Patrona Halil İsyanı « Osmanlı Tarihi
Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuştu. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine, harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlamıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti. On yedinci Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları 25 Eylül 1730'da ayaklanmayı başlatmışlar, ancak halkın onlara katılmaması endişesiyle bu girişimlerinden vazgeçmişlerdi.
İsyancılar üç gün sonra Bayezit caminin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler.
Yeniçeri ağalarından Hasan Paşa onlara karşı harekete geçtiyse de başarılı olamadı.Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmed isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler.
Lale Devri'nin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü'nü yaktılar. Ayrıca Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında öldü.Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan Üçüncü Ahmed'in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan Üçüncü Ahmed, 1 Ekim 1730'da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmud'a bıraktı.
Maria Montessori « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1870-1952)
1633 Küçük çocukların eğitimi ile ilk uğraşan pedagog Comenius'un Ana Okulu Bilgisi başlığıyla bir eseri yayınlanır.
1837 Fröbel, ilk Alman çocuk yuvasını kurar.
1900 İsveçli Ellen Key bu yüzyılı "Çocukların Yüzyılı" olarak niteler.
1902 ABD'de çocuklar için okuma salonları kurulur.
1903 Almanya'da çocukların çalışması yasaklanır.
1907 İtalya'da Maria Montessori ilk çocuk yuvasını açar.
1911 Almanya'da ana okulları resmen tanınır ve teşvik edilir.
1920'ler Alman okulları ve yuvalan Montessori yöntemini benimserler.
1926 "Hitler Gençliği" kurulur ve 1933'te "Devlet Gençliği" olur.
1929 Berlin'de "Association Montessori Internationale" (Uluslararası Montessori Cemiyeti) kurulur.
1933 Almanya'da tüm Montessori okulları kapatılır.
"BAĞIMSIZ OLMAYAN BİRİ ÖZGÜR DE OLAMAZ."
Çok güzel, çekici ve hitap yeteneği olan genç bir kadın, çok önemli bir sorunla toplum önüne çıkarsa ne olur?
Dış görünüşü sayfalarca anlatılır. Söyledikleriyle ise pek ilgilenilmez. 26 yaşındaki İtalya'nın ilk kadın doktoru Maria Montessori 1896 Berlin uluslararası kadın konferansında bunu yaşar. Ülkesinin delegesi olarak aynı iş için erkeklerin aldığının yarısı, hatta bazen daha az ücretle fabrikalarda ve kırsal kesimde günde on sekiz saate kadar çalışan altı milyon İtalyan kadın adına konuşur. Ve bunun üzerine basın tarafından, "Ne harika, özgür bir kadın! Herkes onu kucaklamak istiyor gibiydi. Ne söylediğini anlamayanlar bile onun müzikal sesinden ve ifadesinden büyüleniyordu," diye alkışlanır.
Konuşmacı kadın "Gün ışığı" ve "iç açan görüntü" olarak tanımlanır. Gazeteciler onun "müzikal tonlamalarını ve şık eldivenli elleriyle zarif jestlerini" överler. İtalyan Illustrazione Popolare muhabiri beğenisini şöyle ifade eder: "Zarafeti tüm gazetecilerin kalemlerini -tüm kalpleri de denebilir- fethetti. Berlin'deki bir gazeteci kendi albümünü süslemek için bizden bu şahane doktorun fotoğrafını rica etti, fakat sadece onun bireysel zevkini tatmin etmeyi doğru bulmadık ve bunun için fotoğrafını burada yayınlıyoruz."
İltifatlar...
"Yüzüm artık gazetelerde görülmeyecek ve hiç kimse benim sözde büyüleyiciliğimin şarkısını söyleyemeyecek!" diye yazar bu şahane özgür kadın, kongre sonunda evine gönderdiği mektupta. "Ben ciddi işler yapacağım."
Herhalde bununla "Ciddiye alınmak istiyorum," demek ister. Çünkü "ciddi işi" çoktan yapmıştır. Babasına, tüm profesörlere ve öğrenci arkadaşlarına rağmen, İtalya'nın ilk tıp öğrencisi olarak harika bir diploma sınavı vermiştir. Roma Üniversitesi psikiyatri kliniğinde asistan olarak çalışmaktadır.
Görevleri arasında Roma'daki tımarhaneleri (bir zamanki adıyla) ziyaret edip, klinikte tedavi görecek hastaları seçmek de vardır. Buralara çocukların da kapatılmış -aslında hapsedilmiş- olması ürkütür onu. Bir odada çömelmiş, boşluğa bakarlar ve meşgul olacakları hiçbir şeyleri yoktur. Çünkü zaten delidirler. Yapacakları tek şey pis ekmek parçalarıyla oynamaktır. Sadece tıbbi yöntemlerle bu çocuklara yardım edilemeyeceği gerçeğini anlar. Dışarıdan bir uyarı gelmedikçe duyularını nasıl geliştirebilirler?
Bu andan itibaren pedagoji öğrenmeye de başlar. O zamana kadar beyinsel özürlü çocuklar için yazılmış her şeyi okur, özellikle de son iki yüzyılın eğitim kuramının ana eserleriyle ilgilenir. Bu fikirlerden giderek kendi özel kuramını geliştirir. Konferans gezilerinde kendi fikirlerini anlatır, "Önce duyuların eğitimi, sonra anlayış eğitimi"dir ilkesi.
Bu ilke daha sonraları sağlıklı çocukların eğitimi üzerine çalışmalarını da belirleyecektir, "Çocuklar fazla yorulmadan veya tecrit edilmeden sabahtan akşama kadar meşgul edilmelidir. Onlara önce çok basit şeyler öğretmeliyiz; hedefe en kısa yoldan düz bir hat çekerek varılması gibi, tuvaletlerin kullanılması, kaşığın kullanılması gibi. Sonra dikkatlerini duyu organlarına çekmeliyiz. Örneğin çeşitli renk, boy ve kokudaki çiçekler yardımı ile onların görme ve koku duyularım harekete geçirmek için bir bahçede gezdirelim. Kas çalıştırması için jimnastik yaptıralım. Onların dikkat ve ilgisini uyaran dokunma duyusunu çalıştıracak farklı yüzeylere sahip bir sürü eşya verelim. Duyu organlarının eğitimi yoluna koyulduktan ve ilgi uyandırıldıktan sonra, asıl derse başlayabiliriz. Alfabeye giriş yapabiliriz. Fakat kitapla değil, çeşitli renklere boyanmış, parmakla dokunup, hareket ettirilebilecek kabartma harflerin bulunduğu küçük bir tahtayla. Yavaş yavaş el becerilerini öğretebilir ve en sonunda ahlaki eğitim verebiliriz."
"Güzel bilgin" (gazetelerde hâlâ böyle tanımlanmaktadır) söylediği her şeyi pratik olarak denemiştir. Bir grup zayıf zekâlı çocuğu, birkaç ay sonra normal okullarda okuyan çocuklar kadar başarılı duruma getirir. Tüm uzmanların kabul ettiği büyük bir olay olur bu. Bayan Dr. Montessori'nin eğitim konusundaki fikirlerine dikkat çekilir. İtalya'da özürlü çocukların eğitimi için bir birlik kurulur.
1900 yılında bu birlik daha sonra "sorunlu çocuklar"ı eğitmek üzere öğretmenlerin yetiştirildiği tıbbi Pedagoji Kurumu'nu açar. Kuruma bir okul da eklenmiştir. Maria Montessori yönetimi üstlenir. O ve mesai arkadaşları sürekli çocuklarla beraber olup, onları tüm dikkatleriyle izleyerek eğitim ve oyun malzemelerini denerler.
Her yönden Maria Montessori için başarı söz konusu iken, neden özellikle şimdi toplumdan kaçar? Okuldaki çalışmalarından vazgeçip bir süre gözden niçin kaybolur?
Bugüne kadar hayatını anlatan birçok biyografide bu dönemde Maria Montessori'nin ne yaptığından söz edilmemiştir. Çizdiği tablo bozulacağı için mi? Kendisi bu konudan hiç söz etmediği için mi? Tüm yaşamını ve etkisini çocuk eğitimi reformuna adayan bu kadın anne olmuştur.
Ve bunu saklar. Daha sonraları yaşamın ilk yıllarında kaçırılanlardan söz ederken, "çocuklara başlangıçtan beri saygılı davranmalı" diyen; bunun için de annenin bebeğini emzirmesini savunan bu kadın, kendi çocuğunu doğumdan hemen sonra terk eder ve küçük oğlu Mario bir süt annenin yanında taşrada yetişir; daha sonra da bir yatılı okula gönderilir.
Mario "anne sevgisi"ni tanımaz. Annesinin kim olduğunu öğrendiğinde neredeyse yetişkin bir erkek olmuştur. Bundan sonra da bu sırrı dışarıya açıklamasına izin verilmez. Tüm benliği ile "çocuğun onuru" için savaşan bir kadının fikirleriyle bu davranışı nasıl bağdaştırılabilir?
Maria Montessori, aslında bilinmeyen bir nedenle, oğlunun babası ile evlenmemiştir. Yüzyılın başında, İtalya'da evlilik dışı bir anne olarak yaptığı bu yanlış hareket, kendisini bir günde milletin "ağzına sakız" edebilirdi. Bu arada otuz yaşındaydı ve sahasında o zamanlar bir kadın için olağanüstü başarılı bir otorite sayılırdı. Çocuklarla çalışmaktan son derece hoşnuttur. Şanssızlığı, arada sırada kaçamak yapabilecek bir erkek olmayışıdır...
Oğluna olan özlemi daha sonra ortaya çıkar. Oğlunu "yeğeni ve sekreteri" olarak, çıktığı tüm seyahatlerde yanına alır ve ölümüne kadar onunla birlikte yaşar.
Yine de bir oğlu olduğunu dışarıya karşı saklar. Bunun yanı sıra başkalarının çocuklarıyla daha fazla ilgilenir. Okulları gezer, sınıflara girer, öğretmenlerin nasıl öğrettiklerini, öğrencilerin nasıl öğrendiklerini izler. Çocuklar dondurulmuş kelebekler gibi sıralarına çakılı, oturmaktadır. Vücutları hareketsiz, zorunlu bir sessizlik içinde, övgü ve sövgü; tüm bunlar, çocuğun doğal yeteneklerini bozduğu için, "aşağılayıcı" görünür ona.
Maria Montessori kendi kendine, "Yöntemimi normal çocuklarda da kullanırsam ne olur?" diye sorar. Bu düşüncelerin tam ortasında tesadüfen bir teklif çıkar ortaya. İşçiler için bir sitede ucuz evler sunan bir inşaat firması bir soruna çözüm bulamamaktadır. Kiralık lojmanlarda oturan herkes meslek sahibidir. Anne ve babalar gündüzleri işte olunca çocuklar (elliden fazla) gözetimsiz kalmaktadır.
Acaba Bayan Dr. Montessori bir şey yapabilir mi?.. Montessori teklifi kabul eder. Ve böylece, daha sonraları sayısız ülkede taklit edilecek olan, ilk Montessori Çocuk Yuvası oluşur. 6 Ocak 1907'de resmi bir törenle açılışı yapılır.
"Neyin etkisi altında kaldığımı bilmiyorum," diye anlatır Maria Montessori 25 yıl sonra bu olayı, "fakat bir hayalim vardı ve bu hayalin etkisiyle yanıp tutuşurken dedim ki, bu işi üstümüze alırsak çok önemli bir iş yapmış olacağız ve günün birinde dört bir yandan insanlar bu eseri görmeye gelecekler." Onun hedefi, çocuklara "kendi kendilerini yaratma" imkânını vermektir.
Çocukların kendilerine özgü ritimleri ve ihtiyaçları vardır. Yetişkinlerin genelde düşündüğü gibi terbiye edilmiş "ev cüceleri" ya da "şaklaban" değillerdir. Onlara saygıyla muamele edenler, etkin ve bağımsız bireyler olarak ne kadar çabuk gelişeceklerini görecektir.
Maria Montessori'nin eğitim anlayışı buydu. En küçük çocuğun bile yerinden oynatabileceği, çocuk boyutlarında masa ve iskemle tasarımları; yüksek, kapalı dolapların yerine geniş ve alçak, çocukların oyuncak ve malzemelerini isteklerine göre seçebilecekleri dolaplar yapar. Çocukların bizzat bakacakları hayvan ve bitkiler getirir.
Erkekler ve kızlar yemeklerin hazırlanmasından ve ev işlerinden sorumludur. Durmadan çocukları kendi başlarına bir şeyler yapmaya yönlendirmeyi vurgular. "Getir, ben yaparım!" değil, "Sana nasıl yapılacağım göstereyim ki, hemen kendi başına yapabilesin!" Çünkü, "bağımsız olmayan biri özgür de olamaz." O, erkek ve kızların daha çocukluklarında ayrılarak, başlangıçtan itibaren farklı eğitilmelerini doğru bulmaz.
Tam tersine iki cinsiyet daha gençken bebek bakımında birlikte eğitilmelidirler ki, günün birinde bebeğe süt şişesini verebilen ve çocuk arabasını itmekten utanmayan "ideal baba tipi" oluşsun. Bir yıl içinde Maria Montessori'nin devrim yapan eğitim yöntemi tüm İtalya'da tanınır. Yeni çocuk evleri kurulur. 1909'da Maria Montessori düşüncelerini ve yöntemini kitap halinde yayınlar: Çocuk Yuvalarında Çocuk Eğitimi Üzerine Bilimsel Pedagoji Yöntemi.
Kitabı kısa zamanda yirminin üzerinde dile çevrilir. Gazeteciler, öğretmenler, din adamları, doktorlar ve devlet memurları "Montessori Modeli"nin pratikte nasıl olduğunu görmek için Roma'ya giderler. Tüm Batı Avrupa'da, ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Avustralya ve Güney Amerika'da Montessori okulları ve dernekleri kurulur.
Maria Montessori'nin kendisi ise, eğitim kursları düzenler ve sistemini sayısız seyahatlerinde anlatır. İkinci bir kitapta eğitim araçlarını, yapılarını ve kullanımını açıklar. Almanya'da ilk Montessori Okulu 1922'de açılır. On yıl sonra sayıları 34'e çıkar.
Ve bir yıl sonra da Naziler, Berlin'de sevilmeyen yazarların kitapları ile birlikte tüm Montessori malzemelerini ve yayınlarını yakarlar. Montessori pedagojisi yanlıları ancak ellili yıllarda Batı Almanya'da tekrar işe başlayabilir. Montessori Metodu'nu eleştirenler de olmuştur. Fakat, ilk olarak tavsiye ettiği birçok .şey (örneğin çocuklar için özel mobilyalar) bugün çocuk eğitiminin en doğal unsurlarıdır, onun yöntemi kullanılmasa bile.
Maria Montessori, zamanında insanlığın özgürlük eğitimi için savaşmıştır. "Bana yardım edin, kendim yapayım!" Bu, her çocuğun tüm yetişkinlerden ricasıdır ve bu rica bugün tüm Montessori yuvalarının girişinde büyük harflerle yazılı durur. "Benim işim tek bir ulusla sınırlı değildir," demiştir Maria Montessori yaşamının son yıllarında bir kez daha. Bunun için de arzusu, öldüğü yerde gömülmektir.
1952'de 82. doğum gününden birkaç ay önce, Noordwijk'de, (Hollanda'nın kuzey denizi sahilindeki bir köyünde) beyin kanaması geçirir. Burada gömülür. Anne ve babasının Roma'daki kabrinde bulunan bir anı taşında şöyle yazar:
"Sevgili vatanından uzakta, kendisini dünya vatandaşı yapan çalışmasının evrenselliğinin tanığı olarak, isteği üzerine!"
Paskalya Adası'ndaki Heykeller « Tarihi Gizemler
Zaman: 1000-1700
Mekân: Güneydoğu Büyük Okyanus'ta Paskalya Adası
İnsanlar size "bilmeceyi çözdünüz mü" diye sorarlarsa, bunu yaptığımızı iddia edemeyeceğimizi ama çok daha yeni ve ilginç bir şey bulduğunuzu söyleyebilirsiniz. KATHERINE ROUTLEDGE, 1915
Paskalya Adası'nın (Rafa Nui ya da Rapanui) coğrafyası, jeolojisi ve ekolojisi oraya birinci binyılda belirsiz bir tarihte yerleşen Polinezyalılar'ın kaderini biçimlendirmiştir. Adanın ıssız sular ortasında olması ile 1722'de Avrupalı seyyahların gördükleri kurak manzara birleşince, görkemli moai'leri (taş heykeller) dikmek için çok uygun çıplak bir sahne olduğu ortaya çıkıyor.
Doğa ile kültür arasındaki bu mesafe Batı bilimini kuşaklar boyunca şaşırtmıştır. Ancak yakın zamanlarda yapılan araştırmalar Rapa Nui arkeolojik veri tabanını zenginleştirmiş ve ekolojik bağlamı biraz daha açıklığa kavuşturmuştur.
Dilbilimciler ve antropologlar da Polinezya'nın kökenlerinin ve Polinezyalılar'ın dağılmalarının yeni modellerini yaratmışlardır. 1913-15'te Paskalya Adası'na yapılan Mana Keşif Seferi'nin liderlerinden biri olan Katherine Routledge'in sözleriyle "yeni ve ilginç" pek çok şey ortaya çıkmaktadır.
(Solda) 1786'da Paskalya Adası'na giden Fransız heyetindeki ressam Duche de Vancy'nin çizdiği resmin taşbaskısı. Heyet üyelerinden biri, hâlâ kaidesi üzerinde duran heykeli ölçüyor. (Sağda) Rapa Nui taş moai'leri, saygın ve belki de tanrılaştırılmış ataların onuruna dikilirdi. Bunların kutsal anlamları vardı ve gözlerinden doğaya iletilirdi.
ADA
Hapa Nui, güney yarıküresinde Büyük Okyanus'un güneydoğusunda, Nazca Sahanlığı üzerinde, dinamik bir jeolojik gerilim ve sismik istikrarsızlık odak noktasında bulunmaktadır. Üç denizaltı volkanının lâvlarından oluşan üçgen biçimli, bazalt bir kütledir.
163 kilometrekare olup, küçük bir adaysa da, Büyük Okyanus'taki yaşanabilir adaların en küçüğü değildir. Paskalya Adası'na ulaşan ilk Avrupalı, Hollandalı Amiral Jacob Roggaven olmuştur. Roggaven, adaya Paskalya günü ayak bastığı için, buraya Pas-kalya Adası adını vermiştir.
Coğrafi olarak tecrit edilmiş bir durumda olması-M rağmen kültürel açıdan Polinezya'nın geri kalanına bağlıdır, yağış ve ısı bakımından tropik-altı bir yerdir. Bu marjinal ekoloji sistemi, kısıtlı doğal kaynaklar ve bitkilerin yavaş büyümesini doğurur. Ancak, bir zamanlar adada, yoğun bir palmiye örtüsü de vardı.
Rapa Nui kültürünün keşif öncesi döneminde volkanik bir oluşum olan Rano Raraku önemli rol oynamıştır. En azından 500 yıllık bir süre içinde bu kusursuz heykel malzemesi, topraktan çıkarılmış ve adanın bilinen 883 heykelinin yüzde 95'i bu malzemeyle yapılmıştır.
Rano Raraku heykellerinin hepsi dört tipten birine girer ve tasarım özelliklerinin oransal ilişkileri sabittir. Bu da estetik sürekliliğin, kesintisiz toplumsal modellerin ve kuşaklar boyu süren siyasi istikrarın kanıtlarım ortaya koyar. 16. yüzyılın sonuna gelindiğinde bilinen moailer'in üçte biri ahu adı verilen tören platformlarına başarıyla nakledilmiş ve dikilmişti.
Rapa Nui kıyılarında belli başlı ahu mekânları çok sayıda heykeli taşıyacak süslü taş duvarları olan yapılara dönüştürülmüştür. Bu kıyı ahularının çoğu ve moai'lerin bazıları Puna Pau adındaki tek bir volkanik kaynaktan çıkarılan kızıl taşlarla süslenmiştir.
Anakena'daki Ahu Nannau, Rapa Nui efsanelerinde adadaki toplumun kurucu atası Hotu Matu'a ile ilişkilendirilir.
KÖKENLER VE TECRİT EDİLMİŞLİK
Polinezyalılar uzun yolculuklara dayanacak çok büyük yelkenli sallar ve çifte gövdeli kanolar inşa ederlerdi. Teknelerinin özelliği sağlam yapıları, esnek ama sıkıca birleştirilmiş ek yerleri ve denize dayanaklılıktı. Kimi zaman en büyük moai'nin üç katı boyunda ağır kütükler başarıyla kaldırılıp en engebeli arazi üzerinden taşınırdı. Becerikli denizciler rotayı rüzgâr yönüne göre saptarlar, rüzgâr değişimlerini, kuş ve balıkların doğal hareketlerini hesaba katarlardı.
İS birinci binyılda Büyük Okyanus'un doğusunda, Polinezyalılar'ın yolculukları başlamıştı. Rapa Nui 300 ile 400 yılları arasında keşfedilmiş olabilirse de, 800 yılında burasının artık bilindiği kesindir. Mangareva, Pitcairn (Rapa Nui'nin en yakın komşusu) ve Henderson 800 ile 1600 yılları arasında zaman zaman ama tekrarlanan ticari ilişkiler içindeydi.
Rapa Nui yerleşimine hangi adadan başlanıldığı bilinmemekle birlikte Cook Adaları'ndan Mangareva ve Mangaia'ya bazı arkeolojik benzerlikler vardır. Kızıl taşlardan yapılma anıt heykeller Rapa Nui'yi Pitcairn ile belki de Austral Adaları'ndaki Raivavae'ye bağlamaktadır.
Polinezyalılar'ın Doğu Pasifik'teki stratejik yolculuklarının arkeolojik, dil ve etnografik kanıtları, P. V. Krich'in sözleriyle, "Thor Heyerdahl'ın Polinezyalılar'ın Amerikan kökenli oldukları kuramını altüst etmiştir."
Polinezya gezginlerinin Güney Amerika kıyılarına eriştikleri ve buradan, belki de takas yoluyla, ehlileştirilmiş tatlı patates (Ipomoea batatus) ve Lagenaria asmakabağı elde ettikleri giderek daha inandırıcı olan bir varsayımdır. Daha sonra Polinezya'ya sokulan tatlı patates buraların paha biçilmez besin maddesi olmuştur. Tatlı patates Rapa Nui'de büyük plantasyonlarda ve ev bahçelerinde yetiştirildi. Dev taş anıt projelerini bu besin beslemiş ve dini önemi diğer maddeleri kat kat aşmıştır.
(Solda) Austral Adaları'nda Raivavae'deki gibi kırmızı taştan yontulma heykeller hem Paskalya Adası'nda hem Doğu Polinezya'nın diğer yerlerinde bulunur. (Sağda) Paskalya Adası'nda toplam 883 heykel sayılmıştır ve hepsi de dört beden tipinden birine uyar. En uzunu olan dördüncü tip, en önemlisidir.
MEGALİTLER VE DENİZCİLER: BİR NAKLİYE PROJESİ
Paskalya Adalılar dev heykelleri nasıl nakledip dikmişlerdir? Moai üretiminin üç aşaması vardır: Taşın çıkarılması, nakli ve dikilmesi. Bunlardan her biri özel uzmanlık, alet ve eşgüdümlü çalışan işçi grupları gerektirir. Benzer heykellerle yapılmış deneyler gerekli ve çok değerliydi.
Bir heykelin yontulması için gereken zaman ve el emeği değişirse de, 1913-15'te Paskalya Adası'na yapılan Mana Seferinin eş başkanı William Scoresbury Routledge bunu hesaplamıştır. Ona göre taş aletler kullanan bir usta yontucu ile 54 işçi 10 metre yüksekliğinde bir taş heykeli 15,5 günde yontabilirlerdi. Ancak daha yakınlarda yapılan araştırmalarda bu sürenin, hesaplarının iki katı tutabileceği ortaya çıkmıştır.
Routledge bir heykelin bir taş omurga üzerinde dengeli bir dikdörtgen olarak yontulup sonra kesilerek çıkarıldığım göstermiştir. Rano Raraku'nun yamaçlarındaki dev heykeller gerçekten şaşırtıcı ise de, ahu'lara nakledilen moai'lerin yüzde 95'ten fazlası 6 metreden küçüktür.
Routledge'in hesaplarına uyan yalnızca bir tane 10 metrelik heykel, bir ahu'ya başarıyla dikilmiştir. Aslında adanın istatistik ortalaması 4 metre yükseklik ve 8 ila 10 ton ağırlıktır. Rapa Nui halkı tarafından başarılan taş yontma işi etkileyiciyse de, bunların çoğu Polinezya kano yapımı yeteneği içindedir.
Heykellerin taşınması konusunda pek çok nakliye yöntemi ortaya atılmıştır. Bunlardan karmaşık bir üçayak sistemi içereni önerilmiş ama daha sonra uygulanamaz bulunup denenmemiştir. Dik taşıma yöntemlerinden ikisi düz arazi üzerinde denenmiştir.
Her ikisi de engebeli arazide mümkün ama tehlikeli bulunmuştur. Ortalama bir heykel için en mantıklı nakliye yöntemi yatay durumda sürüklemek, yokuş aşağı ya da yukarı inip çıkarken direkler ve halatlar kullanmaktır. Kıyı ahu'ların çoğunda heykeli havaya dikmek için yatay konumda olması gereklidir.
Polinezyalılar ağır kanoları sudan çıkarıp karada taşımakta ustaydılar. Bunlardan bazıları taşınır, bazıları kütükler üzerinde yuvarlanır ya da bir kanonun üzerinde kayabileceği bir yüzey oluşturan birer metre aralıklı yatay "basamaklardan" oluşan bir "kano merdiveni" üzerinde çekilirlerdi. Dik arazide basamaklar iplerle birbirlerine tutturularak bir "ip merdiven" olurdu.
Kano teknolojisine dayanan bir nakliye varsayımı yakınlarda Rapa Nui'de denenmiştir. İstatistik bakımından ortalama bir moai'nin beton kopyası, Polinezya kano gövdesi biçiminde bir kızağa oturtulmuştu. Kütükler, manivelalar ve "kano merdiveni" kullanılan üç deneme yapıldı.
Kütükler başarılı olmadı ama "kano merdiveni"ni kullanarak kopya moai, düz arazide kolaylıkla 100 metre çekilip sonra bir rampadan bir ahu kopyasına çıkarıldı. Kızak aynı zamanda heykeli koruyacak ve kaldıracak bir vinç gibi de kullanılmıştı.
(Solda) İstatistik bakımdan ortalama bir moai, Ahu Akivi'de bulunmuştur. (Sağda) Rano Raraku'daki bu taşocağındaki yatay heykel adadakilerin en büyüğüdür.
NAKLİYE DENKLEMİNDE İNSAN
Ortalama bir moai'yi bir kızakla düz arazide çekmek için kırk kişi gerekmektedir. Yirmi uzman, aynı heykeli üç günde ayağa kaldırabilir. Bir moai'yi yontacak, nakledecek ve ayağa kaldıracak ortalama bir Rapa Nui reisliğinin 8,7 geniş aileden, yani 395-435 kişiden oluşması gerektiği hesaplanmıştır. 20 hektar araziden gelen tatlı patates ve diğer ürünler bunları beslemeye yeterliydi.
Ancak Rapa Nui gelenekleri usta yontucuların ton balığı ve ıstakoz gibi özel yiyeceklere de ihtiyaçları olduğunu belirtir. Çevre koşulları uygun oldukça Rapa Nui toplumsal ve politik yapısı bozulmamıştır. Ancak ortalamadan büyük moai'ler daha büyük kaynak yatırımı gerektirmiştir.
Böylece kaynakların tükenmesine ve yenilerinin yetişmesinin yavaşlığına bağlı olan ekonomik bir gerileme başlamıştır. Kuraklık ya da soğuk uzun süreli olduğu takdirde, yoğun bir stres saldırganlığa dönüşmüş olabilir.
Rapa Nui toplumunda moai hem tanrısal hem de laik bir rol oynuyordu. Bunlar eski Polinezya ruhsal gücü olan mana içerirlerdi ama aynı zamanda başarının, ortak yiyecek üretiminin, sergilenmesinin ve dağıtımının güçlü belirtileriydi. Günümüzde bir zamanlar devrilmiş olan pek çok moai yeniden ayağa kaldırılmıştır. Restore edilmiş ahu'ların üzerinde duran moai'ler Rapa Nui atalarının geleceğe bakan ve bize geçmişi hatırlatan "canlı yüzlerini" temsil ederler.
(Solda) Bir heykel kopyası başarıyla dik duruma getirilmek üzere. Nakliye kızağının heykelin korunmasında ve kaldırılmasında büyük önemi vardı. (Sağda) Solda Fotogrammetrik analiz ve lazer taraması, deneylerde kullanılmak üzere tam bir üç boyutlu model yaratmıştır.
oyunlar