Alman sosyal demokratları 110 koltukla parlamentodaki en büyük grubu oluşturur.
1912 Almanya'da yaklaşık 30.000 milyoner bulunmaktadır (en zenginleri II. Wilhelm ve Berta Krupp'tur).
1912 Clara Zetkin Basel'deki uluslararası sosyalistler kongresinde dostu ve dava arkadaşı Rosa Luxemburg'u barışın etkin olarak korunmasına çağırır.
1918 Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'da doğrudan 730 milyar altın mark ve dolaylı olarak da 610 milyar altın mark kadar savaş harcaması yapıldığı açıklanır.

"İNSAN, İKİ UCUNDAN YANAN BİR MUM GİBİ OLMALI."

"Doğru yaşam"; ne zaman başlar ki bu? "Kaçırılır" mı, yoksa yanından geçip gidilir mi?

Varşova'da yetişen Rosa Luxemburg, daha genç bir kızken sabahları bazen gizlice yatağından süzülür (babasından önce kalkması kesinlikle yasaktır), kentin çatılarının üzerinden uzaklara bakar.

Otuz üç yaşında gençlik yıllarını anımsadığı bir mektubunda şöyle der: "O zamanlar yaşamın, gerçek yaşamın orada çatıların arkasında bir yerde olduğuna inanırdım. O zamandan beri hep peşinden gittim, ama o hep bazı çatıların arkasında saklanıp durdu. Sonuçta her şey benimle oynanan hayasızca bir oyundu ve gerçek yaşam tam orada, yaşadığımız evde kaldı."

Genç Rosa, İkinci Varşova Kız Lisesi öğrencisidir. Okul ona kolay gelir. Fakat karnesinde de belirtildiği gibi "otoriteye karşı muhalif tavrı" yüzünden öğretmenlerle sorunu vardır.

Öğrenci Rosa Luxemburg'un neye karşı muhalefet yaptığını anlamak için, o yıllardaki koşulları bilmek gerekir: Polonya bağımsız bir devlet değildir. 1815 Viyana konferansında parçalanmış, batı vilayetleri Prusya'ya, güneydoğusu Avusturya'ya, Rosa'nın yaşadığı orta Polonya ile doğu ve -Litvanya'yla birlikte- kuzeydoğu Polonya Rusya'ya verilmiştir.

Rosa Luxemburg'un gittiği okulda dersler Rusçadır, Lehçe değil. Öğrenciler aralarında sadece Rusça konuşabilir. Bu yasağa uymayanlar öğretmenler tarafından müdüriyete bildirilir. Rosa Luxemburg'un karşı koyduğu tek baskı bu değildir. Yahudi olduğunu da hazmetmesi, bu yüzden çarın keyfi idaresi ve mutlak bürokrasisine diğer kullarından daha fazla boyun eğmesi gerekir.

Rosa'nın aslında yüksek okula gidebilmesi bile inanılmaz bir şanstır. Tüm lise sınıflarında en genç, en küçük ve en çalışkan öğrenci olur hep. 1884'te on üç yaşındayken, Alman İmparatoru I. Wilhelm Varşova'ya resmi ziyarete gelir. Bu nedenle bir şiir yazar Rosa. Genç kızın kendi düşüncelerini söylemeye nasıl cesaret ettiğini gösteren tipik bir şiirdir bu:

Nihayet göreceğiz seni
Batı'nın gücü.
Belki ben bile izleyeceğim
Saksonya bahçelerinde dolaşan seni
Sakın Saray'a geleceğimi sanma
Aklıma bile getirmem aslında
Sizin gibilere saygılarımı kanıtlamayı
Bilmek isterdim yoksa
Neler konuşulur ortamınızda
Senli benli konuşuyorsundur çarla
Politikadan hiç anlamam ya,
fazla uzatmayayım, ama
Sevgili Wilhelm sende sakın unutma:
Söyle kurnaz Bismarck soysuzuna
Barışın ırzına geçmeye bilenmesin
Ey Batı'nın İmparatoru
Bunu Avrupa için yapasın.

Bu dizeleri yazdığında politikadan hiç anlamıyor olabilirdi, ama bu hali fazla sürmeyecekti. Daha okuldayken gizli bir eğitim kuruluşuna üye olur ve burada henüz çok küçük olan ilk Polonya işçi partisinin amaçlarını öğrenir. Okulunu 1887'de birincilikle bitirir, ama daha önce belirtilen muhalif tutumu yüzünden okulunun en yüksek ödülü olan altın madalya kendisine verilmez.

Rosa on altı yaşında bir oyunbozandır. Hayatı boyunca da öyle kalır. Yıllar sonra, politik durumuna göre, ya ondan "Kızıl Rosa" diye nefret edilecek, ya da "Devrimin Kartalı" diye sevilecektir. "Irzına geçilmiş, kirletilmiş, kanda yuvarlanan, pislik akan; işte burjuva toplumun hali bu," gibi ifadelerin yanı sıra, şu tür cümleleri de vardır:"...

Bu dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla kapıldığıma, aslında kaz çobanı olmak üzere doğmuş biri olduğuma inanacak birini bulmam lazım." Henüz baba evinde oturmakta ve çar ile Rus hükümetini can düşmanları ve zalimler olarak gören yasadışı devrimciler grubunda aktif olarak çalışmaktadır.

1889'da Rosa Luxemburg Polonya'yı terk etmek zorunda kalır. Devrimci gruplar içindeki faaliyeti polis tarafından ortaya çıkartılmıştır. Hapis cezası veya Sibirya'ya sürgünle tehdit edilmektedir. Rosa tüm bunları göze alır, ama yoldaşları ona yurtdışında öğrenim görmeyi, harekete oradan hizmet etmeyi tavsiye ederler. On sekizini doldurmadan bir at arabasında samanların altına saklanarak Almanya-Polonya sınırından kaçırılır.

Kendisinin "gerçek yaşam" dediği şey mi başlamaktadır? Rosa Zürih'e gider, orada iktisat ve kamu hukuku tahsili yapar ve öğretmeni Julius Wolf'un kanısına göre, "Polonya'nın sınai gelişmesi hakkında isabetli bir çalışma" ile doktor unvanını elde eder. Rosa Luxemburg inanmış bir Marksisttir, fakat Marksist öğretiye kuşkulu bakar. Eleştirmeden kabul edeceği hiçbir şey yoktur zaten. Alışılmışın dışında düşünür ve cevabı hiçbir sistemde bulunmayan sorular sorar.

İsviçre'de de Polonya işçi hareketi ile sürekli ilişki halindedir. Burada bir Polonya sosyalist dergisi çıkarır ve "Polonya Krallığı Sosyal Demokrasi Partisi"nin kurucularından olur. Bu partinin programında Polonyalı sosyalistlerin Alman İmparatorluğu, Avusturya ve Rusya'nın sosyalist partilerinde çalışmaları ilkesi vardır. "Partinin kurulmasıyla Rosa devrimci kariyerine kesin adımını atmıştır," diye yazar Frederik Hetmann,

Rosa Luxemburg biyografisinde. "Ve genç kadın olağanüstü bir çabayla sonraki yıllarda bu yolda yürümeyi sürdürür. Bu andan itibaren parolası: 'Ünlü olmak, etkinlik kazanmak, sosyalizmin doğru yönde ilerlemesi için kuramsal ve pratik bilgi toplamak, görüşlerini pratikte uygulayabileceği güçlü bir pozisyona gelmek...'tir. Sosyalist kadın ve erkek yoldaşlar arasında da bunun bir kadın için kabul edilir bir yol olmadığı çok kez hatırlatılır Rosa'ya. Kendisinin de bu göreve karşı isyan ettiği, çok zor bulduğu, burjuva mutluluğunu özlediği anlar olacaktır."

Evet bu gibi pek de nadir olmayan anları vardır. Rosa duygularını saklamaz, "Şiddetle mutlu olmayı istediğim ve günbegün bir miktar mutluluğu körükörüne kaprisimle değiş tokuş etmeye hazır olduğum doğru... Sanki ruhumun her yanında çürükler vardı. Bunu nasıl algıladığımı sana hemen açıklayayım. Dün akşam yatağa girdiğimde, yabancı bir evde, yabancı bir kentin ortasında kendimi çok bitkin hissettim.

Ruhumun ta derinliklerindeki bir yerde düşündüm de; böyle bir maceralı hayatın yerine İsviçre'nin herhangi bir yerinde seninle ikimiz baş başa sakin ve güvenli bir yaşam sürsek ve birlikte gençliğin tadını çıkararak birbirimizi neşelendirsek, acaba daha mutlu olmaz mıydım?" Sıcaklık ve saklanma özlemi yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, parti yoldaşı Leo Jogiches'e yazdığında devreye girmektedir. Yani bu adam, onun için, birlikte mücadele verdiği bir adamdan daha fazla şeyler ifade etmektedir.

Onu sevmektedir.

Bu arada Rosa, tanıştıkları Zürih kentini terk etmiştir. Politik eylemin en çok başarıya ulaşacağı yerde etkin olmayı doğru bulur. Bu da 1898'de seçmenlerin %27'sinin oyunu kazanan Alman Sosyal Demokrat Partisi'dir. Rosa Luxemburg Berlin'de tüm gücüyle Alman sosyal demokrat hareketi için çalışmaya başlar. Dresden ve Leipzig parti gazetelerinin sürekli çalışanı olurken, Leo Jogiches Zürih'te kalır.

"Her iki ucu da yanan bir mum gibi olmalı" en çok sevdiği sözdür. İçine kapalı, özgüvensizlikten yakınan Jogiches, böyle bir kadın için uygun olmadığını hissetmiş olabilir. Rosa'nın sevgili "Dziodziu"suna yazdığı mektuplardan bu ilişkinin nasıl bozulduğu acı bir şekilde açıkça belli olmaktadır. Tüm yazılarının taslaklarını onunla birlikte gözden geçiren Rosa, arkadaşı tarafından durmadan şiddetle eleştirilmekte ve düzeltilmektedir.

Rosa'nın başarısını kıskandığı bellidir. Rosa başının çaresine bakmayı çoktan öğrenmişken, o hâlâ akıl hocalığı ve 'her şeyi ben bilirim' tarzında ısrar eder. Derken Rosa duygularını dışa vurarak onu afallatır; ondan bir çocuk istemektedir: "Küçük, küçücük bir bebeğe sahip olamayacak mıyım ben? Hiç mi? Allah aşkına bırak yaşamaya başlayalım. Sevgili Dziodziu, ne olur yaşamaya başlayalım!"

İşte yine gençlik rüyasındaki "gerçek yaşam" ortaya çıkmıştır... Hâlâ kendisini bu yaşamdan uzakta mı hissetmektedir?

Uzun zamandır sevilen, dinleyicileri büyüleyen ve partisinin birçok taraftar ve oy kazanmasına yardımcı olan bir hatip ve gazeteci olarak uğraş veren Rosa, Alman İmparatorluğu'nun hemen hemen her yöresinde Sosyal Demokrat Parti için halkı harekete geçirmeye yönelik geziler yapar.

1903'te Alman Parlamentosu seçim kampanyası sırasında yaptığı bir konuşmada şöyle seslenir: "Alman işçilerinin yaşamlarının garanti altında ve iyi olduğundan söz eden adamın gerçeklerden hiç haberi yok."

"Adam" dediği Alman İmparatoru II. Wilhelm'dir. Rosa, Majestelerine ne kadar az saygı duyduğunu daha on üç yaşındayken yazdığı şiirinde kanıtlamıştır zaten. Bu kez, yirmi yıl sonra, Majestelerine hakaretten üç aylık hapis cezasına çarptırılır. Rosa bu kararı soğukkanlılıkla karşılar. Saksonya Kralı Albert öldüğünde genel bir af çıkar. Fakat cumhuriyetçi Rosa, dünyadaki hiçbir kral tarafından kendisine bir şey hediye edilsin istemez! "Konuk edildiği hücresini" bir an önce terk etmesi için zorlanır adeta...

Rosa Luxemburg hapishanelerden çaresiz, nefret etmeyi öğrenecektir daha. Fakat doğru olduğuna inandığı hiçbir şeyden en kötü şartlarda bile asla vazgeçmeyecektir. Onun için "Kutsal İnekler" diye bir şey yoktur. Kendi safındaki otoritelere bile saldırır. Parti içindeki bazı kişiler onun "kavgacı, isterik ve hükmetme düşkünü bir kadın" olduğuna hükmetmiştir. Frederik Hetmann, Rosa L. adlı kitabında, onun kendi kampında bile neden nefretle karşılandığını çok güzel açıklar.

"Onun çoğunlukla kırıcı, haşin davranmasının, buna zorlanmasından kaynaklandığını göz önünde bulundurmak gerekir: Sürekli olarak edindiği tecrübeler; kadın olarak erkek yoldaşlarının çoğundan daha keskin, daha kapsamlı, daha açık ve daha geniş düşünen birinin, asıl bu nedenle dışlandığını göstermiştir. Bir kadın olarak, bir kadından beklenmeyecek ilgi ve etkinlik alanına sahip olması nedeniyle."

Hetmann için Rosa Luxemburg "kadın özgürlüğü"nün bir simgesidir. "Rosa Luxemburg'un tüm isteklerini ve ana düşüncesini formüle edebilecek tek bir kelime varsa, o da 'Özgürleşme'dir. Doğal olarak onun bu tavrını bugünkünden çok daha radikal olarak anlamak gerek. Onun anlayışına göre kadının özgürlüğü dinamittir. O sadece partisini dar görüşlülükten; sadece kadını aşağılanmışlığından kurtarmak istemez: Önce insanlık kendisini insanlıktan çıkma tehlikesinden kurtarmalıdır. Marksist kuramdaki yabancılaşmanın, yani insan doğasındaki sapma ve dönüşümün giderilmesi kavramı herhalde aşağı yukarı böyle tercüme edilebilir."

19()5'te ilk Rus devriminin patlak vermesinden sonra Rosa Luxemburg izinsiz olarak Varşova'ya gider ve 1906'da tutuklanır. Kefalet karşılığı serbest bırakılarak Almanya'ya geri döner. 1907 Mayıs'ında Rus sosyal demokratlarının Londra'daki 5. parti toplantısında SPD'yi temsil eder.

Aynı yıl SPD'nin Berlin'deki Merkez Parti okulunda doçent olur. Bu görevinden onun iki büyük kuramsal eseri çıkar ortaya: Ulusal Ekonomiye Giriş ve Sermaye Birikimi. Her ikisi de "enfes bir anlatımla" yazılmıştır. Rosa Luxemburg artık radikal solun mükemmel bir kuramcısı olmuştur. Hiçbir otoritenin hatasız olmayacağına inanan bir kadın, değişimin durmaması için eleştiri ve kuşkuculuğun gerekliliğine inanan bir mücadele insanı olarak şunları yazar:

"Marks'ın dünya görüşü gibi, onun temel yapıtı da her zaman geçerli ve nihai gerçeklerin ifadesi olan bir İncil değildir; aksine gerçeği bulma savaşında ve araştırmalarında, ileriye dönük zihinsel çalışmaları esinlendiren tükenmez bir kaynaktır."

1900'de Paris'teki II. Enternasyonal'de kehanet ettiği gibi, hümanist ve savaş aleyhtarı Rosa'ya göre kapitalist düzenin yıkılışı, dünya politikasında ortaya çıkacak krizler sayesinde olacaktır. Fakat dünya savaşının patlak vermesi korkunç bir darbe olur.

Karl Liebknecht ile birlikte savaş aleyhtarlarını SPD bünyesinde toplamaya ve örgütlemeye çalışır; önce "Enternasyonal Grup"ta, sonra da "Spartakus Derneği"nde. Fakat daha 18 Şubat 1915'te evinde tutuklanır. Prusya Krallığı Kadınlar Hapishanesi'nin 219 no'lu hücresinde Berlin'de Sosyal Demokrasi'nin Bunalımı adlı kitabını hazırlar. Bu kitap daha sonra Junius Broşürleri başlığıyla tanınacaktır.

Rosa'nın kız arkadaşı ve sekreteri Mathilda Jacob bu yapıtı hapishaneden dışarı kaçırmıştır. Sürekli olarak girdiği çeşitli hapishanelerden yazdığı mektupların çoğu da Mathilda Jacob'a hitabendir. Sık sık kınanan "Kanlı Rosa" tablosuna hiç mi hiç yakışmayacak mektuplardır bunlar. Mektup kâğıdına güvercin tüyü yapıştırır ve "renklerinde bol güneş ışığı olan yabani hindibayı" anlatır. Hapishane avlusuna leylak fidesi diker ve dışarıda ilk kuş ötüşünü duyduğunda "Sizi hasretle kucaklarım..." diye not düşer. Mektuplarının hemen hepsi böyle bitmektedir.

1918 Kasım'ında hapishane kapıları Rosa Luxemburg için bir daha kapanmamak üzere açılır. Artık kendisine yaklaşık iki ay daha; tam hesap edilecek olursa; altmış yedi günlük "yaşam" kalmıştır. Son mektuplarından birinde belirttiğine göre bu günleri "Karışıklık, saat başı tehlike, telaş ve koşturmaca" içinde geçirir.

Berlin'de 1917 Nisan'ında USPD tarafından kurulan Kızıl Bayrak adlı gazetede çalışmaya devam eder. 29-31 Aralık 1918'de Alman Komünist Partisi kurulur. Rosa Luxemburg bu birleşime katılarak parlamenter çözümü savunursa da başarılı olamaz. O, yeni partinin "Sosyalist Parti" adı altında millet meclisi seçimlerine katılmasını tercih etmektedir.

15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg Karl Liebknecht ile birlikte tutuklanarak Berlin'deki Eden Oteli'ne getirilir, sövülür, dövülür ve öyle kötü muamele edilir ki, oda hizmetçilerinden biri ağlayarak, "Zavallı kadına nasıl vurduklarını, nasıl kötü muamele ettiklerini hiç unutamayacağım!" diye bağırır.

1919'un 15 Ocak'ını 16 Ocak'a bağlayan gece, Rosa Luxemburg İmparatorluk subay ve askerleri tarafından öldürülür. Son sözleri, "Ateş etmeyin!" olmuştur.

Cesedi aylar sonra Berlin Hayvanat Bahçesi'nin bir kanalında bulunur. Bundan 55 yıl sonra, 15 Ocak 1974'te Federal Almanya Ulaştırma Bakanlığı Rosa Luxemburg anısına özel posta pulu çıkarır.

Artık üstünde onun resmi olan bir posta pulu vardır. Ve buna karşı çıkan, hem de kızan bir toplum kesimi de yok değildir. Tüm benliği ile savaş karşıtı olan bu kadın için yapılan yorumlardan biri şöyledir: "Şimdi de aşırı solcu, eski tüfek kızıl karıların ve göçmenlerin resmini koyuyorlar bu değerli pulların üzerine."

Hint-Avrupalıların Kökeni « Tarihi Gizemler

Zaman: İÖ yaklaşık 7000-3000
Mekân: Avrasya

Bir süredir boş zamanlarımda Avrupa dillerinin çarpıcı yakınlıkları üzerinde çalışıyorum ve her gün bu işte yeni ve çok heyecan verici yanlar buldukça onları kaynaklarına doğru izliyorum. JAMES PARSONS, 1767

Avrupa ve Batı Asya, pek çok kültür ve halklar görmüşse de, Avrupalılar'ın çoğu ile Batı ve Güney Asyalılar'ın büyük bir kısmı Neolitik ya da Erken Tunç Çağı'nda Avrasya'ya yayılmaya başlayan bir tek dil ailesine ait olan akraba dilleri konuşmuşlardır. Pek çok Hint-Avrupa dilinde aynı soydan gelen birkaç kelimeyi alıp da İrlanda'dan Batı Çin'de, ipek Yolu'nun vaha kentlerinin halkı Toharlar'a kadar izlersek bu dil sürekliliği hakkında bir izlenim elde edebiliriz.

Bu kelimeler arasındaki benzerlikler bunların Proto-Hint-Avrupa olarak bilinen ortak bir ata dilinden türemeleriyle (Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca'nın Geç Dönem Latince'sinden türediği gibi) açıklanabilir. Bu Proto-Hint-Avrupa dilinin ilk ne zaman ve nerede konuşulduğu bilimadamlarını iki yüzyıldan beri uğraştırmaktadır.

Farklı Hint-Avrupa dillerinin kelime dağarcıklarındaki benzerlikler, dilcilerin Proto-Hint-Avrupa dilinin içeriğinin en azından bir kısmını ve genel yapısını anlamalarında yardımcı olmuştur. Örneğin, ağaç (çam, meşe, söğüt vb), vahşi hayvanlar (ayı, tilki, geyik vb) ve daha önemlisi evcil hayvanlar (öküz, koyun, keçi, domuz) ve çiftçilikle ilgili teknoloji (çömlek, orak, saban) ve arabalar (tekerlek, araba, boyunduruk). Bütün bunlar proto-di-lin konuşanlarının bu yeniliklerin ortaya çıktığı zamanda, en azından ortak bir Neolitik sözlüğe sahip olmalarına kadar ortadan kalkmadığını göstermektedir.

Proto-Hint-Avrupalılar'ı neden belirli bir mekânda aramamız gerekmektedir? Buradaki sorun hem ampirik hem de kuramsaldır. Bir kere Avrupa'nın kenarlarındaki ülkelerin bazılarında Hint-Avrupa dilleri konuşulmadığını biliyoruz: İspanya'da Iberik dili, İtalya'da Etrüsk dili, Anadolu'da Hititçe konuşulmaktaydı.

Bazı Hint-Avrupalılar'ın da Hint-Avrupa dili konuşmayan eski halkların arasında yayıldıklarını da biliyoruz. Örneğin, İranlılar Güney İran'ın Elamlılar'ını, Hint-Âriler dillerini daha önceki Dravid ve Munda dili konuşulanlara benimsetmişlerdir. Ayrıca, Hint-Avrupa dili olmayan bir dil Avrupa'da yaşamaya devam etmiştir: Kuzey İspanya ve Güney Fransa'da konuşulan Baskça.

Kuramsal sorun, dil değişikliğinin tümünü ilgilendirir. Hint-Avrupalılar'ın Atlas Okyanusu'ndan Batı Çin'e kadar ta en eski çağlardan beri uzanıyor olması, tarih öncesi dönemde bir tek dilin sürekli olabileceği alanın boyutlarının çok üstündedir. Diller (sabit bir oranda olmasa da) sürekli evrim geçirirler ve binlerce kilometrelik bir alana yayılmış bir tek dili konuşanların aynı dil değişimini binlerce yıl sürdürebildiklerine akıl erdirmek çok güçtür.



Kurgan modelinin en ayrıntılı versiyonu, Hint-Avrupalılar'ın Avrupa'ya üç dalga halinde yayıldıklarını öngörmektedir.



Belli başlı Hint-Avrupa dil gruplarının dağılımı.

ANAYURT MODELLERİ

Hint-Avrupa dilinin ileri sürülen anayurt (Almanlar buna Urheimat diyeceklerdir) mekânları Kuzey Kutbu'ndan Güney Kutbu'na, Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a kadar uzanmaktadır. Hint-Avrupa dili kökenlerinin günümüzde temelde üç model tipi tartışılmaktadır: Birincisi, Proto-Hint-Avrupalıları'nın Neolitik dönemden önce, ya Paleolitik ya da Mezolitik dönemde Avrasya'da geniş bir kuşak içinde olabilecekleri iddiasını ortaya atmaktadır.

Kökenlerini o kadar geriye ve o kadar geniş bir alana -Avrupa'nın büyük bir kısmı- götüren bu iddia, arkeologların daha sonra Hint-Avrupa dillerinin dağılması için çok uzaklara göçler yapıldığını kanıtlamalarına bir kısıtlılık getirmektedir. Bu, yeniden inşa edilen protodilde gördüğümüz geç dönem Neolitik kelime dağarcığını açıklamadığı için en az kabul gören modeldir.

İkinci model Hint-Avrupa yayılmasını tarımın yayılmasıyla birlikte başlatır. Bu model başka dil aileleri için de kullanılmıştır. Bunun anlamı, Hint-Avrupa dillerinin yeni ve çok daha verimli bir ekonomiyle yayıldığı ve yeni Hint-Avrupa dili konuşan çiftçilerin giderek Avrupa'nın avcı-toplayıcı toplumlarının yerini almış olduklarıdır.

Bazıları bu yayılmanın yalnızca, nüfusla sınırlı olduğunu iddia ederken bazıları da Avrupa'nın çevre bölgelerinin yeni bir çiftçi akınına değil, daha çok yeni bir dil değişimine uğradığı fikrindedirler. Bütün bu modeller en eski Hint-Avrupalılar'ı İÖ 7. binyılda Anadolu'da yerleşik olarak kabul ederler ve bunların buradan Yunanistan'a ve Balkanlar'a, sonra da daha yoğun olarak batıya, Atlas Okyanusu'na kadar yayıldıklarını öngörürler.



(Solda) Letnitsa'dan "kutsal evliliği" gösteren gümüş yaldızlı bir Trak plaketi -İÖ 400-350 yıl. (Sağda) Güney Urallar'da Sintashta'daki Tunç Çağı araba gömülmesi, genelde ilk Hint-Avrupa yayılmasının kanıtları olarak görülür.

Asya'nın belli başlı Hint-Avrupa dillerine gelince, bunlar genellikle üçüncü varsayıma girerler. Bu üçüncü modele göre Avrupa ve Batı Asya'daki Neolitik-Tunç Çağı topluluklarının büyük bir kısmında büyük dil değişimleri olmuştur.

Kuram genelde en eski Hint-Avrupalılar'ı Karadeniz ile Hazar Denizi'nin kuzeyindeki bozkırlara ve ormanlık steplere yerleştirir ve en eski Hint-Avrupa yayılmasının yarı göçebe ya da ehlileştirilmiş ata ve tekerlekli arabalara sahip yüksek derecede seyyar nüfus tarafından gerçekleştirildiğini iddia eder.

Bunlar ölülerini genellikle bir höyüğe (Rusça'sı kurgan) gömdükleri için buna Kurgan kuramı adı verilir. Buna göre seyyar nüfus, ÎÖ 5 ile 3. binyılda steplerden Güneydoğu ve Orta Avrupa'ya göçe başlamış ve buralardaki yerli halka kendi Hint-Avrupa dillerini benimsetmişlerdir.

Bu model toplumsal değişimi tam anlamıyla nüfus hareketine bağlamaz: Hint-Avrupa dilleri eski Hint- Avrupa toplumsal kurumlarının Avrupa'dakilerden daha saldırgan ve çekici olmaları nedeniyle yayılmıştır. Kurgan modeline göre Asya'nın Hint-Avrupalılar'ı İÖ 2000 yıllarında Volga-Ural bölgesinde araba süren aristokrasinin geliştiğini ve bunların doğuya ve Orta Asya'dan güneye yönelerek İran'da ve Hindistan'da Tunç Çağı seçkinlerini oluşturduklarım öne sürülmektedir.

Hint-Avrupa kökenlerini ve yayılmasını açıklayan tümüyle kabul edilebilir bir tek model olmamasına rağmen, sorun, bilimadamlarını insan kültürünün en esaslı unsurlarından biri olan dilin arkeolojik kayıtlarda nasıl izlenebileceğini sürekli olarak araştırmaya yöneltmektedir.

Hint-Avrupa dilleriyle elde edebildiğimiz her şey bizi, oluşturulmuş biçimlerin oldukça uzun bir evreye yayıldığına inanmaya yöneltir. Hint-Avrupa dillerinin belli bir ortalama derinliği vardır. Bu yüzden, bu dillerin içinde, arkeologların kazılarda yaptıkları gibi, kronolojik düzeylerin bir katmanbilimi gerçekleştirilebilir.

Bu gözlem, Hint-Avrupa dilinin, türdeşlikten yoksun toplulukların yığıştığı bir sabit değil, tek bir halkın dolaysız bir biçimde dili olduğunu doğrular. Bu toplumsal halkın ülkü ve değerleri bilinir: Veda, Homeros ve Kuzey Edda'nın şiirsel kalıp cümleleri arasındaki giderek artan çok sayıdaki denklik, bu durumun dolaysız bir kanıtıdır. Birbirinden çok ayrı yapıtlardan kalma anlatı şemalarının yinelenmesi, hiyerarşik, soylu, eril bir ideolojinin aktarıcılığını yapan sözlü bir Hint-Avrupa edebiyatının varlığım da doğrular.





l. Bazıları Hint-Avrupa anayurdunun Paleolitik veya Mezolitik dönemde Avrupa'nın büyük bir kısmını kapladığını iddia etmektedirler.
2. Anadolu modeli Hint-Avrupalılar'ın tarımın yayılmasıyla Ortadoğu'dan Avrupa'ya uzandıklarını kapsar.
3. Kurgan modeline göre Hint-Avrupalılar Avrupa'nın steplerinden Neolitik dönemin sonunda yayılmışlardır.



İrlanda'dan Batı Çin'deki Toharlar'a kadar üç kelimenin izlerini süren tablo. Benzerlikler, ortak bir ata dili ile açıklanabilir.

Patrona Halil İsyanı « Osmanlı Tarihi

Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuştu. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine, harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlamıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti. On yedinci Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları 25 Eylül 1730'da ayaklanmayı başlatmışlar, ancak halkın onlara katılmaması endişesiyle bu girişimlerinden vazgeçmişlerdi.

İsyancılar üç gün sonra Bayezit caminin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler.

Yeniçeri ağalarından Hasan Paşa onlara karşı harekete geçtiyse de başarılı olamadı.Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmed isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler.

Lale Devri'nin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü'nü yaktılar. Ayrıca Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında öldü.Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan Üçüncü Ahmed'in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan Üçüncü Ahmed, 1 Ekim 1730'da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmud'a bıraktı.

oyunlar