Ulyses S. Grant « İlginç Yaşam Öyküleri
Yük arabası tozlu yolun kıvrımlarında ilerliyordu. Missouri'nin çok sık meydana gelen kuraklığı toprağı yine kavruk bırakmıştı. Araba yük taşımadığı halde yine de gıcırdayarak ve zorlanarak gidiyordu.
Sürücü tünemiş bir şekilde oturuyor, arabadan çıkan seslerin hiçbirini duymuyordu. Oturuyor olmasına rağmen adamın kısa boylu olduğu anlaşılıyordu. Paltosu şişman gösteriyordu. Kambur duruşlu, sakallı ve çamura bulanmış adam olduğundan da yaşlı görünüyordu. Sert mizaçlı birine benziyordu, delici bakan mavi gözleri ve açık kumral saçları vardı.
Çiftçilik yapan adam kestiği odunları satmak için gittiği St. Louis'den dönmekteydi. Pazarlık etmeyi sevmediği için kazancı da düşük olmuştu. Karısını ve üç çocuğunu görebilmek için sabırsızlanıyordu.
Ruhu da düşünceleri de ufukta görünen ve yaklaşmakta olan fırtına kadar kapkaraydı. Kendi seçimi olmayan, ağır ve sıkıcı işlerle dolu hayatına dönüyordu. Seçtiği ve yapmak istediği meslekte başarılı olamamıştı. Şimdi kayınpederinden kalan topraklarda çiftçilik yaparak bu başarısızlığının bedelini ödüyordu.
35 dönümlük bir arazi başlangıç için hiç de fena sayılmazdı ama bunun yarısından fazlası kereste ile kaplıydı. Ekmek için araziyi temizlemek hayli yorucu olmuştu. Keşke oğulları yeterince büyük olsalardı da ona yardım edebilselerdi.
İlk yıl ancak bir-iki dönümü temizleyebilmişti, sonra komşuları da yardım etmeye başlamıştı. Öncelikli olarak 25 dönümü temizlemek istiyordu ki ekeceği ürünleri mısır ve saman olarak bu alana bölüştürsün. Özellikle son iki yılda yaşanan felaketlerden sonra, yardım alsa bile bu durumda yıllarca bu yorucu işi yapmak zorunda kalacaktı.
İlk günleri hatırladı. İlk önce tırpanla yabani otları temizlemişti. Ağaçların dibindeki binlerce yaprağı ilk gördüğünde ne kadar da şaşırmıştı. Meşe ve ceviz ağaçlarının çok yaprak döktüklerini unutmuştu. Babasının çiftliğinde arazi hep tertemiz olurdu.
Baltayla ağaçları kesip kabuklarını temizlemiş, kütüklerin altını kazdıktan sonra katırlarının yardımıyla yerlerinden güçlükle çıkartabilmişti. Sonra da kestiği bu ağaçları şehre götürmek için arabasına yüklemişti. İnşaatlarda kullanmaya uygun genişlikte tahtalar kesebilmişti ki, bunlar daha dar olanlardan çok daha fazla para getiriyordu.
İlk yıl komşuları kendine bir ev yapmasına yardım etmişlerdi. Güzel, dayanıklı ve çatısı sağlam bir kulübe yapmıştı. İki aileyle birlikte inşa etmişlerdi: Jesseler ve Jaredlar. Ayrıca onların toplam 11 oğlu da yardım etmişti. Onlar olmasaydı ne yapardı bilmiyordu. İnşaat sürerken Tom Jared, onu, Julia'yı ve çocukları evine almıştı. İlk ürünü olan mısırı ekerken ve toprağı işlerken de yine hepsi yardım etmişti. Ellerinin nasıl açıldığını, kanadığını, Julia'nın gece yaralarına sardığı bandajları hatırladı. Hatta ellerinin nasırlaşmasıyla hafiften gurur duymaya bile başlamıştı.
Dizginleri çekip arabayı yolun yamacına doğru sürerken "Vay be" diye bağırdı. Kasketini çıkardı ve alnını elindeki kırmızı fularla sildi. Arka cebinden matarasını çıkartıp hızla kapağını açtı. Neredeyse mataranın yansını bir dikişte içti. Ilık alkol sıcaktan kavrulmuş boğazını yakmıştı ama yine de ağzından aşağıya inerken vücudunu hoş bir tatmin duygusu kapladı. Julia ve çocukların hatırı için fazla içmediğinden bu bir yudum kendisini daha iyi hissetmesi için yetmişti.
Daha doğrusu, çiftlikte gün boyu çalışırken içmeye pek vakti olmuyordu. Zaten işinden çıkartılmasına da içki sebep olmuştu. Şu an babasının izinden gidip çiftçi olmasının sebebi de içkiydi. Başka planlan vardı hayatıyla ilgili ama hepsi uçup gitmişti işte.
Dizginleri sallayıp, evine doğru atını biraz daha hızlandırdı. İçki etkisini göstermiş ve çiftlikteki korkunç ilk yılını hatırlamıştı.
Odunların ve kerestelerin bulunduğu bir bölüm araziyi temizledikten sonra toprağı işlemiş ve mısır ekmişti. Her gün güneş doğmadan kalkıp işe koyuluyor, ölesiye çalışıyordu. Julia da onunla kalkıyor, sıcak ekmek, lapa ve kahveden oluşan yemeğini hazırlıyordu. Yorgun vücudunu tarlaya sürükler, işi bitirinceye kadar eve dönmezdi. Tarladaki işlerini tamamlayınca kiralamış olduğu korudaki işlere geçerdi. Hiçbir zorluğa boyun eğmeyen bir inat ve kararlılıkla çalışırdı. Atların ve katırların ahırlarını temizler, çitleri onarır, hayvanlarım besler, bakar ve koşum takımlarını hazırlardı.
Birinci yılında, günlük işlerle uğraşırken yağmurun yağmadığını fark edemiyordu. Günler haftalara, haftalar da aya dönüştü. Gündüz hava sıcaklığı 40 dereceye çıkıyor, akşamları ise 30 dereceye düşüyordu. Nem oranı bunaltıcıydı. Havanın sanki kendine has ağır bir kokusu olurdu. En kolay işleri yaparken bile nefes almakta zorlanırdı.
İlk ektiği bitkiler bozulmuştu. Renkleri kahverengi olmuş, kurumuşlardı. Mısır püskülleri de kahverengileşmişti. Yakında bulunan ve diğer çiftçilerle ortaklaşa kullandıkları dereden su taşımalarına rağmen mısırların büyümesi durmuştu. Derenin suyu azalmış, çiftçi başarısız olmuştu.
Hemen hemen her öğleden sonra ve akşamları fırtına oluyordu. Gök gürültüsü ve şimşekten geçilmezdi ama bir damla bile yağmur yağmıyordu. Bol ışıklı ve elektrikli fırtınaları seyretmekten hoşlananlar, doğanın bu havai fişekleriyle göz ziyafeti çekerlerdi. Keskin zikzaklar çizen yıldırımlar gökyüzünü kaplardı. Tıpkı denizdeki gelgit gibi biri diğerine benzemezdi. Çeşitli renkler ve ışıklar gökyüzünü aydınlatır, söner, sonra tekrar ışıltılar saçardı.
Bu olanlardan sonra, çiftçi mısırdan vazgeçmek zorunda kalmıştı. İlk yıl kazancı az olmuştu. Masraflarını karşılayacak kadar bile kazanamamıştı. Kendini ve Julia'yı besleyebilmek, sayısı azalan hayvanlarına bakabilmek için çabalıyordu. Bir at. iki katır, tavuklar ve Julia'nın gururu olan bir tane de inekleri kalmıştı.
Daldığı düşüncelerden sıyrılıp matarasına uzandı ve kalan içkiyi kafaya dikti. Tekrar atını dürterek yola koyuldu, artık eve varmak için iyice sabırsızlanmaya başlamıştı.
Şimdi de çiftlikte geçirdiği ikinci yıl aklına gelmişti. O zaman da sel basmıştı. Kabus üstüne kabus yaşıyorlardı.
Ekinleri ektikten sonra hafif yağışlar başlamıştı. Bir önceki yılın kuraklığını düşünen çiftçiyi yağışlar sevindirmişti. Komşuları kuraklığın geçtiğini söyleyip içini rahatlatıyorlardı. Birkaç gün boyunca yağmur hafif hafif ama hiç durmadan yağmaya devam etmişti. Bir haftanın sonunda su bendi parçalanmıştı. Gökyüzü sanki ortadan ikiye yarılmış, tropik tufanlar gibi sular seller tarlaları ve her yeri kaplamıştı. Yollar ilk günden yok olmuştu. Yağmur hiç kesilmeden beş gün boyunca yağdı.
Çiftçi ve ailesi, topu topu birkaç parça eşyalarını üst üste koymuş ve çatılarına çarpan yağmurun gürültüsüne rağmen uyumaya çalışmışlardı. Mucizevi bir şekilde o kadar şiddetli yağan yağmur çatıyı etkilememişti. Bir kaç dilim ekmek ve bir sürahi su ile hayatta kalabilmişlerdi.
En sonunda güneş kendini gösterdiğinde, aile çiftliklerinin enkazına bakakaldı. Bütün hayvanlarını kaybetmişlerdi. Tohumlar ve mahsuller bir kez daha yok olmuştu. Kulübelerinin zeminine diz boyu çamur birikmişti.
Çiftçi ve karısı en çok çocuklarının sağlığı için endişeleniyorlardı. Yapmaları gereken en önemli şey içecekleri suyu kaynatmak ve sonra da kulübelerini temizlemekti. Bir de bulabildikleri hayvan ölülerini gömmeleri gerekiyordu. Son olarak komşularına ulaşmaları, yiyeceklerini birleştirmeleri ve kasabaya gidebilmek için en azından yollardan birini açmaları gerekiyordu.
Güneş sonraki haftalarda vadiyi ısıtmaya devam etti. Çaresiz kalan çiftçilere evlerini ve çiftliklerini kurutup temizlemeleri ve hayatlarını düzene sokabilmeleri için yardım elini uzatmıştı. Yıllarca toprağa bağlı yaşayan insanlar bir felaketle karşılaştıklarında, üstesinden çok çabuk gelip eski hallerine dönebilme yeteneğini edinmişlerdi. Sadece hayatta kalmayı başarma güçleri değil dirençleri de çok gelişmişti. Julia ve kocası, yaşadıklarından sonra borçlarına yeni borç ekleyecek olsalar da son bir yıl daha denemeye karar vermişlerdi.
Üçüncü yıl her şey iyi gidiyor gibi görünüyordu. Güneş ve yağmur dengeli bir birliktelik kurmuştu. Çiftçi yeni hayvanlar almış, ekinleri zamanında ekmişti. Araziyi temizlemeye devam etmiş ve ekilecek alanı genişletmişti. Yalnızca son on gün normalden biraz fazla kurak geçiyordu. Sıcaklık ve nem artmaya başlamıştı.
Birdenbire atı ürkmüş ve garip sesler çıkartmaya başlamıştı. Çiftçi kafasını havaya kaldırıp dizginleri sıkılaştırırken çiftliği yönünde gökyüzüne yükselen kırmızı pembe alevleri gördü. O an burnu duman kokusunu almıştı. Yangın! Atını ürküten yangın olmalıydı. Atı tehlikeye doğru meydan okurcasına sürmeye başladı.
"Julia!" diye bağırdı. "Fred! Buck! Nellie!" diye çocuklarının isimlerini de haykırıyordu.
Kırbacını daha sıkı kavrayıp, atını daha hızlı ileri sürdü. Az önce kendine acıma ve pişmanlık dolu düşünceleri yerlerini sevdikleri için duyduğu endişeye ve korkuya bırakmıştı. Çiftlik, ekin ve borçlarla ilgili tüm düşünceleri çıkartıvermişti kafasından.
Korku ve heyecan içinde kişneyen at, dar yolda hızla ilerliyor ve sahibini bilinmeze doğru götürüyordu.
Arabayı, atın toynaklarının gürültüsü ve arabanın çatırdamaları arasında evin yanındaki boşluğa çekti.
"Julia" diye bağırdı. "Fred, Buck neredesiniz?"
Cevap yoktu. Giderek yaklaşan yangın birkaç kilometre batıda, derenin karşısındaki Jared Çiftliği'nde çıkmış olmalıydı. Kadın, erkek, çoluk, çocuk herkes yangını söndürmeye ve yayılmasını önlemeye çalışıyor olmalı diye düşündü. Kimileri de bebeklere ve küçük çocuklara göz kulak oluyordur herhalde diye içinden geçirdi.
Duman büyüyüp yoğunlaşmaya, çiftliğine doğru rüzgarla yayılmaya başlamıştı. Atını yangın yerine götürebilmek için kuyuya koşup bir battaniye ıslattı.
Ürkmüş hayvanın iplerini çabucak çözdü ve kafasını ıslak battaniye ile örttü. Çıplak sırtına atladı ve hayvanı Jared Çiftliği'ne doğru yönlendirdi. Hayvan korkup kaçmadan, en azından koşarak ulaşabileceği mesafeye kadar gidebilmeyi umuyordu.
At binmedeki becerisi şimdi çok gerekli olduğu anda yardımına koşmuştu. Ulusal yarışlarda koşan bir jokey gibi biniyordu ata. Bacakları ile atı koştururken kollarını da hayvanın kafasını yol doğrultusunda tutabilmek ve ıslak battaniyenin hayvanın gözlerinden kaymasını önlemek için kullanıyordu. Aynı zamanda atın kulaklarına bildiği tüm cesaretlendirici sözcükleri bağırıyordu.
Çiftçi kısa sürede yangın yerine ulaştı. Atın yola çarpan toynak sesleri arasında yangını söndürmeye çabalayan adamların bağrışları duyuluyordu. Yangının sesi sanki gece ilerleyen yük treninin sesi gibi gürültülüydü. Attan aşağı atlarken neredeyse düşüyordu. Çok sayıda adam atı engellemeye çalıştıysa da at olay yerinden evine doğru koşarak kaçmaya başlamıştı.
İnsanlar bağırarak emirler veriyor, bilinçsiz bir şekilde etrafta koşuşturuyorlardı, düzensiz ve dağınıktılar. Yaşlı Jared'ı gören çiftçi ona doğru koştu.
"Nasıl yardım edebilirim?" diye sordu.
"Derenin bu tarafındaki ilk sıra ağaçları ortadan kaldırmak için yeteri kadar patlayıcımız var. Kasabadan gelecek su pompasıyla ikinci sıra ağaçları alevler ulaşmadan sulamayı düşünüyoruz. Ayrıca belki derenin genişliği yangının bu tarafa sıçramasına da engel olabilir. Bu da hem senin hem de benim çiftliğimi kurtarabilir.
"Baruttan biraz anlarım. Bir de şarjörleri kontrol edeyim."
"Tamamdır. Hadi başlayalım."
İki adam, bir süre sonra ateşten duvara dönüşecek noktaya doğru koşup barut şarjörlerini kontrol etmeye başladılar. Ellerindeki barutun hepsini tüketebilmek için şarjörlerin sayısını artırmaları gerekiyordu. Başka bir grup gönüllü ise belirlenen hat boyunca koşturup şarjörleri fitilliyordu. İri ağaçlar derenin içine düşmeye başladıkça, yangını söndürüp yayılmasını engelleyebileceklerine olan inançları ve cesaretleri de artıyordu. Ancak su pompasının hortumlarının ikinci sıra ağaçların yanına kadar uzanmadığım fark ettiler. Bu yüzden de hortumu ağaç sırasının sonuna kadar getirip oradan ulaşabilecekleri ağaçları suladılar.
İş bittiğinde erkekler oturdu, kısa bir an için yorgunluklarını hissedebilmelerine izin verdiler ve ardından dumandan uzaklaşarak, öksürükler içinde uzaktaki meydana ulaştılar. O sırada başlayan gök gürültüsü yüreklerini ferahlatmıştı.
Erkekler çiftliklerine gidebilmek için arabalarına bindiler. Şimşek ve yıldırımın az, yağmurunsa ormanı ıslatacak ve korları söndürecek kadar çok yağmasını diliyorlardı.
Çiftçiler, yağmur onlara destek çıktığı ve yangın yayılmadığı için mutluydular. İçlerinden birinin kayıp olduğunu çok sonradan fark ettiler. Jared'ın büyük oğlu Peter ortalıkta görünmüyordu. Çocuğu ertesi gün öğle vakti buldular. Yangının uzak ucunda kalmış, diğerlerinin gittiğini fark etmemişti. Dumanın etkisiyle baygınlık geçirmiş ve yüzüstü dereye düşmüştü. Geceleyin derenin suyu yükselince de boğularak ölmüştü.
İlçenin her yerinden Jared ailesine taziyelerini sunmak için birçok kişi gelmişti. Cenaze basit ama etkileyiciydi. Cenazeye katılanlar daha sonra Jared çiftliğine dönüp hayatta kalan diğer dört kardeşin sunduğu yemekleri yediler.
Çiftçi o gece kulübesine döndükten sonra uyuyamadı. Sabaha kadar düşünüp bu çiftçilik meselesine bir son vermeye karar verdi. Son olarak babasının verdiği 2000 doları da kaybetmişti. Çiftlikteki hayvanları ve mallarını açık artırma ile satacaktı. Otuz altı yaşındaydı ve sayısı gittikçe artan ailesi ile bir başarısızlık timsaliydi. Tüm çabalarının karşılığında geride sadece nasırlaşmış eller ve ağır işten kamburlaşmış bir beden kalmıştı.
Esas mesleğinden uzaklaştırılmış bu çiftçi, Kuzeyi en büyük tehlikeden kurtaran ve 18. Amerikan Başkanı olan General Ulysses Simpson Grant'tan başkası değildi.
General Grant'in hayatı 20. yüzyılın pembe dizileri gibi geçmişti. West Point Akademisi'ndeki notlan disiplin ve akademik başarı yoksunluğunu gösteriyordu. Buna rağmen binicilikte ve eskrimde çok başarılıydı. Askerleri idare etmede de belirli bir yeteneği vardı.
İçki ile olan ilişkisi efsane haline gelmişti. Meksika seferinde başarılı olduysa da içki yüzünden ordudan uzaklaştırılmış ve böylece çiftçilik macerası başlamıştı. Hayatının geri kalan kısmında da zaman zaman içkiyle mücadele içinde olacaktı.
Kuzey ordusu, Illinois'den gelen gönüllülere komutanlık yapmak üzere albaylık rütbesiyle Grant'i geri aldı. Kısa bir süre içinde Lincoln, Grant'i tuğgeneralliğe yükseltecekti.
"Kayıtsız Şartsız Teslimiyet" istediği için ülke çapında bir ilginin odak noktalarından olan General Grant, Belmont, Maryland, Fort Henry, Fort Donelson ve Tennessee'deki çarpışmalarda çeşitli zaferler kazandı. Shiloh çatışmasında büyüsünü biraz yitirdi. Galip gelmiş olsa da yaşamış olduğu kararsızlık yeniden ordudan uzaklaştırılmasını isteyenlerin sayısını artırdı. Ama Lincoln generaline sahip çıktı ve o ünlü savunmasını yaptı: "Katıldığı savaşları kazanıyor."
Grant girdiği çarpışmalardan zaferle ayrılmaya devam etti. Bunların en önemlileri Chattanooga ve Vicksburg'tu. Kuzey ordularının başkomutanlığına yükseldi. Lee'nin teslim olduğu savaştaki etkileyici zaferinden sonra Amerika'nın en sevilen kişilerinden biri oldu. Ölümüne yakın zamanlara kadar da bir daha bu kadar popüler olamayacaktı.
Lincoln öldüğünde politikacıların Grant'e yönelmeleri şaşırtıcı değildi. Yeniden yapılanmanın ve Johnson davasının karmaşasında Grant başkanlığa adaylığını koydu.
Suçlandığı gibi tanıdıklarını kayırmamıştır ama 8 yıllık görevi boyunca Amerika'nın gördüğü en beceriksiz başkanlardan biri olmuştur. Grant yönetiminin skandallarını ancak 100 yıl sonra yaşanacak Watergate skandali geride bırakabilmiştir.
Ulysses S. Grant bu skandalların hiçbirinde kişisel olarak yer almamıştı. Başkanlığını "kocaman bir zafer" olarak değerlendiriyordu ve yapılan eleştirilerin nedenini kıskançlığa ve hasetliğe bağlıyordu. Kabinesine yaptığı atamalar felaketle sonuçlanmıştı. Başkan yardımcısı bile onu utandıracak derecede kötüydü. Savaşta insanları çok iyi değerlendirebildiği halde aynı yeteneği politikada gösterememişti.
Bu adam, Amerikan İç Savaşı'nı içgüdüsel olarak geliştirdiği strateji ile kazanan adamdı. Biyografi yazarı Woodward şöyle diyecekti; "Savaşı bütünüyle, geniş ve basit yönleriyle kavrayabilme yeteneğine sahipti. Bu özellikleri sayesinde Güney kuvvetlerini mağlup etmiş ve Konfederasyonun eyaletlerini birbirinden ayrı ve özerk parçalara ayırmıştı. Grant çok iyi biliyordu ki, Güney kuvvetleri varolduğu sürece, yani düşmanın iletişimini ve ordusunun ihtiyaçlarını karşılamasını engelleyemezlerse kasabaları ve arazileri işgal etmenin fazla anlamı olamazdı. Onun için savaş, alan değil hareket çatışmasıydı."
Başkanlığı sırasında yaşanan bütün muhalefet ve zorluklara rağmen, partisi Grant'i üçüncü dönemde de aday gösterdi. Bu da Franklin D. Roosevelt'e kadar Amerikan tarihinde rastlanmayacak bir durumdu. Seçim kampanyasından önce Grant, o güne ve hatta günümüze kadar hiçbir Amerikan başkanının yapmadığı bir dünya turuna çıkıp İngiltere, İrlanda, İskoçya, Fransa, İsviçre, Norveç, İsveç, İspanya, Portekiz, İtalya, Almanya, Yunanistan, Türkiye, Mısır, Hindistan, Çin, Japonya ve sonradan Meksika ve Küba'yı ziyaret etti. Toplam 19 ülkeye gitti.
Grant, hayatı boyunca zengin insanlara hayranlık duydu ve iş hayatında başarı kazanan insanların gölgesinde kaldı. İnanılmaz saflığı içinde birlikte çalıştığı insanların birçoğunun dürüst olmadıklarını algılayamamıştı. Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra kalkıştığı işlerde yanlış değerlendirmeler yapmasının dışında bir suçu yoktu.
Başkanlıktan ayrıldıktan sonra yaşamaya karar verdiği New York'taki vicdansız bankacıların karşısında düştüğü iflas durumundan dolayı utanç duyacaktı. Mark Twain, Grant'in savaş anılarım yayınlayarak onu kurtarmak istediyse de Grant bu işten para kazanamadan vefat etti.
Gırtlak kanseriydi ama ölüme meydan okuyordu. Ölüme gün be gün yaklaşırken görevini tamamlamış ve anılarını bitirmişti.
İnanılmaz akıllı bir politikacı olan Lincoln, Grant'i değerli kılan özellikleri çabuk kavramıştı: İşini sonuçlandırmadaki kararlılığı, Kuzey'in varlığına kendini adaması, liderlik özelliklerinin adamlarım etkilemesi ve savaş alanındaki yetenekleri.
Ulysses S. Grant. başarısızlığının son durağı olan New York'ta büyük bir mozoleye gömüldü. Mozolenin girişine şu sözleri yazıldı: Bırakın barış içinde yaşayalım.
Lozan Antlaşması « Türkiye Tarihi
Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Mudanya Mütarekesi imzalanmış, bundan az sonra, 22 Ekim 1922'de Türkiye barış görüşmelerine çağrılmıştı. Mudanya Mütarekesi'nde de Türk heyetine başkanlık etmiş olan ismet Paşa (İnönü), dışişleri bakanlığına getirilerek Lozan'a gidecek Türk heyetine başkan atandı. Lozan Konferansı'nda İngiltere'yi Lord Curzon, İtalya'yı Mussolini, Yunanistan'ı Venizelos, Fransa'yı Poincare temsil ediyordu.
Dikenli Sorunlar
Sevr Antlaşması'na göre Türkiye'nin doğusu Ermenilerle Kürtlere, güneydoğu illeri Fransızlarla İngilizlere, Antalya dolayları İtalyanlara, Batı Anadolu ve Trakya Yunanlılara veriliyor, Boğazlar barışta ve savaşta serbest olmak üzere Müttefikler'in yönetimine bırakılıyor, kapitülasyonlar bütün devletlere tanınıyor, Anadolu'nun yalnız orta ve orta-kuzey kesimi Türklere kalıyordu. Ankara Hükümeti bu antlaşmayı hiç bir zaman tanımadı ve bağımsızlık için sonuna kadar savaşılacağını bütün dünyaya ilân etti.
Savaşı kazanıp barış masasına oturduğu zaman başta kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları olmak üzere Sevr Antlaşması'nda yer alan birçok hüküm yeniden Türkiye'nin önüne sürüldü. Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki sınırlar üstünde bir iddiası yoktu, ama Misak-ı Milli'den de fedakarlık edemezdi. Yabancılara verilen eski ayrıcalıkların hepsi kalkmalıydı. Batılılar bu şartları kabul etmek istemediler ve 4 Şubat 1923'te görüşmeler kesildi.
Sonuç
23 Nisan 1923'te görüşmeler yeniden başladı. Sonunda Türkiye'nin istekleri kabul edilerek 24 Temmuz 1923'te antlaşma imzalandı. Başlıca hükümleri şöyle özetlenebilir: Türkiye'nin sınırları, Irak kesimi (Musul) dışında Misak-ı Milli'de çizildiği gibi olacak, Yunanistan savaş tazminatı olarak Edirne yakınındaki Karaağaç'ı Türkiye'ye bırakacaktı, fiğe Denizi'nde Bozcaada ile Gökçeada Türkiye'ye verilecek, Midilli, Sakız, Sisam gibi Anadolu'ya yakın adalar, askersizleştirilmek şartıyla Yunanistan'a bırakılacaktı.
Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türkler yer değiştirecek, Batı Türkleriyle İstanbul Rumları bu değişimin dışında tutulacaktı. Kapitülasyonlar her yönüyle son bulacaktı. Musul ve Osmanlı borçları konusu barış antlaşmasından sonra taraflar arasında çözülecekti.
Çanakkale ve İstanbul boğazları silâhsız bölge olacak, ancak savaş halinde silahlandırılacaktı (Türkiye aleyhine olan bu madde 1936 Montrö Antlaşması'yla ortadan kalkarak, Boğazlar kayıtsız ve şartsız Türk egemenliğine geçmiştir). Türkiye'deki yabancılar ve yabancı kurumlar Türk yasalarına göre yönetilecekti.
Böylece Lozan Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin kabullendiği Sevr Antlaşması'nın Türkiye'yi bölüp parçalayan, egemenliğinden eden ağır hükümlerini ortadan kaldırarak Kurtuluş Savaşı ile kurulan yeni Türk Devleti'nin egemenlik ve bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirdi.
«Üstün asker, Üstün diplomat!»
Lozan Barış Konferansı'na Fransa adına katılan general Pelle, Türk başdelegesi general İsmet İnönü için şunları söylemişti: «Üstün bir asker olduğu kadarda üstün bir diplomat! Az söylüyor, öz söylüyor. Bir şeye olmaz! dediği zaman, biliyorsunuz ki o şey olmaz'dır; artık onu yaptırmamağa uğraşacaktır. Onun için görüşmelerde, peki kabul ediyorum dediği zaman rahatlık duyardım. Hayır! dediği zamansa büyük bir çekişmenin başlamak üzere olduğunu anlardık».
Altın Kalem
Lozan Barış Antlaşması Rumini Sarayı'nda yapılan büyük törende imzaya sunulduğu zaman önce Türkiye Cumhuriyeti'nin başdelegesi İsmet Paşa yerinden kalktı, masaya doğru yürüdü, tam ortasına gelince durdu. Sağ elini ceketinin iç cebine götürerek oradan renkli bir mahfaza çıkardı, açtı, içinden bir altın kalem aldı ve Gazi Mustafa Kemal'in antlaşmayı imzalamak üzere kendisine gönderdiği bu tarihi kalemle, ayakta, biraz eğilerek, genel sekreter Massigli'nin önüne koyduğu antlaşmaya, 24 Temmuz 1923, tam saat üçü dokuz geçe imzasını attı».Ali Naci Karacan, Lozan adlı kitaptan.
İsmet Paşa, Lozan dönüşü İstanbul'da general Refet Bele tarafından karşılanırken.
Ermenilerin Kökeni « Genel
Anadolu'nun bugün halen yaşayan en eski kavimlerinden biri olan Ermenilerin kökeni kimi kaynaklara göre Urartulara kadar uzanır. Tarihçilerin üzerinde uzlaştığı temel görüşlerden biri ise, Ermenilerin, M.Ö. 700'lerde Fırat'ın doğusuna yerleşen Hint-Avrupa kökenli Phrygialıların bir kolunun, bölgenin eski halklarının kalıntıları (Urartular, Hurriler) ve Kafkas kökenli halklarla karışmasından meydana geldiğidir.
Çevreden gelen sürekli akınlarla yaşadıkları bölgede ayakta kalmaya çalışan Ermenilerin tarihi, bitmek bilmeyen bir devlet kurma ve yitirme mücadelesini anlatır. Başta İranlılar, Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Araplar ve çeşitli Türk Beylikleri olmak üzere pek çok ulusla savaşan, tarih boyunca çoğu zaman kendi toprakları üzerindeki egemenliklerini yitiren Ermeniler, buna rağmen dillerini ve kültürlerini yaşatmayı, kısaca var olmayı becerebildiler.
Hıristiyanlık ve Ermeniler
Ermeniler, Hıristiyanlık'la ilk olarak M.S. 1.yüzyılda tanıştı. İsa'nın havarilerinden Aziz Tadeos, Aziz Bartolomeos ve takipçilerinin çabaları sayesinde o güne dek putperest olan geniş bir Ermeni topluluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Romalıların buna karşı çıkmasına, 197 ve 230 yıllarında, Anadolu'da yaşayan Hıristiyan Ermenileri kırımdan geçirmesine rağmen Hıristiyanlığın Ermeniler arasında yayılması durdurulamadı.
Nihayet 301 yılında, Aziz Krikor'un önderliği sonucunda 3. Dırtad, Hıristiyanlığı Ermeni Krallığı'nın resmi dini olarak kabul etti. Kutsal metinlerin Ermenice'ye çevrilmesi ihtiyacı, Aziz Mesrob'un 404 yılında Ermeni alfabesini yaratmasıyla sonuçlandı. Altın Çağ olarak adlandırılan bir kültürel devrimin kapılarını açan bu gelişme, Ermeni ulusunun ileride, çeşitli imkansızlıklar altında bile varlığını koruyabilmesini sağlayan en önemli unsur olacaktı.
451 yılında toplanan Kadıköy Konsili'nin kararlarını benimsemeyen ve o tarihten bu yana Hıristiyanlık içerisinde bağımsız bir kol olarak yaşamayı sürdüren Ermeni Kilisesi, bugün sekiz milyonu aşkın üyesiyle, dünyada 50 milyondan fazla üyesi bulunan Kadim Ortodoks Kiliseler ailesine mensuptur.
Bizans Başkentinde Ermeniler
İstanbul Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olduktan sonra, 360 yılında Ermeni Katolikosu (Baş patrik) 1. Nerses'in Yassıada'ya sürüldüğü sırada başkentte küçük bir Ermeni cemaati zaten vardı. Bizans İmparatorları 6. ve 10. yüzyıllarda Ermenilerin İstanbul'a göçünü teşvik ettiler.
Katolikos 2. Hovhannes (565-574), Perslere karşı başarısız bir isyandan sonra, birçok Ermeni soylusunun refakatinde İstanbul'a sığındı. Ermeniler kendi dilleriyle ibadete başladılar, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yaptılar ve imparatorluk içinde yüksek makamlara eriştiler.
İmparator Moris, Mezizios, İmparator Filipikos-Vartan, Ardavazd, Alexios Museles, Bardanes, Arsaber, Leo V, İmparator Makedonyalı Vasil, Romanos-Lekapenos gibi birçok Bizans yöneticisi, Sezar Bardas, Gramerci Ioannis, Fotios ve Filozof Leo gibi bilim adamları tamamen ya da kısmen Ermeni idi. Depremden zarar gören Aya Sofya'nın kubbesinin onarımını üstlenen mimar, Ani'li bir Ermeni'ydi ve Dırtad adını taşıyordu.
Osmanlı Döneminde İstanbul Ermenileri
Ermeni cemaati ile yakın ilişki içerisinde olan Fatih Sultan Mehmet, Bizans döneminde Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlar'daki Ermeniler üzerinde nüfuzu olan ve o tarihe dek Bursa'da bulunan Ruhani Reislik makamını 1461 yılında Patriklik seviyesine yükseltti.
Müslüman bir Sultan'ın bir Hıristiyan Patrikliği'ni tesisi, daha önce benzeri görülmemiş bir olay olarak tarihe geçti. 15. ve 18. yüzyıllarda, Kırım, Doğu Anadolu, İran ve Kafkasya'dan birçok Ermeni İstanbul'a göç etti. Giderek genişleyen Osmanlı topraklarındaki tüm Ermeni cemaatleri İstanbul Ermeni Patriği'ni milletbaşı olarak tanıdılar.
İstanbul'daki ilk Ermeni matbaası, bir din adamı olan Apkar Tıbir tarafından açıldı (1567). Bitlisli 9. Hovhannes Golod İstanbul Patriği seçilince (1715) Ermeni cemaatinin yaşamında kültürel bir rönesans başladı. Batı Ermenicesi grameri hazırlandı. Ruhbanlık dışı ilk Ermeni okulu Tıbranots Kumkapı'da öğretime açıldı (1790).
İstanbullu'ların ilk Ermenice gazetesi, Lro Kir Medzi Derutyan Osmanyan (Büyük Osmanlı Devleti Gazetesi) yayımlanmaya başlandı (1832). İlk İstanbul Ermeni tiyatro kumpanyası Hasköy'de perdelerini açtı (1858). 1850'lerin sonunda, Ermeni okullarının sayısı yalnızca İstanbul'da 40'ı aşıyordu. Yayımlanan Ermenice gazete sayısı ise 20'yi buluyordu.
Ermeni Katolik cemaati özellikle Fransız Elçisi'nin çabalarıyla 1831 yılında İstanbul'da resmen oluştu. Bu tarihten 20 yıl kadar sonra, 1853'te bu kez İngiliz Elçisi ile Amerikalı misyonerlerin çabaları sonucunda, Ermeni Protestan cemaati kuruldu. Ermeni cemaati 15. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'na sayısız devlet ve bilim adamı, pek çok değerli sanatçı verdi.
Ermeni mimarlar, başkent İstanbul'u camiler ve saraylar başta olmak üzere, birbirinden güzel yapılarla donattı. Bu yapıların pek çoğu bugün de ayakta duruyor ve kenti süslemeye devam ediyor. Ermeni cemaatinin kendi sosyal ve kültürel meselelerine ilişkin talepleri 1840'lı yıllardan başlayarak, çeşitli oluşumlarla Bab-ı Alî'den karşılık buldu.
Sultan 1. Abdülmecit'in emriyle, Ermeni cemaatinin yönetimi için ilk resmi Ruhanî ve Cismanî Meclisler 1847 yılında oluşturuldu. Nizamname-i Millet-i Ermeniyân adını taşıyan cemaat tüzüğü ise 17 Mart 1863'te Sultan 1. Abdülaziz tarafından onaylandı. Halkın iradesine önem veren ve toplum yöneticilerini seçimle göreve getiren Nizamname, ülkemizdeki halkçılaşma sürecinin belki de ilk yazılı belgesi oldu. 19. yüzyılın sonlarına dek, İstanbul Ermeni Patrikliği'ne Orta Doğu'dan Avrupa'ya, Kuzey Afrika'dan ABD'ye çok geniş bir cemaat topluluğu bağlı bulunuyordu. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu artık çözülme sürecine girmişti.
Çeşitli milletler imparatorluktan ayrılıp, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Osmanlı Ermenileri'nin büyük çoğunluğu Osmanlı Devleti'nin geleceğine olan inancını sürdürüyordu, ancak bazıları, mevcut kargaşa ortamında can ve mal güvenliğinden endişe duyduğunu ifade ederken buna kültürel otonomi gibi taleplerini de ekliyordu. Küçük bir azınlık ise bağımsızlık kazanmanın peşindeydi.
Büyük devletlerin de çabaları sonucunda, kadim Türk-Ermeni dostluğu yavaş yavaş yerini güvensizlik ortamına bıraktı. Ermeni literatürüne Medz Yeğern (Büyük Felâket) olarak geçen tehcirin sonuçları yıkıcı oldu (1915).
Cumhuriyet Döneminde Ermeniler
1923'te Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Osmanlı'daki çok milletli sistem kaldırılarak, ulus devlet ve vatandaşlık sistemi benimsendi. Ermeniler resmen azınlık statüsüne geçtiler. İstanbul Ermeni Patrikliği 1922-27 arasında 5 yıl patriksiz kaldıktan sonra Muşlu I. Mesrob Türkiye Ermenileri'nin 80. Patriği oldu.
Medeni Kanun'un kabulüyle birlikte Osmanlı döneminde uygulanan her cemaati kendi dini yasalarına göre yönetme şekli ortadan kaldırıldı. Patrikler, cemaatin dini ve sosyal kurumlarının ruhani gözetmeni sayıldı. 1935'te Vakıflar Kanunu Resmi Gazete'de yayımlandı.
Kilise, okul, hastane, yetimhane gibi Ermeni kurumlarının bağlı olduğu tüm vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimine geçirildi. 1942'de çıkartılan Varlık Vergisi Kanunu tüm diğer azınlıklar gibi Ermeniler üzerinde de yıkıcı etkiler yarattı. Cumhuriyet döneminde açılan ilk ve tek ruhban okulu, Üsküdar'daki Surp Haç Tıbrevank Ruhban Okulu oldu (1954). Ancak 1969'da okulun teoloji bölümü İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nce kapatıldı.
Ermeni cemaati Kurucu Meclis'e olduğu gibi, daha sonraki yıllarda T.B.M.M.'ye de milletvekilleri gönderdi. Dr. Zakar Tarver ve Mıgırdiç Şellefyan'dan sonra, 1960 tarihinden itibaren ise Meclis'te hiçbir Ermeni milletvekili yer almadı.
Türkiye Ermenileri Patrikliği'nin 500. kuruluş yılı 1961 yılında kutlandı. Yetim bir tehcir çocuğu olan Yozgatlı Patrik I. Şnorhk, yurtdışında Türk diplomatlarına yönelen terörizmin giderek tırmandığı zorlu bir dönemde görev yaptı. Verdiği demeçlerde, diaspora Ermenileri'nin Türkiye aleyhtarı gösterilerini hiçbir zaman onaylamayacağını bildirdi.
İlk kez bir Cumhuriyet çocuğu, İstanbullu II. Karekin, Türkiye Ermenileri 83. Patriği seçildi (1990). Cemaati 2000'li yıllara taşıyacak olan 84. Patrik ise İstanbullu II. Mesrob oldu (1998). Bu topraklardaki geçmişi 2700'ü yılı aşan Türkiye Ermenileri, bugün 70 bini aşkın üyesiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor.
Büyük çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere 33 kiliseye, ilk, orta ve lise derecesinde 20 eğitim kurumuna sahip olan Türkiye Ermeni Cemaati ayrıca, hastane, vakıf, dernek gibi çeşitli cemaat kurumlarını da kendi bağışlarıyla ayakta tutuyor.
oyunlar