Makedonya « Ülkeler Tarihi
Bölgede, bilinen ilk hakimiyeti, M.Ö. 725'lerde Argead Hanedanından, Birinci Perdikas kurdu. Makedonya Krallığını kuran bu hanedan, Yunan asıllı değildir. Krallık Sırbistan ve Trakya'da genişledi. Bölge, M.Ö. 513'ten 479'a kadar Perslerin işgalinde kaldı. Perslerin çekilmesiyle Makedonya Krallığının başşehri Pella oldu.
Kral İkinci Amiktas, Üçüncü Fredikas, İkinci İskender devrindeki hanedanlık kavgalarında, kuzeyden Balkan kavimlerinin istilasına uğradı. M.Ö. 359'da İkinci Filip'in kral olmasıyla, devletin otoritesi kuvvetlendi. Hanedan kavgasına son verilip, istilacılar çıkartıldı. Sınırlar genişletildi. İkinci Filip'ten sonra yerine Büyük İskender (M.Ö. 334-323) kral oldu.
Büyük İskender, Yunanistan, İran, Anadolu, Suriye ve Mısır'ı alıp, Türkistan ve Hindistan'a girdi. Büyük İskender, kazandığı savaşlar sonunda ahlaksızlıklarda azıtıp, otuz üç yaşında sefaletle ölünce, M.Ö. 323'te Dördüncü İskender kral oldu. Onu Büyük İskender'in kumandanlarından Antigonos Kiklons öldürerek, Makedonya krallığına geçti. Antigonos Makedonya'da yeni hanedanın kurucusudur.
Romalıların bölgeye hakim olmasına, Makedonya Krallığı karşı koymuşsa da, M.Ö. 172-168 yılları arasında üçüncü sefer sonunda yenildiler. Makedonya Roma İmparatorluğunun bir eyaleti haline getirildi. Avrupa'daki kavimler göçü esnasında ve sonrasında sık sık istilaya uğrayan Makedonya, miladdan sonra 6. yüzyılda Slavlaşmaya başladı. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Bulgarlar bölgede kuvvet kazandı. Dördüncü Haçlı Seferinde 1204-1224 yılları arasında Makedonya'da Latin Krallığı kuruldu. 1230'larda Bulgarların, 1280'de de Sırpların hakimiyetine geçti.
Osmanlı Devleti, Anadolu'da kurulup, adalet üzere idare edilmesi sayesinde kısa zamanda genişleyip, 14. yüzyılda Avrupa kıtasına da hakim olmaya başladı. Osman Bey devrinde, Makedonya'ya ilk Osmanlı akını 1324 yılında yapıldı. Osmanlı Sultanlarından Birinci Murad Han devrinde, 26 Eylül 1371 Cirmen Zaferiyle Türklere Makedonya'nın kapıları açılarak, Balkanlardaki mukavemet kırıldı.
1371'den sonra başlatılan Makedonya fütühatı, 1373 yılına kadar tamamlandı. 1371'den 1877-1878 Osmanlı-Rus (Doksanüç) savaşına kadar fasılasız Osmanlı hakimiyetinde kalan Makedonya, 1878'de Rusların işgaline uğramışsa da, aynı yıl yapılan Berlin Antlaşmasıyla tekrar kurtarıldı.
1912- 1913 Balkan savaşı felaketinden sonra, Makedonya Osmanlı hakimiyetinden çıktı. Bölgedeki Türk ve Müslüman ahali Anadolu'ya göç etmek mecburiyetinde kalmasına rağmen, bölgede hala çok sayıda Türk-İslam nüfusu yaşamaktadır.
1371'den 1913 yılına kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Makedonya on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar barış, sükun ve huzur devrini yaşadı. Bu devirde Makedonya'da sanat değeri yüksek mimari eserler inşa edildi. Ahalinin sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanması için pek çok müesseseler kuruldu. Sivil ve askeri okulların açılması ve çeşitli müesseselerin kurulmasıyla Makedonya'nın hayat ve kültür seviyesi yükseltildi. Bölgedeki Osmanlı eserlerinin çoğu haçlı, slav ve komünizm zihniyetleriyle tahrip edilmesine rağmen, geride kalanlar dahi o devrin şaheser abidelerindendir.
Makedonya'nın Türklerin hakimiyetinden çıkması, 19. yüzyılda şiddetlenen Papalık ve Rusya'nın propagandası sebepiyledir. Bölge Osmanlıların elinden çıkmasıyla, toprak bütünlüğünü kaybetti. Önce Balkan devletleri arasında savaş meydanı haline gelen Makedonya, Birinci Dünya (1914-1918), İkinci Dünya (1939-1945) savaşlarında da aynı akibete uğradı. İkinci Dünya Savaşı sonunda, 1947'de Makedonya Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan arasında paylaşıldı.
Yugoslavya sınırları içinde kalan Makedonya topraklarında, Yugoslavya'yı meydana getiren cumhuriyetlerden biri olan Makedonya Cumhuriyeti kuruldu. Makedonya Cumhuriyeti, Yugoslavya'nın parçalanması üzerine kurulan Yeni Yugoslavya'dan 1991'de yapılan referandum ile ayrıldı ve bağımsız bir devlet haline geldi.
Birçok ülke Makedonya'yı tanırken, Yunanistan'ın itirazı ile Avrupa Devletleri tanımadı. Bunun nedeni ise yeni cumhuriyetin, Yunanistan'daki bir bölge ile aynı ismi taşıması idi. Yeni devletin isminin değiştirilmesi yönünde Yunanistan'ın istekleri hala devam etmektedir.
Zigguratlar « Medeniyetler Tarihi
Ziggurat, Mezapotamya'ya özgü bir terimdir. Tanrıdağı anlamındadır. İlkçağ'da Sümerler, Keldanlılar, Babiller ve Asurlular tarafından yapılan, tabandan başlayarak tepeye doğru kat kat yükselen, giderek küçülen teraslardan oluşan, zirvesinde bir tapınak bulunan ve yanlarında bir merdiven sistemi yer alan kademeli bir kuledir. Üzeri açık ve dört köşelidirler.
Bu yapılar tarihi metinlerde Ziggurat, Zigura ve Ziggurak gibi çeşitli yazılışlarla görülür. Zigguratların ilk olarak Sümerlerce inşa edildiği düşünesi yaygındır. Mezopotamya halklarının en önemli faliyetleri, tapınakları Tanrı'ya ithaf etmeleridir. Sadece antropolojik değil, edebi içerikli kalıntılara dayanarak da Sümerler'den önce başlamak kaydıyla Mezapotamya düşünce tarzına aydınlık getiren tez şudur: Politik açıdan Sümerler'de şehir devleti sözkonusu idi ve her merkezin bir tanrısı olduğu gibi her tanrının da yeryüzünde kendini temsil eden bir hükümdarı vardı. Bu hükümdarın birinci görevi, Tanrı'nın evini inşa ettirmekti. Çünkü böylece Tanrı, onlardan hoşnut kalacak, bunun karşılığında da onların o bölgedeki yaşamlarını temin edecek suyu gönderecekti.
İşte Orta Asya'dan gelen bu kavimler, yüksek dağları tanrı makamı kabul etmişlerdi ve dağlık olmayan Mezopotamya Yöresi'ne gelince bu şekilde yüksek, yapay bir tepe meydana getirerek onu Tanrı'nın makamı ve tapınak yeri olarak nitelendirmişlerdir.
Yapay bir tepe görünümündeki zigguratların yapımına ilişkin inançlar tartışmalıdır. Örneğin gökyüzüyle yeri ayıran Hava Tanrısı Enlil'in büyük bir dağ olduğuna ilişkin inanışın ziggurat biçimini belirlediği öne sürülmektedir. Çok yıkık olmalarına rağmen mevcut kalıntı ve kabartmalar üzerinde çalışan bazı arkeologlar ise ova yerlilerinin dağda doğup doruklarda yaşadığına inandıkları tanrılar için bir "Tanrı Evi" inşa ederken dağa benzer bir yapıyı yeğlediklerini düşünmektedirler.
Oliver Wendell Holmes « İlginç Yaşam Öyküleri
Çamur. Askerlerin özellikle de piyadelerin başının belası. Bazen dünya sanki çamurdanmış gibi gelirdi. Belki de silahını ve aletlerini temizledikten sonra böyle düşünmüştü genç asker.
Güneş, 1863 Mayısının güzel bir bahar sabahı, Virginia kırlarının üzerine doğmuştu. Işınlan Massachusetts 20. Piyade Alayı askerlerinin kemiklerini ısıtıyordu. Uzun bir günün yorucu yürüyüşünden sonra değişiklik bütün askerlerin hoşuna gitmişti. Yorgun kemikleriyle yere çökmüş, birkaç dakikalık paydos için sabırsızlanıyorlardı. Kıdemliler de çaylaklar da kurak toprağa aldırış etmiyordu.
"Bugün süvari olmak vardı" diye bağırdı içlerinden biri.
Genç asker, beraberindekilerin mola vermek için durduğu dere yatağına göz atmak için yapmakta olduğu işlere ara verdi. Bir askerin korkmadan etrafını inceleyecek zamanı bulması ya da yaratması çok sık rastlanır bir şey değil, diye düşündü. Güneşten gelen ışık, açık yeşil yapraklara çarpıp dere yatağının zemininde açık koyu gölgeler oluşturuyordu.
Askerlerin gürültüleri ile dolmadan önce gayet pastoral bir görüntüsü olan mekana bir manolya ağacı renk katıyordu. Askerler sessizleşmeye başladıklarında yakınlarda çağlayan bir derenin sesi de duyulmaya başlamıştı.
Asker, burasının kız arkadaşını pikniğe getirmek için hoş bir yer olabileceğini düşündü. Boston dışında bulunan evinin yakınında gittiği piknikleri hatırladı; şimdi çok uzaklarda görünen, tembel ve kaygısızca geçen, eğlence dolu günleri. Yemek yer, yüzer sonra tekrar yemek yerlerdi. Hatta şansı varsa, bazen günün sonunda bir öpücük kazanırdı.
Henüz 22 yaşındaydı ama kendini yaşlı bir adam gibi hissediyordu. Daha şimdiden yılların kazandırdığı akılla olgunlaşmış bir adam gibi, savaş insanı böyle yapıyor, diye düşündü. Sanki 20 yıllık yaşamı son iki yılda yaşadıklarının karanlığına gömülmüştü. Arkadaşlıklar kurulmuş ve sona ermişti. Anlamlı çabalarının meyvelerini toplayamadan hayatlar sönüp gitmişti. Günlük görevlerin dünyasında anlayışa yer yoktu. Askerlerin bütün bildiği yürümek, çamur, toz, anlamsız emirler, ölüm, korku, çamur, sonuçsuz, bitmeyen çarpışmalar ve yine çamurdu.
Söylentiler. Her zaman ortalıkta dolanan söylentiler. "İsyancılar Washington'ı ele geçirdiler. Lincoln öldü." "Kuzeyliler Richmond'ı ele geçirdiler." "Kuzey'in yeni bir generali var." "Grant denilen adam da kim?"
Massachusettsli genç adam, yürüyüş ve beraberinde getireceği telaş başlamadan birkaç dakika için huzurlu bir uykuya dalabileceğini umarak kafasını sırt çantasına yasladı. Ama bir türlü uyuyamıyordu. Savaşın durumunu değerlendirdi.
Savaşın iki yıldan fazla zamandır sürmesi inanılır gibi değildi. Boston'a Fort Sumter'ın haberlerinin gelmesi dün gibiydi. Arkadaşları Kuzey'in birkaç ayda savaşı kazanacağına o kadar inanıyorlardı ki, hepsi Kuzeyli üniformalarına bürünmüştü.
Temmuz 1861'deki Bull Run çatışması onları durdurmuş, 1862 Martında ise McClellan'ın Richmond'dan geri çekilişi hızlı ve kolay bir zafer elde etme umutlarını suya düşürmüştü. Aklına başka çatışmalar da geliyordu: İkinci Manassas diye de anılan İkinci Bull Run, Antietam, Fredericksburg. Bu çatışmaları, babasının ara sıra onu savaş alanında bulan mektuplarından öğrenmişti. Çatışmaların detaylarını ise bilmiyordu. Tek bildiği bu çatışmaların hiçbirinin kati sonuç getirmediğiydi, aksi takdirde hala savaşıyor olmazlardı.
Sonra bir de Generaller vardı. Kaç taneydiler? McClellan, Pope. Burnside ve şimdi de Hooker. Bakalım o ne kadar dayanabilecekti. "Şu Grant denen adamdan faydalanabiliriz. Hani isyancıları Shiloh'da alt eden adamdan. Eğer şu an o da bizimle Virginia'da olsaydı içim çok daha rahat ederdi" diye sesli düşündü genç asker.
Ortada dolaşan son söylenti ise 20. Alayın Frederickburg'a taarruza hazırlanmakta olduğuydu. Ders çıkartabilecek miyiz acaba, diye düşündü. Dedikoduya göre, geçen aralıkta Fredericksburg'u ele geçirmeye çalışırken, Burnside çok ağır bir yenilgiye uğramıştı.
Askerin düşünceleri hizaya gir emriyle bölündü. Ortada Fredericksburg'a doğru yola çıkacakları lafı dolaşıyordu. Kuzey kuvvetleri 100 bine yakın askeriyle harekete geçmiş ve Rappahannock Nehri'ne doğru bir yılan gibi kıvrılarak ilerlemeye başlamıştı.
Genç askerin Hooker'in planlan konusunda hiçbir bilgisi yoktu. Karnında yine o eski korkuyu hissetti. Artık o duyguya alışmıştı. Tecrübeli olanlar haklıydı: "Savaşmaya başladığın zaman korkacak zamanın bile kalmaz. Gürültü, duman, karışıklık, ancak bunları yaşarsın. Ve ancak bunlarla başa çıkabilirsin."
Süvari taburu, uzun piyade hattının hizasında, tozu dumana katarak 20. Massachusetts Alayı'nın bedduaları arasında eşkin gitmeye başlamıştı. "İnşallah taarruzun en ön safında olurlar" diye bağırdı biri.
"Piç kurulan" diye tükürdü bir diğeri ağzındaki tozu gıcırdatarak.
Savaştan önce çiftçilik yapan başka biri de "Atlar nehrin kokusunu aldı" dedi bu konudaki bilgisini konuşturarak.
Gururla atının üzerinde ilerleyen bir subay ise yürüyüş hattı üzerinde tırıs giderek askerlere ileri emri veriyordu.
"Haydi, ileri, Güneylilere bugünü unutamayacakları bir ders verelim" diye haykırdı.
"Canı cehenneme" diye mırıldandı askerin biri. "Bahse girerim, bir iki saat içinde çizmeleri iyice kirlenmiş olacak."
Bu son söz, duyanlar arasında gülüşmelere yol açmıştı. Askerler hem yürüyüp hem de sohbet etmeye devam ediyorlardı.
İnsanın savaşa başlamadan önce cesaretini toplaması ne garip bir duygu. Hiç şüphesiz kalabalıkla gelen güvenle ilgili, diye düşündü asker. Yanında yürüyen askere dönerek nükteli konuşmalara katıldı.
"Bu sefer Lee'yi kendi topraklarında bozguna uğratacağız. Bahse girerim ona kurşunu isabet ettirecek kişi ben olacağım" diye dalga geçti.
Yanındaki adam mırıltı halinde kahkaha attı. Askeri birliğin bir parçası olmak hoşuna gidiyordu. 20. Massachusetts kendi kendine yeten bir alaydı. Askerlerin birbirlerine karşı çok özel bir sadakat ve bağlılıkları vardı. Genç asker bu duyguyu ilk kez çaylak olarak birliğe girdiğinde hissetmişti. Ona bir takım numaralar yapmışlardı ancak bunlar çok yumuşak ve zararsızdı. O da bu oyunları nezaketle karşılayıp arkadaşlarının güvenini kazanmıştı.
20. Mass., Rappahannock'u engelle karşılaşmadan rahatlıkla geçebilmiş ve Fredericksburg'un içinden kasabanın dışına, Road Nehri boyunca Chancellorsville'e doğru ilerliyordu.
Birdenbire bir bağırtı duyuldu.Topçu taburuna yol vermeleri emrediliyordu. Askerler kah düşerek kah kenardaki toprak sete tırmanmaya çalışarak yolun kenarına sığışmaya çalışıyorlardı. Atlar, askerler ve cephanelikler dar yoldan toz bulutları arasında fırtına gibi geçerlerken gürültü artmaya başlamıştı. Bağrışmalar, çığlıklar ve sövüp saymalar, düşmanın karşısına çıkmadan önceki son tepeyi aşmakta olan topçu birliği ile arkalarında bıraktıkları toz ve pisliği yutan piyadeler arasında eşit olarak bölünmüştü.
Son cephanelik de askerlerin arasından geçip giderken tekerlekleri yerinden oynamış bir taşa takıldı. Binicisi, silahı ve atıyla sanki topla fırlatılmış gibi havaya uçtu. Adam tüm şiddetiyle yol kenarındaki ağaca çarptı ve kafası sanki ok yemiş domates gibi parçalandı. Beyni, ağacın altında duran bazı askerlerin üstüne sıçradıysa da onlar pek aldırış etmediler. Top yan yatarak askerlerin arasından kollarını ve bacaklarını kopararak geçmişti. Topçu birliği, arkadan gelenlerin uğradığı zararın farkında olmadan ilerlemeye devam etti.
Askerlerin sövüp saymaları hem şaşkınlıktan hem de ölüleri gömmek zorunda olmalarından dolayı azalmaya başlamıştı. Birlik hemen düzenine geri döndü ve olaya yakın olan askerler artık alışkanlıktan hızlı bir şekilde gömme işini üstlendiler.
Genç asker şanslıydı. Bu sefer ölen bahtsız kurbanları tanımıyordu. Her zaman bu kadar şanslı olmazdı. General Lee'yi öldürebileceğini söylediği zamanki cesaretine rağmen kahraman olmak gibi bir niyeti yoktu. Şimdi önünde yeni bir çatışma vardı, hayatta kalabilmek için başka bir sınav daha.
Askeri birlik, genç asker ve yanındaki arkadaşının dar yolda Chancellorsville'e doğru attığı her adımla sesi yükselen ve temposu artan, uzaktan duyulan silahların sesine uyarak ilerlemeye devam ediyordu.
Yürüyüşün ritmi, subayların hızlı yürüyüş emirleriyle birlikte artmaya başlamıştı. Herkes çatışmanın doruk noktasına ulaştığını fark ediyordu. Askerler, avını izleyen ve onun kaçmasına hiçbir şekilde izin vermeyen bir aslan gibi soluyorlardı.
Tabur çarpışmalara uzak bir noktada durunca askerlerin arasında kargaşa belirtileri başladı. Askerler saldırının ertelenmesi nedeniyle söylenmeye, öldürmek ve ertesi gün de hayatta kalmak zorunda olduklarından tasalanmaya başlamışlardı. Hiçbir açıklama yapmadan bir erteleme olduğu söylentisi yayılmıştı. Erler, her savaşta olduğu gibi bir kez daha kör talihleriyle yüz yüze gelmişlerdi.
Dedikodu kazanı hemen kaynamaya başladı.
"Lee saldırıya geçmiş. Stuart'ın süvarileri saflarımıza iyice yaklaşmıştır herhalde" diye söylendi piyadelerden biri.
Askerlerden bazıları pipolarını çıkarıp beklerken içmeye başladı. Bazıları da silahlarını ve malzemelerini kontrol ediyordu. Bir tanesi çoraplarını değiştirip son mola yerindeki derede yıkamış olduğu diğer çiftini giydi. Islak olan çoraplar yürüyüşün hararetiyle kurumuştu.
Hattın sonundaki teğmenlerden biri, "Yerlerinize! Herkes yerine geçsin! Sıraya geçin, çabuk. Sollu, sağlı sıra olun. Ağaçların arasından zafere doğru ilerleyeceğiz!" diye bağırırken terli atını, önce Marge Tepeleri'ndeki Konfederasyon kuvvetlerinden, ardından Birlik topçularından gelen ve gittikçe yükselen silah seslerine doğru dizginledi.
Genç asker, grubundaki diğer askerlerle birlikte ormana doğru ilerlemek için yerini aldı. İki kere düştü ve çam ağacının dikenleri arasında duran taşa çenesini sürttü. Bütün aklı ve bedeniyle tetikte, sağına ve soluna dikkatle bakmıyordu. Önüne çıkan bütün ağaçları, çalılıkları ve fundalıkları iyice kontrol ediyordu. Bu, saklanmaya elverişli yerlerin herhangi birisi bu dünyadaki kısacık hayatına son vermeye hazır düşmanı barındırıyor olabilirdi.
Ağaçların arasından sızan güneş ışıkları ve ısıyı dayanılmaz derecelere çıkartan barut ve top atışı kokusu her yanı kaplamıştı. Gerginlikleri artıkça sanki askerlerin çantaları da ağırlaşıyordu. İçlerinden bazıları bacaklarının arasından sızan sidiğin farkında olmadan yürümeye devam ediyordu. Bazıları da ishal yüzünden düşmeye başlamıştı. Sayıları gittikçe azalan askerler fırsat buldukça birbirlerine daha çok yaklaşıyorlardı.
Bir noktada asker iki yanındakileri algılayamaz olmuştu. Şaşırarak silahını ateşe hazır duruma getirdi. Ağaçların arkasından, sol önünden birdenbire bir karaltı çıktı. Bu, derenin civarındaki köprüler havaya uçurulduğu için beklemeleri mesajını getiren çavuştu.
Herkes yerine geçmiş ve o öldüren bekleyiş başlamıştı. Bu, savaşın onu en çok korkutan anıydı. Eğer kendini bırakır, reflekslerinin körelmesine izin verirse beyni de durur, böylece çarpışmada yara almaya uygun duruma gelirdi. Her şeyden önemlisi ise uyumamalıydı. Çarpışmanın en yoğun anında uyuyakalan askerler görmüştü. Uyandıracak kimse olmadığından hayatta kalma şansları da azalmış oluyordu tabii.
Tekrar harekete geçme emri gelene kadar geçen sürede sanki sonsuza kadar beklemişlerdi. Asker sorunun ne olduğunun farkına vardı. Topçu ateşi kesilmişti.
Ağaçlar azalmaya başlamıştı. Asker önünde açık bir alan gördü. Uzun süredir ilk defa, haftalardır gördüğünden daha fazla askeri bir arada görmüştü. Alay ağaçların arasından geçerken, sağında ve solunda tek sıra halinde boş alana uzanan mavi üniformalı askerler gördü.
Tam adım atacakken sanki dünya gürültü içinde bir yaratıcının gücüyle patlıyormuş gibi oldu. Mermi kovanları uzun mavi hattın önünde, arasında ve arkasında havada uçuşuyordu. Duman bulutlan savaş alanını kaplamış, askerin görüşünü engelliyor, gözlerine, burnuna, kulaklarına, ağzına giriyordu.
Karışıklık ve dövüş arasında askerlerin çığlıkları duyuluyordu. Havada, sanki mermi gibi, et parçalan uçuşuyor, kemikler çarptı mı öldürücü oluyordu. 20. Massachusettsli asker bir anda karanlığa gömüldü. En son hatırladığı, düşerken topuğunda hissettiği keskin bir acıydı.
Kendine geldiğinde savaş alanı yakınında bir çadırdaydı. Durumu daha ağır olanlara yer açmak için yattığı bez karyoladan kaldırılıyordu. Koltuk değnekleri ile sendeleyerek bir ağaca gidip dayandığında, birliğinin Marge Tepeleri'nden ateş eden Güneylilerin ateş alanına girdiği zaman çok duraksadığını öğrendi.
Asker hafifçe ağacın dibine çöktü ve sırtını ağaca dayayarak giysisinden bir kurşun kalem ve kağıt parçası çıkarttı. Yıllar sonra bu kağıt parçasını tekrar tekrar okuyacaktı.
"Sevgili Baba" diye yazdı. "D-d silahının sizin şirketle bir alakası olmasına sevindim. İlk ateşle puff, ikinci puff duyuldu (mermi patlarken) ve üçüncü sesle kurşun ayakkabımı delip topuğuma saplandı. Güneyliler ben bu mektubu yazarken bile hala ateş ediyorlar."
Yıllar sonra, tarihçi Woodward şöyle yazacaktır: "Amerikan bayrağı altındaki bir ordunun yaşadığı en büyük yenilgi Chancellorsville'de meydana gelmiştir. Hooker'ın, Lee'nin 59 bin askerine karşı 97 bin askeri vardı. Karanlığın bastırması sayesinde Hooker'ın ordusu sefil bir bozgundan kurtuldu ama üç gün süren çarpışma sonucunda 16 bin adamını kaybetmişti. Hooker gerçekten de rezil bir komutandı. Fazla kendini öven, ahlaksız ve tembel bir adamdı. Gece kulübü sahiplerinin alışkanlıklarına sahip olduğu söylenirdi."
Bu genç askerin adı Oliver Wendell Holmes'du. Holmes, en az onun kadar ün yapmış, aynı adı taşıyan doktor ve en çok da nükteli şiirleri ve makaleleri ile tanınan yazar bir babanın oğlu ve Amerika'nın en önemli hukukçularından biriydi.
Oğul Holmes, meslek olarak askerliği seçmemişti. Çağının bir ürünüydü. Amerikan İç Savaşı'nın girdabına yakalanmıştı. New England'da doğmuş ve büyümüştü. Davasına inanıyordu. Zamanın yazarları ile kölelik karşıtı olan birçok kişi kendi rızaları ile onunla çalışmışlardı.
Uzun süren hayatında, savaşın ekonomik ve ulusal gerçeklerini kabul etmiş ancak insanlığa getirdiği acılardan da nefret etmişti. Bu acılara şahit olmuş hatta kendisi de yaralanmıştı. İnsanların parçalandığını görmüştü. Hayatların bir daha hiç düzelmeyecek şekilde harap olmasına tanıklık etmişti. Arkadaşlarını kaybetmişti. Ailelerin parçalanmasına, birbirinden ayrı düşmesine birçok tanık olmuştu. Akıl almaz fikir ayrılıklarının yaşandığı zamanları hatırlayacak kadar uzun yaşayan az sayıda insandan biriydi ve sonuç olarak hatırladıklarını sosyal hayattaki eylemlerine yansıtan tek kişi o oldu.
Savaştan sonra Harvard'a dönüp çok ünlü bir yazar ve hoca oldu. Massachusetts Baş Yargıçlığı'na yükseldikten sonra ABD Anayasa Mahkemesi yedek hakimi oldu.
ABD hukuk tarihinde, görevinde en uzun süre kalan kişidir. İnsanların sorunlarıyla uğraşmaktan bıkıp usanmadığı için "Büyük Tartışmacı" diye anılacaktı. Amerika'yı Amerika yapan değerlerin kaybolmaması için bıkmadan savaştı.
Roosevelt başkan olduğunda, Holmes'a karşı kişisel sevgi ve saygı beslediği halde, Holmes'un mahkemedeki görevinde yarar sağlayacağı zamandan fazla kaldığını düşündü. 1930'ların ortalarında, Başkan Roosevelt mahkemelerle ilgili politikasında başarısız olmuştur. Mahkemenin "dokuz yaşlı adam" olarak bilinen üyelerine karşı saldırıya geçmiş, döneme daha uygun düşeceğini düşündüğü genç insanları mahkemelere atamıştır.
Holmes 1935 yılında, arkasında bugün hala birçok davada atıfta bulunulan görüşlerini miras bırakarak 94 yaşında öldü. Belki de gözlerini kaparken 20. Massachusetts Alayı'ndaki askerleri düşünüyordu.
oyunlar