Tarih

Hedwig Dohm « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1833-1919)

1838 Prusya'nın ilk demiryolu Berlin'i Potsdam'a bağlar.
1839 Prusya'da çocukların çalışmasına kısıtlama getirilir.
1848 Almanya'da Mart Devrimi.
1848 Politik mizah dergisi Kladderadatsch çıkar.
1865 Louise Otto-Peters ve Auguste Schmidt, Leipzig'de Alman Kadınlar Birliği'ni kurarlar. 1865-1866 Berlin'de "Lette" Birliği kurulur. (Kadının Mesleki Yeteneklerini Geliştirme Derneği)
1875 Berlin'in nüfusu bir milyona ulaşır.
1876 Almanya'nın ilk kadın doktoru Franziska Tiburtius Berlin'e gelir.
1876 Prusya eyaletinde beş kadın öğretmen semineri faaliyet göstermektedir.
1878 Bismarck'ın Anti-sosyalist yasası (sozizlisten.geseta), sosyal demokrat basını ve tüm sosyalist bildirileri yasaklar, (l890'a kadar.)
1879 August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm"} yayınlanır. (İsviçre'de)
1880 Berlin'de ilk kadın polikliniği kurulur. (Franziska Tiburtius tarafından.)
1903 Otto Weininger Cinsiyet ve Karakter adlı kitabında kadının ezilmişliğini kanıtlar.
1909 Berlin Üniversitesi resmen kadınlara açılır.
1919-Ocak Alman kadını ilk kez seçme hakkına kavuşur.

"EY HANIMLAR - DAHA FAZLA GURUR! GURURLU KİŞİ HOŞA GİTMEYEBİLİR, AMA HOR DA GÖRÜLEMEZ."

Her şey şimdi nasılsa, sonsuza dek öyle kalacaktır. Neden mi? İşimiz tıkırında da ondan.

Berlinli fabrikatör kızı Hedwig Schleh böylesine temel ilkelerin vaaz edildiği bir ailede ve dönemde yetişir. "Yaşlı insanların devri" diye algılar bu dönemi çocukluğunda ve daha sonraları da şöyle tanımlar: "Ezberlenmiş bir insanlık. Dünya görüşleri, düşünceleri, yaşam biçimleri kalıplaşmıştı. Her şeyin değişken olduğuna dair doğa yasası sanki geçerli değildi."

O zamanlar her şey belli bir sabit plana göre oluşmaktadır. Hedwig'in annesi her yıl bir çocuk getirir dünyaya. Hedwig on sekiz kardeşin on birincisidir. Misafir odası pazardan pazara misafir geleceği için ısıtılır. Pazartesileri köfte, her perşembe bezelye pişer. Her şey tanı olarak ayarlanmıştır: "Çocuklar hoşlarına gitsin gitmesin önlerine ne konursa yemek zorundaydılar. Böyle terbiye görmüşlerdi."

Aile terbiyesi bir de Hedwig'in sekiz erkek kardeşinin yazları yüzme ve kürek çekmeye gitmeleri demekti. Ailenin kızlarına yasaktır bu tür etkinlik. "Erkek ve kız çocuklar ayrı dünyalarda yaşıyorlardı. Sekiz erkek kardeşim sokağın donmuş su kanallarında paten yapar, kar topu oynar, birbirleriyle kavga ederlerdi. Okulda tembeldiler ve yıkanmayı hiç sevmezlerdi."

Ya Hedwig ve Schleh ailesinin diğer kızları? "Mümkün olduğu kadar sessiz ve terbiyeli bir şekilde oturur, boş zamanlarında zahmetli dantel işinden can sıkıcı çorap yamama işine kadar tüm el işlerini yaparlardı."

Anneleri: "Hayret edilecek bir enerjiye sahip birinci sınıf bir ev kadını. Annemden zorbalığından dolayı korkardım. Zevkle ve vicdan azabı çekmeden dayak atılırdı o vakitler. Dadılar da buna katılıyorlardı. Dayak ve terbiye neredeyse özdeşti."

Peki ya baba? "Babam bize hiç vurmadı, asla. Sessiz, kendi halinde bir beyefendi. Ne bizim ondan haberimiz vardı, ne de onun bizden. Gündüzleri fabrikadaydı. Fabrika Königstadt'ın arkalarında bir yerde; bizse Halleschen Tor yakınlarında oturduğumuzdan öğlenleri eve gelmezdi, ancak akşamları biz çocuklar yattıktan sonra saat sekize doğru eve gelirdi. Pazar günlerinin babasıydı sadece."

Geriye baktığında, bu büyük ve hâlâ oldukça varlıklı aile içinde Hedwig çocukluğunu nasıl görmektedir? "Son derece mutsuz bir çocuktum... On yedi kardeş arasında yapayalnızdım."

On beş yaşında okuldan ayrılmak zorunda kalır ve bundan itibaren de günlerini geçen yüzyılda yaşayan çoğu kız gibi geçirmeye başlar, "Her gün saatlerce dokumak zorunda kaldığım o çirkin halı hâlâ gözlerimin önünde," der gençlik anılarını kaleme aldığında. "Bir örneğe göre işlenen sevimsiz çiçekleri görüyorum. Zemin beyaz yünden. Her düğümü tek tek sayarken durmadan saate bakar, koridordaki saatin sesini dinler ve dışarı çıkabilmek için ansızın birinin içeri girip beni uzaklara, Friedrichstrasse'deki bu evden, bu kasvetli odadan uzaklara götürmesini beklerdim... Ve yazgımın ne olduğunu derin derin düşünmeye başlamıştım. Her şey içinde bulunduğum koşullar gibi mi olmak zorundaydı?.. Neden gizlice, sanki okumak cinayetmiş gibi okumak zorundaydım?.. Neden hiçbir şey öğrenmeme izin verilmiyordu? Erkek kardeşlerimse, bir şeyler öğrenmeye hiç hevesli olmamalarına rağmen buna zorlanıyorlardı..."

Bu tanımlamalar ne kadar birbirine benziyor: Hedwig'den yirmi yaş büyük yazar Fanny Lewald da kendi özyaşam öyküsünde genç kızlığında saatlerce mendil oyalarıyla istemeden uğraştığını yazıyordu. Ve FIedwig'den otuz yaş küçük olan Lily Braun ise gençliğinde masa örtüsü işlemeleriyle başbaşa, "sessizce" oturtuluyordu. Her üç kadının da, her biri kendi tarzında, daha sonraları kız çocuklarının başka şekilde eğitimi için devreye girmelerine şaşmamak gerekir.

18 Mart 1848'de, Berlin kentinde karışıklıklar başlar. "Devrim": bu sözcük genç Hedwig Schleh için "iğrenç bir suç"tur; okulda böyle öğrenmiştir. Anne ve babası onun sokağa çıkmasını, şehre inmesini yasaklar. Daha on beşinde bile olmayan Hedwig dinlemez. Evden kaçar. Yolda şarkı sesleri duyar ve silahsız ama siyah-kırmızı-altın sarısı eşarplı ve meşe yapraklarından üç çelenkli bir grup üniversite öğrencisi görür. Öğrenciler milliyetçi şarkılar

söylemektedir. Çok geçmeden karşı yandan silahlı bir süvari birliği gelir. Onların "Dur!" emrine derhal uymayan talebeler üzerine ateş açılır. Bir delikanlı ölümcül isabet alarak yere, tam Hedwig'in ayaklarının dibine düşer. Genç kız ağlayarak çığlık atar. "Kardeşiniz mi?" diye sorar biri, Hedwig cevap veremez. "Fakat," der daha sonra o sahneyi anlatırken, "o anda orada ölü yatan genç benim kardeşimdi. Bağrını kurşunlara açmış, özgürlük için şehit düşen bir kahraman... Beni en ön sıraya ittiler. Aslında her türlü kalabalıktan korkardım. Burada korku bana çok gülünç gelmişti... Halkın içindeki o soyluluğu gördüğüm ve bir ölünün gözleri içimi titrettiği andan itibaren, o zaman dedikleri gibi demokrat oldum. Sosyal demokrasiden, anımsadığım kadarıyla, henüz söz edilmiyordu. Evet kıpkızıl bir devrimci oldum."

Dohm'un torunu Hedda Korsch'un anımsadığına göre, Hedwig Dohm ileri yaşlarında dahi, bu olayı yaşamının dönüm noktası olarak görmekteydi.

Dışarıdan bakıldığında, Hedwig'in yaşantısında bu hemen fark edilmez. El işleriyle acı çekmeye devam eder, öğretmenlik seminerine katılır, öğrenimini yarıda keser ve 1852'de yazar Ernst Dohm ile evlenir.

Dohm 1849'dan beri mizah dergisi Kladderadatsch'ın redaktörlüğünü yapmaktadır. Hedwig mutlu mudur? Torunu Hedda Korsch, büyükannesinin sık sık bir "özgürlük" duygusundan söz ettiğini, fakat evliliği hakkında az konuştuğunu söyler. Fakat Dohmların evinde o zamanın aydınları buluşmaktadır. Hedwig birçok önemli kişiyle tanışır ve onlardan ilham alır. Bayan Dohm olarak beş çocuk dünyaya getirir.

1902'de çıkan Anti Feministler'de hamile iken neler çektiğini şöyle dile getirir, "Beş hamileliğim sırasında annemin aksine çok çektim. Bir din uğruna canını feda etme düşüncesi beni intiharı düşünmeye kadar götürdü. Sıkıntılı ve işsiz güçsüz dolaştığım sürece çok fenaydı. Bunun üzerine çektiğim acıyı unutmak için İspanyolca şiirleri (o zaman bu dili öğrenmeye çalışıyordum) Almancaya çevirmeye başladım. Günün en dayanılır zamanı işte o saatlerdi. Kendimi ve acımı unutabilmek için çeviri yaparken büyük bir istekle kelimeleri ve uyakları bulmaya çalışıyordum."

İspanyol edebiyatı ile uğraşması Hedwig Dohm'un topluma açılmasında sıçrama tahtası gibi bir şey olur. Çünkü kocasının arkadaşı olan yayımcı Gustav Hempel, ona Tarihsel Gelişimi İçinde İspanyol Edebiyatı adlı kitabın editörlüğünü verir. Yaşamı boyunca gençliğinde sıradan bir eğitim almış olmaktan yakınan Hedwig Dohm, bu ilk bağımsız işiyle kendine güvenini kazanır.

1872'den itibaren asıl istediği konuda, kadın haklarına ilişkin iddialı yazılar yayınlar. Bu andan itibaren tüm kutsal kurumlara karşı saldırıya geçer: Protestan rahipler, felsefeciler ve kadın doktorları.

"Eşkiya karısı Hedwig'in edebiyatta ilgi uyandırmasından bu yana ikinci bir Hedwig böyle maceralı bir parıltıyla toplum önüne çıkmamıştır." Hedwig Dohm, Wistling adında bir eleştirmen tarafından Leipziger Tageblatt gazetesinde sert bir dille böyle eleştirilir ama, onun için daha iyi bir iltifat olamazdı. İlk iddialı yazısından bu yana o sadece "maceracı" değil, "radikal"dir de. Kendisi bunu şöyle görmektedir: "Radikal; köklü demektir ve kötülüğü kökünden halletmek isteyen mücadeleci kadınların en büyük irade ve uğraşıdır."

Hedwig Dohm'un bu andan itibaren "sorunları nasıl hallettiğine" bir örnek: Geçtiğimiz yüzyılın yetmişli yıllarında en "güncel tartışma konusu" kadınların yüksek öğrenim görmesidir. Kaygılı bilim adamlarının ilk derdi, en son araştırmalara göre beyin ağırlıkları erkeklere oranla daha az olan kadınlar için tıp tahsilinin özellikle zararlı olmasıdır.

Hedwig Dohm bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: "Bilim çevresindeki erkeklerin, kadının beyni adına istedikleri, kadının bilimsel öğrenim görmesinin engellenmesidir. Kadın beyninin korunması namına, her halükarda başarılı sonuçlar elde edilebilecek, aynı derecede haklı gerekçelere dayalı bir önerim var: "Karısına kötü davranan her erkek, kadının beyin gücünü zayıflatacağından sınır dışı edilsin."

Ve sonra "kadının beden yapısı" üzerine çok ilginç gözlemleri olan Theodor von Bischoff'u diline dolar, "Bay von Bischoff 'erkek kadından daha uzun bacaklı' diye belirtiyor, çok doğru. Bir sonuç çıkarmak isteyen herhalde erkeğin postacılığa kadından daha uygun olduğu sonucuna varır. Fakat kadının bu nedenden dolayı Yunanca ve Latince öğrenme yeteneği olmadığını söylemeye kalkmak mantıklı düşünmekten çok küstahlık olur.

"'Kadının ses perdesi daha dar ve gırtlağı daha küçük' diye öğretiyor bize Bay von Bischoff. Buradaki gerçeği açıklamak gerekirse, yapılan düetlerde erkek tenor, kadın soprano ses verir. Fakat ses perdesi ile oy hakkı arasındaki ilişki bununla açıklanamaz bana göre."

Ayrıca, kadınların tıp öğrenimine karşı çıkan Profesör von Bischoff "kadınlara özgü duygusal zayıflık" tezini ortaya atmıştır. Hedwig Dohm'un ona sorusu şu olur:

"Elinizi vicdanınıza koyun Bay von Bischoff, aşçı kadın çok severek yediğiniz yılan balığını kesmemekte dirense ve sizden duygusal zayıflığı dolayısıyla özür dilese ona ne yapardınız? Onun yerine rahatlıkla balık kesebilecek başka birini almak üzere, bu zayıflığı yüzünden aşçınızı işten çıkarmaz mıydınız?"

Sonra kadınların şu malum sorunu: "âdet görme". Kadınlar her dört haftada bir cinsiyetlerinin diyetini vermek zorunda oldukları için -Profesör Bischoff bunu kibarca başka türlü tanımlıyordu -onlardan erkeklerin meslek hayatına girmeleri beklenemezdi doğal olarak.

"Peki -bu günlerde- kadın işçilerin ve hizmetçilerin çalışması neden korkunç ve onur kırıcı değil?" diyen Hedwig Dohm, bu kadınları çok iyi tanıyan ve sempati duyan von Bischoff'tan bilgi almak ister. Aşçısına ve çamaşırcısına "bu günlerinde" hep izin verdiğini tahmin etmektedir -yoksa izin vermiyor mudur? Her işveren, kadın işçisini bu 3-4 gün boyunca çalıştırmamakta direnip, ücretini de ödemedikçe; devlet tüm dul ve evlenmemiş kadınların bu süre içinde kazanabilecekleri parayı tazmin etmedikçe, konuyu açmamak en iyisidir. Kendi kendine çözümünü bulmaktadır zaten."

Hedwig Dohm'un bu sözleri, zamanının bilginlerinin özgüvenlerini nasıl sarstığına bir örnektir. Burada belirtilen tezleri Hedwig 1874'te Kadının Bilimsel Bağımsızlığı dergisine yazdığı sırada, Zürih'te bir Alman kadın tıp doktorasına hazırlanmaktadır: Franziska Tiburtius, iki yıl sonra Hedwig'in yaşadığı Berlin'de bir kız arkadaşı ile birlikte muayenehanesini açacaktır. Hedwig Dohm 1876'da (Dr. Franziska Tiburtius'un Berlin'e geldiği yıl) Kadın Doğası ve Hakları'nı yayınlar. Bu yazısında kadının seçim hakkının, kadınların tüm politik savaşımının hedefi olduğunu açıklar.

Fikirlerini mükemmel şekilde kaleme alan bu kadın bunları konuşmacı olarak da savunmuş mudur? Hayır. Kadın sorunlarını ne kadar kökünden ele alırsa alsın, bu konularda sadece yazılı olarak fikirlerini açıklamak ister. Açık oturumlardan, toplantılardan, hele büyük insan topluluklarıyla karşılaşmaktan kaçınmaktadır. Büyükannesi "Mimchen" (torunu, Hedwig Dohm'a böyle hitap ederdi) ile bu konuda sık sık konuşan Hedda Korsch'un tahminine göre, "bu yönü ile mutlaka bazı taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmıştı."

Hedwig Dohm Üzerine Anılar kitabında Hedda Korsch büyükannesinin niçin konuşma yerine yazmayı yeğleyen bir kadın olduğunu açıklamaya çalışır: "İleri sürdüğü tek neden çekingenliği idi. Hedwig Dohm biçimsel yapısında eksiklikler hissediyordu; gürültüye ve insan kalabalığına aşırı duyarlıydı. Bunlar karşısında kendisini yenik hissederdi. Kâğıt üstünde saldırgandı. Sohbet sırasında zaman zaman çok keskin ifadeler kullanırdı, ama saldırılarında hafif ya da ağır bir ironi, kendi kendisiyle alay, belirli bir teslimiyetçilik ve hınzırca bir espri anlayışı hiç eksik olmazdı. Kadın sorunlarını toplumda ön saflarda savunan kurumlara karşı büyük hayranlık duyar, desteklerdi. Fakat kendisi aralarına giremezdi."

Savaşıyordu, fakat herhangi bir "derneğe" ait olmaksızın. Bu, yapısında olmadığı için. Kadın hareketlerinde "eylemsel" etkinliği yoktu. Ama evde etkindir. Dört kızını da birer meslek sahibi olacak şekilde yetiştirir. Ve silahı olan kalemi hiç elinden bırakmaz. 1902 yılında neredeyse yirmi yıllık dul ve yetmişine merdiven dayamış olan Hedwig'in en mükemmel kavga yazılarının derlemesi olan Anti Feministler piyasaya çıkar. Burada şöyle der, "Daha gururlu olun hanımlar! Durmadan aşağılanmanız karşısında nasıl olur da hâlâ başkaldırmazsınız.

"Bugün de mi? Evet, hâlâ bugün de...

"Cinsiyetlerin her yönüyle eşit olduğunu resmen beyan eden sosyalistler bile bu kadın özgürlüğüne sıcak bakmıyorlar... Bebel, kadın özgürlüğünü programına alan ilk kişidir. Marx, Engels, Lassalle için kadın sorunu diye bir şey yoktur. Ey hanımlar - Daha fazla gurur! Gururlu kişi hoşa gitmeyebilir, ama hor da görülemez. Yalnız eğilen boyunlara basar sözde efendinin ayağı. Bugün de büyük bir çoğunluk kadın hareketlerine başka türlü bakıyor ve bir erkek besleyici bulamayan dişi parazitleri toplumun sırtından indirmekten başka işe yaramayacağını düşünmüyor. Kadınların özgürlük bildirgesine karşı olan şakacı birinin slogan önerisi şöyledir: Tüm ülkelerin evde kalmış kızları, birleşin!'

"Devrimler gül suyu ile yapılmaz. Fakat mutlaka kan dökmek de gerekmez. Zaman en iyi devrimcidir. Yalnız onun sağlam adımlarına yavaş yavaş ayak uydurun, ileriye doğru. Zamanlarını yaşayamamaları, yani zamanlarının ancak onlar gittikten sonra gelmesi, hep ilerisini düşünen devrimcilerin yaşadıkları en derin trajedidir."

Hedwig Dohm kadın hareketlerine karşı olan dört erkek tipi belirlemiştir ve bu dört kategori içinde antifeministleri tanımlar:

Her türlü değişime tamamen karşı olan "geri kafalılar".

Sonra, yazarın da yaşamı boyunca tanık olduğu "erkek haklan savunucularımın birinden şöyle söz eder: içkisini henüz bitirmemiş biri, yılbaşı gecesi saat tam 12'de karısı "Yeni Yıl'ın Şerefine" diye bağırdığında onu tersleyerek "Burada gece yarısının ne zaman olacağına ben karar veririm!" der.

Başka biri Hedwig Dohm'a, "günün birinde tavuk kızartmasını neşter ile dilimleyeceğinden korktuğu için" bir kadın doktorla kesinlikle evlenemeyeceğini söyler. Hedwig'in yanıtı: "Ona vejetaryen olmasını salık verdim."

Üçüncü kategori "aktif egoistlerdir. Bunlar kadını iş hayatında rakip olarak gördüklerinden, evdeki huzurlarının da kaçacağından korkanlardır.

Hedwig Dohm, antifeministlerin dördüncü grubuna "centilmen müsveddeleri!" der. Bunlar "ha... demek öyle... anlıyorum" diye konuşan, anlayış dolu, yardımsever bir kavalye kisvesi altında zayıf cins dedikleri kadına hükmeden, sahte "beyefendi"lerdir.

Hedwig Dohm 86 yaşına kadar yaşar. Kadınların yüksek öğrenim ve seçim haklarını elde ettiklerini görmüştür. Yazıları o zamanki kadın hareketlerinde büyük etki yapmış, esprisinden, hırçınlığından ve keskin zekâsından bugüne kadar hiçbir şey kaybetmemiştir.

"Bir zamanlar kadınlar hakkında ne yazdıysam hepsini ruhumun en derinlerinde yaşadım," demiştir Hedwig Dohm bir keresinde, "bizzat yaşanmış gerçekler yadsınamaz."

İspanya « Ülkeler Tarihi

M.Ö. 1100 yıllarında Fenikeliler, İspanya topraklarında ilk yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Onları Keltler ve Yunanlılar takip etti. Daha sonra Kartacalıların egemenliğine girdi. M.Ö. 202 yılında Romalılar Kartacalıları İberik Yarımadasından attılar. Roma İmparatorluğu bu tarihten itibaren İspanya'da birliği sağladı ve zamanla Hıristiyanlığı buraya yerleştirdi.

M.S. 5. yüzyılda İspanya, Germen kabilelerinin saldırılarına hedef oldu. Sırayla Alanlar, Suevler ve Vandalların ardından Vizigotlar İspanya'ya hakim oldu. Vizigotların hakimiyeti uzun sürdü ve Hıristiyanlığı kabul eden Vizigotlar, İspanya'ya Hıristiyanlığın yerleşmesini sağladı.

711'de Afrika'dan Gelen Müslümanlar, 8. asırdan 10. asra kadar kuzeydeki birkaç bölge dışında İspanya'ya hakim oldular ve burada Endülüs medeniyetini kurdular. İlmin merkezi olan üniversiteler açarak, İslam medeniyetini buraya yerleştirdiler. Endülüs Emeviler Devletinde İmam-ı Kurtubi, Şatibi, İbn-i Hazm, Nurettin Batruci gibi birçok alim yetişti ve buradaki üniversitelerde hocalık yaptılar.

Papa ve Krallar dahil birçok Avrupalı bu üniversitelerde ilim tahsil etmişlerdir. Bugünkü birçok müsbet ilimleri batılılar bu üniversitelerden öğrendiler. On birinci yüzyılda bu ülkenin iç karışıklıklarından faydalanan Hıristiyanlar kuzeyden başlayarak yarımadayı tekrar ele geçirmeye başladılar. 1276 yılında Müslümanların elinde yalnızca güneydeki Grenada kalmıştı. 1469'da Aragon ve Castilla Krallıkları tek bir krallık altında birleşerek güçlü bir devlet kurdular.

1492'de Müslümanların son kalesi Grenada Krallığı yıkıldı. Aynı yıl Kristof Kolomb İspanyol hükümdarının maddi yardımıyla Amerika'ya varan ünlü gezisine çıktı. Bu yolculuk, İspanya'nın dünyanın en büyük sömürge İmparatorluklarından birini kurmasına yol açtı. 1588 yılında İspanyol donanmasının İngiliz donanmasına yenilmesini takip eden taht ve din kavgaları sonunda İspanya zayıflayarak çökmeye başladı. 1640'ta Portekizi, 1714'te ise Avrupa'daki bazı topraklarını ve Cebelitarık'ı kaybetti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında İspanyolların Amerika'daki bütün sömürgeleri bağımsızlıklarını kazandılar.

Birinci Dünya Savaşında İspanya tarafsız kaldı, fakat savaştan büyük ölçüde etkilendi. General Primoderivera, çıkan ayaklanmaları bastırarak ülkede diktatörlük kurdu. 1930 yılında iktidardan düştü. Bir yıl sonra yapılan seçimleri Cumhuriyetcilerin kazanması sonucu Kral On sekizinci Alfanso ülkeyi terk etti. 1936'da yapılan seçimlerde solcuların başarılı olması üzerine ülkede iç savaş başgösterdi.

1939'da iç savaşın sona ermesiyle Franco Devlet Başkanı oldu. İkinci Dünya Savaşına de katılmayan İspanya'da ordunun desteğiyle Franco savaştan sonra da yerini korudu. 1969 yılında Franco'nun ölmesiyle yerine Don Juon Carlos geçti. 1976'da Başbakan Navarro'nun istifası ile Carlos kral oldu ve Abolfo Sourez'i başbakanlığa atadı.

15 Haziran 1977'de 41 yıl sonra ilk defa genel seçimler yapıldı. Sourez'in başkanı olduğu Demokratik Merkez Birliği çoğunluğu elde etti. 1981'de sağcı Albay Tejero Cortes'in meclisi basarak yaptığı darbe girişimi sonuçsuz kaldı. 1982 seçimlerini ise Sosyalist Parti büyük çoğunluğu elde ederek kazandı ve 46 yıl sonra İspanya'da yeniden bir sol iktidarın doğmasını sağladı. Halen (1993) iktidarda sosyalist parti bulunmaktadır.

Joseph Stalin « İlginç Yaşam Öyküleri

Ağladı. Nefret dolu gözyaşları döktü. Soğuk, acı, rahatsız edici bir nefret duygusu. Hırslandıran, kibir dolu bir nefret. Topluma ve otoriteye duyulan nefret, özellikle babasının ve kilisenin otoritesine. Özellikle de kendi otoritesini göstermekten daha ciddi bir nedeni olmadan onu hapse tıkan görevliye karşı.

Nefret, evet ama umutsuzluk ve keder, hayır. Eninde sonunda birkaç gün içinde çıkacaktı. Ama sorun geri döneceğini bilmesindeydi. Bu, ilk hapsedilişi değildi. İsyan etmek onun doğasında vardı.

Ilık gözyaşları yüzünden sakallarına kadar indi, tuzlu tatları dudaklarının kenarına yerleşti. Üzüntüden çok kızgınlıkla, sert bir şekilde gözyaşlarını silerken fark etti ki hayatında ilk defa ağlıyordu.

Etrafını tekrar gözden geçirdi. Hücre iki metrelik tabut gibi bir kutuydu; penceresiz ve sadece kocaman bir ahşap kapısı olan kara bir delik. Onu sert, çıplak ve kiremitle taş karışımı zeminden ayıran tek şey yatak yerine geçen saman yığını ve de her yeri kaplayan suydu. Her zaman ıslaklık olurdu. Kaygan ve ince, taşa yayılmış, havaya ekşi sidik kokusuyla birlikte yayılan bir ıslaklık. Su duvarların içinden sızarak, yattığı yerden az uzaktaki köşedeki deliğe, tuvalete akardı. Saman yığınının üstünde cenin şeklinde kıvrıldı.

"İsa da bu şekilde mi doğmuştu?" diye düşündü. Gülümsedi. Kendini yüksek sesle kahkaha atarken buldu. Çok sık gülmezdi. "Hayır" diye düşündü. "O yoldan gitmeyeceğim." O yol, yani deliliğin yolu.

Peter neredeydi? Onu özlemişti. Peter, bir fareydi. Ona çocukluk arkadaşının ismini vermişti. Artık ortalıkta hiç iare yoktu. Peter bile. Ne olmuştu? Bu sefer hangi zehri vermişlerdi? Durumda bir gariplik vardı. Faresi olmayan bir zindanın ne anlamı olabilirdi? Kendisine saygı duyan her tutuklunun bir faresi olmalıydı. Zamanı dolar dolmaz bu eksikliğin sebebini bulması gerektiğini düşündü. Can sıkıcı bir durum.

Islaklık. İşte yine başlamıştı. Damlayan, sızan, duvarlara, yere, tavana yayılan ıslaklık; hatta kapı bile ıslaktı. Onu yutmak için, bir ahtapotun kollarını yaydığı gibi yayılıyordu sanki. Tavana kadar suyla dolmuş olan hücresinde, suyun üstünde durup ölmeden önceki son oksijen dolu nefesini burun deliklerinden içeri çekerek boğulduğunu gördüğü rüyadan terler içinde uyanacaktı. Çin işkencesi ile ilgili bir şeyler okumuştu. Çok etkili olmalı diye düşündü. Verdiği dehşeti de unutmamak gerekir. Planlarına yardımı olabilirdi.

Planları vardı. Onlar olmadan yıllardır sınıfının birincisi olması imkansızdı. Yasal ya da yasal olmayan, eline ne geçtiyse okumuştu. İlk planı hemen şu an için geçerliydi. Duasının üstünden bir kez daha geçmeliydi. Hayatta kalma duası.

Önce ailesini düşündü. Onu papaz okuluna sokabilmek için uzun ve yorucu bir uğraş veren annesine karşı hissettiği sevgiyi düşündü. Papaz olmadan okuldan ayrılırsa annesini hayal kırıklığına uğratır mıydı? Hastalandığında ve kazada yaralandığında ona bakmamış mıydı? Hayatını ona borçlu değil miydi? Ya da acaba kendi hayatını yaşaması annesi için daha büyük bir ödül mü olurdu?

Hissettiği geçici şüphe babası aklına geldiğinde yok oldu. Sıkça, hiç sebep yokken yediği acımasız dayakların hatırası denizdeki gelgit gibi üzerine çöktü. Kan basıncının sinirinin en son noktasına kadar yükseldiğini hissetti.

Hatta bir kere babası annesiyle arasındaki savaşı kazanıp, onu okuldan çekip aldığında ve ticarete sokmaya karar verdiğinde bile ağlamamıştı; ne de yumruk, sopa ya da kamçıyla dövüldüğünde. O insanlıktan uzak, iblis ruhlu adama bu mutluluğu yaşatmayacaktı. Eninde sonunda bir gün eşit duruma gelecek ve ödeşeceklerdi.

Henüz burada yalnızdı. Bir otoritenin yerine bir diğerini koymamış mıydı? Farklı ve daha vahşi olan bir çeşit otorite. Şimdiye kadar dayanmak zorunda kaldığından daha güçlü bir otorite. Çok daha kurnaz, daha geniş ve her şeyden öte çok daha uzun süren bir otorite. Ne kadar da harap edici bir durumdu.

Ayağa kalktı. Yavaşça kemiklerini kıtırdatıp kısa boyuyla olabildiği kadar dikildiğinde giysisine girmiş hamamböcekleri yere döküldüler ve hızla yatağı olan saman yığınının aralarında kayboldular.

Onları unutmuştu. Basit gri giysisinin kıvrımlarına yerleşmiş olduklarını unutmuştu. Şimdi onlardan her zamanki gibi intikamını alacaktı. Giysisini kaldırarak çişini en yakın grubun üstüne doğru hedefledi ve onları hücresinin tek deliği olan heladan aşağı gönderdi.

Şimdi oturabilirdi. Tiksindirici delikten en uzağa, zaten dar olan bir alanın en uzak noktasına. İşe yarayacağından değil. Koku her yere yayılıyordu elbette, burun deliklerini kaplamış, aldığı her nefesle birlikte açık bir lağım borusundan esen rüzgar gibi ciğerlerini dolduruyordu.

Yeniden hayatta kalma dualarını, papaz okulundaki yaşantısını, derslerini, görevlerini ve aldığı cezalan, onda nefret uyandırmış olan her şeyi aklına getirdi.

Sürekli tekrar eden şarkı ve dualarıyla uzun komünyon ayinini düşündü. İlk seferlerde uyuya kalacak gibi olurdu. Böyle zamanlarda saatlerce ayakta durmak zorunda kaldığından önce ayaklan, sonra da bacakları uyuşurdu. Ceza yememek için kaç kere ayaklarını yere vurarak dik ve uyanık kalmaya çalışmıştı? Zamanla aklına bitirdiği ya da okumakta olduğu ve bitirene kadar saklayıp saklayamayacağını bile bilemediği romanı getirerek mekanik bir şekilde ayinleri tamamlamayı öğrenmişti.

Bu, onun en son "günah"ıydı, daha doğrusu günahının sebebi. Bir keşişi itip dolabın üstüne düşmesine sebep olmuştu. Onun dolabı. Keşiş, kendini kaybetmişçesine, şüphelendiği yasak kitapları aranırken asma kilidi kırmıştı. Tehlikeli, aykırı fikirler. Kabul edilebilir biricik doktrine, kilisenin doktrinine aykırı olan fikirler.

Keşişin canını yakmamıştı. Sadece egosunu ve gururunu incitmişti. Bu da yeterli olmuştu. Otoriteye meydan okumuştu. Hakkında gittikçe yayılan söylentiyi, sinirlerine hakim olamayan adam söylentisini doğrulamıştı. Müdür bir haftalık hücre hapsi cezasını verirken duraksamamıştı. Genelde bu süre daha da uzatılırdı.

Bir kez daha onları kandırmıştı. Aylar önce saklamıştı kitapları. Önce yatağının altına sonra sırasının içine ve en sonunda da kilitli dolabına tıkıştırmıştı. Şimdi ise hem onun hem de diğer öğrencilerin gizli yerleri vardı. Onun yeri okulu çevreleyen duvarların köşesindeki elma bahçesinin en ucunda, üçüncü taşın arkasıydı.

Bahçede çalıştıktan sonra taşın arkasından değerli sayfaları aşırıp, kitabı cüppesinin kuşağının altına sıkıca yerleştirir ve günlük yapılması gereken sıradan işlerinin arasından vakit çalıp da bu sayfalan hırs ve istekle bir nefeste okuyabileceği anları beklerdi. Yalnızca gün içinde bunu kaç kere yapabildiğine değil, ne kadar hızlı okuyabildiğine ve bir ay içinde kaç kitap bitirebildiğine kendi bile şaşırırdı.

Fakülteden birkaç arkadaşı da son çıkan "tehlikeli" klasikleri ya da yeni yayınlanmış romanları paylaşarak ona yardım ederlerdi. Hukuk, tarih ve edebiyat derslerinden aldığı yüksek notlarda çeşitli konularda bol bol okumasının büyük faydası olduğunu biliyor ve bu suretle de hocalarını ve rahipleri şaşkınlığa uğratıyordu. Bilimsel bilgi ve başarılarını biraz daha fazla sergilese daha uzun ve acımasız cezalar alacağından emindi.

Birdenbire, dışarıdaki uzun koridorda yankılanan bir sesle ağır ahşap kapı sertçe açıldı. Fırtınada yeryüzüne çarpan bir yıldırım gibi karanlığın arasından bir ışık yüzüne vurdu. Günlük yemeği gelmişti. Suyunun yarısı yere dökülecek şekilde yanına fırlatılmıştı. Gözlerini hala alışık olmadığı ışıktan kırpıştırarak yemeğine uzandı; hamamböcekleri kasenin ağzına yetişmeden birkaç saniye önce o yetişti.

Tam olarak seçemese de her zamanki yemekti. Yani sert ve kara ekmeği zar zor kaplayan soğuk çorba. Ekmek o kadar sertti ki çorba deliklerinden giremiyordu bile. Hızla ekmeği ısırıp kemirerek, et suyunu yuttu. Birkaç saniye içinde bitivermişti. Ayağa zıplayarak kalktı ve dans eder gibi yaparak yemeğin kokusuna üşüşen hamamböceklerini silkeledi.

Bir süre ayakta duracaktı. Dua sırasında uzun saatler boyu ayakta kalıyor olması işine yarıyordu. Son okuduğu klasik hakkında düşünmeye başladı. En beğendiği bölümleri ezberleyene kadar defalarca okumuş ve ezberlemişti, özellikle de iktidarın tanımı ile ilgili olan bölümü:

"Halkın ortak iradesinin seçilmiş yöneticilerine üstü örtük ya da açık rızalarıyla devredilmesi." İktidar: Dünyanın gerçek gücü. İnsanlığa hükmeden güç. Tek geçerli güç. Nasıl devam ediyordu o bölüm? diye düşündü. Sonra hatırladı.

1. İktidar nedir?
2. Ulusal hareketleri hangi güç üretir?

1. İktidar, belirli bir kişinin diğer bireylerle olan ilişkisidir -ki bu kişi fikirlerini, tahminlerini ve ortaya çıkan ortak eylemin iddialarının doğruluğunu ifade ettikçe bu kişinin o eylemdeki katılımı azalır.

2. Ulusal hareketleri yaratan, iktidar ya da entelektüel eylemler hatta tarihçilerin varsaydığı gibi bu ikisinin birleşimi değil, olaylara katılan tüm halkın eylemiyle yaratılır. İnsanlar öyle bir araya gelir ki, olayda doğrudan payı olanlar en az sorumluluğu alanlar oluverir.

Ahlaken, iktidarı kullananlar olayı meydana getiriyor görünür, fiziki olarak ise iktidara teslim olanlar. Ancak eylem fiziki olan dışında algılanamaz olduğu için, olayın nedeni birinde ya da diğerinde değil ikisinin birleşimindedir.

Bu kadar derin konular Soso için bile fazlaydı. Yarı uyur hale geçmeye başladı. Bilincinin yarısı kapanmıştı. Düşüncelerinin arasında Tolstoy'un hayaleti belirdi ve ardından yerini Alman düşünür Karl Marx'a bıraktı. Akıl gözünün önünde ikisi dehşetli bir dansla dönerek kıvrıldılar. Gittikçe ona doğru yaklaştıklarında ona sarılacaklarını zannedip korku içinde titredi.

Dansçılar silikleşirken kendini kocaman bir satranç tahtası üzerinde buldu. Önünde duran diğerleri bariz havalan olan ve önemli görünen insanlardı. Sadece elini sallayabiliyordu. Adamların bazıları düştü, bazıları kayboldu ya da ondan uzaklaştı. Bu hareketi her yapışında tahtanın üstünde başka bir konuma geçiyordu.

Birdenbire satranç tahtası üzerindeki bütün adamlar canlandılar ve ona doğru koşarak, onu yakalayıp sertçe sarsmaya başladılar. İki keşiş derin uykusundan onu sarsarak uyandırıyordu.

Zamanı dolmuştu. Bir hapishaneden diğerine geçmesi için salıverilecekti.

Banyo yapmaya götürülmüş, temiz giysiler verilmiş ve günlerdir yiyebildiği ilk normal yemeği yedirilmişti. İçini bir sükunet kapladı. Kararını vermişti. Okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam edecek ve daha da yoğunlaştıracaktı. Grubu yönetimi altına alacaktı, çünkü kimsenin kendisi kadar insafsız olamayacağını biliyordu.

Okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso, müdürün önüne çıkarılmış ve sapkın alışkanlıklarından vazgeçmeye zorlanmıştı. O da inandırıcı bir kolaylıkla kabul etmişti. Eninde sonunda yapacaklarını erteleyen taktiklerden biri değil miydi?

Daha sonra komünyon ayininde ekmeği ve şarabı eline aldığında bütün gözleri üzerinde hissetti. Duasını gayet içten bir şekilde yaptı ancak bu, onların beklediği dua değildi. Onunki iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapabileceğine ilişkin düşüncelerin yer aldığı bir duaydı.

Soso eylemlerine devam etti. Lideri olduğu grubu müdürün otoritesini gittikçe artan bir asilikle sorgulamaya yönlendirdi. Yasak kitapların dolaşımını artırdı, tartışmanın içine birçok yeni arkadaşını çekti.

Artık müdür daha fazla dayanamadı. Soso çağrıldı ve derhal uzaklaştırılacağı belirtildi. Bir yorum yapmadı, sessizce durdu. Bu davranışı müdürü daha da çileden çıkarttı. Sonunda müdür tarafından kovulmuştu.

Daha sonraları annesi sağlık nedenleriyle oğlunu okuldan aldığını iddia edecekti ama Soso, ateist, yurtsever ve sosyalist eğilimli bir grubun, "Mesame Dasi"nin lideri olduğu için kovulduğunu biliyordu.

Papazlık hakkı alınan genç az sayıdaki eşyasını toplamaya ve diğer isyankar arkadaşları ile vedalaşmaya gitti. En değerli eşyalarını, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı ile Karl Marx'ın Kapital'ini, almak için elma bahçesine son bir ziyarette bulundu.

Yıllar sonra Soso ilahiyat okulunda geçirdiği günleri şükranla hatırlayacaktır, çünkü burada edindiği deneyimler ona geleceğini şekillendirmede yardımcı olmuştu.

Gençliğinde "Soso" olarak bilinen, doğumunda Joseph V. Dzhugashvili adı verilen bu papazın adım tarih 'Joseph Stalin' olarak kaydetti.

Stalin, tarihin gördüğü en acımasız kişilerden biri olmakla suçlanacaktı.

Normal ya da sıradanın çok uzağında olduğu için "büyük adam" tanımına uygun düşmektedir.

Çok zeki, kurnaz, hileye yatkın bir kişiliği vardı. Komünist saflarda, hiç şüphesiz okuldaki deneyimlerinin de yardımıyla yükselmişti.

Eğer Soso'ya papazlar ve Tiflis'teki dini okulun müdürü Germogen daha farklı davransaydı 20. yüzyılın tarihi inanılmaz ölçüde değişebilirdi.

Okuldaki yıllarında ortaya çıkan öğrenme yeteneklerini öğretmenleri değerlendirebilselerdi ne olurdu? Hırsı Ortodoks Kilisesi'nde bir rahip olmaya yönlendirilseydi? Gizli çalışma ve iş bitirme becerileri Kilise için kullanılabilseydi o dönemin Rusyası için çok önemli sonuçlan olabilirdi. Acımasızlığını ve babasına olan nefretini bile Kilise için hizmet etmeye yönlendirerek üstesinden gelebilirlerdi.

Eğer Soso papaz olsaydı, Rus Devrimi Stalin'in eksikliğinden olumsuz etkilenmezdi. Ancak Lenin'den sonra tarih çok farklı bir yön izleyebilirdi. Bu durumda Lenin'in yerini kim alırdı? Beria, Molotov ya da Krupskaya mı? Troçki istediği zafere ulaşmış olur muydu? Bu sorularla ilgili olarak sadece spekülasyon yapabiliriz.

Hatta Lenin'in yerine geçecek olan kişi iki dünya savaşı arasında liderliğini sürdürebilir miydi? Peki ya 1920 veya 1930'lardaki tasfiyelerde neler olurdu? Stalin gibi Rusya'yı zafere götürebilir miydi? Roosevelt ya da Churchill'le onların eşiti olarak bir araya gelebilir miydi? Dünya bu soruların cevaplarını hiçbir zaman öğrenemeyecek.

Joseph Stalin, hiç tartışmasız Lenin, Mao, Hitler, Einstein, Churchill veya Keynes ile birlikte 20. yüzyılın en önemli kişiliklerinden biriydi.

oyunlar