Yalta Konferansı « 20. Yüzyıl Tarihi
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Kızıl Ordu doğudan, ABD ve müttefikleri batıdan Almanya içlerine doğru ilerlerlerken, taraflar arasında sürtüşmeler başlamıştı. Hangi bölgelerin kimin denetiminde olacağı ya da kimlerin nereleri kurtaracağı konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı. İşte hem bu anlaşmazlıkların bir çözüme bağlanması ve hem de savaş sonrası dünyasının ana çizgileriyle düzenlenmesi amacıyla SSCB’nın Yalta Kenti'nde liderler düzeyinde bir konferans toplanmasına karar verildi.
Şubat 1945’te toplanan Yalta Konferans’ında ABD’yi Roosevelt, İngiltere’yi Churchill ve SSCB’yi Stalin temsil ediyorlardı. Konferans'ta karara bağlanan konular arasında Almanya’nın savaş sonrasında silahsızlandırılması, Avrupa’nın etki alanlarının taraflarca belirlenmesi gibi hususların yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in kurulması da kabul edildi ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin temel ilkeleri belirlendi.
Birleşmiş Milletler Hazırlı Konferansı’nın ABD’nin San Fransisco Kenti'nde yapılması kararlaştırıldı ve 1 Mart 1945 tarihinden önce Almanya’ya savaş açan ülkelerin bu toplantıya kurucu üye olarak katılabilecekleri ilkesi getirildi. (Türkiye bu nedenle 23 Şubat 1945’te Almanya’ya savaş açtı).
Yalta Konferansı’nda Türkiye de geniş bir biçimde tartışma konusu oldu. Bazı hususlar henüz tam anlamıyla açıklanmamış olmakla birlikte, Konferans'ın 10 Şubat 1945’te yapılan 6. oturumunda Stalin, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına ilişkin Montreux Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesini ve değiştirilmesini istedi. Ancak SSCB’nin de bu konuda somut ve ayrıntılı öneriler getirememesi ve inandırıcı gerekçeler sunamaması nedeniyle, konunun daha sonra toplanacak konferanslarda yeniden ele alınması ve bu konulardaki gelişmelerden Türkiye’nin de haberdar edilmesi kararlaştırıldı.
Custer'ın Zaferi « Tarihteki İlginç Olaylar
Custer'ın Kazandığı Neredeyse En Büyük Zafer
1876, Montana
George Armstrong Custer İç Savaş'ın kahramanlarından biriydi. Süvari kariyerine Birlik süvarilerinin en karanlık zamanında başladı. Savaşın yeni ve cesur liderleri arasında bile dikkati çekiyordu. Hak ettiği gibi Birlik Ordusu'nun en genç generali oldu. Hırslı bir genç adamdı.
General Custer tüm Amerika'da tanınıyordu. Muhtemelen daha sonra, Amerikalılar seçimlerde savaş kahramanlarına oy vermeyi sevdiğinden yönetimde yer alma şansı yüksekti. Savaştan hemen sonra Ulysess Grant başkan seçildi.
İç Savaş sona erdiğinde, küçülen orduda kalmak isteyen subaylar daha küçük rütbeleri kabul etmek zorunda bırakıldı. Bu durumda bile Custer albay oldu. Emrinde en iyi süvari birliklerinden Yedinci Süvari Alayı vardı. Ama bu genç subayın istediğinden çok daha azıydı. Savaştan sonra kazandığı askeri başarılar ufak tefek şeylerdi ve düşmanları güçsüzdü. 1874'de Siu (Sioux) kabilesine ait topraklarda altın bulunmasıyla birlikte bu durum bir dereceye kadar değişti.
Siular demiryolları inşasıyla topraklarına gelen şiddete karşı koyabilmişlerdi. Bu sefer de madenciler "Hırsız Yolu" inşa etmiş ve yüzlerce insan hükümet tarafından Siulara tahsis edilmiş araziye üşüşmüştü. Siular bir düzine kadar madenciyi öldürerek kendilerini savundu. Bir süre bir daha bir şey olmayacakmış gibi gözüktü ve sonra avcıları Siu altın rezervlerinin olduğu bölgeye gönderme kararı alındı.
Birleşik Devletler hükümetinin Siu topraklarını işgali için bulduğu bahane bu olmuştu. Bir ültimatom gönderildi ancak Siular, kendilerine ait toprakta böyle bir savaş olacağına inanmadılar. Amerikalıların ciddi olduğunu Powder nehri kıyısındaki küçük bir Kızılderili köyüne girip iki kişiyi öldürüp, birkaç kişiyi de yaraladıklarında anladılar.
İç Savaşın cephe çarpışmalarından sonra Amerikan ordusu için Kızılderililerle savaşmak biraz sıkıcıydı. Karşılıklı orduların savaşması şeklindeki bir askeri yöntem Siulara tamamen yabancıydı, Siu savaşçıları bireysel cesaretlerini göstererek savaşıyordu. Sonucu belirleyecek bir savaş yapmak olası değildi. Bu nedenle bir savaş planı yapıldı ve üç koldan Siulara saldırma kararı alındı. Amerikan ordusu bu şekilde savaşı tamamen kazanacağını düşünüyordu.
Bu plan Custer'ın Little Bighorn nehrinde son saldırıda uyguladığı taktiğe benziyordu. Bu taktiğin nedeni Kızılderilileri savaşmaya zorlamaktı. Sonuçta bu pek de zor olmadı. Powder nehri katliamından sonra, yüzlerce Kızılderili ailesi Oturan Boğa'nın Little Bighorn kampına toplandı. Kampta yedi bin Kızılderili vardı, bunların iki bini savaşçıydı.
Amerikan stratejisi daha şimdiden başarısız olmuştu. 17 Haziranda Oturan Boğa ve savaşçıları General Cook'un komutasındaki Amerikan askerleriyle karşılaşarak onları Rosebud Creeks'in yukarılarına doğru sürdü. Tarih Albay Custer'ın Oturan Boğa'yı savaşa zorlamasına gerek kalmadığını gösteriyor.
Custer'a pahalıya mal olan sorun Kızılderilileri savaştırabilmek için her şeyi feda etmek zorunda kalmış olmasıydı. Albayın hatası, savaşın tüm kaderini değiştirebilecek altı silahı yanına almamak oldu. Bunlar, makineli tüfeklerin ataları sayılabilecek tüfeklerdi. Dönen şarjörleri kullanarak dakikada yüzlerce mermi atabiliyordu.
Peki Custer karşısına daha büyük bir kuvvetin çıkacağını bilse, bu silahlan geride bırakır mıydı?
Bu silahlar çok ağırdı ve toplar gibi arabaların üzerinde taşınıyordu. Ayrıca Custer bu silahı pek tanımıyordu. Bu silahın nasıl kullanıldığını biliyordu ama İç Savaş sırasında sadece donanma tarafından kullanılmıştı. Dahası, atlar tüfeklerin olduğu arabayı çekmekte zorlanıyor ve bu da Custer'ın adamlarının hızını kesiyordu.
Korumaları gereken birkaç bin kadın ve çocuk olduğu için Siular ve Çayenler (Cheyenne), ne olursa olsun savaşacaklardı. Ağır silahlan almamak amacına ulaşmıştı, Kızılderililer savaşa zorlandı. Makineli tüfekleri geride bırakarak Custer sonuna neden olan kararı almış oldu. O silahlar savaşın kaderini belirleyebilirdi. İngilizlerin Afrika'da Mehdilere karşı yaptığı savaşlarda ağır silahlar sonucu belirlemişti. Ama Custer'ın verdiği karardan pişman olacak kadar bile zamanı olmamıştı.
Sicilya Katliamı « Tarihteki İlginç Olaylar
Sicilya'da Akşam Duası Katliamı
1282, Palermo, Sicilya
Romalılar Sicilya'yı işgal ettiğinden beri ve muhtemelen daha da önce, Sicilyalılar Akdeniz'in kontrolü kimin elindeyse onun paspası olmaktan bıkmıştı. 1282'de Fransız monarşisi Sicilya'yı kontrolü altına aldığında da, 1266'da Anjou'lu Charles Sicilya krallığına getirildiğinde de durum buydu.
Büyük bir ihtimalle Charles adanın bir deniz üssü olmaktan ve vergi getirmekten başka bir yararı olmadığını anlamıştı. Sicilyalılar, kendi çıkar ve ihtiyaçları gözetilmeden büyük Avrupa devletleri tarafından yapılan anlaşmalardan rahatsızdı.
Bugünkü milliyetçilik koşullarında Sicilyalıların rahatsızlığının milli nedenlerden kaynaklandığını düşünebilirsiniz. Sicilya'da Avrupa'nın geri kalanına göre bu anlamda daha ciddi bir kimliğin oluştuğundan söz etmek mümkünse de bu sorunun sadece küçük bir kısmıydı.
Sicilyalılar için en can sıkıcı durum Fransız monarşisinin paraya ihtiyacı olması ve Sicilya gibi uzak yerleri para makinesi gibi görmesiydi. Ayrıca vergi toplamak ve düzeni sağlamak için adaya Fransız yöneticileri de gelmişti. Çoğu Parisli bu Fransızlar Sicilyalıları yıkanmayan, pis köylüler olarak görüyorlardı. Sicilyalıların yıkanmayan köylüler olduğu doğruydu ama asıl sorun Fransızların ada halkını aşağılamasıydı.
Bununla birlikte, işgalcilere karşı kendilerini savunmak için La Cosa Nostra'yı yaratmış olan bu halk oldukça sakindi. Ufak tefek bir sürü olay oluyor, anlaşmazlıklar artıyordu. Ama 30 Mart 1282'ye kadar önemli bir şey meydana gelmedi. Paskalyadan sonraki pazartesi günü işler birden karıştı. Bir grup Sicilyalı kilisede akşam duası için toplanmıştı.
Bir gün önce bir grup Fransız askeri Santo Spiro (Kutsal Ruh) kilisesini basmış ve vergi borcu olan bazı kaçakları yakalamıştı. Bu, açıkça ötekilere karşı gözdağı vermek için yapılmış bir ibret gösterisiydi. Kilisede otururken kelepçelenip götürülen bu adamların oluşturduğu manzara sadece mırıldanmalara yol açtı ama kimse direnmedi. Ve o pazartesi günü, akşam duası başlamadan önce şehrin yerlisi Katolikler kilisenin önünde toplanmıştı.
Yetkililer böyle büyük bir kalabalıktan rahatsız olmuştu. Bunun sadece dinsel bir kutlama olduğundan ve Sicilyalıların silahlı olmadığından emin olmak için iki yüz Fransız askeri gönderildi. Aslında bu çok anlamlıydı. Çünkü daha önce benzer toplantılar tartışmalara neden olmuştu ve bir gün önce aynı yerde kötü bir olay yaşanmıştı.
Sicilyalılar üzerlerinin aranmasına ses çıkarmadı. Silahsızlardı. Ama Fransızların tacizci yaklaşımı Sicilyalıların gururuna dokunmuştu. Fransız askerlerinden biri "silah aramak için" yeni evli bir kadının bluzunun altına elini sokunca kocası öfkelendi. "Fransızlara ölüm" diye bağırıp, Fransızın kılıcını belinden çekerek üzerine yürüdü. Bu hareket kalabalığı ayaklandırdı. Hiçbiri silahlı olmamasına rağmen tüm Fransız askerlerini öldürmeyi başardılar. Kayıtlara göre Sicilyalılar da iki yüz kayıp verdiler.
Sonraki günlerde tüm ada halkı ayaklandı. Binlerce Fransız ve onlarla işbirliği yapan ya da evlenenler de öldürüldü.
Charles'ın tepkisi iki birlik daha göndermek oldu. Yeni birlikler ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırıp Sicilya'yı geri aldılar. Adada isyan ve direniş bir yaşam tarzı halini aldı. Halk adadaki yönetime alternatif olarak adı bugün 'Cosa Nostra' olarak bilinen bir kültürel doku oluşturdu.
Fransızların tutumu sadece isyana neden olmadı, aynı zamanda Amerika'nın ilk organize suç mekanizmasının temellerini attı. Bagajlarda bulunan cesetlerin, ayağından betona gömülmüş, dizlerinden vurulmuş insanların okuduğu beddualar hep dinsel bir kutlamada sorun çıkmasını engelleme işgüzarlığında bulunan Fransız yöneticilere gitmeliydi.
oyunlar