Oliver Wendell Holmes « İlginç Yaşam Öyküleri
Çamur. Askerlerin özellikle de piyadelerin başının belası. Bazen dünya sanki çamurdanmış gibi gelirdi. Belki de silahını ve aletlerini temizledikten sonra böyle düşünmüştü genç asker.
Güneş, 1863 Mayısının güzel bir bahar sabahı, Virginia kırlarının üzerine doğmuştu. Işınlan Massachusetts 20. Piyade Alayı askerlerinin kemiklerini ısıtıyordu. Uzun bir günün yorucu yürüyüşünden sonra değişiklik bütün askerlerin hoşuna gitmişti. Yorgun kemikleriyle yere çökmüş, birkaç dakikalık paydos için sabırsızlanıyorlardı. Kıdemliler de çaylaklar da kurak toprağa aldırış etmiyordu.
"Bugün süvari olmak vardı" diye bağırdı içlerinden biri.
Genç asker, beraberindekilerin mola vermek için durduğu dere yatağına göz atmak için yapmakta olduğu işlere ara verdi. Bir askerin korkmadan etrafını inceleyecek zamanı bulması ya da yaratması çok sık rastlanır bir şey değil, diye düşündü. Güneşten gelen ışık, açık yeşil yapraklara çarpıp dere yatağının zemininde açık koyu gölgeler oluşturuyordu.
Askerlerin gürültüleri ile dolmadan önce gayet pastoral bir görüntüsü olan mekana bir manolya ağacı renk katıyordu. Askerler sessizleşmeye başladıklarında yakınlarda çağlayan bir derenin sesi de duyulmaya başlamıştı.
Asker, burasının kız arkadaşını pikniğe getirmek için hoş bir yer olabileceğini düşündü. Boston dışında bulunan evinin yakınında gittiği piknikleri hatırladı; şimdi çok uzaklarda görünen, tembel ve kaygısızca geçen, eğlence dolu günleri. Yemek yer, yüzer sonra tekrar yemek yerlerdi. Hatta şansı varsa, bazen günün sonunda bir öpücük kazanırdı.
Henüz 22 yaşındaydı ama kendini yaşlı bir adam gibi hissediyordu. Daha şimdiden yılların kazandırdığı akılla olgunlaşmış bir adam gibi, savaş insanı böyle yapıyor, diye düşündü. Sanki 20 yıllık yaşamı son iki yılda yaşadıklarının karanlığına gömülmüştü. Arkadaşlıklar kurulmuş ve sona ermişti. Anlamlı çabalarının meyvelerini toplayamadan hayatlar sönüp gitmişti. Günlük görevlerin dünyasında anlayışa yer yoktu. Askerlerin bütün bildiği yürümek, çamur, toz, anlamsız emirler, ölüm, korku, çamur, sonuçsuz, bitmeyen çarpışmalar ve yine çamurdu.
Söylentiler. Her zaman ortalıkta dolanan söylentiler. "İsyancılar Washington'ı ele geçirdiler. Lincoln öldü." "Kuzeyliler Richmond'ı ele geçirdiler." "Kuzey'in yeni bir generali var." "Grant denilen adam da kim?"
Massachusettsli genç adam, yürüyüş ve beraberinde getireceği telaş başlamadan birkaç dakika için huzurlu bir uykuya dalabileceğini umarak kafasını sırt çantasına yasladı. Ama bir türlü uyuyamıyordu. Savaşın durumunu değerlendirdi.
Savaşın iki yıldan fazla zamandır sürmesi inanılır gibi değildi. Boston'a Fort Sumter'ın haberlerinin gelmesi dün gibiydi. Arkadaşları Kuzey'in birkaç ayda savaşı kazanacağına o kadar inanıyorlardı ki, hepsi Kuzeyli üniformalarına bürünmüştü.
Temmuz 1861'deki Bull Run çatışması onları durdurmuş, 1862 Martında ise McClellan'ın Richmond'dan geri çekilişi hızlı ve kolay bir zafer elde etme umutlarını suya düşürmüştü. Aklına başka çatışmalar da geliyordu: İkinci Manassas diye de anılan İkinci Bull Run, Antietam, Fredericksburg. Bu çatışmaları, babasının ara sıra onu savaş alanında bulan mektuplarından öğrenmişti. Çatışmaların detaylarını ise bilmiyordu. Tek bildiği bu çatışmaların hiçbirinin kati sonuç getirmediğiydi, aksi takdirde hala savaşıyor olmazlardı.
Sonra bir de Generaller vardı. Kaç taneydiler? McClellan, Pope. Burnside ve şimdi de Hooker. Bakalım o ne kadar dayanabilecekti. "Şu Grant denen adamdan faydalanabiliriz. Hani isyancıları Shiloh'da alt eden adamdan. Eğer şu an o da bizimle Virginia'da olsaydı içim çok daha rahat ederdi" diye sesli düşündü genç asker.
Ortada dolaşan son söylenti ise 20. Alayın Frederickburg'a taarruza hazırlanmakta olduğuydu. Ders çıkartabilecek miyiz acaba, diye düşündü. Dedikoduya göre, geçen aralıkta Fredericksburg'u ele geçirmeye çalışırken, Burnside çok ağır bir yenilgiye uğramıştı.
Askerin düşünceleri hizaya gir emriyle bölündü. Ortada Fredericksburg'a doğru yola çıkacakları lafı dolaşıyordu. Kuzey kuvvetleri 100 bine yakın askeriyle harekete geçmiş ve Rappahannock Nehri'ne doğru bir yılan gibi kıvrılarak ilerlemeye başlamıştı.
Genç askerin Hooker'in planlan konusunda hiçbir bilgisi yoktu. Karnında yine o eski korkuyu hissetti. Artık o duyguya alışmıştı. Tecrübeli olanlar haklıydı: "Savaşmaya başladığın zaman korkacak zamanın bile kalmaz. Gürültü, duman, karışıklık, ancak bunları yaşarsın. Ve ancak bunlarla başa çıkabilirsin."
Süvari taburu, uzun piyade hattının hizasında, tozu dumana katarak 20. Massachusetts Alayı'nın bedduaları arasında eşkin gitmeye başlamıştı. "İnşallah taarruzun en ön safında olurlar" diye bağırdı biri.
"Piç kurulan" diye tükürdü bir diğeri ağzındaki tozu gıcırdatarak.
Savaştan önce çiftçilik yapan başka biri de "Atlar nehrin kokusunu aldı" dedi bu konudaki bilgisini konuşturarak.
Gururla atının üzerinde ilerleyen bir subay ise yürüyüş hattı üzerinde tırıs giderek askerlere ileri emri veriyordu.
"Haydi, ileri, Güneylilere bugünü unutamayacakları bir ders verelim" diye haykırdı.
"Canı cehenneme" diye mırıldandı askerin biri. "Bahse girerim, bir iki saat içinde çizmeleri iyice kirlenmiş olacak."
Bu son söz, duyanlar arasında gülüşmelere yol açmıştı. Askerler hem yürüyüp hem de sohbet etmeye devam ediyorlardı.
İnsanın savaşa başlamadan önce cesaretini toplaması ne garip bir duygu. Hiç şüphesiz kalabalıkla gelen güvenle ilgili, diye düşündü asker. Yanında yürüyen askere dönerek nükteli konuşmalara katıldı.
"Bu sefer Lee'yi kendi topraklarında bozguna uğratacağız. Bahse girerim ona kurşunu isabet ettirecek kişi ben olacağım" diye dalga geçti.
Yanındaki adam mırıltı halinde kahkaha attı. Askeri birliğin bir parçası olmak hoşuna gidiyordu. 20. Massachusetts kendi kendine yeten bir alaydı. Askerlerin birbirlerine karşı çok özel bir sadakat ve bağlılıkları vardı. Genç asker bu duyguyu ilk kez çaylak olarak birliğe girdiğinde hissetmişti. Ona bir takım numaralar yapmışlardı ancak bunlar çok yumuşak ve zararsızdı. O da bu oyunları nezaketle karşılayıp arkadaşlarının güvenini kazanmıştı.
20. Mass., Rappahannock'u engelle karşılaşmadan rahatlıkla geçebilmiş ve Fredericksburg'un içinden kasabanın dışına, Road Nehri boyunca Chancellorsville'e doğru ilerliyordu.
Birdenbire bir bağırtı duyuldu.Topçu taburuna yol vermeleri emrediliyordu. Askerler kah düşerek kah kenardaki toprak sete tırmanmaya çalışarak yolun kenarına sığışmaya çalışıyorlardı. Atlar, askerler ve cephanelikler dar yoldan toz bulutları arasında fırtına gibi geçerlerken gürültü artmaya başlamıştı. Bağrışmalar, çığlıklar ve sövüp saymalar, düşmanın karşısına çıkmadan önceki son tepeyi aşmakta olan topçu birliği ile arkalarında bıraktıkları toz ve pisliği yutan piyadeler arasında eşit olarak bölünmüştü.
Son cephanelik de askerlerin arasından geçip giderken tekerlekleri yerinden oynamış bir taşa takıldı. Binicisi, silahı ve atıyla sanki topla fırlatılmış gibi havaya uçtu. Adam tüm şiddetiyle yol kenarındaki ağaca çarptı ve kafası sanki ok yemiş domates gibi parçalandı. Beyni, ağacın altında duran bazı askerlerin üstüne sıçradıysa da onlar pek aldırış etmediler. Top yan yatarak askerlerin arasından kollarını ve bacaklarını kopararak geçmişti. Topçu birliği, arkadan gelenlerin uğradığı zararın farkında olmadan ilerlemeye devam etti.
Askerlerin sövüp saymaları hem şaşkınlıktan hem de ölüleri gömmek zorunda olmalarından dolayı azalmaya başlamıştı. Birlik hemen düzenine geri döndü ve olaya yakın olan askerler artık alışkanlıktan hızlı bir şekilde gömme işini üstlendiler.
Genç asker şanslıydı. Bu sefer ölen bahtsız kurbanları tanımıyordu. Her zaman bu kadar şanslı olmazdı. General Lee'yi öldürebileceğini söylediği zamanki cesaretine rağmen kahraman olmak gibi bir niyeti yoktu. Şimdi önünde yeni bir çatışma vardı, hayatta kalabilmek için başka bir sınav daha.
Askeri birlik, genç asker ve yanındaki arkadaşının dar yolda Chancellorsville'e doğru attığı her adımla sesi yükselen ve temposu artan, uzaktan duyulan silahların sesine uyarak ilerlemeye devam ediyordu.
Yürüyüşün ritmi, subayların hızlı yürüyüş emirleriyle birlikte artmaya başlamıştı. Herkes çatışmanın doruk noktasına ulaştığını fark ediyordu. Askerler, avını izleyen ve onun kaçmasına hiçbir şekilde izin vermeyen bir aslan gibi soluyorlardı.
Tabur çarpışmalara uzak bir noktada durunca askerlerin arasında kargaşa belirtileri başladı. Askerler saldırının ertelenmesi nedeniyle söylenmeye, öldürmek ve ertesi gün de hayatta kalmak zorunda olduklarından tasalanmaya başlamışlardı. Hiçbir açıklama yapmadan bir erteleme olduğu söylentisi yayılmıştı. Erler, her savaşta olduğu gibi bir kez daha kör talihleriyle yüz yüze gelmişlerdi.
Dedikodu kazanı hemen kaynamaya başladı.
"Lee saldırıya geçmiş. Stuart'ın süvarileri saflarımıza iyice yaklaşmıştır herhalde" diye söylendi piyadelerden biri.
Askerlerden bazıları pipolarını çıkarıp beklerken içmeye başladı. Bazıları da silahlarını ve malzemelerini kontrol ediyordu. Bir tanesi çoraplarını değiştirip son mola yerindeki derede yıkamış olduğu diğer çiftini giydi. Islak olan çoraplar yürüyüşün hararetiyle kurumuştu.
Hattın sonundaki teğmenlerden biri, "Yerlerinize! Herkes yerine geçsin! Sıraya geçin, çabuk. Sollu, sağlı sıra olun. Ağaçların arasından zafere doğru ilerleyeceğiz!" diye bağırırken terli atını, önce Marge Tepeleri'ndeki Konfederasyon kuvvetlerinden, ardından Birlik topçularından gelen ve gittikçe yükselen silah seslerine doğru dizginledi.
Genç asker, grubundaki diğer askerlerle birlikte ormana doğru ilerlemek için yerini aldı. İki kere düştü ve çam ağacının dikenleri arasında duran taşa çenesini sürttü. Bütün aklı ve bedeniyle tetikte, sağına ve soluna dikkatle bakmıyordu. Önüne çıkan bütün ağaçları, çalılıkları ve fundalıkları iyice kontrol ediyordu. Bu, saklanmaya elverişli yerlerin herhangi birisi bu dünyadaki kısacık hayatına son vermeye hazır düşmanı barındırıyor olabilirdi.
Ağaçların arasından sızan güneş ışıkları ve ısıyı dayanılmaz derecelere çıkartan barut ve top atışı kokusu her yanı kaplamıştı. Gerginlikleri artıkça sanki askerlerin çantaları da ağırlaşıyordu. İçlerinden bazıları bacaklarının arasından sızan sidiğin farkında olmadan yürümeye devam ediyordu. Bazıları da ishal yüzünden düşmeye başlamıştı. Sayıları gittikçe azalan askerler fırsat buldukça birbirlerine daha çok yaklaşıyorlardı.
Bir noktada asker iki yanındakileri algılayamaz olmuştu. Şaşırarak silahını ateşe hazır duruma getirdi. Ağaçların arkasından, sol önünden birdenbire bir karaltı çıktı. Bu, derenin civarındaki köprüler havaya uçurulduğu için beklemeleri mesajını getiren çavuştu.
Herkes yerine geçmiş ve o öldüren bekleyiş başlamıştı. Bu, savaşın onu en çok korkutan anıydı. Eğer kendini bırakır, reflekslerinin körelmesine izin verirse beyni de durur, böylece çarpışmada yara almaya uygun duruma gelirdi. Her şeyden önemlisi ise uyumamalıydı. Çarpışmanın en yoğun anında uyuyakalan askerler görmüştü. Uyandıracak kimse olmadığından hayatta kalma şansları da azalmış oluyordu tabii.
Tekrar harekete geçme emri gelene kadar geçen sürede sanki sonsuza kadar beklemişlerdi. Asker sorunun ne olduğunun farkına vardı. Topçu ateşi kesilmişti.
Ağaçlar azalmaya başlamıştı. Asker önünde açık bir alan gördü. Uzun süredir ilk defa, haftalardır gördüğünden daha fazla askeri bir arada görmüştü. Alay ağaçların arasından geçerken, sağında ve solunda tek sıra halinde boş alana uzanan mavi üniformalı askerler gördü.
Tam adım atacakken sanki dünya gürültü içinde bir yaratıcının gücüyle patlıyormuş gibi oldu. Mermi kovanları uzun mavi hattın önünde, arasında ve arkasında havada uçuşuyordu. Duman bulutlan savaş alanını kaplamış, askerin görüşünü engelliyor, gözlerine, burnuna, kulaklarına, ağzına giriyordu.
Karışıklık ve dövüş arasında askerlerin çığlıkları duyuluyordu. Havada, sanki mermi gibi, et parçalan uçuşuyor, kemikler çarptı mı öldürücü oluyordu. 20. Massachusettsli asker bir anda karanlığa gömüldü. En son hatırladığı, düşerken topuğunda hissettiği keskin bir acıydı.
Kendine geldiğinde savaş alanı yakınında bir çadırdaydı. Durumu daha ağır olanlara yer açmak için yattığı bez karyoladan kaldırılıyordu. Koltuk değnekleri ile sendeleyerek bir ağaca gidip dayandığında, birliğinin Marge Tepeleri'nden ateş eden Güneylilerin ateş alanına girdiği zaman çok duraksadığını öğrendi.
Asker hafifçe ağacın dibine çöktü ve sırtını ağaca dayayarak giysisinden bir kurşun kalem ve kağıt parçası çıkarttı. Yıllar sonra bu kağıt parçasını tekrar tekrar okuyacaktı.
"Sevgili Baba" diye yazdı. "D-d silahının sizin şirketle bir alakası olmasına sevindim. İlk ateşle puff, ikinci puff duyuldu (mermi patlarken) ve üçüncü sesle kurşun ayakkabımı delip topuğuma saplandı. Güneyliler ben bu mektubu yazarken bile hala ateş ediyorlar."
Yıllar sonra, tarihçi Woodward şöyle yazacaktır: "Amerikan bayrağı altındaki bir ordunun yaşadığı en büyük yenilgi Chancellorsville'de meydana gelmiştir. Hooker'ın, Lee'nin 59 bin askerine karşı 97 bin askeri vardı. Karanlığın bastırması sayesinde Hooker'ın ordusu sefil bir bozgundan kurtuldu ama üç gün süren çarpışma sonucunda 16 bin adamını kaybetmişti. Hooker gerçekten de rezil bir komutandı. Fazla kendini öven, ahlaksız ve tembel bir adamdı. Gece kulübü sahiplerinin alışkanlıklarına sahip olduğu söylenirdi."
Bu genç askerin adı Oliver Wendell Holmes'du. Holmes, en az onun kadar ün yapmış, aynı adı taşıyan doktor ve en çok da nükteli şiirleri ve makaleleri ile tanınan yazar bir babanın oğlu ve Amerika'nın en önemli hukukçularından biriydi.
Oğul Holmes, meslek olarak askerliği seçmemişti. Çağının bir ürünüydü. Amerikan İç Savaşı'nın girdabına yakalanmıştı. New England'da doğmuş ve büyümüştü. Davasına inanıyordu. Zamanın yazarları ile kölelik karşıtı olan birçok kişi kendi rızaları ile onunla çalışmışlardı.
Uzun süren hayatında, savaşın ekonomik ve ulusal gerçeklerini kabul etmiş ancak insanlığa getirdiği acılardan da nefret etmişti. Bu acılara şahit olmuş hatta kendisi de yaralanmıştı. İnsanların parçalandığını görmüştü. Hayatların bir daha hiç düzelmeyecek şekilde harap olmasına tanıklık etmişti. Arkadaşlarını kaybetmişti. Ailelerin parçalanmasına, birbirinden ayrı düşmesine birçok tanık olmuştu. Akıl almaz fikir ayrılıklarının yaşandığı zamanları hatırlayacak kadar uzun yaşayan az sayıda insandan biriydi ve sonuç olarak hatırladıklarını sosyal hayattaki eylemlerine yansıtan tek kişi o oldu.
Savaştan sonra Harvard'a dönüp çok ünlü bir yazar ve hoca oldu. Massachusetts Baş Yargıçlığı'na yükseldikten sonra ABD Anayasa Mahkemesi yedek hakimi oldu.
ABD hukuk tarihinde, görevinde en uzun süre kalan kişidir. İnsanların sorunlarıyla uğraşmaktan bıkıp usanmadığı için "Büyük Tartışmacı" diye anılacaktı. Amerika'yı Amerika yapan değerlerin kaybolmaması için bıkmadan savaştı.
Roosevelt başkan olduğunda, Holmes'a karşı kişisel sevgi ve saygı beslediği halde, Holmes'un mahkemedeki görevinde yarar sağlayacağı zamandan fazla kaldığını düşündü. 1930'ların ortalarında, Başkan Roosevelt mahkemelerle ilgili politikasında başarısız olmuştur. Mahkemenin "dokuz yaşlı adam" olarak bilinen üyelerine karşı saldırıya geçmiş, döneme daha uygun düşeceğini düşündüğü genç insanları mahkemelere atamıştır.
Holmes 1935 yılında, arkasında bugün hala birçok davada atıfta bulunulan görüşlerini miras bırakarak 94 yaşında öldü. Belki de gözlerini kaparken 20. Massachusetts Alayı'ndaki askerleri düşünüyordu.
1941-1960 Kronolojisi « 20. Yüzyıl Tarihi
1946
Yunanistan'da iç savaş çıktı. ABD'nin geniş çaplı desteğiyle, komünist gerillaların eylemi durduruldu.
Birleşmiş Milletler Örgütü'nün ilk toplantısı yapıldı. 13 Şubat'ta New York, BM'nin merkezi oldu.
Norveçli Trygve Lie, BM'nin ilk genel sekreteri oldu.
BM, ilk kez Sovyetler Birliği tarafından veto edildi.
Juan Peron, Arjantin Devlet Başkanlığı'na seçildi.
Winston Churchill, Missouri'deki Fulton'da, ilk kez "demir perde" den sözetti.
Japonya'da, ilk defa kadınların da katılımıyla, kamuoyu yoklaması yapıldı.
Nürnberg Mahkemesi'nde savaş suçlularının yargılanması bitti.
Hindiçini'de ayaklanma başladı.
1947
İtalya, Afrika'daki bütün topraklarından vazgeçti.
Al Capone öldü.
14 Ağustos 1988'de ölen Enzo Ferrari'nin adını taşıyan ilk araç, piyasaya çıktı.
Avrupa Kalkınma Programı açıklandı.
Birmanya'nın milliyetçi lideri Aung San öldürüldü. 4 Ocak 1948'de Birmanya bağımsızlığını ilan etti.
İngiltere'de ilk atom pili kullanıldı.
Hindistan ve Pakistan, bağımsızlık ilan etti.
Charles Yeager'in pilotluğunu yaptığı Bell XI adlı Amerikan uçağı, yatay uçuşta saatte 1.078 kilometre hıza ulaştı ve ilk defa ses duvarını aştı.
SSCB, atom bombası yapabildiğini açıkladı.
BM, Filistin'in, Araplar ve Yahudilerce kurulacak iki devlete bölünmesini onayladı.
John Bardeen, Walter Brattain ve William Schockey adlı araştırmacılar transistörü buldular.
1948
Güney Afrika'daki seçimleri, Ulusal Parti (NP) kazandı.
Willard Franck Libby, radyoaktif karbonla (karbon 14) tarihleme yöntemini geliştirdi.
Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasını sağlayan Mahatma Gandhi öldürüldü.
Sovyet sinemacı Eisenstein öldü.
Orson Welles'in ''Şangaylı Kadın''filmi New York'ta gösterime girdi.
David Ben Gourion, İsrail Devleti'ni ilan etti. Arap Ordusu, yeni devlete savaş açtı. Savaş, 13 Ocak 1949'a kadar sürdü.
SSCB, Berlin'i ablukaya aldı. 26 Haziran'da Batılı Müttefikler; yiyecek, kömür ve diğer gereksinim maddelerini uçaklarla havadan Berlin'e indirdiler.
Tito'nun Yugoslavyası ve SSCB arasındaki ilişkiler koptu.
Paris'te toplanan BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni kabul etti.
1949
İngiliz yazar George Orwell, ''1984''ü yazdı.
Leyde Üniversitesi'nden Dr. Müller ve Pastör Enstitüsü'nden Dr. Lepine, gribe yol açan iki tür virüs saptadılar.
Amerikalı boksör Joe Louis, 12 yıl dünya ağır siklet boks şampiyonu olduktan sonra boksu bıraktı. Louis, 71 maçta sadece 3 yenilgi aldı.
Amerikan bombardıman uçağı B-50 Lucky Lady, konaklama yapmaksızın ilk defa dünya turu yaptı.
NATO kuruldu.
Bonn, Yeni Federal Almanya Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.
SSCB'de ilk atom patlaması oldu.
Mao, Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurdu.
Demokratik Almanya Cumhuriyeti kuruldu.
İsviçreli Walter Hess ve Portekizli Antonio Egas Moniz'e Nobel Ödülü verildi.
1950
Kore Savaşı başladı.
ABD Kore'ye çıkarma yaptı. 29 Eylül'de Seul işgal edildi.
Çin birlikleri Tibet'i ilhak ettiler.
İrlandalı yazar Georges Bernard Shaw öldü.
Çin, Kore'ye müdahalede bulundu.
İki jet uçağı arasında ilk çatışma: Kore'de bir Amerikan F-86'sı, bir Rus MİG 15'ini düşürdü.
1951
SSCB yararına casuslukla suçlanan Ethel ve Julius Rosenberg çifti, ABD'de ölüme mahkum edildi.
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun kurulmasını sağlayan anlaşma, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris'te imzalandı.
Ürdün Kralı Hüseyin'in büyükbabası Kral İbni Hüseyin Abdullah, Kudüs'te El-Aksa Camisi'nin merdivenlerinde, Filistin'i İsrail'le paylaşmayı kabul etme kararına karşı olan aşırı dinci bir Filistinli tarafından öldürüldü.
Kaptan Cousteau, Calypso Okyanus Gemisi'yle ilk yolculuğuna çıktı. Cousteau, Mercan resiflerini incelemek üzere Kızıldeniz'e açıldı.
1952
Marshall Adaları'nda, ABD tarafından yapılan ilk hidrojen bombası patladı.
İlk bilgisayar IBM-701 piyasaya çıktı.
Fransa'yla İngiltere arasında ilk uluslararası televizyon bağlantısı kuruldu.
İngiltere Kraliçesi Elizabeth, VI. George'un yerine geçti.
Avrupa Topluluğu Savunma Anlaşması Paris'te imzalandı.
Mısır'da hükümet darbesi oldu. Kral Faruk ülkeyi terketti.
Arjantinli Evita lakaplı Eva Peron, yakalandığı kan kanserinden 33 yaşında öldü.
Ürdün Parlamentosu, Kral Tallal'ı hükümetten indirdi. Yerine 16 yaşındaki oğlu Hüseyin getirildi.
General Dwight Eisenhower, ABD Başkanı seçildi.
Fransız romancı François Mauriac, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Yabancılar yararına çalışmakla suçlanan 14 Çekoslovak liderin duruşması, Prag'da yapıldı. 3 Aralık'ta 11'i ölüme, 3'ü de ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Alman doktor ve filozof Albert Schweitzer, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1953
Tito, Yugoslavya Cumhurbaşkanı seçildi.
Stalin öldü.
Dünyanın en yüksek tepesi Everest'e ilk kez Yeni Zelanda'lı Edmund Hillary ve Nepal'li Norgay Tensing tırmandı.
SSCB yararına casusluk yapan Julius ve Ethel Rosenberg çifti öldürüldü.
Kore'de, Panmuncam Ateşkesi imzalandı. 38. Paralel'in kuzeyindeki ateşkes hattı sınır oldu. Bu savaş sırasında 24,119 Amerikalı öldü.
1954
Fransız Pierre Lepine ve Amerikalı Jonas Edward Saly, çocuk felci aşısını buldular.
Nükleer enerjiyle çalışan ilk denizaltı Nautilus, ABD tarafından suya indirildi.
Fransız Ordusu, Viet-Minh Kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Hindiçini Savaşı sona erdi. Fransa, Asya'dan çıktı.
ABD Yüksek Mahkemesi, devlet okullarında ırk ayrımını yasakladı.
Cenevre Antlaşmaları imzalandı: Kamboçya ve Laos, bağımsızlığını elde etti. Vietnam ikiye bölündü.
Mao Ze Tung, Çin Cumhurbaşkanı oldu.
Cezayir Savaşı başladı.
Fransız ressam Henri Matisse öldü.
Ernest Hemingway Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Dünyanın en büyük ABD savaş gemisi Forrestal, suya indirildi.
1955
Calder Hall'de ilk nükleer merkez açıldı.
İlk fast-food lokanta, McDonald's, ABD'de açıldı.
Hastalanan Winston Churchill, görevinden istifa etti.
Fizikçi Albert Einstein öldü.
Endonezya'nın Bandung Kenti'nde 29 ülke temsilcisinin katılımıyla yapılan konferans sona erdi.
Varşova Paktı imzalandı.
Arjantin'de Peronist Hareket'in kurucusu Juan Peron, hükümetten uzaklaştırıldı.
Ünlü ABD'li aktör James Dean, 24 yaşında öldü.
1956
SSCB'de destalinizasyon dönemi başladı. SSCB Komünist Parti 10. Kongresi'nde Nikita Kruçev, Stalin'in histerik, paranoyak ve megaloman olduğunu söyledi.
Fas, bağımsızlığını elde etti.
Tunus, bağımsızlığını kazandı.
Arthur Miller, Marilyn Monroe ile evlendi.
Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdul Nasır, Süveyş Kanalı'nı millileştirme yoluna gitti.
Bertold Brecht, 58 yaşında öldü.
İsrail, İngiltere ve Fransa askeri güçleri, Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesinden sonra Mısır'a saldırdılar. 6 Kasım'da ateşkes ilan edildi. 7 Kasım'da SSCB ve ABD'nin baskılarıyla İngilizler ve Fransızlar geri çekildiler. 22 Kasım'da ateşkes imzalandı.
Sovyet zırhlı araçları, Macar ayaklanmasını bastırdı.
Eisenhower yeniden ABD Başkanı seçildi.
1957
Güney Afrika'da, Beyazlarla Siyahlar arasındaki cinsel ilişki, cezalandırılması gereken ahlak dışı bir davranış olarak nitelendirildi.
Gana, bağımsızlığını elde etti.
Roma'da AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kuruldu.
ABD'li komedi sanatçısı Oliver Hardy öldü. Stan Laurel de 75 yaşında 1965'te öldü.
Haiti Başkanlık Seçimleri'ni François Duvalier kazandı.
SSCB, ilk yapay uydu Sputnik 1'i fırlattı.
Fransız yazar Albert Camus, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Rus köpeği Layka, uzaya gönderilen ilk hayvan oldu.
Filim sanayisinin öncüsü Charles Pathe öldü.
1958
İlk kez Olimpiyat Kayak Sporları'nda Avusturyalı Toni Sailer, 3 şampiyonluk kazandı.
Kruçev, SSCB'nin tek taraflı olarak nükleer denemelerini durduğunu açıkladı.
Köylerde küçük sanayinin modernleştirilmesine yönelik "İleriye Doğru Büyük Atılım Hareketi" başladı. Çin'de büyük kıtlık yaratan Hareket, 15 ila 30 milyon kişinin ölümüne yol açtı.
Fransa'da General de Gaulle, devlet başkanı olarak yeniden iktidara geldi.
Alman atlet Armin Hary, 100 metreyi 10 saniyede koştu. Hary, başarısını 21 Haziran 1960'ta tekrarladı.
Fransa'da 5. Cumhuriyet, referandumla kabul edildi.
ETA (Euskadi Ta Askatasuna: Bask Yurdu ve Özgürlük) ayrılıkçı Bask hareketi kuruldu.
6 Afrika ülkesi (Moritanya, Mali, Senegal, Çad, Gabon ve Kongo-Brazzaville) bağımsızlığını elde etti.
Rus yazar Boris Pasternak, Sovyet yetkililerin baskısıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetti.
1959
Fidel Castro, Küba'da iktidarı ele geçirdi.
Alaska, ABD'nin 49. eyaleti oldu.
İngiltere, Kıbrıs'ın bağımsızlığını ilan etti.
Dalai Lama, Tibet'in başkenti Lhassa'dan kaçarak, Hindistan'a sığındı.
Hawai, ABD'nin 50. eyaleti oldu.
1960
Mısır'da Nil Irmağı üzerinde Assuan Barajı çalışmaları başladı.
Birçok kez dünya şampiyonluğunu kazanan, İtalya ve Fransa turu galibiyetlerini alan İtalyan bisikletçi Fausto Coppi öldü.
Fransız yazar Albert Camus, geçirdiği trafik kazasında öldü.
Fas'ın Agadir Kenti'nde deprem oldu: 14 bin kişi öldü.
Güney Afrika'da, Siyahlara, ülke içinde pasaport uygulaması getirilmesinden sonra ayaklanma çıktı.
Brezilya'nın yeni başkenti Brasilia oldu.
ABD U2 tipi keşif uçağı, SSCB üzerinde Sovyetler tarafından düşürüldü. Pilot Gary Powers, hapse atıldı.
Doğum kontrol hapı, ABD'de satışa sunuldu.
Kongo, bağımsız cumhuriyet oldu.
İngiltere, Nijerya'ya bağımsızlığını verdi.
John Fitzgerald Kennedy, ABD'de 35. başkan seçildi.
Haçlı Seferleri'nin Yıkımı « Tarihteki İlginç Olaylar
Ortadoğu'ya yapılan Haçlı Seferleri
Kudüs, 1095
Her şey ideallerin en asiliyle, sözde barbar kafirlerin elinde olan kutsal toprakları kurtarmak arzusuyla başladı. Bununla da bin yıl süren savaşlar ve bugüne kadar artan bir şiddetle gelen ve tehdit eden, her an patlamaya hazır bir bomba ortaya çıktı. Ama bu idealizmin arkasında daha pratik ve ticari sebepler vardı.
Avrupa'dan her yıl binlerce turist bölgeyi ziyaret etmeye gidiyor ve ticareti canlandırıyorlardı. Avrupalılara ilaveten, yedinci yüzyılda Bizans İmparatorluğu'ndan Kutsal Toprakları alan Araplar da bölgeyi aynı şekilde kutsal sayıyorlar, Kudüs'ü Mekke ve Medine'den sonra üçüncü kutsal şehir kabul ediyorlardı.
11. yüzyılda daha dindar bir görüşe sahip olan Selçuklu Türkleri bölgeye geldiğinde işler biraz kızışmaya başladı. Artık, ara sıra turistlerin saldırıya uğradığı oluyor, yeni vergiler ödemek zorunda kalıyorlar, katırları kaçırılıyor ve cinayetlere kurban gidiyorlardı. Elbette, Avrupa'ya bunların haberi geliyordu. Yapılan haksızlıklar anlatıla anlatıla abartılı boyutlara varıyordu. Ama aynı şekilde bir gemi dolusu Müslüman on birinci yüzyıl Paris'ine ya da Londra'sına gelmiş olsaydı, başlarına neler geleceğini ancak Allah bilir.
Konstantinopolis şehrinin karşı karşıya kaldığı tehlike, endişeyi daha da artırdı. Selçukluların Kudüs'ü almasından bir sene önce, 1071'de Bizans ordusu Malazgirt Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğramıştı. Sonraki yirmi sene boyunca Türkler Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemişlerdi. Öyle ki artık Konstantinopolis bile güçlü bir saldırı karşısında teslim olacak gibiydi.
Bizans imparatorları, özellikle papaya mektup yazarak Batı'ya acil yardım çağrılarında bulunmaya başladılar. Katolik kilisesi ve Bizans İmparatorları arasındaki ilişki yüzyıllardır gergindi. Aralarındaki en önemli anlaşmazlık imparatorun papanın üstünlüğünü kabul etmemesiydi. Yaklaşan Selçuklu tehlikesiyle imparator köşeye sıkıştı ve papayla anlaşmayı kabul etti. Ayrıca, eğer Konstantinopolis düşerse Avrupa'nın kapılarının açılacağını ve yakında Orta Avrupa'nın savaş alanına döneceğim söyleyerek ikna etti.
Sonunda, Papa II. Urban, tabii başka nedenlerin de etkisiyle 1095'de harekete geçti. Bizanslıların öne sürdüğü gibi, şehrin Avrupa savunmasında bir ön cephe olmasının ne denli önemli olduğunu anladı. Ayrıca ortalıkta boşta gezen çok fazla zırhlı şövalye vardı ve sadece şiddet kullanmayı biliyorlardı. 11. yüzyıl Avrupa'sında baş gösteren sıkıntı, bazı açılardan günümüzün kentlerinin başına bela olan silahlı çetelerin durumuna benziyor, silahsız birçok kişi arada kalıyordu.
Katliamın önüne geçemeyen papanın aklına bir çözüm yolu geldi. Madem birbirlerini öldürmelerini engelleyemiyordu, belki de onları kafirlerin üstüne salmak daha akıllıca bir fikirdi. Hıristiyan olmayanları Tanrı adına öldürmek günah değildi, saldırgan enerjilerini kullanabilirlerdi ve bu arada daha da önemlisi şiddet başka bir yerde olurdu. Sonunda, Kutsal Toprakları kurtarmanın çok iyi olacağına ve Tanrının zaferine hizmet edeceğine karar kıldı.
Böylece, II. Urban 1095'de yaptığı ateşli bir konuşmayla Kutsal Toprakları kurtarmak için Kutsal Savaş ilan ettiğini açıkladı ve o zamana kadar tahmin edilemeyecek büyüklükteki saldırgan bir kitleyi serbest bıraktı.
11. yüzyılda lojistik destek sağlamadaki en büyük sıkıntı insan toplamak olduğundan Urban, haçlı seferinin, profesyonel askerlerin yardımıyla iyi düzenlemiş, yirmi, otuz binden fazla olmayan küçük bir ordudan oluşacağını sanıyordu. Maalesef birkaç ay içerisinde Keşiş Peter'in yönetiminde neredeyse yüz bin kadar köylü kendi Halk Haçlı Birliği'yle yola çıktı. Peter, kullandığı düz bir mantıkla hayli ikna ediciydi; Tanrı'nın basit insanları sevdiği için, Kutsal Toprakları kurtarma onurunu de kesinlikle onlara bahşedeceğini anlatıyordu.
Bu güruh Macaristan'a girdiği zaman bir kısmı çoktan açlıktan kırılmaya, diğer kısmı da çapulculuğa başlamıştı. Konstantinopolis'e geldiklerinde imparator, hiç bekletmeden köylüleri hemen Anadolu'ya gönderdi. Orada kendilerini beklemekte olan Türkler tarafından da hemen kılıçtan geçirildiler.
İlk haçlı seferi 1097'de Konstantinopolis'e geldiğinde çok korkmuş imparator Alexius'la karşılaştılar. Yüz bini aşan sayıları ne bir düzenlemeyi, ne de yiyecek sağlamayı mümkün kılıyordu. İmparator, kendisine sadakat yemini edecek ve esas amacı doğrultusunda, yani Anadolu'yu geri almak için savaşacak küçük, profesyonel bir birlik istemişti. Kutsal Topraklar her zaman sadece ideal bir amaç olmuş, ama bunun başarılabileceğine kimse inanmamıştı. Şimdiyse on binlerce kavgacı, disiplinsiz şövalyeyle, serflerle ve kibirli prenslerle karşı karşıya kalmıştı. Bunların çoğu da daha birkaç sene önce Bizanslılara karşı savaşmışlardı.
Bu kalabalığın eline fırsat geçerse kendi tacını başından alacaklarından korkan imparator, şehrin kapılarını kapattırdı. Haçlılar da Bizanslılardan hiç hoşlanmıyorlar ve güçlü olmalarından nefret ediyorlardı. Bu kadar yolu, sadece bir imparatorun kişisel çıkarları uğruna savaşmak için gelmemişlerdi.
Kutsal Toprakları almak, böylece bütün günahlarını affettirmek ve bu uğurda ölüp şehit olurlarsa cennete kesin bir gidiş bileti elde etmek istiyorlardı. Bizanslılar bu yeni orduyu beslerken sıkıntılı bir zaman geçmeye başladı. Haçlı askerleri bir şekilde çıkar sağlamanın yollarını hızlandırmayı düşünmeye başladılar. Yüksek amaçları yavaş yavaş arka planda yerini alıyordu.
Sefer sözüm ona Bizanslıların yönetiminde bir sonraki bahar başladı. Sonraki iki sene çok kanlı geçti. İklim ve bölge Fransız, Alman ve İngiliz askerlerine tamamen yabancı olduğundan büyük sıkıntılar çekildi. Yakıcı sıcaktan ve savaşlardan adamların en azından üçte ikisi yolda öldü. Sonunda, neredeyse üç sene sonra hedeflerine, Barış Prensinin Kutsal Şehri olan Kudüs'e vardılar.
Çatışma başladı, surlarda gedikler açıldı. Böylece tarihin en kötü ve en kanlı katliamlarından biri, şehirdeki hemen hemen herkesin kılıçtan geçirilmesiyle gerçekleşti. Saldırganlar ruhlarının ebedi kurtuluşla korunduğuna inandıklarından kentin yarısından fazlasının Yahudi ve Hıristiyan olması onları pek etkilemedi.
Böylece Birinci Haçlı Seferi sona erdi. Çarpışmaların devam etmesine rağmen seksen yıl boyunca Kutsal Topraklar Haçlı eyaletlerine bölündü. Papanın planıyla aslında Kutsal Topraklar kurtarılmıştı, ama bu uğurda yüz binlerce insan canından olmuştu.
Ama bu arada durum giderek kötüleşiyordu. Tarihçiler olayları belli gruplarda sınıflandırmayı sevdiklerinden daha sonra kitaplarda İkinci Haçlı Seferini, Üçüncü Haçlı Seferini okuruz. Halbuki hepsi birbiriyle bağlantılı bir sürecin parçasıdır. Bölgeye, iki yüzyıldan fazla bir süre Haçlı Seferleri yapıldı. Bazıları gerçek dini duygularla, bazıları da günahlarının affolunması için gidiyordu. Ama büyük bir kısmını ilgilendiren, toprak ya da elde edecekleri ganimetlerdi.
12. yüzyıl boyunca Fransa'dan, hatta Norveç'ten ve Danimarka'dan bile haçlılar geldi. İskandinavya'dan gelenlerin çoğu Kudüs'e varabilmek için Rusya büyüklüğünde yol kat ettiler. Art arda süren saldırıların en ünlüsü, efsanevi Aslan Yürekli Rişar'ın yürüttüğü Üçüncü Haçlı Seferi'ydi.
Üçüncü Haçlı Seferi, gerçekten de akla yatkın bir sebeple başladı. 1187'de, kendi Müslüman Haçlı Seferi'ni yapan Selahaddin Kudüs'ü Hıristiyanların elinden geri almıştı. Batılı güçlere yapılan bu hakaret karşısında İngiltere, Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu kralları, eski anlaşmazlıklarını bir kenara bırakarak kutsal seferde bir araya geldiler.
Rişar altı yıldan fazla savaştı. Savunma o kadar kuvvetli ve akıllıcaydı ki, ancak bir kere Kudüs yakınlarına gelebildiler. Sonunda en iyi şeyi yaparak bir barış anlaşmasında karar kıldılar. Anlaşmaya göre, Batılı turistler Kutsal Şehir'i ziyaret edebileceklerdi. Rişar ülkesine geri dönerken yolda bir düşmanı tarafından pusuya düşürüldü. Aslında İngilizler, Rişar'ı kaçırana teşekkür bile edebilirlerdi. Çünkü efsanevi olmasının bir nedeni de tahta çıktığından beri İngiltere'ye ayak basmamasıydı. İngiltere onun için dipsiz bir para kuyusu ve asil amaçlarını gerçekleştirmek için adam yollayan bir yerdi.
Sonunda ülke iflas etti ve kendisi için istenilen fidyeyle daha büyük bir maddi sorun yarattı. İşin en garibi, John kardeşini kurtarmaya çalışırken ülkenin kötü bir durumda olmasının tüm suçu onun omuzlarına yükleniyordu. Rişar ülkesine döndüğünde, yeni bir ordu hazırlıklarına girişerek ülkeyi daha da fazla borca soktu. Sonra da eski müttefiki Fransa'ya saldırdı ve kısa bir süre içinde orada öldürüldü. John, hükümdarlığı boyunca yapılan zararı onarmakla uğraştı ve daha da kötü bir üne sahip oldu.
Haçlı Seferleri hala devam ediyordu. Bir sonraki yüzyılda bir düzineden fazla sefer düzenlendi; bunların arasında en yıkıcı olanı Dördüncü Haçlı Seferi'dir. Fransa'dan yola çıkan ordu Venedik'te ulaşım aracı ararken yine tarihte görülmemiş bir "iyi fikir" bulundu. Diplomatik zekalarıyla ünlü Venedikliler, Fransızları Kutsal Topraklara götürmeden önce kendi çıkarları için Zara'yı (bugünkü Zadar) Macaristan'dan geri almak için ücretli asker olarak kiralamak istediler.
Fransızlar bu anlaşmayı kabul ettiler. Zara geri alındı ve yağma edildi. Bunun sonucunda Papa tüm orduyu aforoz etti. Ondan sonra her şey kötüye gitmeye başladı. Venedikliler, kiralık ordularına şimdi de Bizans'taki zenginlikleri anlatmaya başladılar. Bizans İmparatoru'nun tahttan indirilen bir akrabasına yardım etmek amacının arkasına sığınan Haçlılar Konstantinopolis'e girdiler. Şehri yakıp yıktılar, yağmaladılar ve nüfusun hatırı sayılır bir bölümünü katlettiler. Sonra da tahta kukla bir imparator oturttular.
Haçlıların esas amacı olan Konstantinopolis'i Türklere karşı korumak tamamen bırakılmıştı ve bu hain saldırının Avrupa'ya da zararı çok büyük oldu. Sonunda, eski Bizans İmparatorluğu ailesi yavaş yavaş bu kadim şehrin tahtına tekrar geçti, ama artık eski güç ve pırıltının sadece gölgesi vardı. İmparatorluğun çöküşü ise baştakilerin o andan itibaren takındığı tutum yüzünden hızlandı.
Dördüncü haçlı ordusu savaştan elde ettikleriyle geri döndü. On yıl sonra papa tekrar denedi. Bu ordu Mısır'da bir saldırı üssü oluşturmaya çalıştı. Bu, sıradışı bir plandı ve sonunda Nil deltasının salgın hastalıklarla dolu ortamında gerçekleşmesi mümkün olmadı.
Ama yine de çaba gösterildi. 1260'larda bölge Moğol istilasına uğradığında savaşçı olarak yetiştirilen kölelerden gelen bir hanedan, Memlükler Mısır'ı yönetiyordu. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden haçlılarla işbirliği yapma eğilimindeydiler. İki taraf da yakında oraya ulaşması beklenen Moğollara karşı haçlılarla birleşmek istiyordu. Ancak buna gerek kalmadı çünkü Moğollar Kudüs'ü geçtikten sonra geri çekildiler.
En korkunç haçlı seferlerinden biri çocukların katıldığı haçlı seferiydi. Avrupa'nın ortaçağdaki şehirleri yetim ve öksüz çocuklarla doluydu. Bazı insanlar, yetişkinlerin yapamadıklarını, çocukların yapacaklarına inanıyordu. Çünkü günahsız oldukları için, kutsal topraklara ilerlerken tanrı onları koruyacaktı. Binlerce Avrupalı çocuk yollara döküldü. Yol boyunca hayatta kalmak için de dileniyor ve hırsızlık yapıyorlardı.
Kilise çocukları vazgeçirmek için çaba gösterdiyse de masum bir şekilde kendilerini ortaya atmalarına hiçbir şey engel olamadı. İtalya kıyılarına ulaşan çocuklar toplandı ve liderler gemi sahipleriyle çocukları kutsal topraklara götürmeleri için anlaştı. Ama bu çocukların hepsi gemilere yüklenip Kuzey Afrika'ya götürüldü. Orada da köle olarak satıldı.
Haçlı seferlerinden birinde ise Fransa'nın dışına bile çıkılamadı. Fransız kralı papayla işbirliği yapıp ülkenin güneyinde yaşayan Albigenlere karşı bir kutsal savaş ilan etti. Kuzeyde yaşayan binlerce Fransız asilzadesi de bu savaşa katıldı. Oluşturulan güç Provence bölgesine girdi ve Albigen olanları da olmayanları da öldürdü ve topraklarını ellerinden aldı.
Haçlı ruhu sonunda 14. yüzyılda, Kudüs'ün Memlûk ve Osmanlı saldırılarına karşı koyamayıp düşmesiyle son buldu, yüzyıl savaşları, İtalyan şehir devletlerinin anlaşmazlıkları ve Büyük Salgın Haçlı Seferlerini bitirdi. Sonuç korkunçtu. Bizans İmparatorluğu darmadağın oldu. Yüz binlerce insan öldü ve Müslümanlar Avrupalıları mutlaka püskürtülmesi gereken işgalciler olarak görmeyi öğrendi. Savaş ve özgürleşmenin ardındaki olumlu fikirler her zamanki gibi hırsa, idealizm çılgınlığına, dinsel bir nefrete; zalim ve uzun bir acıya dönüştü.
oyunlar