Tarih

Fanny Lewald « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1889)

1789 Beden eğitimi okullara ders olarak girer (yalnız erkek çocuklar için).
1796 Beden eğitiminin öncüsü Johannes Guts Muths gençlik için ilk jimnastik kitabını yayınlar. Fakat yalnız "Anavatanın erkek evlatları" için.
1810'lar Alay konusu olan "Mavi Çoraplı" kavramı, İngiltere'den Almanya'ya geçer.
1826 Berlin'de "Unter den Linden" caddesi ilk kez gaz lambaları ile aydınlatılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri hoş karşılanmaz.)
1831 Bremen'de son halka açık idam kılıçla yapılır: Zehir hazırlayan Gesche Gottfried adlı kadının başı uçurulur.
1841 Berlin'de hayvanat bahçesi açılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri hoş karşılanmaz.)
1846 Berlin'de ilk atlı otobüs işletmesi açılır. (Ama kadınların...)
1865 Berlin'de ilk Alman atlı tramvayı çalışmaya başlar. (Ama kadınların...)
1875 Berlin'deki kız okullarında beden eğitim derslerine izin verilir.
1889 Fanny Lewald'ın ölüm yılında Paris'teki II. Enternasyonal'de Clara Zetkin, kadının ekonomik özgürlüğünü talep eder.

"BAĞIMSIZLIĞIM, AŞKIMDAN SONRA EN BÜYÜK MUTLULUĞUMDU."

Her şey babaya bağlıdır. Genç Fanny Lewald başka bir aile yaşamını düşünemez. "Ailede herkes babanın sözünü dinler," der yaşam öyküsünde. "Annemiz dükkânda onun işçisi, kölesi ve hizmetkârı. Hizmetini gördüğünde babama sadece 'Efendi!' derdi durmadan. Ve 'Efendi istiyor bunu!', 'Baba söyledi bunu! Bu ifadeler tüm ev için Tanrı buyruğu gibi tartışmasızca kabul edilirdi."

Bir keresinde Fanny bir danslı eğlencede hoşça vakit geçirirken "Efendi" derhal eve dönmesini ister. Onu almaya gelen evin uşağının, nedeni hakkında hiçbir fikri yoktur. "O sıralarda sürekli hasta düşen anneme bir şey olmuştur muhakkak, diye çok korkarak aceleyle orayı terk ettim," diye anlatır Fanny.

"Büyük bir endişe içinde iki merdiveni çıkıp oturma odasına girdim. Babam divanda rahatça oturmuş okuyordu. Yanında, elinde örgüsüyle annem oturuyordu. Kardeşlerim masa başında okul ödevlerini yapıyorlardı. Babam daha benim bir soru sormama fırsat vermeden son derece rahat bir şekilde, 'Giderken kapıları açık bırakmışsın. Kapat bakalım kapıları!' dedi." Fanny bu tür bir eğitimi katı ve haksız mı bulurdu? "Bunu düşünmek aklıma bile gelmezdi," diyecekti daha sonraları.

Fanny baba evinde en büyük çocuktur. Yahudi bir tüccar olan babası 14 yaşına kadar okula yollar Fanny'i. "Bak hele, senin kafan bir erkek çocukta olmalıydı," sözlerini işitir orada, öğrenme hırsı ile dolu olan genç kız. Annesi ise her gün "Hiçbir şey bilgili, fakat pratik olmayan bir kadından daha yararsız ve daha sıkıcı olamaz," diye nasihat verir.

Her şeye rağmen Fanny bir "kitap kurdu" olmaya başlar. Annesi ve babası bu talihsiz özelliğin kızlarının evlenme şansını azaltacağını bilmektedirler. "Daha saygılı, daha saf, daha utangaç olmalıydım," der geçmişine bakarak, "çünkü o ciddi, emin ve kararlı halimle erkeklerin hoşuna gidemezdim. Bakıma muhtaç bu kadar çok kardeşi olan, orta halli bir aile kızını eş olarak seçebilecek birini kolaylıkla bulamayacağım için onlara kendimi beğendirmem gerekirdi." Aslında Fanny'nin babası kızını evlendirmek zorundadır.

Geliri altı kızı ömür boyu beslemeye yeterli değildir. Kızlarından birinin iş sahibi olması o zamanlar söz konusu bile olamazdı. Orta sınıfın ahlak anlayışı bunu kabul edemez, adları kötüye çıkardı. Peki ilk aday ortaya çıkıncaya kadar bir genç kız nasıl vakit geçirirdi? Fanny'nin babası, en büyük kızı için sorgusuz sualsiz uymak zorunda olduğu "saati saatine günlük program" yapmıştı:

Fanny Marcus İçin Günlük İşler

Eylül sonunda hazırlanmıştır, mevsim değişimine ve diğer dersler başlayıncaya kadar geçerlidir.

Genel Kurallar:

Sabahları en geç saat 7'de kalkılacak ki, 7.30'da giyinme işlemi tamamen bitmiş olacak.

Pazartesi

8.00-9.00 arası piyano dersi. Yeni parçaların çalışılması.
9.00-12.00 arası el işi, malum dikiş örgü işleri.
12.00-13.00 arası eski ders kitaplarının okunması; Fransızca, coğrafya, tarih, Almanca, gramer vs.
13.00-14.30 arası dinlenme ve öğle yemeği
14.30-17.00 arası yukarıdaki gibi aynı el işleri
17.00-18.00 arası Bay Thomas'tan piyano dersi
18.00-19.00 arası yazı yazma alıştırmaları

Salı

8.00-9.00 arası yeni piyano parçalarının geçilmesi
9.00-10.00 arası el işleri
10.00-12.00 arası kontrbas dersi
12.00-13.00 arası pazartesinin aynısı
13.00-14.30 arası pazartesinin aynısı
14.30-17.00 arası pazartesinin aynısı
17.00-18.00 arası eski piyano parçalarının geçilmesi
18.00-19.00 arası pazartesi gibi yazı alıştırmaları

Çarşamba

Pazartesi programının aynısı
17.00-18.00 arası eski müzik parçalarının piyanoda geçilmesi

Perşembe, cuma, cumartesi akşamları haftanın ilk üç günü programının tekrarı.

Ailede hiç kimse Fanny'nin gizli düşüncelerini sezinleyemez. Tipik bir "bağımlı evlilik" sürdüren teyzelerinden biri günün birinde ona, "Evlendiğimde kendi ölüm fermanımı imzaladığımı biliyordum," diye itirafta bulunur.

Bunun üzerine Fanny'nin tepkisi şöyle olur: "On beşime bastığım gün, tamamen emin ve âşık olmadıkça kimsenin beni evliliğe ikna edemeyeceğine karar verdim. Gene aynı gün ilk kez bir çocuğun da ebeveynlerine karşı bazı hakları olduğu fikri oluştu kafamda. Daha önce düşünmeye bile cesaret edemediğim, babama karşı da doğuştan özgürlük haklarım olduğu fikri gelişti içimde. Düşüncelerim sihirli bir değnek darbesi ile ev ve aile engellerini aşıp, kendime özgü geleceğe ve uzak bir dünyaya doğru yöneldiler."

"Kendine özgü gelecek"; genç Lewald ulaşılması güç bir hedefi artık içinde saklayamaz haldedir...

1832: Bir iş gezisinde babasına eşlik edebilecektir. Şimdiye kadar doğduğu Königsberg kentinden dışarı çıkmamış olan 21 yaşındaki bir kız için tam bir serüvendir bu! Ama, "Babamın bir tanıdığı ile konuşurken bana uygun bir koca bulmayı çok istediğini, bir bakıma bu amaçla beni yanına aldığını anlattığını duydum. O an utanç ve öfkeden avazım çıktığı kadar bağırabilirdim. Kendimi evde alıcı bulunamadığı için pazara çıkarılan zavallı bir eşya gibi hissettim."

Babası Königsberg'e tek başına geri dönerken, Fanny Breslau'dan akrabaları ile onların memleketine gider ve 1832-33 kışını orada geçirir. Bir sürü yeni izlenim edinir. İlk kez burada kadınların da "özgür ve açık bir şekilde" düşüncelerini dile getirebildiklerine tanık olur. "Bağımsız olabilmek. Daha fazla öğrenmek. Evlenmeye zorlanmamak" düşüncesini ortaya koyduğunda kimse ona destek olmaz. Bu arada, sonraları liberal bir partinin ileri gelenlerinden olacak olan kuzeni Heinrich Simon'a âşık olur.

Bu olay ebeveynlerinin evlilik politikasına karşı daha fazla tepki göstermesini sağlar. Genç bir stajyer hukukçu kendisine evlenme teklif ettiğinde, babasına, "İyi bir geçim sağlamak için de kendimi satmam," demek yürekliliğini gösterir. "Başka türlü davranamam! Yapamam! Evlenemem!"

Bu arada 25 yaşına gelmiştir. Kaderi bellidir. Evde kalmış bir kız olarak solacaktır. "Istırap yılları," der Fanny Lewald bundan sonraki zaman için. Evliliği reddettiğinde babasını düş kırıklığına uğratmıştır. Şimdi ailesine sadece yük olmaktadır. Ne pahasına olursa olsun bir şeyler yapmak ister. Mutsuzca, küçük defterine günde kaç mendil kenarına oya yaptığını, kaç çorap yamadığını not eder. Ayrıca Breslau'daki kuzenini de ihmal etmez ve oradaki akrabalarına da devamlı mektup yazar.

Fanny'nin yazı yeteneği Eıtropa dergisini çıkartan akrabalarından birinin dikkatini çeker. Bu arada şunu da bilmekte yarar var: Mektuplaşma o zamanlar kadınların fikirlerini yazılı olarak ortaya koyabilecekleri ender imkânlardan biriydi. Mektuplar sadece alıcıya haber verme aracı değildi. Onlar başkalarına okunur, ödünç verilir, kopya edilirdi. Mektup yazarken ilk kez edebiyat kurallarıyla tanışılırdı. Ve bu bakımdan Fanny Lewald'ın mektupları dikkat çekiciydi.

Fanny'den, IV. Friedrich Wilhelm'in Königsberg'deki yemin töreni üzerine Europa dergisine haber yazması istenir. Zararsız küçük bir uğraş denebilir. 29 yaşına varmış, ailesi içinde "fazlalık ve arabadaki beşinci tekerlek gibi faydasız ve ayak bağı" olan Fanny Lewald'e burada ilk kez bağımsız olma olanağı sunulmaktadır.

Kendi yazdığı metnin basıldığını görmek ve bunun için de ücret almak imkânını, "Sanki kanatlanmış haldeydim!" diye anımsar Fanny Lewald yaşam öyküsünde; yazar olmak ve bu meslekte kendi işini kurmak istemektedir. Artık kesin kararını vermiştir. İlk romanı Clementine'da Fanny Lewald kendi durumunu anlatır: Yaşlanmakta olan bir kız istemediği bir evliliğe zorlanmaktadır.

Clemenline teyzesine şöyle yazar: "Benim için mutsuzluk kaynağı olacak, sadece laf olsun diye yapılan bir evlilik fikrine tahammül edemiyorum... Ama gel gör ki evliliği ne hale getirdiler! Adı geçtiğinde en iyi yetiştirilmiş kızların gözlerini aşağı indirdiği, erkeklerin şakalaştıkları ve kadınların gizlice gülüştükleri bir şey evlilik. Her gün gözümün önünde yapılan evlilikler fahişelikten beter!"

Bu cüretkâr cümleler hayretle karşılanır. Ama kimin yazdığını henüz kimse bilmez. Çünkü babasının isteği üzerine Fanny yapıtlarını imzasız yayınlamaktadır. Ayrıca yayınlanmadan önce taslakları babasına okutmak ve kız kardeşi ile dönüşümlü olarak ev işlerini yürütmek zorundadır. Fakat bağımsızlık rüyasının gerçekleşmesi yakındır.

1843'te elementine yayınlandığında Fanny Berlin'e gider. İlk kez kendi kazandığı para kullanımına hazırdır: "Kendim için satın aldığım her çift eldiven, parasını ödediğim her bardak limonata hoşuma gidiyordu ve şimdiye dek tatmadığım bir haz veriyordu bana. Çünkü ben satın alıyordum, kendi paramla, kendi kazandığım parayla ben ödüyordum."

Hemen hemen ilk romanı ile aynı zamanda, Fanny Lewald Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine adlı bir yazı yayınlar. Çok kararlı bir şekilde kız çocuklarının sadece salt evlilik için yetiştirilmemden gerektiğini savunur. Ayrıca ev içinde bireysel eğitime karşı, okullarda toplu eğitimden yanadır. Ev içinde geçirdiği, adının avareye çıkarıldığı kendi umutsuz yılları, durmadan kadının meslek sahibi olma zorunluluğunu dile getiren Fanny Lewald'ı bir yazar yapmıştır.

1862'de şunları yazar: "Hangi aileye girerseniz girin, akrabaları içinde, canları sıkılmış ve yorgun, kendilerine özgü sevinçleri ve umutları olmayan, boş ve yararsız bir yaşam sürdüren, isteksizce bir topluluk ve eğlenceden diğerine sürüklenen yaşı geçkin, evlenmemiş kızları ya da kız kardeşleri olmayan birine kolay kolay rastlayamazsınız.

Kendi kendilerine, çoğu kez ailelerine de yük olanlar için şu sorulabilir: Peki ne olacak onlara? Ne yapmalı onlar için? Bu inkâr edilemez sefalete karşı tek bir çare vardır: Kadınların iş ve meslek yaşamında erkeklerle aynı haklara sahip olmaları."

1875'te yazdığı Kadınlardan Yana ve Kadınlara Karşı adlı kompozisyonunda şöyle der: "Ve biz kadınlar 17 yaşımızdan başlayarak oturuyor, bekliyor ve ümit ediyoruz; işsiz güçsüz kuluçkaya yatmış, günbegün sabırsızlıkla, çaresizliğimizi bağışlayacak kadar bizi seven bir erkeğin gelmesini bekliyoruz... Hâlâ egemen olan kast zihniyeti, burjuva kesimindeki kızların meslek sahibi olmalarını yasaklıyor. Kast sözcüğünü bilerek kullanıyorum, çünkü toplumumuzda, Hindistan'daki gibi giysiler ve diğer göze batan işaretlerle belli olan bir kast ayrımı yoksa da, bir kast zihniyeti ve önyargısı var." Romanlarının çoğunda Fanny Lewald, aile korunmasından uzaklaşma cesaretini gösteren kadınların kaderini dile getirir:

Adele (1858) bir kadın yazarın hayatını anlatır. Seyahat Arkadaşları (1858) bir kadın piyanistin öyküsüdür. Kurtarıcı (1873) bir kadın oyuncudan söz eder. Bir Yaşam Sorunu (1845) adlı romanında yazar, sadece kadının burjuva eğitim ideolojisinin kurbanı olmadığını, erkeğin de dolaylı olarak kurban edildiğini açıklar: Romanın kahramanı, karısının ev hanımlığı ve bağımlılığı konusunda endişelidir.

Fanny Lewald ancak otuz yaşını aştıktan sonra gerçekten ailesinden kopar. Başlangıçta çoktan beri kendi parasını kazandığını başkalarından gizlemek zorunda kalır. Kız kardeşleri "saygınlığı"nı ve yazar olarak anonimliğini korumasını rica ederler. Babası, kadın olarak tek başına sokağa çıkması "yakışık almayacağı" için kendisine refakat edecek bir uşak edinmesini emreder.

Fanny ise romanlarını yazmaya devam edeceği yerde nasıl olup da anlamsız el işleriyle uğraştığını anlayamaz zaman zaman. Kendi kazancıyla Berlin'de tek başına salaş odasında yaşarken bazen gözleri dolar. Tek başına tiyatroya gitmek. Tek başına müze gezmek, tek başına yolculuğa çıkmak. Tüm bunlara ancak yavaş yavaş cesaret edebilir.

1845'te İtalya'ya yaptığı bir yolculukta Oldenburglu lise öğretmeni Adolf Stahr ile tanışır. Adam evli ve beş çocuk sahibidir. Uzun mücadele ve zorlukların ardından -Stahr bu arada boşanmıştır- on yıl sonra evlenirler. Fanny'nin gençlik arzusu gerçekleşmiştir: Mutlaka evlenmek gerekiyorsa, bu bir aşk evliliği olmalıdır.

Lewald-Stahr çifti Berlin'de bir önceki yüzyılın ortalarında kültürel yaşamın merkezi olan bir edebiyat salonu kurarlar. Fanny Lewald 1876'da ölen kocasının ardından 13 yıl yalnız yaşar. "Yaşlı bir kadın" olarak da birçok geziye çıkar ve roman, deneme, seyahatname ve anılar yayınlar. Gençliğinde çaresizlikle özlediği "dopdolu bir yaşam"a kavuşmuştur.

"Ne idiysem oydum, gücüm sayesinde," der kendisini betimlerken; "yeteneğim sayesinde, kendim sayesinde - ve özgürdüm! Özgür!"

John Sirica « İlginç Yaşam Öyküleri

Miami temmuzda sıcak olur. Hem de çok sıcak. Genç adam caddede ilerlerken ortalıkta sadece birkaç turistten başka kimse yoktu. Sadece bir tek amacı vardı. En kısa zamanda tanınmış bir boksör olma arzusu ile yanıp tutuşuyordu. İstemeyerek de olsa. eğitimin önemine inanan ailesinin zoruyla üniversiteyi bitirmişti. Onlara teşekkür elti ve kendisiyle ilgili hayallerine saygı duyduğunu söyledi ama kalbi başka bir yerdeydi. Kahramanı Jack Dempsey'di. Kendi adının da Jack olmasıyla dalga geçerdi.

Gitmek istediği yere vardığını anlayınca birden durdu. Kapıdaki tabelada "Spor Merkezi" yazıyordu. İşte gelmişti. Durdu, kararını bir kez daha değerlendirmeye çalıştı. Georgetown'dan ayrılırken, Connecticutlı kuzeni Fonsy'nin dediklerini hatırladı: "Jack, hata yapıyorsun. Çıkart aklından bu düşünceyi."

Geniş omuzlarını dikleştirip, kafasını kaldırarak spor merkezinin kapısını itip içeri girdi. Hemen o an kendini evine gelmiş gibi hissetti. Tanıdık kokular burun deliklerini titretti. Yarım ağız gülümsedi. "Bunu sevdiğim için delirmiş olmalıyım" diye düşündü. Koku artık bütün salona yayılmıştı. Terleyen adamların, derinin, dezenfektanın kokusu, zaman zaman hela kokusunu andıran bir koku. Ama insan zamanla alışıyordu. Bir süre sonra hissetmiyordu bile. Aklı başka şeylere yoğunlaşıyordu. İlk önce ona boksörlük yapması için fırsat vermelerini ve maç ayarlamalarım isteyecekti.

Kısa boylu ve tıknaz, elinde üstü yazısız bir levha taşıyan bir adam, memnun olmadığını belli eden bir yüz ifadesiyle ona doğru yaklaşıyordu.

"Buraya yabancıları almıyoruz. Ayrıca bedava aş da dağıtmıyoruz. Ne istiyorsun?"

"Boksörüm. Dövüş işi arıyorum" diye kendini tanıttı.

"Adım Judge Folger. Buranın müdürüyüm. Sadece eğitimlileri alıyoruz. Bana pek profesyonelmişsin gibi gelmedi, evlat."

"Üniversiteye giderken New York City ve Washington'da dövüştüm, başka yerlerde de."

"Okullu ha, biraz eğlenmek mi istiyorsun? Buna pek ihtiyacımız yok. Hangi üniversiteye gittin?"

"Columbia ve Georgetown Üniversitesine" diye yanıtladı Jack.

"Akıllı çocuğa benziyorsun. Boks hakkında neler biliyorsun bakalım?"

"Tarihini biliyorum."

"Öyle mi, anlat bakalım."

"200 yıl kadar önce İngiltere'de bir grup adanı bir araya gelip belli miktarda parayı bir 'çanta'ya koyuyorlar ya da ortaya bir ödül koyuyorlardı ve iki dövüşçü bu para veya ödül için yarışıyordu. Bu boksörlere 'ödül dövüşçüleri' denilirdi. Bu sporla ilgilenenlerin sayısı artmaya başlayınca bir takım kurallar koyma zorunluluğu ortaya çıktı. Jack Broughron adında bir boksör bir takım kurallar kaleme aldı ve daha sonra bu kurallar bir grup görevli tarafından "Londra Ödül Dövüşü Kuralları" adı ile kabul edildi. Bu kurallar bugün de kullanımda olan bazı maddeleri şampiyonun vücuduna birkaç yumruğu art arda indirdi. Zil çaldığında sağ kroşe vuruyordu. Eğer isabet ettirebilseydi rakibi kendini yerde bulacaktı.

Jack sandalyesine otururken Folger'a bir bakış attı ama adamın pek de etkilenmemiş olduğunu fark etti. İkinci zilin çalışıyla Jack ringin ortasına fırlayıp hemen saldırıya geçti. Böyle vahşice bir saldırıyı beklemeyen rakibinin vücuduna ve böbreklerine indirdiği darbelerle sersemletmeyi başarmıştı. Sert bir sağ yumruk eski şampiyonun çenesine indi ve Britton şaşkınlık içinde yere serildi.

Ayağa kalkmaya çalışan Britton'un yüzüne, boksa yeni başlayan bu okullu çocuğa karşı saygı dolu bir ifade yerleşmişti. Birbirine sarılan iki adam ringde yarı güreşmeye başlamıştı ve Britton kendini toparlamaya çalışırken ikinci raundun bitiş zili çaldı.

Genç boksör bu sefer Folger'ın yüzüne baktığında purosunu çiğnemekte olan adamda belirsiz de olsa bir takdir ifadesi görebilmişti.

Üçüncü raunt gayet yavaş başladı. Boksörler birbirlerinin etrafında dönerek değerlendirmelerini ve oyun planlarını yapmaya çalışıyorlardı. İlk hareket Britton'dan geldi. Jack kafasını sıyırıp geçen bir sağ direkle sendeleyip iplere yaslanmıştı. Avantajını kullanmak isteyen Britton da onun yanma gitti.

Boksörler yine birbirlerine sarıldılar. Jack kendisinden yaşlı olan rakibinin böbreklerine darbeler indirerek adamı iyice sarstı.

Raundun geri kalan bölümünde etkili olmaya çalıştılar ama iki boksör de yorulmaya başlamıştı. Jack bu yorgunluğun farkına vararak etkileyici bir puan daha alabilmek için doğru zamanı bekliyordu. Son zilden hemen önce Britton'un kafasının sağına doğru sıkı bir yumruk indirdi. Bu son yumruk Britton'u hem yaralamış hem de sendeletmişti.

Jack ve Britton el sıkışırlarken Britton hafiften gülümsedi. Genç boksör duş yapmaya giderken Britton'la çalışmaya kabul edilebilmek için dua ediyordu.

Soyunma odasından çıktığında Folger ve Britton'u hararetli bir şekilde konuşur buldu. Folger takdir dolu bir ifadeyle "Seni Britton'la çalışman için aramıza almayı istiyoruz evlat. Ancak daha çok öğrenmen gereken şey var, çalışman ve zayıflaman gerek. Düzenli çalışırsan bunu kolayca yapabileceğini düşünüyorum. Ne dersin, bakalım?"

"Teşekkür ederim Mr. Folger. Pişman olmayacaksınız" diye cevapladı.

Genç boksör Jack, sonraki haftaları koşarak, ip atlayarak ve kum torbasıyla çalışıp şekle girmeye çalışarak geçirdi. 66 kiloya inmiş ve Jack Britton'la her dövüşünden 100 ile 150 dolar arası para ve çok değerli deneyimler kazanmaya başlamıştı.

Bir ay içinde Tommy Thompson adında bir boksörle 10 raunt dövüşüp fazladan 100 dolar kazanma şansını yakaladı. Thompson, Jack'ten daha uzun boyluydu ve günlerdir tıraş olmamış bir şekilde ringe çıkmıştı. Yumruklarının çok güçlü olduğu ama iyi bir boksör olmadığı söyleniyordu.

Jack, Thompson'dan hoşlanmadı. Thompson da ondan. Thompson, Jack'in onunla aynı ringde dövüşebilmek için yeterli deneyime sahip olmadığını düşünüyordu. Jack ise Thompson'un bir boğa gibi olduğunu ve seyircilere kaliteli bir boks maçı seyrettiremeyeceklerini düşünüyordu.

Boksörler ilk rauntta eldivenlerini değdirerek selamlaştıkları anda, Thompson çetin ceviz olarak kabul edilse de, Jack'in izleyicilerin duygusal açıdan favorisi olduğu anlaşılmıştı.

Jack'i ne kadar küçümsediğini sanki göstermek istercesine Thompson kendisinden kısa boylu olan rakibini güreşerek iplere doğru iteklemişti. Daha sonra rakibine vurmaya devam etti ve önce bir sol direk, sonra da bir sağ kroşe ile Jack'in kafasını hedef aldı. Bu yumruklardan biri Jack'e isabet etseydi dövüş ilk rauntta bitebilirdi.

Jack gençliğin verdiği çeviklikle oradan oraya zıplayarak rakibinin elinden kaçabilmişti.

Sonraki dört rauntta da Jack'in ayak hakimiyeti, hareketleri ağırlaşmış olan rakibinden çok daha yüksekti. Rakibinin ön cephesine yaptığı hızlı hareketlerle puan topluyor ve boks yeteneğini gözler önüne seriyordu.

Altıncı raunda girildiğinde Jack maçı kazanabilmek için daha fazla saldırgan olması gerektiğini anlamıştı. Rakibini hırpalıyordu ama bu maçı almasına yetmiyordu. Kazanmak için daha çok çabalamalıydı. Thompson'un onu bir nakavt vuruşuyla yere sermesini engellemeliydi. Thompson'un girdiği dövüşlerde elde ettiği nakavtlarla aldığı "nakavtçı" lakabını da biliyordu.

Altıncı raundun son dakikasından hemen önce Jack, Tommy'nin sağ gözüne bir sol vuruş indirdi ve kaşını patlattı. Genç boksör bunun üstüne bir de aşağıdan yukarıya doğru yumruğunu rakibine indirirken Tommy gözünü korumaya çalışıyordu. Thompson yere düştü, sekize kadar sayıldı ve raunt sona erdi.

Yedinci raunttan itibaren Jack, kendinden yaşlı olan rakibinin kıskançlık dolu takdirlerini sezebiliyordu. Genç boksör hem saldırıya geçmiş hem de maçın kontrolünü eline geçirmişti. Düşüncelerini Washington'da öğrendiği boks tekniği üzerinde yoğunlaştırmıştı. Her ne kadar Thompson dokuzuncu rauntta Jack'i yere düşürdüyse de, buna Jack'in ayağının kayması sebep olmuştu. Jack puan toplamaya devam etti ve dövüşün sonunda da galip ilan edildi.

Sonraki gün Jack, o güne kadar pek yapmadığı bir şekilde kendi arzuları içinde kaybolmuş bir halde öğlene kadar uyudu. Kalktı, duşunu aldı ve keyfini çıkararak bir şeyler yedi. Salondan uzun süre ayrı kalamıyordu. Öğleden sonra saat 3 gibi diğer çocukların ne yaptığına bakmak için spor salonuna gitti. Britton'la yapacağı maça birkaç gün kalmıştı.

"Hey, Jack" diye seslendi Folger, daha önce Jack'e karşı hiç kullanmadığı kadar dostça bir tonda konuşuyordu: "Odamda seni görmek isteyen biri var. Connecticut'taki kuzenin olduğunu söylüyor. Adı Fonsy'miş."

Genç boksör koşarak odaya gitti ve kuzenini sevgiyle kucakladı. Yaşça daha büyük olan kuzeni her zamanki tavrıyla karşılık vermeyince Jack'in yüzü endişeli bir hal aldı.

"Sorun nedir Fonsy? Annem iyi, değil mi?"

"Senin için hem iyi hem de kötü haberlerim var Jack. Her şeyden önce annenle baban iyiler, en azından fiziksel olarak. Ama Miami'ye geldin ve dövüşlere giriyorsun diye sana çok kızıyorlar. Ne kadar para kazandığın ya da bu işte ne kadar iyi olduğun beni hiç ilgilendirmiyor. Bu sen değilsin Jack. Bu işe yeteneğin olması da önemli değil. Aldığın onca eğitimi çöpe atamazsın. Senin hayatın, biliyorum Jack ama onları üzüyorsun. Hem de çok derin bir üzüntü içindeler Jack. Çok derin bir üzüntü."

"Fonsy bunları duyduğuma üzüldüğümü biliyorsun ama aynı konu üstünde defalarca tartıştık. Bu benim gerçekten yetenekli olduğumu ve sevdiğim sporu ve mesleği yaparak alnımın teriyle para kazanabileceğimi kanıtlamak için son fırsatımdı" diye cevapladı dürüstçe.

"Meslek mi? Ne zamandan beri boks yapmak bir meslek sayılıyor?" diye söylendi Fonsy.

"Jack Dempsey gibi adamların sayesinde" diye sitem ederek cevapladı Jack.

"Sen de Dempsey gibi mi olacaksın?" diye alay ederek sordu Fonsey.

"Denemezsem Öğrenemeyeceğim. Bu arada sözünü ettiğin iyi haber neydi?"

"İlgilenir misin emin değilim ama avukatlık sınavını geçmişsin, şampiyon" dedi Fonsey ve tepkisini anlayabilmek için yüzünü inceledi. "Telgraf evinize gelmiş."

Genç boksör bir dakika boyunca kuzeninin yüzüne baktı ve Folger'ın masasının yanındaki ahşap sıraya oturdu.

"Başarabileceğimi zannetmiyordum, sen de biliyorsun."

"Basardın evlat. Şimdi hem kendine hem de başkalarına karşı dürüst olup neden tekrar düşünmüyorsun? Ailen heyecanla telefonumu bekliyor."

"Dünkü dövüşü kazandım, biliyor musun"

"Evet, patronun Folger anlattı. Seni çok takdir ediyormuş gibi gözüküyor."

Jack ayağa kalktı ve hiçbir şey söylemeden salona gitti. Ayakta öylece durup çalışanlara baktı. Bir sürü adam kum torbası ile çalışıyordu. Kum torbasını yumruklarken çıkarttıkları trampet sesini andıran ritmik ses genç boksörün kulaklarını doldurdu. Ringe ve iki yeni yetmenin birbirlerini yumruklamasını seyreden Folger'a baktı. Raundu tamamlayıncaya kadar onların dövüşünü seyretti.

Yavaşça döndü ve müdürün odasına gitti.

"Ne zaman başlayabilirim Fonsy?"

İki adam eskisi gibi içtenlikle birbirlerine sarıldılar.

Genç boksör, John J. Sirica, Washington'da ABD Bölge Hukuk Mahkemesi Baş Yargıcı olacak ve sansasyon yaratan birçok siyasi rüşvet ve ağır ceza davalarına başkanlık ederek tüm bu davaların altından başarı ile kalkacaktı. Yargıç Sirica.

Eski Anayasa Mahkemesi Yargıcı Felix Frankfurter'in "Federal yargıçlar, boks hakemleri değil, adaletin işlemesi için uğraşan görevliler olmalıdırlar" sözünü hatırladığında kendisiyle gurur duyacaktı.

"Watergate" adı verilen ve bütünüyle sefil olan bir olay tek kelimeyle özetlenebilir: Kişilik. Kişiliğin tanımlarından biri şöyledir: Sahip olduğunuzda bilirsiniz, bu özellik sizde varsa karşılaştığınızda tanırsınız.

John Sirica'nın güçlü bir kişiliği vardı. Çocukluğundan itibaren böyle yetiştirilmişti. Göçmen olan anne ve babası çalışkanlık, başarısızlığa rağmen pes etmeme gibi konularda ona örnek olmuşlardı. Çocuklarının iyi bir eğitim alması için çok uğraşmışlardı. John'a daha büyük amaçlara ulaşabilecekken azla yetinmemesini öğretmişlerdi.

John Sirica mesleğini sürdürürken bile boksa olan ilgisini hiçbir zaman yitirmedi. 1934 yılındaki kahramanlarından biri olan Jack Dempsey ile tanıştı ve hayatının sonuna kadar dostlukları devam etti.

Goldie Ahern'le beraber bir boks kulübü kurdu ve Dempsey'i asıl maçta hakemlik yapmaya ikna etti. Fakat bu çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.

Sık sık Dempsey'in çalıştığı Cole Kardeşler Sirki'ne uğrardı. 1952 yılında evlendiğinde Dempsey sağdıcı oldu.

Yargıç Sirica mesleği sayesinde milyonlar kazanmayı amaçlamadı. Ülkesine yaptığı hizmetler dolarlarla ölçülemeyecek kadar büyüktü.

John Sirica'nın Nixon'ın günah çıkartması sırasındaki öfkesi Jerry Ford'a karşı değildi. Yeteneklerini korkunç bir şekilde kötüye kullanan Nixon'a karşı Hıristiyan inançları doğrultusunda sempati hissetmediğini de söyleyemeyiz. Öfkesinin nedeni, bu olayın ülkenin gençliğinin üzerinde yaratacağı olumsuz ahlaki etkisinin on yıllarca sürecek olmasıydı.

Bu inanılmaz dönemi yaşayanlardan kim Gordon Strachan'ın gençliğe yönelttiği, onlara politikadan ve hükümet işlerinden uzak kalmalarım salık veren sözlerini unutabilir ki!

Tarih hiçbir zaman, Watergate davasına Sirica'dan başkası başkanlık etseydi ne olabilirdi sorusunun cevabını veremeyecek. Ancak tarih bizlere ve özellikle Gordon Strachan'a şunu söyleyebilir: Gençlerin sahip olabildiği en önemli şey eğitimdir.

İrlanda « Ülkeler Tarihi

İrlanda'nın ilk yerlileri M.Ö. 6000 yılında Avrupa'dan geldiler. Daha sonra Keltler M.Ö. 400 yılında Gaal'dan gelerek Gal uygarlığını kurdular. St. Patrick 432'de İrlanda'ya Hıristiyanlığı getirdi ve halk yeni dini kabul etti. M.S. 975'ten 1041'e kadar ada Vikinglerin saldırılarına maruz kaldı. 1170 yılında Norm'lar İrlanda'ya geldiler ve 14. yüzyılda ülkenin büyük bir bölümüne hakim olup, Dublin'i kendilerine başşehir yaptılar.

1534 yılında Sekizinci Henry, İngiltere'nin hakimiyetini yeniden kurmak için harekete geçti. Başlangıçta barışçı yollardan yaklaştı ise de, başarılı olamayınca adaya saldırdı. Ayaklanma ve direnmeler çoğalınca daha şiddetli tedbirlere başvurdu. İrlandalılar İngiliz yönetimi karşısında pek çok ayaklanma düzenlediler, fakat başarılı olamadılar. 1801'de İrlanda İngiltere'ye katıldı. İrlanda 1848-1849 yıllarında büyük kıtlığa sahne oldu. Bu sebepten büyük göçler başladı, nüfus 8 milyondan 6,5 milyona indi.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ülkede hakim siyasi kuvvet olarak Katolik bir orta sınıf belirdi ve İrlanda'nın bağımsızlık mücadelesini devam ettirdi. Yirminci yüzyıl başlarında Sinn Fein (Yalnız Kendimiz) adıyla Cumhuriyet kurulmasını hedef tutan bir siyasi hareket gelişmeye başladı.

Union devrinin son safhası 1916 da Dublin'de meydana gelen siyasi ayaklanmalarla başladı. Sinn Feinciler Eamon de Valera'nın liderliğinde 1918 parlamento seçimlerini oy çoğunluğuyla kazandılar ama, milletvekilleri Londra'daki Parlamentoya gitmeyerek, toplantılara katılmayı reddettiler. Kendini İrlanda Meclis üyeleri sayarak ihtilalci bir cumhuriyet hükümeti kurdular.

1920'de İngiliz Parlamentosunun çıkardığı İrlanda Hükümeti Kanunu ile biri Belfast'ta diğeri Dublin'de olmak üzere iki İrlanda Parlamentosu meydana getirildi. 1921'de İrlanda-İngiltere Antlaşması ile sonradan İrlanda Cumhuriyeti diye anılacak olan Serbest İrlanda Devletini, İngiliz Milletler Topluluğu içinde yer alan bağımsız bir dominyon olarak tanıdı. Günümüzde karışıklıklar zaman zaman devam etmektedir.

oyunlar