Tarih

Hitler'e Suikast « Suikastler Tarihi

Haziran 1944'te Müttefikler tarafından yapılan Normandiya çıkartması, Almanya'da umutsuzluğu iyice artırmıştı. Fakat Hitler, sonuna kadar direnme niyetini belirtiyor, çok yakın bir zamanda işitilmedik silahların kullanılacağını bildiriyordu. Ona göre bu korkunç silahlar, savaşı derhal Almanya lehine sonuçlandıracaktı. Hitler'in sözünü ettiği "işitilmedik silah" Amerikan ve İngiliz bilginlerinin de üzerinde çalışmakta oldukları atom bombasıydı. Alman bilginleri, atom bombasını gerçekleştirme yansısında geri kalıp, bu korkunç silahı zamanında yetiştiremezlerse, Hitler, Berchtesgaden dolaylarındaki sığınağa çekilerek, kendisiyle birlikte Almanya'yı da uçuruma sürükleyecek delice planlar tasarlıyordu.

Almanya'da, daha savaşın başından beri, Hitler'i ortadan kaldırıp ülkelerini felâketten kurtarmaya çalışan sağduyu sahibi kişiler de vardı. Bunlar, Hitler'i öldürerek Müttetiklerle barış yapmayı düşünüyorlardı. Bu amaçla da 1941 yılından beri birkaç suikast girişiminde bulunmuşlar fakat hiç birinde başarı kazanamamışlardı.

Amiral Canaris ve Kont Helmuth von Moltke tarafından yönetilen ve aralarında Schacht, Belçika Valisi Von Falkenhausen, Mareşal Rommel, Von Beck, Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel, Von Hassel gibi general ve devlet adamları bulunan bir grup, Hitler'i devirdikten sonra yerine Feldmareşal Vitzleben’i geçirmeyi kararlaştırmıştı. Ne var ki, Gestapo bu komployu haber almış ve Kont Moltke 1944 Ocak ayında tutuklanmıştı. Onun tutuklanması, ötekilerinin çalışmalarını durdurmamış ve 1944 Temmuzunda Hitler'e son ve en önemli suikastı yapmışlardı.

Hitler, daha öncekilerden olduğu gibi, bundan da kurtuldu ve suikastı düzenleyenlerin tümünü ortadan kaldırdı. 20 Temmuz 1944'te yapılan bu suikaste geçmeden önce, başarısızlıkla sonuçlanan öbür suikastlardan da söz etmek gerekir.

4 Ağustos 1941'de Merkez Grubu Ordusu, Borisov'daydı. Bu ordu Feldmareşal Von Bock'un komutası altındaydı. Ordu karargâhı, Hitler'i tutuklayıp mahkeme önüne çıkarmaya kararlı subaylarla doluydu. Bunların başında Orgeneral Von Treckow'la yardımcısı Teğmen Von Schlabrendorff'du. Von Bock, ancak girişim başarıya ulaşırsa yardım vaadinde bulundu.

Hitler, Borisov'daki Merkez Grubu Ordusu karargâhına geldiğinde, suikastçılar şaşkınlık ve korkudan hiç bir şey yapamadılar. Kalabalık bir koruyucu çemberi içindeki Hitler'in yanına suikastçılar yanaşamadılar bile.

13 Mart 1943'te, Stalingrad'ta Alman ordularının yenilgiye uğramalarından hemen sonra, Hitler'e ikinci bir suikast düzenlendi. Merkez Grubu Ordusu karargâhı o sırada Smolensk'de bulunuyordu. Komutan değişmiş, Von Bock'un yerine Feldmareşal Von Kluge getirilmişti. Tresckow'la Schlabrendorff, aynı teklifi Von Kluge'ye yaptılar ve aynı karşılığı aldılar.

Von Kluge, suikast başarıya ulaşırsa yardıma hazır olduğunu söyledi. Hitler'in pek yakında karargâhı ziyaret edeceği biliniyordu. Canaris ve öteki komplocu subaylar, Smolensk'e plastik bombalar ve sigorta tapaları getirdiler. Hitler karargâha geldi ve ayrılmasına yakın suikastçılar hareket geçtiler. Tresckow ve Schlabrendorff iki konyak şişesine bomba yerleştirip Hitler'in maiyet subaylarından Albay Brandt'a vererek, Rastenburg’daki bir arkadaşlarına götürmesini istediler. Brandt, şişeleri yerine ulaştırmak üzere aldı. Bombalar, Hitler'in uçağının havalanışından yarım saat sonra patlayacak şekilde ayarlanmıştı. Suikastçılar, Berlin ve Smolensk'de heyecanla sonucu beklerlerken, Hitler'in uçağının Rastenburg'a sağ salim indiği haberini şaşkınlık içinde öğrendiler.

Bunun üzerine teğmen Schlabrendorff, büyük bir soğukkanlılıkla Hitler'in karargâhına giderek, her şeyden habersiz Brandt'dan, içine bomba yerleştirilmiş konyak şişelerini alarak, yerine gerçek konyak şişeleri verdi. Suikastçılar, bombaların patlamayışını Hitler'in uçağının çok yüksekten uçmasına ve bu nedenle tapa sigortasının çalışmamasına yordular.

21 Mart 1943'te Hitler'e üçüncü suikast girişiminde bulunuldu. Hitler'i öldürmeyi kafasına koyan Orgeneral Von Tresckow, Führer'in Berlin'de, Unter den Linden'deki Şehitler Anıtı binasında yapılan kahramanları anma törenine katılmasından yararlanmak istedi. Bu sefer Albay Von Gresdorff, kaputunun ceplerine iki bomba yerleştirerek binanın içinde beklemeye başladı. Hitler'in ziyaretinin yarım saat süreceği daha önceden bildirilmişti. Fakat Hitler, binada ancak 8 dakika kaldı ve suikast girişimi de suya düştü.

Yine 1943 yılının kasım ayında, Hitler'e dördüncü suikast düzenlendi. Rusya'daki ordu için Hitler yeni kaput modelleri seçmişti. Axel von dem Bussche adındaki genç bir subay, kaputu giyip bir manken gibi Hitler'in karşısına çıkacaktı. Kaputun her cebinde birer bomba bulunacak ve bunları ateşleyerek, kendisiyle birlikte Hitler'i de havaya uçuracaktı. Fakat Hitler, model seçme işini durmadan erteliyordu. Sonunda 30 Kasım günü, Hitler'in kaput modelini seçeceği bildirildi. Bir gün önceden, Bussche'ye kaput ve bombalar verildi. O gece kaput deposu, müttefiklerin bir hava akını sonunda bombalanarak yandı. Böylece, Hitler’in kaput seçme işiyle birlikte, suikast planı da suya düştü.

Hitler'in muhalifleri, suikast girişimlerindeki başarısızlıklarına rağmen, yollarından dönmüş değillerdi. Bu sefer de Albay von Stauffenberg'i sahneye çıkardılar. Stauffenberg 1942 yılında, Kuzey Afrika'da bir mayın tarlasına düşerek ağır yaralanmıştı. Patlama sonunda, sağ koluyla sol elinin iki parmağı kopmuş, sol gözü de kör olmuştu. Aylarca hastanede yaşama savaşı verip iyileşince, Hitler'in muhalifleri, bu morali bozuk ve Almanya'nın geleceğinden umudunu kesmiş von Stauffenberg'e çengel atmakta gecikmediler.

Stauffenberg'in ilk suikast denemesi 11 Temmuz 1944'te oldu. Albay, Hitler'le bir toplantıya katılmak için Obersalzberg'e gitti. Çantasında patlamaya hazır bir bomba vardı. Fakat, toplantı o gün yapılmadığından, suikast da gerçekleşmedi. 15 Temmuz 1944'te Hitler'in karargâhı Doğu Prusya'da Rastenburg'da Goering ve Himmler'in de katılmasıyla bir toplantı yapılıyordu. Stauffenberg de toplantıdaydı. Tam tapa sigortasını çalıştıracağı sırada, Hitler odadan dışarı çağrıldı ve bir daha da geri dönmedi. Führer bir kere daha rastlantı ve şans sonucu ölümden kurtulmuş oluyordu.

20 Temmuzda yapılan toplantıda. Kurmay Albay Stauffenberg de bir rapor okuyacaktı. Albay, Mussolini'nin ziyareti dolayısıyla toplantının saat 13 yerine 12,30'da yapılacağını ve görüşmelerin yeraltı salonundan "Misafirler Pavyonu"na alındığını öğrenince canı sıkıldı. Çünkü Misafirler Pavyonu uzun, tahta bir yapıydı. Bombanın patlamasına ince duvarlar ve çatı fazla bir direnme göstermeyeceğinden, etkisi de o ölçüde az olacaktı. Fakat artık ilk adım atılmıştı ve geriye dönmek düşünülemezdi.

Albay Stauffenberg, pavyona girmeden önce kapıda kısa bir süre duraklayarak eğildi, çantanın içindeki bombanın mekanizmasını sağlam kalan üç parmağıyla çalıştırdı. Salonda sayıları yirmiyi bulan yüksek rütbeli subay bulunuyordu. Ortadaki masada büyük bir kurmay haritasının üzerine eğilmişlerdi. Hitler, büyük bir dikkatle anlatılanları dinliyordu. Feldmareşal Keitel, bir ara Stauffenberg'in kulağına eğilerek:

"Raporunuzu general Heusinger'den sonra okuyacaksınız.. Onun için Führer'in yakınında bulunun." dedi. Stauffenberg elindeki çantayı, masanın altındaki ağır tahta desteğini Hitler'in en yakın tarafına dayadı. Albay Stauffenberg, birkaç ay önce İhtiyat Orduları Başkomutanı General Fromm'un emir subaylığına atandığından, bu çok gizli toplantıya katılma olanağını bulmuştu.

Hitler, ihtiyat tümenlerinin Rus saldırısını önleyecek güçte olup olmadıklarını öğrenmek istiyordu. Stauffenberg, raporunda Hitler'e bu konuda bilgi verecekti. Çantayı Hitler'in yanına bıraktıktan sonra, Berlin'le bir telefon konuşması yapmak için Keitel'den izin alarak dışarı çıktı. O sırada General Heusinger, Doğu Cephesi hakkındaki raporunu bitirmek üzereydi.

Tam bu sırada, bir yıl önce "konyak" şişelerini taşıyan Albay Brandt, masanın altındaki çantayı gördü. Hitler'i rahatsız edebilir düşüncesiyle çantayı durduğu yerden alıp desteğin öbür yanına dayadı, içinde bomba bulunan çanta, şimdi Hitler'in oldukça uzağına gitmişti.

General Heusinger, raporunun son satırlarını okurken, Feldmareşal Keitel yanındaki General Buhle'ye dönerek:

"Stauffenberg nerede kaldı?" diye sordu. "Konuşma sırası ona geldi."

Albay Stauffenberg o sırada, Misafirler Pavyonu'nun oldukça uzağında. Teğmen von Haeften'le birlikte zırhlı bir otomobilin içinde, bombanın patlamasını bekliyordu. Saat on ikiyi elli geçerken, Misafirler Pavyonundan korkunç bir patlama duyuldu. Pavyonun çatısı çökmüş, camlar paramparça olmuştu. Barakanın üzerinde siyah bir duman tabakası yükseliyor, yaralıların, ya da can çekişenlerin iniltileri, acı bağırışları duyuluyordu. Albay Stauffenberg ve Teğmen von Haeften, olanları büyük bir soğukkanlılık içinde izliyorlardı. Bir yardım ekibinin pavyona koştuğunu ve sedyeyle bir cesedi dışarıya çıkardıklarını gördüler. Stauffenberg, çıkarılan cesedin Hitler'e ait olduğundan zerre kuşkusu yoktu. Çünkü çantayı Hitler’in ayakları dibine bırakmıştı. Teğmen Haeften'e:

"Hitler'in cesedini çıkardılar!.. Çabuk gidelim.." diye bağırdı.

Stauffenberg olaydan yarım saat kadar sonra, bir uçakla Berlin'e gitti. Milli Savunma Bakanlığında, General Olbricht'in odasında yirmiye yakın subay toplanmış heyecan ve merak içinde sonucu bekliyordu. Saat 15,15'te Stauffenberg, Hitler'in ölüm haberini bekleyen subaylara telefon etti :

"Hava alanındayız. Bize bir araba gönderin.. Hitler öldü!.."

Oysa o sırada Hitler, karargâhın istasyonunda, Mussolini'yle Mareşal Graziani'yi getirecek treni bekliyordu. Ölmemişti. Patlama sırasında saçları kavrulmuş, sağ bacağı yanmış, sağ koluna da hafif bir felç gelmişti. Albay Brandt'la Hitler'in sağındaki iki general ve bir stenocu hemen ölmüşlerdi. Hitler, kendisini yerden kaldırmaya çalışan Keitel'e:

"Yeni pantolonum pek de güzeldi, bana bir üniforma getirsinler..)" demişti. Patlamadan üç saat sonra iyice kendine gelmiş, Mussolini'ye havaya uçurulan barakayı göstermişti.

General Olbricht, Albay Stauffenberg'den aldığı haberi İç Güvenlik Ordusu Kumandanı General Fromm'a bildirdi. Ancak General Fromm, Hitler'in ölüm haberini kuşkuyla karşıladı. Hitler'in karargâhıyla bağlantı kurmak ve Führer'in kesin olarak ölüp ölmediğini öğrenmek istedi. Az sonra Feldmareşal Keitel telefonda şunları söylüyordu :

"Yok efendim, saçma. Bir suikast oldu ama Führer kurtuldu. Şu anda Duçe'yle görüşüyor.."

General Olbricht, Keitel'in yalan söylediği inanandaydı. Az sonra Stauffenberg de Milli Savunma Bakanlığına geldi. Albay kesin konuşuyordu :

"Konferans salonu yerle bir oldu, uçuşan cesetler gördüm, oradan tek kişinin canlı çıkması mümkün değil.." Ona, Keitel'in telefonda söyledikleri tekrarlanınca: "Onu bilmem, ama Hitler'in öldüğünü gördüm." dedi. Komplocular, Stauffenberg'in bu sözleri üzerine harekete geçtiler ve Almanya'nın dört bir yanma, işgal altındaki ülkelere telgraf ve telefonlarla durumu bildirip taraftarlarının daha önce hazırlanan planı uygulamasını istediler. General Fromm, Hitler'in öldüğüne inanmamıştı. Stauffenberg’e :

"Sizin yapacağınız, şimdi beyninize bir kurşun sıkmak. Çünkü suikast başarıya ulaşmadı." dedi. General Olbricht'in de tutuklanması gerektiğini ileri sürüyordu. Fakat, Olfbricht'le Stauffenberg onu tutuklayarak, yandaki odaya hapsettiler. Komplocular beş saat süreyle Berlin'i ellerinde tuttular. Akşama doğru, Hitler'in yaşadığı kesin olarak anlaşılınca, ne yapacaklarını bilemez duruma geldiler. Suikastçıların Paris kolu, daha üstün bir başarı gösterdi. Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel, bütün S.S. ve S.D.’leri (Partisi Casusluk Örgütü) bir Fransız hapishanesine doldurmakta güçlük çekmedi. Daha sonra ordu komutanı von Kluge'ye giderek Nazi Yüksek Komutanlığına karşı gelmesini ve barış için girişimde bulunmasını istedi. General von Kluge ona şunları söyledi "Domuz ölmüş olsaydı, bunu yapardım..."

Öte yanda, Berlin'de de Naziler karşı harekete geçmişlerdi. Plan gereğince Propaganda Bakanlığına gidip Goebbels'i tutuklaması gereken Yarbay Remer, orada bir emir alıyordu: "Derhal Goebbels'in emrine giriniz. Führer' in emridir." Yarbayın duraksadığını gören Goebbels, elinde tuttuğu telefon ahizesini Remer'e uzattı.

"Beni tanıdınız mı Yarbay Remer?"

"Evet Führer'im tanıdım."

"Yarbay Remer, şimdi emirlerimi iyi dinleyin. Şu andan itibaren Berlin'de duruma siz hâkim olacaksınız, tam yetkilisiniz. Generallere, mareşallere bile emir verebilirsiniz. Karşı duranları acımadan temizleyiniz. Doğrudan doğruya Führer adına hareket edeceksiniz."

Yarbay Remer, Goebbels'i tutuklamak için geldiği Propaganda Bakanlığından, az sonra, kendi arkadaşlarını yakalamak için harekete geçti. Goebbels'i tutuklamaya hazırlanan birliğine şu emri verdi:

"Hazır ol!.. İstikamet Savunma Bakanlığı!. İleri..."

Akşam saat sekize doğru Yarbay Remer'in askerleri Savunma Bakanlığını ele geçirmişlerdi. Çarpışmada ilk vurulan Albay Stauffenberg oldu. Sırtına bir kurşun saplanmıştı. Bu arada Fromm da hapsedildiği odadan çıkmış ve kumandayı yeniden ele almıştı. Alelacele bir Harp Divanı kuruldu. Komplocuların hemen hemen hepsi yakalanmıştı. General von Beck, Fromm'a tabancasının kendisinde bırakılmasını istedi. Fromm:

"Peki, işinizi kendi elinizle bitirecekseniz buyrun, ama çabuk olun!." dedi. Fakat von Beck, beynine yönelttiği namluyla hedefini bulamadı ve hafif yaralı olarak bir koltuğa yığıldı. Harp Divanı, beş dakika sonra kararını General Fromm ağzından şöyle açıklıyordu :

"Führer adına karar veren Divan, General Olbricht'i, Kurmay Albay Mertz von Quirnheim'i, Albay Stauffenberg'i ve Teğmen von Hasften'i idama mahkûm etmiştir..."

Von Beck, eline verilen ikinci tabancayla da intihar edemeyince, bir başkasının yardımıyla "işi bitirildi." İdama mahkûm edilenler, hemen oracıkta, Savunma Bakanlığının avlusunda kurşuna dizildiler.

Komplocuların Paris'teki lideri von Stulpnagel olaydan sonra intihar etmek istemiş fakat yalnızca gözleri kör olmuştu. Geri kalan sanıklarla birlikte yargılanarak 20 Ağustosta asıldı. Mahkemenin Başkanı ayrı bir âlemdi. Suikastçılara açıkça küfrediyor, polis tarafından kemeri alınan ve sık sık pantolonunu çekiştirmek zorunda kalan, komplocuların Hitler'in yerine devlet şefi olarak düşündükleri Von Vitzleben'e :

"Seni ahlâksız ihtiyar seni, neden durmadan pantolonunu karıştırıyorsun!" diye bağırıyordu.

Von Stulpnagel, intihar teşebbüsünden sonra hastanede yatarken :

"Rommel!. Rommel!.." diye sayıklamıştı.

İlk önce kimse, suikast olayında Rommel'in de parmağı olacağına inanamamıştı. Çünkü, suikasttan üç gün önce Mareşal Rommel, 17 Temmuzda Kuzey Fransa'da, otomobiline ateş açan bir İngiliz uçağı tarafından ağır yaralanmıştı. Gestapo soruşturmayı derinleştirince, Mareşal Rommel'in de komplocularla birlik olduğunu ortaya çıkardı.

13 Ekim 1944 günü, iyileşmeye yüz tutan Rommel, Herrlingen'deki evinde dinlenirken Feldmareşal Keitel'den bir mektup aldı. Mektupta olaylar özetleniyor ve suçlamalar doğruysa, şerefli bir insanın nasıl davranması gerektiğini Rommel'in bileceği ileri sürülüyordu.

Mektubu getiren subaylardan General Burgdorff, Mareşal Rommel'e :

"Sayın Mareşalim, gelirken bir kutu zehir getirdim. Ampul halinde.. Bunları kullanmak isterseniz, Führer'in cenazenizin askerlik geçmişinize yaraşır ulusal bir tören olarak yapılacağına dair mesajını da size iletmekle görevliyim." dedi.

Rommel, karısı ve çocuklarıyla vedalaştıktan sonra, mareşal üniformasını giymiş olarak General Burgdorff ve General Maisel in yanma döndü. Daha sonra, içinde General Maisel'in de bulunduğu bir otomobil, Rommel'i yakındaki bir koruluğa götürdü. Burada General Maisel, yanına şoförü de alarak Rommel'i otomobilde yalnız bıraktı. Geri döndüklerinde Mareşal Rommel can çekişiyordu. Hastaneye götürülürken de yolda öldü.

Yapılan resmi açıklamada, Rommel'in kalp durması sonucu öldüğü bildiriliyordu. Goering, Dönitz ve Jodl gibi Nazi ileri gelenleri bile, Rommel'in gerçek ölüm sebebim bilmiyorlardı.

Rommel için parlak bir cenaze töreni düzenlendi. Ulm alanında yapılan törende Führer'in özel temsilcisi olarak konuşan Mareşal Rundstedt. Rommel'der, "Alman Kumandanlarının en büyüklerinden biri olarak tarihe geçtiğini” söyledi.

Buçaş Antlaşması « Osmanlı Tarihi

Hotin antlaşmasından sonra, Lehistan ve Osmanlı Devleti arasında elli yıl süren bir barış süreci yaşanmıştı. Osmanlı himayesindeki Ukrayna Kazaklarına saldıran Lehliler, barışı bozdular. Sultan Dördüncü Mehmed ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, Ukrayna kazaklarının yardım istemesi üzerine, Lehistan seferine çıktılar. Osmanlı ordusunun ard arda kazandığı başarılardan sonra, Lehistan barış istedi.

İmzalanan Bucaş antlaşmasıyla (18 Ekim 1672), Podolya Osmanlılara geçti. Lehistan Kırım Hanına vergi ödemeye devam edecekti. Ayrıca Lehistan her yıl Osmanlı Devleti'ne 22.000 altın ödemeyi kabul ediyordu.Lehistan meclisinin, bu antlaşmadaki para maddesini kabul etmemesi üzerine, 4 yıl süren İkinci Lehistan seferine çıkıldı.

Bazı kalelerin fethedilmesi üzerine, Lehistan elçisi, Podolya ve Ukrayna'nın iadesi şartıyla antlaşma istediyse de bu kabul edilmedi. Bu arada Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın hastalanması üzerine, 1675 yılında Lehistan serdarlığına İbrahim Paşa tayin edildi.

Sultan Dördüncü Mehmed, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Edirne'ye döndü.İbrahim Paşa, kısa sürede 48 kale ve palangayı fethedince, Lehistan tekrar antlaşma istedi. 27 Ekim 1676'da Zarawno'da imzalanan antlaşma ile 22.000 altından vazgeçilmek şartıyla, daha önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından imzalan Bucaş antlaşmasının maddeleri aynen kabul edildi. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa antlaşmanın imzalandığı haberini aldıktan bir süre sonra 3 Kasım 1676 tarihinde vefat etti.

Enver Paşa Türkistan'da « İlginç olaylar

Enver Paşa'nın Türkistan Macerası
Ağustos 1922, Buhara

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden devletler arasında yer aldığını kabul ediyordu. İmparatorluk parçalanıp, tarih sahnesinden çekilecekti. Ancak imparatorluğu bu savaşa sokan ve savaş sırasında da yönetimini ellerinde tutanların l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece bir Alman denizaltısıyla Kırım'a doğru yola çıkarken bu gerçeği kavradıkları pek söylenemez.

Daha sonra Avrupa, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya bozkırlarında geçen yıllarına ve serüvenlerine bakıldığında bu durum görülebilir. Evet, bir dünya savaşını kaybettiklerini herhalde anlıyorlardı, ama bunun aynı zamanda imparatorluğun da sonu olduğunu, hatta belki de geleneksel imparatorluklar döneminin de kapanmış olduğunu kavrayabilseler İstanbul'dan ayrıldıktan sonraki serüvenleri farklı olurdu.

Ama onlar, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa bambaşka hayaller peşindeydi. Nasıl Türkler bin yıl kadar önce Orta Asya'dan yola çıkıp Anadolu'ya gelmişler ve burasını yurt edinmişlerse, Enver Paşa da bu tarihi bir başka şekilde tekerrür ettirmeyi hayal ediyordu. Orta Asya'da kendisini kucaklamaya hazır Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplayacak ve başına geçeceği bu güçlerle yeniden Anadolu'ya gelecekti.

Evet, Marks'ın dikkat çektiği gibi, tarih belki tekerrür edebilirdi, ama birincisinde trajedi ise ikincisinde komedi olarak!

1918 Kasım ayı başında Kırım'a çıkan Enver Paşa hemen Kafkasya üzerinden Türkistan'a geçmeye niyetliydi. Bir yıl önce, 1917 Kasımında Rusya'da Bolşevik Devrimi olmuştu ama Lenin ve arkadaşları henüz Rusya'nın tümüne egemen değillerdi. Uçsuz bucaksız Rus topraklarında bir iç savaş hüküm sürüyordu.

Petrograd ve Moskova başta olmak üzere Kızıllar büyük kentleri ellerinde tutuyordu ama kırsal alanda ve çeşitli bölgelerde Çarın generallerinin yönetimindeki Beyazlar egemendi. İşte bu koşullar Çarlığın Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk-İslam sömürgelerinde de bir otorite boşluğuyla birlikte bağımsızlık eğiliminin ortaya çıkmasına yol açmıştı ve "cihan imparatorluğu" Osmanlı'nın Başkumandan Vekili kendisine tarihsel bir misyon düştüğüne inanıyordu.

Bu kargaşa içinde Enver Paşa hemen Türkistan'a geçme olanağını bulamadı. Bunun üzerine bir süre Avrupa ve Rusya'da kalacak ve Bolşevik Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ortamdan da esinlenerek bir "ihtilalci İslam örgütlenmesi" gerçekleştirmek için uğraşacaktı. Avrupa'daki çalışmaların merkezi Berlin'di ama Moskova ile de sıkı bir bağ söz konusuydu. İngiliz emperyalizmine karşı bir güç olabileceği düşüncesiyle Rus devrimcileri de Enver Paşa'ya belirli desteklerde bulunmayı uygun görüyorlardı.

Doğrusu Enver Paşa da Bolşeviklerle arasını iyi tutmaya özen gösteriyordu. Örneğin Moskova'da daha çok Kuzey Afrikalı olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden -ne olduğu pek de belli olmayan- temsilcilerin katıldığı "İslam İhtilal Cemiyetleri Kongresi" toplandı. Daha sonra Eylül 1920'de Bakü'de düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı'na da katılan Enver Paşa burada etkili bir rol oynamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Bu arada bir kulağı da Ankara'daydı. Anadolu'da sürmekte olan milli mücadeleyi yakından izliyor, Mustafa Kemal'le haberleşiyor ve fırsat bulursa dönmeyi düşünüyordu.

Ancak Mustafa Kemal bunu engelleyecek, hatta bir ara Enver Paşa 1921 Ağustosunda Batum'a kadar gelip sınırı geçmeyi ciddi bir şekilde düşündüğünde tutuklanmasını bile isteyecekti. Sonuçta Ankara'daki kadro Sakarya Savaşı'nı kazandıktan sonra o aşamada Anadolu'da bir şansının kalmadığını gören Enver Paşa da kendisini Türkistan'a attı.

Ekim 1921'de Türkistan'da Buhara'ya gelen Enver Paşa'nın bu bölgeye ilişkin ne doğru dürüst bilgisi, ne de ciddi bir askeri gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenme olanağı vardı. O kendi kendine bir misyon biçmişti ama tarih toplumsal ve siyasal olarak bambaşka bir kanaldan, onun hiç kavrayamayacağı bir doğrultuda akıp gitmekteydi. Enver Paşa bu akıntıya rağmen kendisinden başka belki de kimsenin inanmadığı ve ciddiye almadığı misyonunu gerçekleştirmek için bazen komik, bazen trajik görünümler kazanan bir dizi uğraştan sonra bir tür intihar eylemiyle yaşamına son noktayı koyacaktı.

Buhara'ya geçtikten sonra merkezi iktidarı ellerinde tutan Bolşeviklere de tavır alan ve bölgede bir güç toparlayabilmek için hem Ruslara, hem de İngilizlere karşı mücadele etmeye kalkışan Enver Paşa çıkışsızlığını fark ettiği ve ölümüne yaklaştığı sıralarda İngilizlerle ilişki kurmamakla yanlış yaptığını düşünmeye başlamıştı ama artık onun için çok geçti...

Türkistan'a geldikten sonra Doğu Buhara'ya geçerek buradaki Basmacı hareketinin başına geçmeye niyetliydi. Nitekim bu doğrultuda hareket etti. O sıralarda Türkistan'daki iktidarı elinde tutan kadro Bolşeviklerle iyi ilişkiler içindeydi ve yerli gericiler tarafından Ruslardan daha tehlikeli ve öncelikle yok edilmesi gereken düşmanlar olarak değerlendiriliyordu. Bu güçler önceleri Enver Paşa'ya da pek iyi gözle bakmadılar. Sonuçta onun da geçmişinde padişahı tahttan indiren bir ihtilal bulunuyordu. Bunun için pek güven verici değildi. Hatta bir ara tutuklu koşullarında yaşadı.

Orta Asya bozkırlarında Ruslara karşı bir güç ortaya çıkarmaya çalışırken örneğin kendisine "Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı, Merkezler Merkezi Reisi" gibi komik unvanlar yakıştırarak bir hava yaratmaya çalışıyordu. Çevresindeki bazıları da adeta dalga geçer gibi "Sen Hakanlar Hakanı, Padişahların En Muazzamı ve Bizim Büyük Padişahımızsın" diyorlardı. Ama tüm bu gösterişli laflar bir komediden, Enver Paşa'nın tüm uğraşları da nafile çabalar olmaktan ileri gitmeyecekti.

Her şeye rağmen Enver Paşa'nın bölgedeki çabalarını yakından izleyen ve küçümsemeyen Bolşevikler önce kendisini Moskova'ya davet ettiler. Ancak bunu kabul etmeyen Enver Paşa, Basmacı hareketiyle ilişki kurmasının ve çevresinde bir miktar adam toplamasının ardından Sovyet iktidarı için bir tehdit unsuru haline geldi.

Duşanbe'de meydana gelen çarpışmalarda Enver Paşa'nın kuvvetleri başlangıçta bazı başarılar kazandı ve Kızıl Ordu birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Enver Paşa bir süre Buhara'da denetimi eline aldı. Hatta Sovyet iktidarından kendisini tanımalarını bile talep etti. Ancak durumun ciddiyetine uygun kuvvetleri bölgeye sevk ederek toparlanan ve karşı saldırıya geçen Kızıl ordu birlikleri bir dizi çarpışmadan sonra bölgeye egemen oldu.

Kuvvetleri dağılan ve elinde küçük bir birlik kalan "Turan ve İslam İhtilal Orduları Serdarı, İslam ve Buhara Leşkerlerinin (Askerlerinin) Emiri" Enver Paşa güneye, Afgan sınırına doğru çekilmeye çalışırken 4 Ağustos 1922'de bulunduğu Belcivan yakınlarında kıstırıldı. Mermi yağdıran makineli tüfeklerin üzerine atına binip, kılıcını çekerek maiyetiyle birlikte saldırdığı rivayet edilen Enver Paşa Pamir Dağlarının yamaçlarında, Çegan Tepesi eteklerinde can verdi.

Ama Turan hayalleri bitmeyecekti. Bazıları "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan" diye şiirler yazmaya, yeni trajedilerin ve fiyaskoların yollarını döşemeye devam edecekti...

oyunlar