Katherine Mansfıeld « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1888-1923)
1892 New York'ta ilk altı günlük kadınlar bisiklet yarışı yapılır.
1894 Londra'da Tower Köprüsü tamamlanır
1896 İngiliz kitle gazetesi Daily Mail yayınlanır.
1898'ler Kadınların tahsili giderek yaygınlaşır.
1900'ler Buhar çağından sonra elektrik çağı başlar.
1903 Otto Weininger'in Cinsiyet ve Karakter adlı, kadının "erkekten değersiz" olduğunu savunmaya çalışan kitabı yayınlanır.
1909 İsveçli Selma Lagerlöf Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır.
1909 Londra'da ilk permalı saçlar görülür.
1914 İngiliz Suffragetteler hareketi doruk noktasına ulaşır.
1914 Birinci Dünya Savaşı başlar.
1917 Almanya, İngiltere'ye havadan saldırır.
1918 Birinci Dünya Savaşı biter.
"YAZMAK İÇİN YAŞIYORUM."
Gayretli, tombul, yuvarlak gözlüklerinin arkasında meraklı gözlerle bir kız öğrenci dikiş dersinde sınıftaki kız arkadaşlarına Charles Dickens'ten metinler okur; o kadar duygu doludur ki arkadaşları ağlamaya başlar. Yeni Zelandalı tüccar ve banker Harold Beauchamp'in kızı Kathleen'dir bu.
Yeni Zelanda'nın en zengin adamlarından biri olarak bilinen babası, üçüncü kızı olan Kathleen'e ve diğer çocuklarına en iyi okul eğitimini vermeye çalışır. Wellington'daki kız lisesine ve bu okuldan sonra da kibar bir özel okula gidecek ve birkaç yıl sonra da Londra'daki Queen's College'e (kraliyet koleji) gönderileceklerdir.
Babası, Londra'nın Kathleen'de nasıl bir etki bırakacağını tahmin etseydi, muhakkak kararını değiştirirdi. Kass dediği üçüncü kızı hakkında daha şimdiden endişelenmektedir. Zor bir çocuktur, annesiyle babasına karşı gelir, öğretmenlerine de kafa tutar. Üstelik "yalancılığa varan bir hayal gücü" vardır. En azından okulda böyle bir yargıya varılmıştır.
"Edebiyat yaşamım Yeni Zelanda'da kısa öyküler yazmakla başlar. İlk denemem yayınlandığında dokuz yaşındaydım. O zamandan beri defterler dolusu yazıyorum." Kathleen kısa otobiyografisinde kendisi hakkında bu kısa cümleleri yazdığında, dış görünümüyle tombul Kass'tan eser kalmamış olan, genç, dinamik bir kadın ve çoktan tanınmış bir yazardır.
Yazar olarak Katherine Mansfield adını almış ve sadık okurları tarafından "dâhi" olarak kutlanmıştır. Fakat bu babasının pek hoşuna gitmemiş gibidir. Ünlü kızının en iyi öykülerinden biri olan Je Ne Parle Pas Français (Fransızca konuşmuyorum) öyküsü hakkında fikrini söylediğinde, "O şeyi hemen şöminenin arkasına fırlattım. Ruh yoktu bir kere," der...
Fakat biz onun ünlü olmadan önceki halinde, Kass'ta kalalım şimdilik: Ailede iki insan bu kıza çok yakındır. Daha sonra kızlık soyadını sanatçı adı olarak aldığı büyükannesi ve kendinden küçük erkek kardeşi Leslie. On iki yaşına geldiğinde, on beş yaşında çello çalan "Mucize Çocuk" Arnold ile tanışır. Kass büyülenmiştir. Arnold onun "Masal Prensi" olmuştur.
Dahası, o da çello derslerine başlar. Büyük bir müzisyen olabileceğinden gizliden gizliye emindir. Fakat bundan sonraki yıllarda yazmayı ihmal etmez. Araştırma, düzeltme ve eskizler yapar -ve "Sezar" adını verdiği Arnold'a ateşli aşk mektupları yazar. Kendisine yakın bulduğu tüm insanların isimlerini değiştirir. Örneğin hayatının sonuna kadar bağını koparmadığı Ida'nın adı onun için Leslie Moore'dur veya kısaca "L. M". Ida da sanatçı olmak ister.
İkisi, Kass'ın 1903-1906 arası gittiği kraliyet kolejinde tanışmışlardır. O yıllarda Katherine Mansfield imzasını kullanmaya başlayan Kass'ın kendisine örnek aldığı yazar Oscar Wilde'dır. Wilde'ın aforizmaları 17 yaşındaki bu kızın günlüğünde büyük bir yer tutar: "Her şeyi gidebildiği yere kadar götür." "Ahlaki önyargılarımızı sahnelemek için gelmedik dünyaya." "Baştan çıkarılmaktan kurtulmanın tek yolu; teslim olmaktır." Genç ve öğrenmeye susamış Katherine bunların peşinden kendine özgü dünya görüşlerini not eder, "Hayatta en üst noktaya kadar tırmanmak istiyorum!"
Bu, katı kuralları olan babasının eğitim ilkelerine pek uygun düşmemektedir! Bu dikkafalı kızın, babasının memleketi Yeni Zelanda'ya geri gönderilip yeniden sade bir ailenin çatısı altına sokulmasının zamanı gelmiştir artık. Katherine'i 1906 sonbaharında Yeni Zelanda'ya, Wellington'a giden S. S. Corinthic gemisinde ebeveyninin eşliğinde buluruz.
Genç kız somurtkan, asi ve huysuz olmuştur. Günlüğünde anlattığına bakılırsa, anne ve babası "geleceğini elinden almak amacıyla" yanındadırlar. Güvertede bir delikanlı ile flört ederken ("Onun aklını başından almak, içinde derin, garip duygular uyandırmak istiyorum!"), geleceğin yazarı annesiyle babasını izleyerek şöyle betimler: "Umduğumdan daha da kötüler.
Merakla ve dikkatle etrafı kolluyor, sadece yemekten söz ediyorlar. Boşu boşuna ve bayağı bir şekilde kavga ediyorlar. Babam Londra'ya geri dönmemin yapabileceğim en aptalca şey olacağından, beni oğlanlarla karanlıkta dolaşırken görmek istemediğinden söz ediyor. Uzun kum rengi tüylerle kaplı elleri kesinlikle acımasız eller. Bedensel bir nefret duygusu kaplıyor içimi. Hep onun yakınlarında olmamı istiyor...
Hep kuşkulu ve kibirli bir despotluğu sürdürmekte ısrarlı. İkisi de tamamen zevksiz. Sürekli kızdırıyorlar beni. Onlara bakınca içimde tüyler ürpertici bir değişiklik oluyor. Davranışlarımda kararsızlaşıyorum. Rahatsız oluyorum... Evde yaşamak asla mümkün olmayacak. Bunu tamamen anlamış durumdayım. Devamlı sürtüşmeye neden olacaklar. On beş dakikadan fazla çekilecek gibi değiller. Kafa yapısı olarak da benden çok geriler. Gelecek ne gösterecek bakalım?"
Önce sevilmeyen baba evinde huzursuz yıllar geçer. Aşk maceralarına dalar. Lezbiyen ilişkilere girer. Ebeveynleriyle sürekli kavga eder. ("Allah'ın belası ailem! Ulu Tanrım ne sıkıcı toplum bu!") ve yazar, yazar, yazar. Her şeye karşın ilk hikâyeleri bir dergi tarafından yayınlanır. En sonunda 1908 yazında Londra'ya taşınmak için annesiyle babasının iznini alır. Babası fazla olmasa da yetecek kadar bir cep harçlığı bağlanmasına izin verir.
"Hayatta en üst noktaya kadar tırmanmak istiyorum" parolasına sadık kalarak Londra'da yaşadıkları ciltlerce roman doldurabilir. Bu zaman içinde 29 değişik posta adresi vardır. Yaptığı seyahatler ve araştırma gezileri bu hesapta yoktur. Evlendiği şan hocasını, düğün gecesinin sabahında aniden terk eder. Başka bir erkekten hamile kalır. Çocuğunu kaybeder.
Geçici bir süre için Wörishofen Manastırı'nda yaşar. Londra'da genç eleştirmen John Middleton Murry'e âşık olur ve tabii hemen onun da adını "Bogey" olarak değiştirir. Açgözlülükle hayattaki tüm deneyimleri edinmeye çalışır.
Bu zaman içinde ve daha sonraki yıllarda da devamlı güvenilir bir kişi olarak Katherine Mansfield'in yaşamında ortaya çıkan tek insan, kolej arkadaşı "L. M."dir. L. M., Katherine'e, "Sana hizmet etmek ve senin yolunda gitmek istiyorum," diye söz vermiştir. Böyle bir sözün Katherine için ne kadar önemli olduğunu zaman gösterecektir. Bu arada yazar ilk edebi başarısını elde eder.
Yazıları dergilerde yayınlanır ve Bir Alman Pansiyonunda adlı hikâye kitabı çıkar. Bu kitaptaki eskizler ve hikâyeler çoğunluk bir karikatür etkisi bırakmaktadır. Sonraları bu kitabı "olgunlaşmamış" olarak niteleyecek ve Birinci Dünya Savaşı sırasında yeni baskısının yapılmasına karşı çıkacaktır. O zamanlar hüküm süren Alman düşmanlığı ortamına çok uygun düşmesine ve şiddetle paraya ihtiyacı olmasına rağmen...
Kendi tarzını aramaktadır, "Tüm kalbimle istiyorum bunu, özlüyorum ama kelimeler gelmiyor bir türlü aklıma."
1915 Şubat'ında yeniden büyük bir aşk macerasına dalar. Şavasın ortasında bir Fransız subayına gider; daha sonra Akılsızca Bir Seyahat adlı hikâye kitabına konu olacak bir maceradır bu.
Aynı yıl 1915 Eylül sonu Fransa'daki cepheye gönderilecek olan erkek kardeşi Leslie İngiltere'ye gelir. Uzun sohbetler sırasında Katherine'in Yeni Zelanda'daki çocukluğu canlanır gözünde. Hayır, hatırladığı azgın genç kızlık yılları değildir, içinde yeniden ortaya çıkan resimlerdir; renkler, kokular, eski çocukluk günlerinden kalma sahnelerdir. Katherine günlüğünde kardeşiyle yaptığı bir konuşmayı anlatır.
- Pembe bahçe sırasının üstünde nasıl oturduğumuzu hâlâ hatırlıyor musun?
- O pembe sırayı hiç unutmayacağım. Benim için var olan tek sıra o. Nerede şimdi? Öbür dünyada da o sıranın üstünde oturmamıza izin verirler mi dersin?
"Neredeyse çocuk gibiydik," diye yazmaya devam eder Katherine Mansfield, "Hep birlikte gezdiğimizi, nesneleri birlikte aynı gözlerle seyredip tartıştığımızı görüyorum..."
Katherine'in erkek kardeşi, onun şefkatle sevdiği "Chummie" 1915 Ekim'inde, bir el bombası taliminde bombanın erken patlamasıyla ölür. Bir arkadaşından öğrendiğine göre son dakikalarında da hep onun adını anmıştır, "Kafamı kaldır, nefes alamıyorum!"
27 yaşında olan Katherine, hayatında hiçbir olaydan kardeşinin ölümünden etkilendiği kadar etkilenmemiştir. Deneyim kazanmak ister, kazanır da. Fakat şimdi, o zamana kadarki yaşamının yüzeyselliğini gösteren bir deneyimle karşı karşıyadır. 1916'ların başında günlüğünün sayfalarını çeviren herkes şu cümleleri bulur: "Bundan önceki hikayelerimin konuları beni hiç ilgilendirmiyor. Şimdi... şimdi kendi vatanım hakkında yazmak istiyorum. Dağarcığım tükenene kadar. Her şeyi söylemek istiyorum, hatta, 75 no.'lu evde çamaşır sepetinin nasıl gıcırdadığını bile...", "Düşüncelerimde tüm yerleri onunla dolaştığım için," diyerek kardeşi Chummie için Yeni Zelanda'daki gençliği yeniden canlandırmayı arzu eder.
Bu hedefine ulaşması için daha yedi yılı vardır. Ancak o andan itibaren sapmadan ve durmak bilmeden anıları üzerine çalışmaya başlar. 1921'de arkadaşlık kurduğu İngiliz ressam Dorothy Brett'e, "Ölüleri canlandırmak öylesine tuhaf ki," diye yazar. "İşte pembe örgü takımıyla koltuğunda oturan büyükannem. Amcam orada çimenlikte yürüyor ve ben yazarken şöyle bir duyguya kapılıyorum:
Sanki ölmemişsiniz canlarım. Her şeyi hatırlıyorum. Benim aracılığımla güzelliğiniz ve pırıltınızla yeniden yaşama dönesiniz diye önünüzde eğilerek selamlıyorum sizleri ve arka plana geçiyorum."
Kendi ifadesine göre yazarken, öykülerinde geçen insanların kimliğine bürünür, "Yazar bir süre oyunun kendisidir. Birkaç yazarın yapabildiği gibi, hep olduğu gibi kalırsa, biraz daha az yorucu olurdu. Bu, şimşek hızıyla değişimler geçiriyor insan."
Katherine Mansfield sadece insanları değil nesneleri de yazarak onlara yeni bir yaşam verir. Kız arkadaşı Dorothy Brett'e içine düştüğü durumu şöyle anlatır: "Elmaların resmini yaptığında kendi göğüslerinin ve dizlerinin de elmalaştığını mı hissedersin? Yoksa bunu büyük bir saçmalık mı sayarsın? Ben saçmalık olmadığına eminim. Ördekleri yazdığımda, sana yemin ederim, ben yuvarlak gözlü bir ördeğim. Sarı çiçeklerle çevrili gölde yüzen ve arada sırada başları aşağıda, altımda yüzen diğerlerinin üstüne saldıran bir ördek."
Genç kızlığında da kendisine özgü bir kararlılıkla ölümüne kadar şu esasa göre yaşar: "Yazmak için yaşıyorum." Tek bir amacı vardır. O da sanatını gitgide daha mükemmelleştirmek. Katherine Mansfield şaşılacak bir şekilde zaman dilenmektedir. Mektuplarında, günlüğünde yaşam hedefine ulaşmak için zaman dilenir. Kendisi için daha ne kadar zaman kaldığını hissetmiş olmalıdır. Çünkü hastalanmıştır. İki zatürreeden sonra otuz yaşında ağzından kan boşanır. Korkmaktadır. Ağrıları ve ateşi vardır.
Ve yazmaya devam eder.
Uzun zamandan beri sıkıntılı bir dönem geçirmektedir: Katherine Mansfield için bu sıkıntılı yıllar, bugün İngiliz edebiyatının klasiklerinden sayılan ünlü hikâyelerinin ortaya çıktığı yıllardır. Kendi zamanında çığır açan, etki bırakan, tamamen yepyeni bir tarz yaratır. Kendisini yaşamının son beş yılında gösteren resimlerinde Katherine Mansfield zayıf, koyu saçlı, gözleri her şeyi yutmak istermişçesine bakan bir kadın olarak görünür.
Bu arada 1918'de John Middleton Murry ile evlenmişse de, sağlığı dolayısıyla devamlı dinlenme yerlerine gönderildiği için yalnız yaşamaktadır. Güney Fransa'ya. İsviçre'ye. Kışları güneyde otellerde, pansiyonlarda geçirir. Güvenli bir ev hayatını özler: "Keşke bir evim olsaydı da perdeleri kapatabilseydim."
Belki Katherine Mansfield sessiz, sakin bir ev hayatı için uygun bir tip değildir. Fakat bunun özlemini duyar, "İnsanları; arkadaşlarımı, evimi özlüyorum," diye yazar kocasına ve devam eder: "Neden doğru dürüst bir evim yok?" Güney Fransa'da tedavi görürken de, kocasına şöyle yazar: "Ben evde olunca, birlikte yaşadığımızda, ümitsizliğinden kurtulacaksın. Ben orada olacağım ve akşamları masada oturup, lamba aramızda çalışacağız. Sonra içecek sıcak bir şey hazırlayacağız, biraz gevezelik edeceğiz, sigara yakıp küçük planlar yapacağız. Biliyor musun, kendimizi tamamen değiştireceğiz. Birbirimizin içinde eriyip kaybolacağız."
Hayal. Murry ve Manstield birbirlerinin içinde eriyip gidemezler. Gerçi kocasının onu güneyde ziyarete gittiği zamanlar olmuştur. Arada bir Katherine iyiyken İngiltere'de beraber olurlar, ama o her öksürdüğünde kocası sırtını döner. Aslında zor ve hastalıklı karısı ona yük olmaktadır. Onun için eleştirmen ve biyograf olarak kendi kariyeri ve çalışmaları ön plandadır. Virginia Woolf gibi çağdaşları onu "çok bencil" bulurlar. Fakat Katherine ona sayfalar dolusu mektuplar yazarak sevgisini istemiştir.
Bir tek insan ona ayrılmamacasına bağlı kalır: Ida Baker ya da takma adıyla, henüz gençliğinde arkadaşına hizmet edeceğine söz veren L. M. Bu iki kadın arasında çok garip bir arkadaşlık vardır... Ida kendisini düşünmeyen biridir, kendisini arkadaşına adar, fakat "ancak bana sarılabildiği an mutlu hissediyor kendisini," diye yazar Katherine kocasına.
Katherine, kız arkadaşının yardımı olmaksızın hayatta karşılaştığı birçok durumdan kurtulamazdı. Bunu bilmektedir. Fakat bu bağımlılık duygusu onu kızdırır. Katherine Mansfield'in kısacık yaşamında gelip geçen bir dostluk-düşmanlık ilişkisidir bu.
1916 sonbaharında ilk kez İngiliz yazar Virginia Woolf ile buluşur. Her ikisi de şimdiye kadar tüm yaşamını yazmaya adayan bir kadın tanımamıştır. İkisinin de hedefi aynıdır ve kendilerini birbirlerine çok yakın bulurlar; aynı zamanda çok mesafeli davranırlar.
Virginia Woolf günlüğüne şu notu düşer: "Bizim (kendisini ve kocası Leonard Woolf u kastederek) tek bir arzumuz vardı: K. M. hakkındaki ilk izlenimimizin gerçek olmaması. Kokuyordu, ortalıkta dolaşan bir Tibet kedisi gibi... Gerçeği söylemek gerekirse ilk bakışta o kadar bayağı bir insan etkisi bırakması beni birazcık şoke etti. Hatları sert ve basitti. Fakat bunlar silinince o kadar zeki ve sal ki, dostluğa değer doğrusu..."
Virginia Woolf günlüğünün başka bir yerinde şöyle yazar: "Bir kedi gibi. Yabanıl, ağır ve daima yalnız, kendi kendini koruyan. Tamamen kendine özgü, kendisi için yaşayan, sanatına odaklanmış, neredeyse fanatik, garip bir insan gibi göründü bana."
Fanatik, kedi gibi, anlaşılmaz. Virginia Woolf (meslektaşının karşısında rekabet hislerine kapılmadan durduğu da söylenemez) bu sözleri ile Katherine Mansfield'in önemli özelliklerini ortaya koyar. Fakat dikkate almadığı bir şey (yoksa bilmiyor muydu?) Katherine Mansfield'in ne kadar hasta olduğudur. Ölümcül hasta ve bu nedenle gözetim altında olan Katherine Mansfield, 34 yaşında Paris'te, Fontainebleau'da Kafkasyalı Gürciyef'in açtığı "Uyumlu Gelişim" enstitüsünde ölür.
Yaşamının son haftalarında bu klinikte sağlığına kavuşacağı fikrine çok kaptırmıştır kendisini. "Yaşam tarzımı tamamen değiştirmeyi düşünüyorum," diye yazar ölümünden üç ay önce bir arkadaşına. "Her türlü işi ellerimle yapmayı amaçlıyorum. Hayvanları beslemek ve elle yapılabilecek her işi yapmak."
Günümüz tabiriyle dünyayı durdurup "inmek" ister. Fakat bedensel olarak öyle hastadır ki Fontainebleau'da kısa bir müddet kaldıktan sonra kan kusarak ölür. Kocası Middleton Murry ölümünden hemen sonra hikâyelerinin büyük bir kısmını, günlüğüne yazdığı notları ve mektuplarını yayınlar. Ve bunlar için -bu kendisinden bir alıntıdır-"Katherine Mansfield'in o zamana kadar aldığının on katı kadar bir para" alır. "Bana ironik geldi gerçi, ama sonra bâtıl inancımla, Katherine'in bereketinin evliliğimizi ve deniz kenarındaki evimizi kolladığına hükmettim."
Yani "Katherine'in Bereketi" ile deniz kıyısında bir ev ve daha sonra bir çiftlik sahibi olur kocası. "Doğru" kadını buluncaya kadar üç kez daha evlenir. Sonunda, sakin ve sorunsuz bir kadın bulur. Bu arada da Katherine'e layık bulduğu unvanı vermeyi de unutmaz: Mezar taşında onun isminin altına "John Middleton Murry'nin eşi" diye yazdırır.
Patrona Halil Ayaklanması « İlginç olaylar
Patrona Halil Ayaklanması
28 Eylül 1730, İstanbul
18. Yüzyılın başlarında III. Ahmed'in saltanatı dönemindeki 'Lale Devri' Osmanlı tarihi içinde genellikle küçümsenerek ve İstanbul'daki yönetici elitin kendini kaptırdığı zevk ve eğlenceler öne çıkarılarak değerlendirilir.
Saray ve çevresinin sefahate dalması bir gerçekse de bu durum ilk kez böyle olmuyordu. Saray her dönemde benzer bir yaşam sürüyor ancak bunu duvarların arkasında yapıyordu, ahalinin gözü önünde değil. Tabii böylesi bir yaşam tarzının sarayın ve hanedanın dışına doğru genişleyen bir çevreye yayılması kolay değildi.
'Lale Devri' diye adlandırılan dönemde sefahat konusunda biraz daha ipin ucunun kaçtığı, biraz daha halkın gözü önünde cereyan ettiği ve nihayet biraz daha saray ve hanedanın dışına doğru yayıldığından söz edilebilir. Bir Batılı, dönemin İstanbul'daki Fransız elçisi, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın konağında verilen bir gece davetini şöyle anlatır:
"Laleler açtığı ve sadrazam onları padişaha göstermek istediği zaman, lalelerin açmadığı boşluklar başka bahçelerden alınan ve şişeler içine konan lalelerle doldurulurdu. Her dört çiçekte bir, çiçekle aynı seviyede bir mum yanar ve bahçe yollarına her türlü kuşla dolu kafesler asılırdı. Kameriyeler muazzam miktarda ve şişelere konmuş her türden çiçekle süslenir ve sonsuz sayıda çeşitli renkli cam lambalarla aydınlatılırdı. Bu lambalar aynı zamanda davet için özel olarak ağaçlıklardan getirilen ve kameriyelerin arkasına yerleştirilen çalılıkların yeşil dallarına asılırdı. Bütün bu çeşitli renklerin ve sayısız ayna ile yansıtılan ışıkların etkisi şahanedir. Işıklandırma ve Türk müziğinin gürültülü konseri tüm bunlara eşlik eder ve laleler açtığı sürece her gece bu eğlenceler devam eder. Bu süre zarfında Sultan ve maiyeti sadrazam tarafından yedirilir ve yatırılır."
Evet, yönetici elitin yaşamına ilişkin tablo budur ve hiç kuşkusuz bu kadarının ahalinin isyan duygularını kışkırtması anlaşılır bir şeydir.
Ama bu dönem sadece yönetici elitin zevk ve sefasıyla anılacak bir dönem değildir. Aynı zamanda İstanbul'da önemli mimari düzenlemeler yapılmış, eski yangın mahalleleri yeniden imara açılmış ve İstanbul'da dönemine göre bir kent yaşamı ortaya çıkmıştır. İtfaiye bu dönemde kurulmuş ve en önemlisi de ilk matbaa 1729'da faaliyete geçmiştir.
1670'de Macar asıllı bir Hıristiyan olarak doğan İbrahim Müteferrika 1693'de Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı'nın hizmetine girdikten sonra Osmanlı devletinde Müslümanlar adına ilk matbaayı kuran kişi olmuştur. Daha öncesinde Ermenilere verilen bir matbaa izni vardır ama Müslümanlar adına ilk izni alan da yine eski bir Hıristiyan olacaktır.
Başta Haliç civarı olmak üzere İstanbul'un park ve bahçelerinin lalelerle bezendiği bu yıllarda devletin maliyesinde ve ordusunda da bazı düzenlemeler yapılmıştır ama genellikle olduğu gibi bunların yoksul halka pek bir yararı olmayacaktır. Geniş toplulukların gözü önünde yaşanan sefahat ve gelişmekte olan kent yaşamının nimetlerinden yararlanılamaması öfke birikimine yol açacaktır. Ve bir an gelip bu öfkenin isyana dönüşmesi için bir kıvılcım yeterli olacaktır. Bu arada gayrimüslimlere tanınan yeni bazı ayrıcalıklar ise İslam adına ahaliyi kışkırtmak için çok uygun bir malzeme oluşturacaktır.
İran'la süren savaşta uğranılan başarısızlıklar üzerine padişah III. Ahmed'in ordunun başına geçerek sefere çıkması talebi öylesine yoğunlaşır ki sarayın buna daha fazla direnmesi olanaksız hale gelir. Bunun üzerine Üsküdar'da ordugah kurulur ve askerler İran üzerine sefere çıkmak için hazırlıklara başlarlar. Padişah ve vezirler de Üsküdar'a geçerek orduyla birlikte yola çıkmaya hazırlanırlar. Ancak aslında padişah III. Ahmed'in İstanbul'daki tatlı yaşamı bırakarak savaşa gitmeye hiç niyeti yoktur. Ordu bir türlü yola çıkmamaktadır.
Sonuçta İran'ın temsilcileri Üsküdar'a gelirler ve onlarla yapılan görüşmelerde savaşı devreden çıkaran kötü bir anlaşma yapılarak padişah ve çevresi Boğazın Anadolu yakasından Avrupa yakasına dönerler. Ama bu da beklenen kıvılcım olacak ve bu devire son verecek ayaklanma patlayacaktır.
Eskicilikle uğraşan bir yeniçeri olan Patrona Halil ve Muslu Beşe önderliğinde patlayan isyan 28 Eylül 1730'da başladı ve dört gün boyunca İstanbul sokaklarını ele geçiren topluluklar 2 Ekim'e kadar evlerine girmediler. Bir bölüm ulemanın da desteğini alan asiler ilk gün kentte duruma egemen olarak Topkapı Sarayı'nı kuşattılar ve padişahla pazarlığa başladılar. Ertesi gün aralarında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile yakınlarının da bulunduğu 37 kişinin kellesini istediler. III. Ahmed çok sevdiği sadrazamına hemen kıyamadı ama direndiğinde kendi kellesinin de gidebileceğini görünce üçüncü gün İbrahim Paşa ve damatları boğdurularak cesetleri asilere teslim edildi.
Ancak isyanın bununla yatışması mümkün değildi, elebaşılar padişahın da tahttan çekilmesini istediler ve istediklerini de yaptırdılar. III. Ahmed l Ekim'de yeğeni Mahmud lehine tahttan feragat ettiğini ilan etti. Ertesi gün I. Mahmud tahta geçecekti.
I. Mahmud padişah oldu ama saray "ayak takımı"nın denetimindeydi. Eskici Patrona Halil Rumeli Beylerbeyi olmuş, Muslu Beşe de Kul Kethüdası olarak sarayın yönetimini ele almıştı. Rivayete göre Patrona Halil eski püskü paçavralar içinde dolaşıyordu ve hiç kuşkusuz bu durum eski şatafata öfke dolu ahalinin sempatisini canlı tutmak için etkili bir yoldu. İsyan, meşruiyetini sefahate son vermekten aldığı için isyanın önderi de giyimiyle bunu temsil ediyor ve ahalinin desteğinin sürmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu arada Lale Devri sırasında İstanbul'da yapılan zarif mimarı yapılar yıkılıyor, halkın öfkesini tatmin eden kitlesel ayinler gibi yıkım ve yağmalar düzenleniyordu.
'Ayak takımı' iki ay boyunca Topkapı Sarayı'na egemen olup devleti yönetirken isyanın silahlı gücü Yeniçerileri tabii ki ihmal etmediler. Devlet yeniçerilerden ebediyen kurtulmanın yollarını ararken isyandan önce 40 bin olan yeniçeri sayısı iki ay içinde 70 bine çıkmıştı. Ayrıca devletin çeşitli yüksek görevlerine de 'ayak takımı' arasından atamalar yapılıyor, örneğin bir kasap Eflak voyvodalığına atanıyordu.
Yaklaşık iki ay bu duruma tahammül eden yeni padişah ve çevresi kendilerini rezil ettiklerine inandıkları bu paçavralar içindeki asilerin hakkından gelmek için fırsat kolluyorlardı. Nihayet gereken örgütlenmeyi tamamladılar ve asileri ortadan kaldırmak için uygun ortamı hazırladılar. İran'a savaş açılması konusunu görüşmek üzere divan toplantısına çağrılan Patrona Halil ve 14 elebaşı 25 Kasım 1730'da sarayda pusu kuran askerlerce öldürüldü. Bunları destekleyen ulema da sürgüne gönderilirken, geri kalan asilerin 28 Ocak 1731'de ikinci bir kez ayaklanma girişimleri bastırılarak yakalananlar idam edildi.
Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemiş olan dehşet içindeki Topkapı Sarayı'nda iki ay süren kabus böylece bitti. Ayak takımından ve paçavralar içinde dolaşan beylerbeyinden kurtulan saray eski asaletine ve zarafetine tekrar kavuştu!
Yerini şaşırıp "baş" olmaya kalkışan "ayaklar" da yine yerlerine döndüler ve yeni bir deneme için uygun koşulların gelmesini sabırla beklemeye devam ettiler...
Kuveyt « Ülkeler Tarihi
On sekizinci yüzyıl başlarında, Arabistan Yarımadasının iç bölgelerindeki Anizah kabilesinden birçok ailenin göçebelikten vazgeçip, Basra Körfezi kıyılarına yerleşmesi Kuveyt şehrinin, buna bağlı olarak da devletin temelini teşkil etmiştir. 1756'da halk, as-Sabah soyundan bir şeyh seçti. Böylece, bağımsız Kuveyt Emirliği kurulmuş oldu.
On dokuzuncu yüzyılın sonralarından itibaren, Rusya ve zamanın diğer güçlü devletleri Kuveyt'le ilgilenmeye başladı. O tarihlerde Almanya, Berlin-Bağdat demiryolu hattını Kuveyt limanına kadar uzatmanın yollarını arıyordu. İngiltere'nin menfaatlerine ters düştüğü için Almanya'nın emellerine karşı çıkmaktaydı. Osmanlı Devletine karşı olan zamanın Kuveyt Emiri 1899'da dış ilişkilerinin kontrolünü İngiltere'ye devreden bir antlaşmayı imzaladı. İngiltere 1914'te Osmanlı Devletiyle harbe girdikten sonra Kuveyt'i himayesine aldı.
Kuveyt'in Necd'le (yani daha sonraki Suudi Arabistan'la) arasında meydana gelen meseleleri, 1922'de el-Ukayr Antlaşmasıyla çözümlendi. Bu antlaşmayla tarafsız bir bölge kuruldu. Irak'la olan kuzey sınırı, 1923'te belirlendi. 19 Haziran 1961'de İngiltere hükümeti, emirliğin tam bağımsızlığını tanıdığını ilan etti. Altı gün sonra Irak Başbakanı Kuveyt'in Irak'ın ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia etti. İddiaya göre; "Kuveyt, Osmanlı Devletinin bir parçasıydı. Etnik, coğrafi ve sosyal yapı bakımından Kuveyt ve Irak bütün bir ülkeydi, İngilizler tarafından geçici olarak bölünmüştü. İşgal tehlikesiyle karşılaşınca Kuveyt Emiri, askeri yardım almak maksadıyla İngiltere'ye yanaşmıştı."
Haziran başlarında Irak tehlikesine karşı İngilizler Kuveyt'e asker çıkardı. 20 Haziran'da Arap zirvesi Kuveyt Emirliğini üyesi olarak kabul etti. Böylece bağımsızlığını tanımış ve Irak'ın iddialarını reddetmiş oluyordu. Yaklaşık iki sene sonra 14 Mayıs 1963'te Kuveyt, Birleşmiş Milletlere üye oldu. Bu arada Irak'la olan anlaşmazlıkları hallolmaya başladı ve 1963 Ekiminde Irak, Kuveyt'in bağımsızlığını tanıdı.
1990'a kadar bağımsız olarak kalan Kuveyt, Ağustos 1990'da Irak birlikleri tarafından işgal edildi. Bütün Müeyyidelere rağmen Irak Kuveyt'i boşaltmayınca, 15 Ocak 1991'de Müttefik Birlikler, Kuveyt topraklarını kısa süren harekattan sonra işgalden kurtardılar.
oyunlar