Coğrafi Keşifler « Genel
Bilinmeyen, bir anlamda esrar ve tehlike demektir, ama aynı zamanda, akla gelmedik zenginliklere ulaşma olanağını da kendinde taşır. İşte bu yüzden, bütün keşif gezilerinin temelinde rastlantılar, çıkar duygusu ve insanların karşı konulmaz merakları yatar.
Tarihöncesi'nde yaşamış uzak atalarımıza göre Evren, yaşamlarını sürdürmeğe çabaladıkları topraktan ibaretti ve hayal güçleri, onları bu toprağın sınırlarını aşmağa zorlamıyor, ancak yaşamayı sürdürecek olanaklar tükenince yeni yerler aramağa davranıyorlardı. Böylece, otuz bin yıl kadar önce, Asya'da yaşayan avcı grupları av hayvanlarının göçünü izleyerek Amerika'ya gidip yerleşmişlerdi.
Mutlu Odisseus Gibi...
Dünyanın keşfine, ilkel beslenme kaygılarından büsbütün uzak nedenlerle ilk çıkanlar. Mısırlılar oldu. M. Ö. 3000 yıllarında, yeni ticaret pazarları bulma amacıyla, Afrika kıyılarını dolaşmağa başladılar. Filoları böylece Etyopya'yı, sonra M.Ö. 1500'lerde Zambezia'yı keşfetti.
Milattan önce 600 yıllarına doğru, firavun Nekao'nun gönderdiği Fenikeli gemiciler üç yılda Afrika Kıtası'nın çevresini dolaşmayı başardılar: Kızıldeniz'den yola çıkıp «Herkül Sütunları» (bugünkü Cebelitarık Boğazı) yoluyla Akdeniz'e girdiler. Kartacalılar da uzaklara seferler yaptılar: M.Ö. 500'de Hannon komutasına verilmiş büyük bir donanma, Afrika'nın batı kıyılan boyunca Gine Körfezi'ne kadar gitti.
Bunların hepsi de her şeyden önce geçtikleri yolların gizemini korumağa kararlı tacirlerdi. Bunun için yolda rastladıkları gemileri batırmaktan veya sözde rastladıkları korkunç canavarların öykülerini anlatarak rakiplerinin cesaretini kırmaktan çekinmiyorlardı.
(Solda) Güney Amerika'da Rio de la Plata'nın ağzı, 1516'da Diaz de Solis tarafından keşfedildi. XVI. yy.da yapılmış bu elyazması harita yörenin coğrafyasını gelişigüzel gösteriyor.
(Ortada) Büyük bir denizci olan Alfonso de Albuquerque (1453-1515), Portekiz bayrağını Hint Okyanusu'nda dalgalandırmıştır.
(Sağda) Portekizli Vasco de Gama (1469'a doğru-1524), Ümit Burnu'nu aştı, Mozambik'te bir ticaret kolonisi kurdu ve Hindistan'a ulaştı; Hindistan genel valiliğine atandı.
Bu hayali canavarların, Yunanlıların ilk gezi hikâyelerinde büyük bir yeri vardır ve Yunan mitolojisinin bir bölümü bunlardan doğmuştur; Odisseia'da anlatılan Odisseus'un serüvenleri buna örnektir. Bunanla birlikte, bazı serüvenlerin gerçek yanı vardır: sözgelimi Massilia'lı (geleceğin Marsilya'sı) bir Yunan gemicisi, M.Ö. IV. yy.da İzlanda'ya kadar gidebilmiştir.
Kara parçalarının iç bölgelerinin keşfi genellikle kahraman öncüler sayesinde oldu, Yunanistan'dan yola çıkarak Hindistan'a ulaşan Büyük İskender bunun en iyi örneğidir. Romalılara gelince, onlar, her şeyden çok Avrupa ile ilgilendiler ve Tuna'dan İskoçya'ya (o tarihlerde Dünya'nın ucundaki toprak anlamına Koledonya deniyordu) kadar gezdiler.
Miladın başlangıcında Mısır'da yerleşmiş bir Yunan astronomu, Ptolemaios, çağının coğrafya bilgilerinin bir özetini yaptı. Hazırladığı harita, Avrupa'nın tamamını, Kuzey Afrika'yı ve Asya'nın bir bölümünü kapsıyordu; yüzyıllar boyunca bu harita, coğrafyacıların yararlanabileceği tek ciddi belge olarak kalmıştır.
Büyük Keşifler
Bütün Ortaçağ boyunca, Hıristiyan âleminde Dünya haritası, sadece cenneti ve cehennemi bulunan bir Dünya'nın tasvir edildiği teorik bir şemadan, bir süsten ibaretti. Halbuki bu dönemde, IX. yy.da Vikinglerin keşifleri önemli sonuçlara ulaşmış, bunlar 982'de İzlanda'dan geçerek Grönland'a ve 1000 yılında da Vinland'a (belki Newfoundland Adası) gelmişlerdi. Ne var ki bu keşfin önemi, Avrupa'da herhangi bir yankı yaratmadı ve ancak İskandinav ülkelerinde ilgi uyandırdı.
Avrupalıların Amerika'ya sızmaları gerçekten, XV. yy. sonlarında Kristof Kolomb'un serüveniyle başladı. «Yeni Dünya»nın güney kesiminin fethi, İspanyol Conquistadorlarının (Cortes, Pizarro) eseri oldu: bunlar, eski Kızılderili imparatorluklarını yok ederek birkaç yüzyıl yürürlükte kalacak bir sömürge düzeni kurdular. Kuzey Amerika'nın keşfedilmesi ve fethedilmesi ise özellikle Fransızlarla (Jacques Cartier, Samuel de Champlain) İngilizlerin (Venedikli Jean Cabot) eseri oldu ve bu iki ulus uzun süre, sonradan Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın kurulacağı bu topraklardan kimin yararlanacağı konusunda birbiriyle çatıştı.
Dünya'nın öbür ucunda ise, gözüpek gezginler Ortaçağ'ın sonlarından itibaren, «İpek Yolları»nı aradılar ve bu yollardan doğuya ulaşmağa çabaladılar. Bunlar, ya efsanevi Büyük Han İmparatorluğu'nda Hıristiyanlığı yaymağa çalışan Willem Van Rubroek gibi din adamları, ya da Venedikli Marko Polo gibi tacirlerdi. Marko Polo, uzun süre Çin'de kaldı ve anlattığı göz kamaştırıcı serüvenleriyle birkaç gezgin kuşağının merakını ve hayal gücünü kamçıladı.
XIV. yy.da Asya'ya giden deniz yolunu açma onuru ise Portekizlilere aittir. Portekizliler, Afrika'nın batı kıyılarını sistemli bir biçimde araştırdılar. 1487'de Bartolomeo Dias «Fırtınalar Burnu»nu (Ümit Burnu) aştı ve on bir yıl sonra Vasco de Gama bu yoldan, Afrika'nın doğu kıyısı boyunca yukarıya doğru çıkıp Hindistan'a ulaştı. Portekizliler oradan, Arapların aleyhine, ticari etkilerini ta Selebes Adaları'na kadar yaydılar, yerleştiler.
Bir başka Portekizli, Macellan ise, XVI. yy. başlarında, İspanya hesabına ilk Dünya turunu tamamladı. Yazık ki, bugün adını taşıyan boğazı binbir güçlükle aştıktan sonra, keşif gezisini sona erdiremeden öldü.
(Solda) Fransız Jacques Cartier (1491-1557) ile arkadaşlarının Kanada'ya çıkışını canlandıran bir resim.
(Ortada) Kristof Kolomb'un üç karavelası. Kolomb bu tekne desenlerini eliyle çizmiştir. Kolomb Kitaplığı, Sevilla, İspanya.
(Sağda) Macellan'ın (1480-1521) yolculuk öyküsünü canlandıran bir resim, Pigafetta'nın eseri. İlk Dünya turunu gerçekleştiren Portekizli denizci, 1520'de, Amerika'nın güney ucunda, sonradan kendi adını alacak olan boğazdan geçmiştir.
Dünya'nın Tanınması
Böylece, Kristof Kolomb'un seferinden sonra «büyük keşifler» yarım yüzyıldan kısa bir zaman içinde Dünya haritasını altüst etti. Rönesans sonlarında, coğrafyacılar, ana çizgileriyle denizler ve karaların ayrımını öğrenmiş bulunuyorlardı: Ptolemaios'un eseri nihayet aşılabilmişti.
Bundan sonraki büyük geziler, bu bilgileri pekiştirmeğe ve gezegenimizin henüz ayak basılmamış bütün kesimlerini belirten beyaz lekeleri haritadan yavaş yavaş silmeğe olanak sağladı. XVII. yy.da, Hollandalı gemiciler Avustralya ve Yeni Zelanda'yı keşfettiler, Don kazakları ise, Kamçatka'ya kadar, Sibirya'yı aştılar,
XVIII. yy.da keşifler gittikçe daha bilimsel nitelik aldı: sadece yeni yeni topraklar tanınmakla kalınmadı, aynı zamanda buralarda yaşayanların âdetleri de tanıtılmağa ve hayvan alemiyle bitki örtüsünün ayrıntılı dökümleri yapılmağa çalışıldı. Bu anlayışla, İngiliz Cook ve Fransız Bougainville ile La Perouse Büyük Okyanus adalarını yakından incelediler.
XIX. yy. ve XX. yy. başlangıcı özellikle Avrupalıların Afrika'ya sızmalarına sahne oldu. Fransız Rene Caillie 1828'de Tombuktu'ya vardı ve İngiliz Livingstone ile Stanley kıtanın merkezini dolaştılar. Arktika ve Antarktika'nın fethi de bu dönemde gerçekleşti: 1909'da Amerikalı Peary Kuzey Kutbu'na ulaştı ve iki yıl sonra Norveçli Amundsen Güney Kutbu'na vardı.
Günümüzde kıtaların haritaları büyük bir doğrulukla çizilmiştir. Keşfedilecek hiç bir kara parçası kalmadığından insanların ilgisi de başka yönlere kaymıştır: şimdi denizdibi araştırmalarıyla, yanardağların ve depremlerin incelenmesiyle, toprakaltının analiziyle (jeoloji) v.b. gezegenimizin sırlarını günışığına çıkarmak söz konusudur. Öte yandan astronotik de uzayın keşfedilmesi yolunda çalışır: insanın Ay'da attığı ilk adım belki de sayısız yeni dünyaların keşfine doğru bir başlangıç noktası olmuştur.
Nil
Nil Nehri'nin haritasını yapabilmek için yirmi beş yüzyıl gerekmiştir. Buraya ilk keşif gezisini, M.Ö. 457 yılında Yunan tarihçisi Herodotos, en yenisini de 1952'de Fransız Jean Laporte yapmışlardır.
Doruklar
Büyük sıradağlar insanlar ta rafından XX. yy.da fethedildi: 1906'da Savola prensi Lulgi Amadeo, Afrika'da Ruvenzori'ye (5,119 m) tırmandı; 1950 yılında Fransız Maurice Herzog, Himalayalar'da Annapurna'yı (8,078 m) fethetti; üç yıl sonra, Yeni Zelandalı Ermund Hillary, Dünya'nın en yüksek doruğuna, Everest'e (8,880 m) ulaştı.
(Solda) Tonga Adaları'nda demirlemiş tekneler. İngiliz denizcisi James Cook (1728-1779), önce Büyük Okyanus'u, sonra Antarktika'yı dolaştı. Sonunda Sandwich Adaları'nı keşfetti ve orada öldü.
(Sağda) İngiliz denizcisi Sir Francis Drake (1540'a doğru-1596).
5000 Yıllık Buzadam « Tarihi Gizemler
Zaman: İO 3300-3200
Mekân: İtalyan Alpleri
Alplerde olay: Hauslabjoch'ta bulunan ceset. Ölü adamın kimliği henüz tespit edilemedi. Cesedin yanında bulunan eşyalardan, kazanın on dokuzuncu yüzyılda olmuş olacağı tahmin ediliyor. POLİS RAPORU, KONRAD SPİNDLER'DEN, 1994.
19 Eylül 1991'de iki Alman dağcısı modern çağlardaki mükemmel korunmuş ilk en eski insan cesedini buldular. Yer İtalyan Güney Tiroller'inde, Avusturya uluslararası sınırından yalnızca 90 metre berideydi. Alpler'in bu bölümü, adını dar ve uzun Ötztal Vadisi'nden alan Ötztaler Alpleri olarak bilinir.
Ceset günümüzde bir Avusturyalı gazetecinin, vadinin adından yola çıkarak "Ötztal" ve Himalayalar'daki efsanevi dev kar adamını simgeleyen "yeti" sözcüklerinden türettiği "Ötzi" adıyla anılmaktadır. Ancak çoğu kimse ondan, yalnızca "Buzadam" olarak da söz eder.
Bu keşfin ıssızlığı Buzadam'ın sonunun nasıl geldiği konusunda pek çok varsayımın ortaya atılmasına neden olmuştur. Bilimsel analizler adamın kişisel sağlığı, yanında taşıdıkları ve cesedinin yakınlarında bulunan malzemeleri hakkında pek çok ayrıntı sağlamıştır. Buzadamın kimliğini gösteren ve arkeologların, Alpler'in o yüksek noktasında ne aradığı konusunda varsayımlar ileri sürmelerini sağlayan bu malzemelerdir.
1991 Eylül'ünde hâlâ kısmen buzlar içinde sıkışmış olan Buzadam. Gövdesinin üst kısmı buzdan kurtarılmış. Ceset İnnsbruck'taki Adli Tıp Enstitüsü'ne kaldırıldıktan sonra yaşı ve önemi anlaşılmıştır.
BEDEN, GİYSİLER VE MALZEMELER
Cesedin 25 ile 45 yaşlarında bir adama ait olduğu anlaşılmıştır. Çok iyi korunmuş olması, hücrelerin moleküler yapısının da günümüze kalmasını sağlamıştır. Bu olağanüstü korunmanın nedeni Buzadam'ı ölümüne götüren ve ölümden sonra da devam eden bir dizi olaydır. Adamın erken bir sonbahar tipisine tutulduktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir.
Üzerini örten ince kar tabakası, ceset sonbahar rüzgârlarıyla kururken böcek larvalarının saldırısını önlemiştir. Kısacası burada yalnızca doğal bir "dondurarak kurutma" olayı yaşanmıştır. Yoğun karlı bir kış başladığında cesedin durumu artık büyük ölçüde sabitleşmişti.
Daha güvenilir olması için dört ayrı laboratuvarda yapılan hücrelerin radyokarbon testlerinde, bu olayların İÖ 3300 ve 3200 yılları arasında yeraldığı tespit edilmiştir. Ceset 1991 Temmuz'unda rüzgârın sahradan taşıdığı tozların da hızlandırmasıyla başlayan kar erimesine kadar 5000 yıl orada gömülü kalmış olmalıdır.
Buzadamın korunması böylece esrarengiz olmaktan çok şaşırtıcıdır ve yanında taşıdığı eşya gerçekten ortaya pek çok sorunun çıkmasına neden olmuştur. Buz oyuğunun içinde yatan cesedin çevresinde, sapı porsuk ağacından bir bakır balta, tamamlanmamış bir yay, karaçam tahtası ve hayvan derisinden yapılma bir sırt çantası, bir çakmaktaşı bıçak ve kını, iki çakmaktaşı uçlu oku ve on iki tamamlanmamış oklu geyik derisinden bir sadak ve kemerine asılı buzağı derisinden bir kese vardı.
Ötztal cesedi ve malzemelerinden bazıları. Tahta sapına bağlı bakır balta cesedin yakınlarında bulunmuş ve yaşı hakkında ilk belirtileri sağlamıştı.
Bunların yanı sıra, giysilerinin parçaları da günümüze kalmıştı: Hayvan postundan bacak sargıları, pançoyu andıran bir dış giysi, içlerine sıcak tutması için ot doldurulmuş deri ayakkabılar ve bir yer örtüsü ya da battaniye olabilecek otlardan bir pelerin.
Sıcak tutan ve günümüzün sugeçirmez malzemelerinin yokluğuna rağmen, bu giysiler de, en azından kış ayları dışında sert Alp iklimi için yeterli görünüyordu. Ama aynı şey Buzadam'ın taşıdığı malzemeler için söylenemez. Yayının ve oklarının çoğunun bir avlanma ya da saldırıya karşı koyma için tamamlanmamış olması, Ötzi'nin bu yolculuk için iyi hazırlanmış olmadığını göstermektedir.
Ayrıca, adam çok sağlıklı da değildi. Tırnaklarından birinin analizinden, ölmeden önceki altı ay içinde en az üç kere ciddi bir hastalık geçirdiği anlaşılmıştı (tırnaklarının büyümesi kesintiye uğramıştı). Adamın sırtının altında, sol bacağında ve sağ diz ve ayak bileğinde dövmeler vardı.
Bunlar süs olabilirse de, Buzadam'da kireçlenme olduğu anlaşıldığına göre dövmelerin tedavi edici bir işlevleri de olmuş olabilir. Adamın bağırsak muhteviyatının analizi, Buzadam'da kronik ishale neden olabilecek bir bağırsak iltihabı olduğunu da göstermiştir. Ancak en ciddisi, kaburgalarının sekizinin çok uzun olmayan bir süre önce kırıldığının da saptanmış olmasıydı.
Kemikler kaynamaya başlamıştı bile. Bu da Buzadam;ın bir şiddet olayına karışıp köyünden kaçtığı ve henüz tamamlanmamış malzemesiyle Alpler'den geçerken erken bir kış fırtınasına tutulduğu varsayımlarının ortaya atılmasına neden olmuştur.
(Solda) Buzadamın malzemeleri ve peleriniyle canlandırılmış hali. Sazdan ya da ottan yapılma pelerinler 18. yüzyılda Avrupa'nın bazı yerlerinde hâlâ giyilmekteydi. (Sağda) Tamamlanmamış yay ve oklar. Buzadam eğer avlanmaya niyet etmişse hiç de İyi hazırlanmış değildi.
ÇOBAN MI, ŞAMAN MI?
Buzadam hakkında başka yorumlar da mümkündür. Bunlardan biri de adamın bir çoban olmasıdır. Gövdesindeki yosunlarda yapılan incelemeler, bunların Alpler'in güneyinden geldiği göstermektedir ki, bundan da adamın, öldüğü yerin yalnızca 20 kilometre güneyinde olan Vinschgau'lu olduğu sonucu çıkarılabilir.
Pollen, adamın sonbahar başlarında öldüğünü ileri sürmüştür: Bu takdirde sürüsünü yaylalarda otlatan sağlıksız bir çoban olduğu da düşünülebilir. Buzadam, bulunduğu sığ oyuğa şiddetli ama erken bir fırtınadan korunmak için sığınmış ve orada donup ölmüş de olabilir.
Ancak herkes böylesine yavan bir açıklamayla yetinecek değildi. Bazıları Buzadam'ın bir şaman ya da bir ritüel uzmanı olduğunu iddia etmiştir. Tamamlanmamış avcılık malzemesi, dövmeler, beyaz mermerden delikli ve deri püsküllü bir boncuk bu iddiayı desteklemek için kullanılmıştır. Bilindiği gibi şamanlar genelde ıssız yerlerde ruh dünyasıyla ilişki kurarlar ve bu da onun yüksek dağlara çıkışını açıklayabilir.
Uluslararası bir uzmanlar ekibi, Buzadam'ın yaşını, sağlık durumunu ve ölüm nedenlerini ayrıntılı bir incelemeyle araştırmışlardır.
Etnografik örnekler parlak ya da cilalı taşların özel bir önem ya da güç taşıdığına inanıldığını göstermektedir. Buzadam'ın samanlığı konusundaki kanıtların pek fazla olduğu söylenemezse de, bu da kolay kolay gözardı edilmeyecek bir olasılıktır.
Cesedin böyle korunmuş bir biçimde bulunması, onu başka şeylerle kıyaslama olanağı vermemektedir. Daha fazla kanıt olsaydı Buzadam'a, ritüel ya da dini bir statü vermeye bu kadar istekli olmazdık. Malzemesinin garipliğine rağmen onu hayattaki konumuna göre değil, İÖ 4. binyıl sonlarında Alpler'in yükseklerinde yaşayan bir toplumun kaderi ve cesediyle önem kazanan tipik bir üyesi olarak değerlendirirdik.
Cilalı mermer bilya ve bağlı püsküller, Buzadam'ın bir şaman olduğu iddiasına yol açmıştır.
Selimiye Camii « Tarihi Eserler
Edirne'deki ünlü Türk camii.
Kanunî Süleyman'ın oğlu Selim II tarafından Edirne'de ünlü mimar Sinan'a yaptırılan Selimiye Camii, selâtin camilerinin en ünlülerinden biridir. Yapımı 1569'dan 1675'e kadar 6 yıl sürmüş ve yaptıran padişahın adıyla anılması için de Selimiye adı verilmiştir.
Mimar Sinan bu camiyi yaparken o zamana kadar hiç bir mimarın başaramadığı bir işi başarmış, önceki büyük cami ve kiliselerde görülmemiş bir ustalıkla bütün camiyi tek bir kubbeyle örtebilmiştir. Bu yüzden Mimar Sinan'ın şöyle dediği söylenir: «Şehzade Camii'ni çıraklığımda, Süleymaniye Camii'ni kalfalığımda, Selimiye'yi ustalığımda yaptım».
Gerçekten de o zamana kadar bu gibi eserlerde ana kubbe kademeli olarak yarım kubbelerin üstünde yükselirdi. Sinan, bu camide ana kubbeyi 8 filayağına dayanan sekiz köşeli bir kasnak üzerine oturtmuştur. Kasnak filayaklarına, filayakları da dış desteklere kemerlerle bağlanmıştır. Kubbenin yüksekliği 15,86 m'dir (Ayasofya'nın kubbesinden l m daha yüksek). Caminin içi İznik çinileriyle süslenmiştir.
ÜÇ ŞEREFE ÜÇ MERDİVEN
Caminin dört köşesinde yer alan dört minarenin dördü de üç şerefelidir. Giriş kapısının iki yanındaki minarelerin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılır. Öteki minareler birer merdivenlidir; her birinin yüksekliği 70,889 m'dir. Minarelerin kubbeye yakınlığı camiye ayrı bir estetik güzellik vermektedir.
Selimiye bir külliye olarak yapılmıştır. Taş duvarlarla sınırlı geniş avlunun içinde dârülsıbyan (çocuk okulu), dârülkurra (Kur'an kursu) ve medrese vardı. Ortasında oymalarla süslü bir şadırvan bulunan revaklarla çevrili Selimiye Medresesi şimdi müze haline getirilmiştir. Caminin cümle kapısı mermer sarkıtlarla süslenmiştir. Avlunun dış kapısında bile ince bir işçilik göze çarpar.
oyunlar