Viyana'yı Kurtaran Kibir « İlginç olaylar
Viyana'yı Kurtaran Kibir ve Açgözlülük
1683, Viyana önleri
16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'nın kaderi iki hanedanın elindeydi; Habsburglar ve Osmanlılar. Habsburgların başkenti Viyana aynı zamanda Avrupa'da Osmanlı askerinin görülebildiği son nokta idi. Viyana'nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi sadece en önemli rakip hanedanının tasfiyesini getirmekle kalmayacak Orta Avrupa'dan Batı Avrupa'ya doğru Türklere yeni bir yayılma alanı da açılacaktı. Ve böyle bir durumda hiç kuşkusuz Avrupa'nın tarihi çok farklı şekillenecekti.
Viyana'nın fethine ilk kalkışan Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529'da 75 bin kişilik o zamana göre büyük bir orduyla Viyana önlerine gelerek kenti kuşatmıştı. Ama Mayıs'ta İstanbul'dan yola çıkan ordu görülmemiş yağmurların etkisiyle çok ağır ilerleyebilmişti. Bu arada kuşatmada etkili olacak büyük toplarını geride bırakmak zorunda kalmış ve ancak Eylül sonlarında Viyana önlerine gelebilmişti. Üç hafta kadar kenti kuşatan Sultan Süleyman, Avusturya İmparatoru Ferdinand'ın kenti terk etmiş olduğu gerekçesiyle -aslında artık kış bastırdığı için- kuşatmayı kaldırmış ve geri çekilmişti. Kenti alamamış duruma düşmektense kendi kararıyla vazgeçmiş olmayı tercih etmişti.
Ama Viyana'nın fethi Osmanlıların zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150 yıl sonra Temmuz 1683'de Osmanlı ordusu bir kez daha Viyana önlerinde göründü. Bu kez Sadrazam Kara Mustafa Paşa komutasındaki 200 bin kişilik dev bir ordunun elinden Viyana'nın kurtulması bir mucize olurdu! Ama tarihte kazananlar açısından "mucize" kaybedenler açısından ise "fiyasko" olarak nitelendirilecek olaylara da yer var.
Nitekim "Cihan Padişahı"nın Sadrazamının olağanüstü kibri, şehrin yağma edilmeden eline geçmesi için gösterdiği açgözlülüğü ve 11 yıl önce 1672'de Dinyester Nehri kıyılarında yenilgiye uğrattığı Polonya Kralı Jan Sobieski'yi küçümsemesi hem Viyana'yı kurtaracak, hem de bu ihtiraslı sadrazamın kellesine mal olacaktı.
17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve ordusunda çeşitli reformlar yaparak imparatorluğu güçlendiren Köprülü Mehmet Paşa'nın evlatlığı olarak yetişen Kara Mustafa Paşa, Köprülü'nün oğlu Fazıl Ahmet Paşa'dan sonra sadrazam oluncaya kadar bazı önemli askeri başarılara imza atmıştı. Özellikle 1672'deki Kameniçe seferi askeri kariyerinde bir dönüm noktası oldu.
Fazıl Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı sırasında Kaptan-ı Deryalığa getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da yapan Kara Mustafa Paşa, Köprülü ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu ailenin hizmetlerinden memnun olan IV. Mehmet tarafından 1676'da sadrazamlığa getirildikten sonra 1678 ve 1680'de Ruslara karşı savaşlarda başarılı olan Kara Mustafa Paşa en sonunda Kanuni Sultan Süleyman'ın başaramadığını başarmak azmiyle Viyana üzerine sefer için hazırlıklara başladı.
Nisan 1683'de Avusturya'ya açılan savaşta ordu yola çıktığında Sultan IV. Mehmet Belgrat'a kadar ordunun başında geldi. Ancak daha ileri gitmeyi uygun görmeyerek ordunun komutasını sadrazama bıraktı ve Edirne Sarayına ve av partilerine geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan askeri seferler sırasında padişahlar ordunun komutasını verdikleri vezirlerine İslam Peygamberi Muhammed'in bayrağı olduğu kabul edilen Sancak-ı Şerif'i de teslim ederler, böylece sefere yüklenilen anlam farklı bir dinsel boyut da kazanırdı. IV. Mehmet de böyle yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu ve Kabe'nin anahtarlarını emanet ettiği sadrazamına Belgrat'ta peygamberin sancağını da teslim ederek Viyana'ya doğru uğurladı.
Hızla Viyana'ya doğru yürüyüşe geçen Osmanlı ordusu önüne çıkan her şeyi yakıp, yıkıp, yağmalayarak Viyana surlarının önüne geldiğinde Temmuz ayının ortası olmuştu. Yani bu kez birinci kuşatmada olduğu gibi bir gecikme ve savaş mevsiminin sonu gelmiş değildi. Dönemin gözlemcilerinin aktardığına göre Viyana'nın karşısına kurulan ordugah neredeyse Viyana kentinden daha büyük ve daha gösterişliydi.
Viyana'yı ele geçireceğinden hiç kuşkusu olmayan Kara Mustafa Paşa rivayete göre 1500 cariyenin bulunduğu haremini bile yanında getirmişti. En büyük kaygısı da Habsburgların bu zengin başkentini yağmaya uğramadan ele geçirmekti. Osmanlı ordusunun geleneklerine göre zorla fethedilen bir kent bir süre için onu ele geçiren askerin yağmasına bırakıldığından buna meydan vermemek için kentin teslim olmasını sağlamak gerekliydi. Sadrazam da bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı.
Askerin yağma hırsının ve hevesinin azalması için yol boyunca ele geçirilen kasaba ve köylerin yerle bir edilmesine varan bir yağmaya göz yummuş, böylece Viyana'nın fazla hasar görmeden kendi ganimeti olabilmesi için önlem almıştı. Hatta kentin zarar görmesini istemediği için Osmanlı ordusunun en büyük toplarını yanında getirmemeyi bile düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla yetinmişti.
Osmanlı ordusunun Viyana'ya gelinceye kadar yol boyunca saçtığı dehşet ve sergilediği güç karşısında Avusturya İmparatoru I. Leopold ve ailesi kenti terk etmiş ve geride Starhemberg komutasında yaklaşık 20 bin kişilik bir savunma kuvveti bırakarak Linz'e doğru çekilmişti. Bunu öğrenen Viyanalıların iyice morali bozulurken kenti kuşatan Osmanlı ordusunun ise kendisine olan güveni ve zafere olan inancı pekişmişti.
Kara Mustafa Paşa 14 Temmuzdan itibaren bir yandan kenti kuşatır ve bunun için gerekli askeri önlemleri alırken, bir yandan da kentin kendiliğinden teslim olmasını sağlayacak moral bozucu önlemlere ağırlık veriyor, hatta gösteriler düzenliyordu. Viyana'yı savunanların savaşma gücünün kırılması için gereken her şey yapılıyor, adeta bir tür "psikolojik savaş" yürütülüyordu.
Öncelikle ordunun neredeyse Viyana'dan daha büyük, düzenli ve gösterişli bir kent gibi surların karşısına yerleşmesi dikkat çekiyordu. Sadrazamın çadırı gerçekten de bir saray gibi inşa edilmiş, etrafını çeviren diğer paşaların çadırları da konaklar gibi yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının çevresine çiçekler dikilerek küçük bir park yapılması bile ihmal edilmemişti.
Kuşatma için kurulan metris ve tabyalarda da bir tür pervasızlık sergileniyor, birliklerin ve komutanların hareketlerinin de kalenin içindekileri önemsemeyen, ciddiye almayan bir havada cereyan etmesine özen gösteriliyordu. Öyle ki, Osmanlı ordusu istediği anda kenti ele geçirebilecekmiş, kenti savunanların elinden bir şey gelemezmiş gibi davranıyordu. Birlikleri teftiş ederken Kara Mustafa Paşa bile tüfek menziline girmekten çekinmiyor, maiyetiyle birlikte adeta resmi geçit yapmaktan zevk alıyordu.
Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada yer alan bir bahçeyi ziyarete gidiyor, gidişte ırmağı atıyla geçerken birkaç saat sonraki dönüşü için hemen adayla kara arasına bir köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma bölgesinin çeşitli noktalarına sevk edilen birlikler Viyana surlarının dibinde mehteran bölüğünün çaldığı askeri marşların eşliğinde ve gerçek bir resmi geçit yaparak yola çıkıyorlardı.
Bu arada ele geçirilen esirlere de hiçbir şekilde merhamet gösterilmiyor, böylece estirilen terörün yaratacağı korkudan da yararlanılmaya çalışılıyordu. Kuşatma boyunca infazların yapıldığı "Leylek Çadırı" sürekli faaliyetteydi ve binlerce kelle kesilmişti. Daha önceki savaşlardan esir düşmüş Avusturyalı bir hizmetkar sahibini öldürünce o sırada orduda bulunan Avusturya uyruklu 150 hizmetkarın hepsi kılıçtan geçirilmişti. Viyana yakınlarında kuşatılan ve teslim olan bir kasabadaki binlerce kişi de yine kılıçtan geçirilmekten kurtulamamıştı.
Bir yandan da Viyana surlarına çok şiddetli olmayan saldırılar sürüyordu. Zaman zaman yapılan hücumları Avusturya askerleri püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama artık haftaları geride bırakan kuşatma kentin 50 bin kişi civarında olduğu tahmin edilen nüfusunun yaşamını doğal olarak zorlaştırmaya başlamıştı. Ele geçirilen esirlerin verdiği bilgiler de Kara Mustafa Paşa'nın kentin teslim olacağına ilişkin umutlarını güçlendiriyordu.
Bu arada kuşatmanın kaderini tayin edecek birkaç önemli olay meydana geldi; birincisi, İstanbul'dan getirilen Avusturya elçisi serbest bırakılarak İmparatorunun yanına gitmesine izin verildi. Böylece Osmanlı'nın baş edilmez gücüne tanık olan elçinin aktaracağı bilgilerle kentin teslim edilmesinden başka çare olmadığını imparator anlamış olacaktı. Oysa elçinin ordunun zaaflarına ilişkin gözlemleri ve bilgileri de vardı ve bunların Osmanlıların aleyhine kullanılacağı hiç de dikkate alınmıyordu.
İkincisi, daha kuşatma başlarken Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa Viyana'nın arkasına düşen bazı önemli kalelerin fethedilmesinin doğru olacağını söylemiş ve böylece Viyana'ya gelebilecek yardım kuvvetlerinin bu noktalarda engellenebileceğini belirtmişti. Ancak Kara Mustafa Paşa bu öneriyi fazla ciddiye almadı ve düşmanın gücünü abartmak olarak değerlendirdi. Oysa bu yapılmış olsa, gerçekten de kuşatmanın sonlarına doğru gelen yardım ordusu engellenebilir, bir ölçüde yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki meydana savaşına o kadar diri bir şekilde çıkamayabilirdi.
Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun Viyana'ya yardım çağrısının da Avrupa'da pek karşılığı olmayacağı varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan kuşatmanın aynı zamanda imparatora büyük bir askeri kuvvet toparlamak için de fırsat ve zaman kazandırdığı dikkate alınmadan kentin ele geçirilmesini sağlayacak tayin edici saldırılara girişmekten uzak duruldu. 14 Temmuzda başlayan kuşatma artık iki aya yaklaşıp da Eylülün ilk haftasına gelindiğinde Leopold'un ve Jan Sobieski'nin büyük bir orduyla Viyana'ya yardıma gelmekte olduğu öğrenilmesine rağmen Sadrazam bu duruma pek aldırmadı. Kendisini uyarmaya çalışanları da korkaklıkla suçlayarak susturdu.
Böylece uzayan ve artık iki ayı bulan kuşatma Osmanlı ordusu içinde sıkıntılara ve moral bozukluklarına yol açmaya başlamıştı. Yiyecek kıtlığı başlamış ve fiyatlar çok yükselmiş, hayvanların beslenmesi için gereken otun bulunması için artık iki günlük yola gidilir olmuştu. Viyana önlerine gelinceye kadar yapılan yağmalardan elde edilen ganimetlerle İstanbul'a dönmek asker için önemli bir kaygı haline geliyordu. Ya sıkı bir saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya da İstanbul'a dönüş için yola çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu içinde açıkça konuşulmaya başlanmıştı.
Öte yandan Hıristiyan dünyası da Avrupa'nın bu en büyük kentini kuşatan İslam ordusuna karşı harekete geçecek ve Viyana'nın kurtarılması için büyük bir ordunun toparlanmasını sağlayacaktı. Bu girişimlerden ve hazırlıklardan bilgisi olan Viyana'daki savunma kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor ve teslim olmayı düşünmüyordu. Nitekim Eylül'ün başında yaklaşık 100 bin kişilik büyük bir ordu Viyana'nın yardımına gelmek üzere yola çıkmıştı.
Durumu haber alan Kara Mustafa Paşa hala düşmanını küçümsemeye devam etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de küçük olmamasına rağmen kuşatmada görev alan askerlerin sayısını iyice azaltarak veya kuşatmayı tümden kaldırarak bu orduyla meydan savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı birlikleri kaydırarak ve yeniden bir düzenleme yaparak Avusturya İmparatoru ve Polonya Kralı'nın 100 bin kişilik ordusunun karşısına 30 bin kişilik bir kuvvetle çıkmayı yeterli gördü. Bu savaşı kazandığında Viyana'nın da eline olmuş bir meyve gibi düşeceğini umuyordu. Ama hiç de öyle olmayacaktı.
12 Eylül 1683'de meydana gelen savaşta Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğrarken bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakarak hızla Belgrat'a doğru çekilmek zorunda kaldı. Avrupa topraklarında Osmanlılar ilk kez bu kadar ağır bir bozguna uğruyordu. Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan Avusturya ve Polonya ordusu çekilmekte olan Osmanlı ordusunu takip etse sonuç daha da vahim olabilirdi ama buna kalkışmadılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok toparlanarak Belgrat'a çekilmeyi başardı.
Uğradığı bozgun karşısına şaşkına dönen ve hem kendi sorumluluğunu azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak için maiyetindeki birçok komutanın kellesini vurduran Kara Mustafa Paşa bu arada İstanbul'daki padişahın gazabından da kurtulamayacağını herhalde biliyordu. Viyana'nın arkasındaki kaleleri almadan kuşatmaya başlamaması konusunda kendisini uyaran Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa'yı da Viyana önlerindeki meydan savaşında ilk önce bozulan tarafa komuta ettiği ve kendisinden önce çekilmeye başladığı için idam ettirmesi de bir işe yaramayacaktı.
25 Aralık 1683'de İstanbul'dan gelen Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ve Çavuşbaşı Mehmed Ağa Belgrat'ta Sadrazamın huzuruna kabul edildiler. IV. Mehmet'in bu görevlilerinin neden geldiğini herkes gibi Kara Mustafa Paşa da biliyordu. Yine Osmanlı geleneklerine uygun bir şekilde son anma kadar Sadrazama saygıda hiçbir kusur etmediler. Padişahın emanet ettiği Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve Kabe'nin anahtarlarını teslim aldılar. Kara Mustafa Paşa seccadesini serip namazını kıldı ve ardından boğularak idam edildi. Kellesi kesilerek verilen görevin yerine getirildiğinin kanıtı olarak Topkapı Sarayına gönderildi.
17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücünde değildi. Batı Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybedeli epey olmuştu. Ama yine de Viyana'nın belki bir süre için Osmanlıların eline geçmesini engelleyen şey Kara Mustafa Paşa'nın olağanüstü kibiri ve açgözlülüğü olmuştu.
Boşuna dememişler; "Az tamah, çok zarar getirir!"
Not Defteri « Atatürk'ün Gizemi
Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:
"Mazhar not defterin yanında mı?"
"Hayır paşam."
"Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel."
Mazhar Müfit Kansu'nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra: "Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya (Kalem Mahsus Müdürü) bileceksiniz, şartım bu..."
Paşa'nın şartı kabul edildi. Bundan sonrasını olayın şahidi Mazhar Müfit Kansu'nun ağzından dinliyoruz: "Öyleyse tarih koy" dedi. Koydum: 78 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.
"Pekala yaz" diyerek devam etti. "Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır... Bu bir. İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç örtünme kalkacaktır. Dört Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir."
Bu anda kalem elimden düşüverdi. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu. Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdum. "Neden duraksadın?" dedi. "Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var" dedim.
Güldü...
"Bunu zaman gösterir, sen yaz" dedi. "Beş Latin harflerini kabul etmek." "Paşam yeter, yeter..." dedim. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: "Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter" dedim.
Defterimi kapattım. "Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşçakalın" dedim. Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal'i doğruladığını ve Mustafa Kemal'in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım...
Aradan yıllar geçmişti...
Çankaya'da akşam yemeklerinde birkaç defa: "Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum'da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti" demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.
Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu'ndan dönüyordu. Ankara'ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu. Ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım!...
Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı'nın başında da bir şapka vardı. Kendisi ne ise? Fakat kendisim karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Başkanına da şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: "Azizim Mazhar bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?"
Zerdüştlük « Dinler Tarihi
Zerdüşt ahlakçılığının temelini iki ilke oluşturur; Hayatın devamı ve kötülüğe karşı mücadele. Hayatı devam ettirmek için insan, toprağı işlemeli, hayvan yetiştirmeli, evlenmeli ve çocuk sahibi olmalıdır. İnzivaya çekilmek ve bekârlık kınanmaktadır. Saflık ve kirlilikten (ölüm, cinler vb.) kaçınmak değerli sayılır. Kötülükle savaşmak için insanlar kötülüğün güçlerine ve onun yanında olan insanlara karşı gelmelidir. Zerdüştlük iki zıt gücün evrensel yönetimini tanırken, tek tanrıcılığı vurgular.
İyiliğin güçlerini Ahura Mazda (Aklın Efendisi) yönetir, kötülüğün güçlerini ise Agna Mainyu (Ahriman ="Kötü Ruh"). Her rakibin de kendisine ait savaşçıları vardır. Bir tarafta melekler ve baş melekler, diğer tarafta da cinlerle şeytanlar. Kıyamet Günü'nde iyi galip gelecek, kötüleri cezalandırmak, iyileri dünya üzerindeki cenete yerleştirmek için Sayaşant adıyla bir Kurtarıcı (Mesih) ortaya çıkacaktır.
Bu dinin önemli bir özelliği, her evde sürekli bir şekilde yanan kutsal ateştir. Ateş, güneşin kendisini sembolleştiren tek tapınma simgesidir ve en yüce temizleyici olarak görülür.Zerdüştlük, 2600 yıl önce Mezopotamya'da ortaya çıkmıştır.Kurucusu, Spenta Zarathustra (Zerdüşt)'dır. Kutsal metinleri, Zend Avesta ve Vendidat'tır.
Ölüm ve Sonrası
Aryan mitolojisini incelerken, hemen nihai büyük hesaplaşmaya geçemeyiz. Bu mitolojide büyük hesaplaşmadan önce ferdi hesaplaşma durağı vardır. Birey olarak insanın, bilinen hayat sürecinin sona ermesi. Diğer bir deyimle insanın ölümü ile başlayan ferdi hesaplaşma süreci, Aryan mitolojisinde değişik zaman dilimlerinde değişik şekillerde yorumlanmıştır.
Aryanlar'da ölüm son değildir. Buna göre insanlar öldüklerinde, ruhlarının yeraltı ülkesine doğru "seyahatı" başlar. Gitmek durumundaki bu ülke, "ölümlü ilk insan" olan Yima'nın yönettiği yeraltı krallığıdır. Fakat ruhların bu krallığa seyahati hemen başlamadığı gibi kolay da değildir. İnsanın ruhu (urvan-avdenak. Urvan teni şekillendiren, onun belli bir şekle girmesini sağlayan ruhsal öğedir) ayrıştığı cesedin başından, üç gün boyunca ayrılmaz.
Bu üç günlük süre ölünün aşağıya doğru seyahatinde hayati öneme sahiptir. Çünkü bu süre boyunca şeytani güçler tetikte beklemektedir. Bu savunmasız ruha saldırmak için fırsat kollamaktadır. Bunu önlemek için bütün iş, ölünün geride kalan yakınlarına düşmektedir. Onlar bu süre boyunca mezarı başında ağlaşır, dua ederler.
Üç gün boyunca oruç tutarlar. Kurban keserler. Bu kurbanı kutsal ateşe sundukları törenler eşliğinde kutsarlar. Din adamı bu süre boyunca ölünün başında dualar okur, sunulan gıdaların tümünü eti kutsadığı gibi kutsardı. Aryanlar ayrıca ölülerine bu süre boyunca, temsili olarak yiyecek sağladığı gibi onların mezarları başına giyim eşyası elbise taşımayı da ihmal etmezlerdi. Böylece kendilerine bağımlı olan ölülerini hem beslemiş hem de giydirmiş olurlardı. Ölüler sonradan başlamış olan yolculuğu için güçlenmiş olurlardı. Üçüncü günün sonunda ölü artık yalnız olarak çıkacağı seyahate hazır sayılırdı.
Kimbilir belki de ölünün kendisinden önce giden yakınları onun yolunu beklemeye ve kucaklamaya hazırdır yeraltı krallığında. Ama kucaklamak için aceleye gerek yok. Daha kat edecek çok yol var.Yer altından uzunca bir kanal karanlık. İlk dönemeç, ilk tehlike bir yer altı nehri. Bu karanlık nehri geçmek için ya bir su taşıtı veya geçit vasıtası ile geçilir.
Zerdüşt bunu daha da mükemmelleştirmiş. Bir köprü "Çinvato pereto". Köprünün sağında solunda birer yırtıcı köpek. Geç de geçesin. Bu güçlü ve tehlike karşısında ölünün yapacağı hiçbir şey yok. Görev dünyada kalan yakınlarına bilhassa büyük oğula düşmektedir. Dua edecek her gün bir kap yemek pişirip yoksullara verecek. Bir din adamına dua ettirecek. Yiyecek sunma üçüncü gününden otuzuncu gününe kadar devam edecek. Otuzuncu gün bir kurban kesilip, yine dinsel bir tören düzenlenir. Böylece ölü yer altı dünyasına daha da adepte olduğu varsayılır. Ama onun hâlâ desteğe ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç tereddütsüz yerine getirilir. Bundan sonraki dönemde her ay onun ruhuna adanacak bir kurban bu destek için yeterli sayılır. Aylık kurban kesimi bir yıl boyunca sürdürülecektir.
Birinci yıldan sonra dünyevi gıdaya olan sembolik bağımlılığı daha da azaldığına hükmolunur. Bundan sonra kurbanlar yılda bir kez kesilir. Bu işlem otuz yıl devam ederdi.
Eski Aryanlardan Dersim Alevi Kürtlerine Kalan Miras
Yukarıdaki yazılı kaynağını Zerdüşt'ün gathalarından alan ve günümüze kadar değişik biçimlerde ve değişik din ve inançların egemenliğine nazaran değişik dinler adına günümüz Dersim'inde hâlâ yaşamaktadır. Şöyle ki, Dersim Alevilerinde yaşadığımız asırda, ölü gönderme geleneği. Birinci gün kurban kesilir, dualar deyişler okunur. Sonrası islami kurallara göre yıkanır. Yıkama işlemi de Zerdüştilerdeki gibidir. Ancak Zerdüşt Mazda inancında ölünün başı kuzeye, ayaklara güneye, yüzü güneşe dönük yıkanır ve defnedilir. Alevi geleneğine göre yön kıbledir.
Definden sonra, ikinci gün ölünün elbiseleri yıkanır, kişisel eşyaları toplanır, hayır için fakirlere verilmek üzere hazırlanır. Üçüncü gün kurban tığlanır. Yemek yapılıp gelen misafirlere yedirilir. Tarımsal gıdalardan helva, kömbe yapılıp mezarı ziyaret edilir, lokma dağıtılır.
Üçüncü günden sonra, kırk günlük yas başlar. Kırk gün boyunca Kuran okuyabilen bir hocaya her gün Kuran okutulur. Her akşam bir kap yemek hazırlanıp bir yoksul aileye götürülür. Kırk gün dolduktan sonra, bir kurban daha kesilir. Yemek yapılıp yedirilir. Kuran okutulur ve yas sona erer. Ama işlem bitmez. Daha bir yıl Kuran okunur. Buna hatim diyoruz. Bir yıl sonra bir kurban tığlanır. Mezarı ziyaret edilir. Üzerinde yasin okunarak üç kez Allah, Muhammed ya Ali denilerek ilk kazma vurulur ve mezarı yaptırılır. Bundan sonra da, her yıl sonbaharda ölü aşı diye bir gelenekleri var Dersimlilerin. Göçen ölülerin ruhlarına kurban kesip yemek çekme ve Kuran okutma. Bu işlem hemen hemen her yıl tekrarlanır Dersim'in dindar ve hali vakti yerinde olanlarda.
Dikkat edilirse ruhun yer altı krallığına yolculuğunda, bir köprü önüne çıkar (Cinvato-pıreto). Bu köprü, İslam inanışında "Sırat köprüsü" olarak yerini alır. Ve müminleri o köprüden Cennet'e taşır.
Zerdüşt öğretisine ve Mazda inancına göre ilkel insan (Gayo Maretan) Zerdüşti takvimine göre (Before Religion) dinden önce 6000 Milattan önce 6630 yıl önceye rastlar. Günümüze göre 8628 yıldır. Zerdüşt dini İsa'dan 630 yıl öncedir.
Zerdüşt öğretisinde ve Mazda inancında Kelime-i şahadet Zerdüştiler'in Fravarane (itikat) dedikleri ve bir nevi kendilerini tanıttıkları bir temel dini cümleleri vardır: "Ben kendimi Mazda'nın tapıcısı ve Zarahustra'nın takipçisi olarak açıklıyorum. Kötü güçlerin düşmanı iyi güçlerin dostuyum. Ahüra Mazda'nın kurallarına bağlıyım."
İslamdaki Kelime-i şahadet de anlam bakımından aynıdır. Şöyleki; "Ben Allah'ın birliğine, Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna şahitlik ederim." Görülüyor ki, birinde tanrı Ahura Mazda'dır. İkincisinde tanrı Allah'tır. Birinde peygamber Zerdüşt'tür. İkincisinde peygamber Hz Muhammed'dir. Kötü güçlerin düşmanı, iyilerin ise dostu.
oyunlar