Tarih

Deprem İnanışları « Dinler Tarihi

Hindistan: Dünya, bir kaplumbağanın üzerinde duran dört fil tarafından tutulmaktadır. Kaplumbağa da bir kobranın üzerinde dengede durmaktadır. Bu hayvanlardan herhangi biri hareket edince, Dünya sallanır.

Assam (Bangladeş ve Çin'in arasında): Dünya'nın içinde yaşayan bir insan ırkı vardır. Bu insanlar, yer yüzeyinde insan olup olmadığını anlamak için zaman zaman yeri sallarlar. Çocuklar sarsıntıyı hissettiklerinde, ‘‘Yaşıyorum, yaşıyorum’’ diye bağırdıkları zaman Dünya'nın içindeki insanlar yer yüzeyinde insan olduğunu anlarlar ve sarsıntıyı keserler.

Sibirya: Dünya, bir kızak üzerindedir ve bu kızağı kullanan kişi Tanrı Tuli'dir. Birkaç pireli köpek de bu kızağı çekmektedir. Köpekler kaşınmayı durdurduklarında Dünya sallanır.

Meksika: El Diablo isimli bir canavar, Dünya üzerinde dev yarıklar açmaktadır. Bu yarıklar da şimdiki faylardır. O ve şeytansal arkadaşları, yeryüzünü karıştırmak istedikleri zaman bu dev yarıkları kullanmaktadır ve deprem olmaktadır.

Mozambik: Dünya, yaşayan bir yaratıktır ve problemleri insanlarınki ile aynıdır. Bazen yaratık ateşlenir ve üşür, biz de titrediğini hissederiz.

Belçika: Dünya üzerinde yaşayan insanlar, aşırı günahkár oldukları zaman, Tanrı insanlara gezegenimizi çevreleyen havayı savurmak üzere kızgın bir melek gönderir. Meydana gelen fırtınalar, Dünya'da bir dizi şok şeklinde hissedilen bir müzik tonu yaratır.

Doğu Afrika: Büyük bir balık, üzerinde bir taş taşımaktadır. Bir inek de o taşın üzerine oturmuştur ve Dünya da ineğin bir boynuzunun üzerinde dengelenmiştir. İneğin boynu ağrıdığı zaman, Dünya'yı boynuzu ile fırlatıp diğer boynuzunda tutmaktadır. Böylelikle de yer sallanmaktadır.

Romanya: Dünya üç direk üzerinde durmaktadır. Yardımseverlik, umut ve güven. İnsanoğlu bu öğelerden birisini veya birkaçını kaybederse direklerin taşıma gücü azalır ve Dünya sallanır.

Yeni Zelanda: Dünya adlı Anne'nin karnında bir çocuk vardır. İsmi Genç Ru'dur. Ru, ne zaman Dünya Anne'nin karnını tekmelerse o zaman Dünya sallanır.

Kızılderililer: Birgün Chickasaw şefi, Choctaw prensesine aşık olmuş, şef çok yakışıklıymış, fakat ayağının birisi yamukmuş, bu yüzden de ismi Aksakayak'mış. Daha sonra şef prensesi istemiş ve prensesinin babası reddetmiş. Bunun üzerine şef ve ordusu prensesi kaçırmış ve hep birlikte evliliklerini kutlamaya başlamışlar. Ama Büyük Ruh, çok sinirlenmiş ve ayağını yere hızla vurmuş. Meydana gelen sarsıntı, Mississipi Nehri'nin taşmasına neden olmuş. Böylece düğündeki herkes boğulmuş. (Mississipi Nehri'nin yanındaki Aksakayak Gölü, 1812 yılındaki Yeni Madrid depreminden sonra oluşmuştur.)

Batı Afrika: Dünya, büyük bir dağ ile bir devin arasındaki bir yatay bir disk şeklindedir. Devin görevi, Dünya'yı, karısınınki ise gökyüzünü taşımaktır. Dev karısına her sarılışında Dünya sallanır.

Hindistan: Yedi tane yılan, gardiyan cennetin en alt noktasında, 7 odayı korumakla görevlendirilmiştir. Bu gardiyanlar, aynı zamanda sırayla Dünya'yı tutmaktadırlar. Gardiyanlar görevleri birbirlerinden devralırken Dünya sarsılmaktadır.

Litvanya: Drebkuhls isimli bir Tanrı, cehennemde yürürken Dünya'yı da kollarında taşır. Drebkuhls, ne zaman kötü bir gün geçirirse o zaman Tanrı'nın elleri yorulmaktadır ve Tanrı'nın taşıma gücü azaldığı için Dünya sallanmaktadır.

Kolombiya: Dünya ilk oluştuğunda üç tane kalas üzerinde duruyormuş. Fakat birgün Chibchacum isimli bir Tanrı, Bogota Ovası'nın sular altında kalmasının çok eğlenceli olacağını düşünmüş ve bir sel meydana getirmiş. Bundan dolayı Chibchacum, Dünya'yı omuzunda taşımak üzere cezalandırılmış. Sonra Chibchakum çok sinirli olmuş ve zaman zaman kızdığında Dünya'yı sallamaya başlamış.

İskandinavya: Tanrı Loki, erkek kardeşinin ölümünden dolayı cezalandırılır ve yeraltındaki bir mağaraya kapatılır. Kafasının üzerindeki bir yılan da, durmadan zehirini damlatır. Loki'nin kız kardeşi de bir kapta bu zehiri toplar. Zaman zaman kızkardeşi kabı boşaltmak üzere oradan ayrılır. O durumda da zehir Loki'nin yüzüne damlar. Zehir damlalarından kurtulmak için Loki eğilip kafasını oynattıkça yer sarsılır, deprem olur.

Yunanistan: Aristotle ve William Shakespeare'e göre, Henry adlı oyunda, kuvvetli, vahşi rüzgárlar yeraltındaki mağaralarda tutulmaktadır. Kaçmak için uğraştıklarında, verdikleri mücadele depremlere neden olurlarmış.

Japonya: Japon Adalarını sırtında taşıyan büyük bir kedi balığı (ya da Namazu), denizin altında kıvrılmış halde durmaktadır. Diğer taraftan Tanrı Daimyojin, kafasının üzerinde çok ağır bir taş olduğundan hareket edememektedir. Bir ara Namazu hareket ederek Naimyojin'in dikkati dağılır ve yer sarsılır.

Orta Amerika: Dünya, dört köşesinde dört Tanrı bulunan bir kare şeklindedir. Yeryüzünde nüfus arttığında fazlalığı dökmek için bu kare alanı sallarlarmış.

Çevik Bir Olayı « İlginç olaylar

Kod Adı 'Çevik Bir'!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiye'de şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14'lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir.

12 Mart'ta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batur'a benzer bir rol atfedilmiştir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olmuştur.

12 Eylül'de Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir. Ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiye'ye geri gönderilmiştir.

Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubat'ın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'di. "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Bir'in marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti.

Sincan'da tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998'de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu. Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999'da emekli olmak zorunda kalmıştı.

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı...

Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999'da Rumelili İşadamları Derneği'nin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Bir'in konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubat'ın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu.

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birsel'in sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir berbat oldu ve Çankaya Köşkü'ne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e Murat Birsel'i haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım. Ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim." Ancak artık iş işten geçmişti...

28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Bir'in bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu.

Hürriyet'ten Serdar Turgut, NTV'nin Çevik Bir'li yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafak'tan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTV'deki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı.

En ağır saldırı ise Hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşi'den gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşa'yı Somali'ye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercan'ı, 'Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit!' diyerek Somali'den Türkiye'ye posta etmesi üzerine verdik.

"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz. Ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz.

"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Çevik Bir'in kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. Ama kendisine Faruk Gürler'den önce Turgut Sunalp'ı incelemesini salık veririz."

Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmir'de alan Çevik Bir aslında son bir kez de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler Derneği'ni ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTV'den naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu.

"Özellikle basından ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Bir'in ardından konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bir'e destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu.

Kapısında "Yine ilk adım İzmir'den, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. Yani aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu.

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankaya'da görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi.

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.

Çevik Bir'in ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk...

Filistin « Ülkeler Tarihi

Kudüs merkezli Filistin, İ.Ö. 2000'de Arap, İ.Ö. 1800'de Hitit, İ.Ö. 1286'da Mısır hakimiyetine girdi ve takiben Hz. Musa öncülüğündeki İsrailoğulları buraya yerleştiler. Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın yönetimlerine sahne olan bölgede, sürgünler ve işgallerle dolu yıllardan sonra İ.Ö. 64'te Roma egemenliği başladı. Bu dönemde 30 yıllarına kadar Hz. İsa ortaya çıktı.

395'te Bizanslılara geçen Filistin, 637 yıllarını takiben tümüyle İslam hakimiyetine girdi. Sırayla Emeviler, Abbasiler, Fatımiler ve Selçuklular dönemlerini geçirdi ve 1516'da Osmanlı toprağı oldu. 400 yıllık Osmanlı hakimiyetinde bölge Kudüs, Gazze ve Nablus sancaklarına ayrıldı. Ancak, Yahudilerin Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde sönmedi.

1896'dan sonra aslen gazeteci olan Theodor Herzl'in önderliği altında, dünyaya yayılan Yahudilerin tekrar Filistin'de toplanıp bir devlet kurması için çalışmalara başlandı. Herzl, 21-31 Ağustos 1897'de Basle'de topladığı I. Siyonist Kongre'de temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla Avrupa'da örgütler kuruldu, fonlar oluşturuldu. Toplanan paralarla Filistin'de yaşayan Araplardan geniş topraklar satın alındı ancak; asıl amaç için bunlar yeterli olmadı.

Theodor Herzl, 19 Mayıs 1901 tarihinde II. Abdulhamid ile yaptığı bir görüşmede, "Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin'de bir yurt verilmesini" (gizli kalmak şartıyla) teklif etti, ancak kabul edilmedi.

Meşrutiyet ile birlikte azınlıklara verilen haklar, Yahudilerin de işine yaradı ve özellikle 1914 yılından sonra Filistin'deki Araplardan geniş topraklar satın alıp yerleşmeye başladılar. 1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F.George Picot arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması, Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu.

1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour, Yahudilerin lideri Edmond De Rothshild'e gönderdiği bir mektupla; "Yahudilerin Filistin'de yurt kurmalarını desteklediğini" ifade ederek İsrail devleti yolunu açtı. 1918 yılında Osmanlı askerleri Filistin'den çekildi ve bölge İngiliz hakimiyetine girdi. 1880 ile 1918 arasında Filistin'deki Yahudilerin sayısı 24 binden 65 bine, nüfusun %10'una çıktı. Ardından Araplar ile Yahudiler arasında gerginlikler başladı.

1933 yılıyla birlikte Nazilerden kaçan Yahudi göçmenler de Filistin'e gelmeye başladılar. 3 yıl içinde Yahudi sayısı toplam nüfusun dörtte birine ulaştı ve 335 bin kişi oldu. 1938 yılına kadar Atatürk yönetimindeki Türkiye'den çekinen İngilizler bölgede bir Yahudi devleti kurulması yönünde açık bir girişimde bulunamadılar. Hatta 1937 yılındaki ünlü Peel Paylaşım Planı'na göre Yafa ve Tel Aviv, İngilizlerce Araplara terk edilirken, Yahudilere verilen önemli bir yerleşme merkezi bulunmuyordu. Ancak Faysal, bu planı reddetmekle Filistin Arap Devleti'nin kurulmasına daha o yıllarda engel olmuştu.

Filistinliler, bu şekilde bir yandan Araplar bir yandan Batı tarafından yalnız bırakılıyordu. İngilizlerin paylaşımda Araplara karşı bu kadar tavizkar davranmasında Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni'nin büyük tesiri vardı. Emin Hüseyin Türk asıllıydı ve Filistin politikasında büyük bir ağırlığa sahipti. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler Peel paylaşma planından vazgeçtiler. Takiben de Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atıldı. Fakat, II. Dünya Savaşı'na rastlayan yıllarda Yahudiler daha çok Hitler zulmü ile uğraşmak durumunda kaldılar.

Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllar süren mücadeleler, 1947 yılında Birleşmiş Milletler'e aksetti. Kurulan Filistin Özel Komisyonu, Filistin'in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini, Kudüs'ün ise uluslararası bir statüye kavuşturulmasını önerdi. Ancak öneri Arap ülkeleri tarafından kabul edilmeyince, Yahudiler 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan ettiler. İsrail'in kuruluşu ile birlikte Arap-İsrail Savaşları başladı.

Savaş sonunda Batı Şeria Ürdün, Gazze Şeridi Mısır, kalan topraklar da İsrail tarafından işgal edildi. Tabiatıyla olan yine Filistin halkına oldu ve durumdan komşu Arap ülkeleri ve İsrail kazançlı çıktı. Takibeden yıllarda pek çok Filistin kurtuluş örgütleri kuruldu. Bunlardan en önemlisi gizli olarak 1950'de kurulan Yaser Arafat öncülüğündeki el-Fetih idi. Bu arada Arap ülkeleri, 1964'te Kudüs'te Filistin Kurtuluş Örgütü ve buna bağlı olarak Filistin Kurtuluş Ordusu'nun kuruluşuna yardımcı oldular. Ancak Ahmet Şukayri önderliğindeki FKÖ, 1967 yenilgisi ile etkinliğini yitirdi.

Gazze, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Suriye'ye ait Golan Tepeleri İsrail'in eline geçti. 1 milyondan fazla Filistinli komşu Arap ülkelerine ve özellikle de Ürdün'e kaçtı. 1967 Kasım'ında George Habbaş'ın Filistin Halk Cephesi kuruldu. 1968 Haziran'ında el-Fetih hareketi FKÖ'ye hakim oldu. El-Fetih, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların eşit haklara sahip olduğu demokratik, laik bir Filistin devleti kurulmasını önerdi.

1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'dan çekilme eğilimine girmesi üzerine FKÖ, bu bölgelerde bir devlet kuracağını açıkladı. Ancak, İsrail'in bölgedeki varlığını da kabul eden bu tavır, Suriye desteğindeki örgütler ve Arap ülkeleri tarafından reddedildi ve Red Cephesi oluşturuldu, Filistin Kurtuluş Hareketi parçalandı.

Suriye'nin bölgeye müdahale etmeye başladığı bu dönemden sonra, çatışmalar daha da hızlandı. Lübnan'a da giren Suriye, barış yaparak bölgedeki etkinliğini yitirmek istemiyordu. Bu yüzden Yaser Arafat başkanlığındaki FKÖ, Suriye ve Libya karşıtı Arap ülkelerinin desteğini aldı ve aynı tavrını sürdürerek Filistin'in tek yasal temsilcisi olduğunu belgeledi.

1978 Eylül ayında Enver Sedat İsrail ile Camp David antlaşmasını imzaladı. 1985 Şubat ayında bu kez Ürdün Kralı Hüseyin ile Yaser Arafat ortak harekette anlaştılar. İsrail ile FKÖ arasındaki karşılıklı terör eylemlerinin ardından Arafat, aynı yılın Kasım ayında Filistin mücadelesinin sadece işgal edilen topraklarda süreceğini açıkladı. FKÖ, bir yandan Lübnan'da Suriye yanlısı örgütlerle, diğer yandan işgal altındaki topraklarda İsrail ile mücadeleye girişti.

1986'da Ürdün ile arası bozulsa da 1987 yılında Birleşmiş Milletler'in 242 sayılı kararından sonra 15 Kasım 1988'de bağımsız Filistin Devleti Cezayir'de ilan edildi. Yaser Arafat devlet başkanı seçildi. 1988'de Filistinliler, işgal altındaki bölgelerde silah kullanmadan taşlarla yaptıkları meşhur İntifada hareketini başlattılar.

13 Eylül 1993 tarihinde İshak Rabin ve Yaser Arafat arasında Washington'da imzalanan "Filistin Özerklik İlkeleri Deklerasyonu" ile 5 yıllık bir süre içerisinde Gazze ve Eriha'da "Özerk Filistin Devleti" kurulması kararlaştırıldı. Bölgede başlayan normalleşme sürecinde, 26 Ekim 1994 tarihinde bu kez İsrail ile Ürdün arasında bir barış anlaşması imzalandı. 4 Kasım 1994 tarihinde barışa imza atan İshak Rabin, İsrail Gizli Servisi'nin bir şubesi tarafından öldürüldü.

oyunlar