Tarih

Çanakkale Savaşı « Türkiye Tarihi

Osmanlı Devleti 20. yüzyıla geçmişin ağır yükünün yorgunluğu altında girmiştir. Avrupa ise 1815’te tesis etmeye çalıştıkları "Avrupa Birliği’nin" sahte tebessümlerini yoketmeye başlayan korkunç bir silahlanma yarışının gölgesi altındadır.

Silahlanma yarışı, devletlerarası rekabet, ekonomik ve psikolojik üstünlük iddiaları, 1914 yılında, dünyanın o zamana kadar gördüğü en korkunç ve yıkıcı savaşı başlatmıştır. Savaş tüm dünyayı kapsamış, o zamana kadar bilinmeyen toplu imha silahları kullanılmış ve sonuçta milyonlarca insan ölmüştür.

Savaşa kim neden girdiğini bilmeden, bu kargaşaya sürüklenmiştir. Müslüman bir Hintli ya da bir Mısırlı, Osmanlı'ya karşı savaşırken; bir Osmanlı da daha beş yıl önce kendi toprağını işgal etmiş olan bir Avusturyalı askerle yan yana çarpışabilmiştir.

Osmanlı Devleti, başlangıçta tarafsız kalmayı başarabilmiştir. Ancak daha sonra Devlet'in, İtilaf Devletleri nezdinde yaptığı çabaların boşa çıkmasıyla, Alman yandaşlığına doğru bir gidişat başlamıştır. Buna bir de Enver Paşa’nın kaybedilen toprakları geri alma isteği ve Almanlara olan aşırı güveni eklenince, modern zamanların en yıkıcı savaşına Osmanlı Devleti de sürüklenmiştir.

Özellikle, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Baron von Wangenheim’ın İttihat ve Terakki üyeleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Wangenheim, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı'na girmeleri için aktif olarak çalışmış ve sonunda istediğini başarmıştır. 2 Ağustos 1914’te imzalanan Osmanlı-Almanya ittifakı, çok geçmeden sonuç vermiş, 29-30 Ekim 1914 tarihinde, Odesa ve Sivastopol’un bombalanmasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmiştir.

Ancak, Mustafa Kemal ve bazı aydınlar bu savaşın Osmanlı Devleti için iyi sonuç vereceğine inanmıyorlardı. O, müttefiklerimizin savaşı kazanacağına ihtimal vermediği gibi, Osmanlı Ordularının komuta zincirinin, Almanların eline teslim edilmesinden rahatsız olmuştur. Bu duruma, elinden geldiği kadar karşı çıkmış ancak O’nun düşünceleri Enver Paşa ve kurmayları tarafından dikkate alınmamıştır. Mustafa Kemal, tarihte eşine ve benzerine rastlanmayan bu savaşın büyük millet ve hükümetlerin kaderini tayin edeceğine inanmaktadır.

Savaşın sonunda Mustafa Kemal’in tahminleri tamamen doğru çıkmış; İttifak Devletleri yenilgiye uğramış, bu savaşa katılıp da eski düzenini muhafaza edebilen hiçbir devlet kalmamıştır.

Çanakkale Cephesi

Çanakkale Boğazı’nı ele geçirerek İstanbul’u işgale ve Osmanlı Devleti'ni ortadan kaldırmaya yönelik ilk teşebbüs, 1807’de Napolyon Savaşları sırasında Rusya’ya yardımın bir çabası olarak, Amiral Sir John Duckwort tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştı.

Daha sonra 1904’te, İngiliz Donanma Amirali 1. Lord Fisher, Çanakkale Boğazı’nı zorla geçme meselesini incelemiş, sonunda bu işin çok tehlikeli olacağı sonucuna varmıştı. 1906’da İngilizler tarafından yeni bir araştırma yapılmış ve sonunda böyle bir saldırının yapılamayacağı kanaatine varılmıştı. 1911-12’de Yunanlılar da benzer bir proje üretmişlerse de onların planları, kara harekatını içermesi ve çok sayıda askere ihtiyaç olması sebebiyle uygulamaya konulamamıştı.

Çanakkale Boğazı’na karşı askeri bir operasyon teşebbüsü daha 1914 Ağustosu'nda düşünülmeye başlanmıştır. Ancak, Osmanlı Devleti tarafsız olduğu için bu harekât yapılamamıştır. Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla, boğazların ele geçirilmesi konusu ciddiyetle ele alınmaya başlanmıştır. Bu defa da ilAn edilen saval çağrısının ne gibi sonuçlar ortaya çıkaracağı bilinmediğinden, Çanakkale’de bir cephe açılmasına tereddütle yaklaşılmıştır.

İngiliz Parlamentosu'nda, Çanakkale’de yeni bir cephe açılması konusunda sert tartışmalar olmuştur. Sonunda bu fikrin başlıca mimarı olan İngiliz Bahriye Bakanı Wiston Churchill’in önerisi kabul edilerek, cephenin açılmasına karar verilmiştir. Churchill’e göre; "Çanakkale’ye asker sevkedilirse İstanbul’u almak mümkün olabilecekti".

Çalışmalara başlayan Churchill, yeni açılacak cephe ile ilgili planları hazırlayan bölgedeki İngiliz Komutanı Amiral Carden’e fikrini sorduğunda Carden, 11 Ocak tarihli telgrafla, "düşmanın moral durumuna bağlı olarak harekâtın bir ay alabileceğini" bildirmiştir.

Başlangıçta Çanakkale’de bir cephe açılmasına taraftar gibi görünen Amiral Fisher, 25 Ocak 1915’te Churchill’e gönderdiği raporunda; bu harekâtın imkansız olduğunu ve başarı elde etmenin çok zor olacağını, cephenin açılmasının kuvvetleri dağıtmak demek olduğunu, donanmanın tehdit unsuru olarak kullanılmasının daha uygun olacağını belirtmiştir.

Fisher, bu düşüncesinde yalnız değildi, 12 Mart 1915’te Çanakkale Cephesi, İngiliz Kuvvetleri Komutanlığı'na atanan Hamilton, yolda, kurmayı Aspinal’e, "Şansız bir serüven olacak bu.. Karımı, şapkasının tülünün üstünden öptüm", demiştir.

İngiliz kamuoyu da bu hareketin sonuçlarını merak ediyordu. Dönemin tanınmış genç şairi Robert Brooke’ın düşünceleri sanki İngilizlerin hislerine tercüman oluyordu: "İnanılmayacak kadar güzel bir şey bu. Kaderimizin bize bu kadar yardımcı olacağını tasavvur edemezdim. Demek Galata Kulesi 15’lik toplarımızın altında paramparça olacak. Demek deniz, top gümbürtüleriyle kana boyanıp, leş gibi olacak. Demek Ayasofya’nın mozaiklerini, lokumları, halıları yağmalayacağım. Demek ki bizler, tarihte bir çağın dönüm noktası yaratacağız. Oh.. Tanrım! Hayatımda bu kadar mutlu olamamıştım! Hiç bu kadar tam bir mutluluk hissetmemiştim. Tamamen bir yöne akan bir ırmak gibi! Birden anladım ki, çocukluğumdan beri hayatımın tek arzusu İstanbul’a karşı askeri bir harekâta katılmakmış .."

Mehmetçik

Çanakkale Savaşı’nda Mehmetçik, insan üstü bir gayretle savaşmıştır. Mehmetçik, kendisine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmiş, bu uğurda binlercesi şehit olmuştur. Mehmetçik, öyle insan üstü bir gayret sarfetmiştir ki, birçok başarı, insan üstü metafizik olaylarla açıklanmıştır.

Bu konuya ait anlatılan en ilginç olaylardan biri, bir İngiliz alayının kayboluşudur. İngiliz resmi kayıtlarına da geçmiş olan bu olayda; bir alay, Yeni Zellandalı asker, 21 Ağustos günü Korudağı üzerindeki bir bulut kümesi içine girip gözden kaybolur ve bulutların havaya yükselmesinin ardından bölgedeki askerlerin tamamının kaybolduğu görülmüştür.

İngilizler 1918’lere kadar bu alayın akıbeti hakkında Türk makamlarından bilgi istemişse de, Osmanlı Devleti, savaş kayıtlarında bu birliğe ait bir bilgiye rastlanmadığını ifade etmiştir. Çanakkale’de her taş, her ağaç, her dere, bir olağanüstülüğe sahne olmuştur. Her biri kutsallaşan; Derviş Ali, Ezineli Yahya Çavuş, Mehmet Çavuş, Bekir Çavuş, Asteğmen Muzaffer, Hacı Mesut, 276 kiloluk top mermisini topun namlusuna süren Seyyit, Çanakkale’de Mehmetçik'in kahramanlıklarının somut örnekleridir.

Çanakkale’de sadece adlarını bildiklerimiz değil, adlarını bilmediğimiz binlerce Mehmetçik de aynı kahramanlık ve fedakârlıkla savaşmıştır. Mehmetçik, bu savaşta şehit olacağını bilmektedir. Şehitliği en büyük mertebe kabul etmektedir. Boyabatlı Aşık Mustafa şehit olduğunda, üzerinden çıkan Çanakkale Destanı adlı eserinin şu dizeleri bu duyguyu en güzel şekilde açıklamıştır: "Bugün vatan, bizden razı olacak Nefer şehit, ordu gazi olacak".

Çanakkale Savaşı’nın büyüklüğünü ve Mehmetçik'in nasıl bir kahramanlık sergilediğini anlamak için istatistiklere bakmak yeterlidir. 18 Mart Savaşı'nda sadece Dardanos tabyasına, her birinde 10-15.000 şarapnel bulunan 4.000 gülle atılmıştır. Bu derece yoğun ateşe rağmen Mehmetçik hiçbir yılgınlık göstermeden cehennemi bir ateş altında dayanmayı bilmiş ve düşmana geçit vermemiştir.

Yalnızca Arıburnu Muharebelerinde, düşmanın ilerlemesini önlemek için 20.000 şehit verilmiştir. 6, 7, 9 Mayıs saldırılarında, İngiliz ve Fransız Kuvvetleri, 50.000 kişi ve 72 kara topuna sahipken, Türkler 30.000 kişi ve 56 topa sahip olmalarına rağmen düşman başarı sağlayamamıştır.

6 Ağustos 1915’te, İngilizler saldırıya geçtiklerinde Arıburnu’nda Türk Kuvvetleri 19.000, İngilizlerinki ise 37.000 kişi idi. Suvla-Anafartalar Bölgesi'nde ise 2.500 Türk’e karşı 26.000 İngiliz, yani 11 misli bir kuvvetle saldırılmıştır. Bu üstünlüklerine rağmen düşman, bir türlü istediği başarıyı elde edememiştir.

Çanakkale Muharebeleri’nde iki tarafta ağır kayıplar vermiştir. İngilizler, savaş alanına 459.000 insan getirmişler ve bundan 119.000 ölü ve yaralı verilmiştir. Ayrıca 100.000 hasta ve güçsüz insan geri gönderilmiştir. Fransızların kullandıkları insan sayısı toplam 80.000’e ulaşmıştır. Kayıpları 26.000’i bulmuştur. Türkler ise 66.000 ölü ve 152.000 yaralı vermişlerdir. Bu yaralıların 110.000’i ağır yaralı veya bir daha savaşmayacak durumda olanlardan oluşmaktadır.

Ve Sonuç

Çanakkale Savaşları sadece Dünya Savaşı'nda bir cephe olarak algılanmamalıdır. Çanakkale Savaşları, Türkiye Toprakları'nda cereyan etmişse de sonuçları itibariyle savaşa uzaktan yakından katılmış tüm ülkeleri ve geleceklerini etkilemiştir. Bu yönüyle dünya tarihi içinde önemli bir dönüm noktasıdır.

Büyük ümitlerle Çanakkale’ye saldıran ve kesin zafer kazanacaklarına inanan İngilizler, Gelibolu’yu boşaltmaya ancak iki ayda karar verebilmişlerdir. Çünkü, hiç kimse bu büyük yenilginin sorumluluğunu almak istememiştir. Yaşamında büyük başarılara imza atmış olan Churchill bu savaş için, "yegâne mağlup olduğum savaş" ifadesini kullanmıştır. Çünkü, Gelibolu’yu boşaltmak hem bu kararı veren siyasetçinin hem de İngiltere’nin şeref ve haysiyetine büyük bir darbe olmuştur.

Bu yenilgiden sonra özellikle İslam Ülkelerinde, İngiliz Hükümeti'ne karşı bir takım isyanlar başlamıştır. Çanakkale Savaşları’nda yenilgiye uğrayan İngiliz Hükümeti, İngiliz Meclisi'nde desteğini yitirmiş; bunun sonucunda Muhafazakâr Parti ile koalisyona girmek zorunda kalmış, İngiltere, siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiştir.

Kurtuluş Savaşı sonrası yeni bir Türk-İngiliz çarpışması gündeme geldiğinde Çanakkale yenilgisi ve Mehmetçik'in savaş gücü akıllara gelmiş, başta Çanakkale’de savaşa katılanlar olmak üzere Türklerle yeni bir savaş istenmemiştir. Bu sebeple, İngiliz kamuoyunda yapılan savaş taraftarı kampanyalar başarısız olmuş ve bilindiği gibi Türk Kuvvetleri, İngiliz işgali altındaki bölgeleri savaş yapmadan devralmıştır.

Yıllarca sonra, sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir ve Tunus’taki Müslümanların göğsünde çok defa Türk Bayrağı ile Atatürk’ün resimleri bulunmuştur. Bu durum Çanakkale Savaşları’nın ve bu savaşlarda Mustafa Kemal’in gösterdiği azim ve kararlılığın, dünyadaki diğer milletleri ne derece etkilediğinin ibret verici belgesidir.

Çanakkale Zaferi, bir bakıma Asya’da esaret altındaki ülkelerin, Batı zihniyetine karşı kazandığı bir zaferdir. Buradaki sınırsız vatan sevgisi ve milliyetçilik duyguları, teknik ve zenginliği yenmiştir.

Çanakkale’de Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkışı başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan milli mücadele ruhu, Çanakkale’den kaynaklanmıştır. Anadolu ve Trakya’nın, Türklerin vatanı olduğunu dünyaya kabul ettirilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında bu inancın rolü olmuştur.

Millet-devlet-coğrafya arasındaki sıkı ittifakın, savaştaki önemi ortaya koyulmuştur. Emperyalist Hıristiyan güçlerin mağlup edilebileceği, dünyaya ispat edilmiştir. Çarlık Rusyası’nın desteklenmemesi sonucu zayıflaması ve daha sonra da çöküşü üzerinde etkili olmuştur.

Çanakkale Savaşları’nın Türk Tarihi açısından tek olumsuz yanı; Türk Ordusu'nun en seçkin, en iyi eğitilmiş okur yazar kesiminin elverişsiz şartlar altında savaşması ve şehit düşmesi ile devletin aydın kesimini bu savaşta yitirmiş olmasıdır. Özellikle, bu aydınların büyük bölümünü yetiştiren Türk Ocağı, İngilizlerin dikkatini çekmiştir.

İngilizler, İstanbul’u işgal ettikleri zaman İngiliz işgal komutanı, Çanakkale’de kendileriyle savaşan Osmanlı Ordularında milliyetçi bir ruh olduğu gerekçesiyle ilk olarak Türk Ocağı'nı işgal ettirmiş, ardından da askeri müesseseler işgal edilmiştir.

Çanakkale’de iki farklı dünya, iki kültür çarpışmış, bu farklı dünyaların insanları bir nebze olsun birbirini tanımış, İngilizlerin deyimiyle Johny Türk, kimin uygar ve daha medeni olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Çanakkale’de Türkler vatanlarını savunan mazlumlar olarak, dünyaya vatan sevgisinin ne demek olduğunu öğretmişlerdir.

Rakipleri onların mertliklerine ve cesaretlerine hayran kalmakla birlikte, vatanlarını savunan Mehmetçik'in iman ve vatan sevgisini anlayamamış; tarihten gelen önyargıları ile her biri bir destan yaratan Mehmetçik'i fanatiklik ve vahşilikle suçlamayı da ihmal etmemiştir. Çünkü, Hamilton ve düşman, Anadolu İnsanı'nın vatanına, dinine, namusuna yüklediği anlamdan habersizdi.

İlk Avustralyalılar Kimlerdi? « Tarihi Gizemler

Zaman: 40.000, 60.000 yıl önce?
Mekân: Avustralya

Uzun zaman önce...
Kaptan Cook'tan önce,
Macassanlar'ı görüyoruz
Gelmişler Bana ile (kuzeybatı rüzgârı)
Gelmişler Bulunu ile (güneydoğu rüzgârı)
JAMES BARRIPANG, 1994.

Avustralya'nın yerli halkının ataları, bazı geleneksel inanışlarına göre hem doğanın hem de insanların oluşturulduğu Düş-Zamanı'nda yaratılmışlardır. Bu nedenle onlar için kökenleri bir muamma değildir. Oldum olası hep oradadırlar. Kökenlerinin zamanı da önemli değildir. Çünkü Düş-Zamanı geçmişi, günü ve geleceği, kronolojiyi önemsiz bir kavram yapacak biçimde birleştirir.

Ancak bilimadamları için ilk Avustralyalıların gelişlerinin yeri ve zamanlaması 200 yıldır çözülmeyi bekleyen bir esrardır. İlk Avustralyalılar kimlerdi? Nereden gelmişlerdi? Buraya nasıl varmışlardı? Ne zaman gelmişlerdi? insan evriminin küresel tarihindeki yerleri neydi?

Bu sorular her yeni model yeni kuramlarla, kanıtlarla ve tarihlendirme teknikleriyle karşılaştıkça çözümlenmeden kalmaktadır.



(Solda) Güneydoğu Asya'nın Homo erectus'u, ilk Avustralyalılarda benzerlikler gösteriyor. (Ortada) Wadjak iskeleti, iki büyük kara kütlesi sınırında ve bölgedeki tarımın kökenlerinin yakınında bulunmuştur. Bu insan, kuzeydeki Asyalılar'la güneydeki Aborijinler arasında bir halkadır. (Sağda) Nacutrie'den bir kafatası: Yüksek ve geniş alınları ve iri yapılarıyla Murray Nehri'nin Kow Bataklığı-Coobol bölgesinin insanları, en iriyarı ve güçlü Avustralyalılar'dı.

İLK AVUSTRALYALILAR NEREDEN GELDİLER?

Avustralya, Güneydoğu Asya kütlesinden, bugün Endonezya ve Malezya olarak bilinen yerlerden iskân edilmiştir. 19. yüzyılda Eugene Dubois tarafından Cava'da bulunan Homo erectus fosillerinin ilk Avustralyalıların ataları olabilecekleri iddia edilir.

Araştırmalar Homo erectus'un Cava'da 1,74 milyon yıl önce bulunduğunu saptamıştır. Güneydoğu Asya'daki 100.000 yıldan eski iskeletler pek azdır. Cava'dan Wadjak, Sarawak'tan Niah ve Palawan'dan Tabon hep 10.000 yaşındadırlar.

Küresel buzullaşma ve erimeyle bin yıl içinde deniz düzeyleri değiştikçe, Avustralya, kimi zaman Tasmanya ve Yeni Gine'yle birleşerek Sahul olarak bilinen kara parçasını oluşturmuştur. Ancak denizin en çok çekildiği düzeylerde bile Sahul, Güneydoğu Asya'dan ayrıydı. Şu halde Avustralya'ya ancak kayıkla ve kanoyla gidilebilirdi ve anatomik olarak modern olan, düşünce ve yetenek olarak bizlere benzer insanların, yapraklardan örme yelkenli bambu sallar inşa etmiş olmalarım hayal etmek pek güç değildir.

Bölgenin rüzgârları ve akıntıları yolculuğun sonunda karaya ulaşılmasını âdeta garanti eder ve ufkun hemen ötesinde karanın olduğu göçmen kuşların uçuş yollarından ve kurak mevsim yangınlarının dumanlarından da anlaşılır.

Avustralya'ya ilk gidenler herhalde deniz kıyısındaki balıkçı köyleri gruplarıydı ve bunlar sonunda Timor Denizi'nin güney kıyılarına yerleşmiş olmalılardır. Kıyı şeridinin çok uzun olması düzinelerce grubun birbirlerinin alanlarına tecavüz etmeden aynı anda yerleşmiş olmalarım mümkün kılmış olacaktır. Eğer bu doğruysa, o zaman ilk Avustralyalılar'ın sayıları binleri bulmuş olmalıdır.

Ayrıca Avrupalılar geldiklerinde yerliler denizci değilse de, 10.000 yıl önceki deniz düzeyindeki son yükselmeyle tamamen yalıtılmış olduklarım düşünmek yanlıştır. Son birkaç yüzyıldır Macassanlar'ın balıkçılık seferleri gayet iyi belgelenmiştir ve evcil bir köpek türü olan dingonun 4000 yıl önce gelmiş olması da sürekli bir trafik olduğunun diğer bir kanıtıdır.



(Solda) Aborijin tarihi, bir yalıtım tarihi değildir. James Barripang, bir Endonezya prau'su (tekne) resmi gösteriyor. (Sağda) Güneydoğu Avustralya'da belki de 60.000 yıl önce Mungo Gölü kıyısında gömülmüş olan Mungo 3'ün Avustralya ailesi içinden olan ve Afrika soyundan ayrı olan bir mitokondriyal DNA taşıdığı (kadın soyundan devralınmaktadır) saptanmıştır.

İNSAN, AVUSTRALYA'YA İLK KEZ NE ZAMAN GELDİ?

Arkeologlar 20. yüzyılın ortasına kadar Avustralya'ya ilk göçün son buzullaşma sırasında (25.000 ile 13.000 yıl önce), deniz düzeyinin en son alçak olduğu sırada gerçekleştiğine inanıyorlardı. Ancak 1970'lerin başlarında ilk Avustralyalıların bundan çok önce geldikleri artık anlaşılmıştır. Yeni keşfedilen tarih belirleme yöntemleriyle, Avustralya'nın iskânının araştırılması da birlikte gelişmiştir.

1961'de radyo-karbon testleriyle 9000 yıl öncesi ölçülürken, 198l'de bu tarih 38.000 yıl geriye götürülebilmiştir. Malakunanja, Jinmium ve Mugo gibi yerlerde belirlenen tarihler şimdi bir kısım arkeologların ilk iskânı 60.000 yıl, hatta daha da geriye götürmelerine yol açmıştır.

Ancak tarihleme yöntemleri ve sonuçların yorumu konularında hâlâ önemli tartışmalar vardır. Bazıları 40.000-45.000 yıl önce inandırıcı bir iskân belirtisi olmadığını iddia ederken, diğerleri 60.000 yılın muhafazakâr bir tahmin olduğunu söylemektedirler.

Kazı stratejileri, örnekleme yöntemleri ve tarih saptama teknikleri soruşturuldukça tartışmalar da şiddetlenmektedir. Bir başka sorun da son 10.000 yılda deniz düzeyinin yükselmesiyle eski çağ kalıntılarının büyük bir kısmının kıyı boyunca 100 metre su altında kalmış olmasıdır.

Ancak insanların 40.000 yıl önce bütün kıtaya yayıldıklarını bilmekteyiz. Şimdi Tasmanya'da Warreen'de, Nullarbor ovasında Allen's Mağarası'nda, güneybatı Batı Avustralya'da Upper Swan'da, Murray ve Darling nehirleri yakınında Willandra Gölleri'nde, Yeni Gine'de Huon yarımadasında ve New Ireland'da Matenkupkum'da 35.000 yıldan eski tarihler vardır. Aborijinler çölün ortasını en az 22.000 yıl önce yurtları yapmışlardır.

Bu ilk Avustralyalılar değişen iklimlerle ve farklı ortamlarla karşılaşmış olmalıdırlar. Deniz düzeyinin alçak ve Tasmanya ile Yeni Gine'nin Avustralya'ya bağlı olduğu dönemlerde, güneydeki sıradağların ve Tasmanya'nın yüksek doruklarının üzerinde küçük buzullar vardı. Baharlarda eriyen buzların taşırdığı nehirler şimdikilerin dokuz katı fazla suya sahiptiler.

Willandra Creek'in de aralarında olduğu bu eski nehirler çok daha kuru, soğuk ve rüzgârlı bir arazide akmaktaydılar. Mungo 3 adıyla bilinen insan böyle bir zamanda gömülmüştü. O günden sonra pek çoğunda görüldüğü gibi yüzü Mungo Gölü'ne, ayakları doğuya bakıyordu. Yakın zamanda bunun 60.000 yıl öncesine ait olduğu belirlenmiştir ve gömülme tarihî üzerinde hâlâ tartışmalar sürüyorsa da, kendisi bilinen en eski Avustralyalı'dır.



İLK AVUSTRALYALILAR KİMLERDİ?

Çağdaş yerli Avustralyalılar, tıpkı Avrupalılar ya da herhangi bir kıta grubu gibi bölgeden bölgeye fiziki değişiklikler gösterir. Bu farklılık için iki temel açıklama vardır. Göç modelleri çoklu köken ve farklı ata gruplarının varlığını gözönüne alırken, evrimsel modeller ise biyolojik çeşitliliği farklı ortamlardaki ayıklama süreçlerinde ve sosyal ve coğrafi sınırları aşan evlilik kalıplarında araştırırlar. Bu durumda, görülen biyolojik çeşitlilik insanların yeni ülkenin çevre farklılıklarına uymalarından mı, yoksa farklı iskân gruplarının gelişleri ve aralarındaki evlenmelerden mi kaynaklanmıştır?

20. yüzyılın büyük bir bölümünde fiziki farklılığı açıklamak için göç modelleri kullanılmıştı. 1941'de, radyokarbonla tarih saptama icat edilmeden önce, Joseph Birdsell gözlemlenen farklılıkların farklı grupların üç göç dalgasından doğduğunu ileri sürmüştü. Alan Thorne 1970lerin başında ikili bir göç modeli ileri sürmüştür. Onun Kow Bataklığı'ndaki keşifleri, güneydoğu Avustralya'da Murray Nehri kıyılarında iri yarı, güçlü kuvvetli insanların yaşadığının kanıtlarını ortaya koymuştu.

Kow Bataklığı'ndan daha eski olan Mungo Gölü'ndeki kalıntılar daha narin yapılıydı. Thorne, kalıntılar arasındaki bu farklılığı onları kuzeydeki eski fosillerle ilişkilendirerek açıkladı. Daha iri ve daha güçlü grubun ataları Cava'daki Homo erectus'tan, daha narin olanlar ise daha yukarıdaki Çin7 den gelmişlerdi.

ilk iskânın tarihleri geriledikçe yerli halk arasındaki fiziki çeşitlilikler için evrimsel açıklamalar da önem kazanmıştır. On binlerce yıl çöl ortamında yaşayan insanlar, daha uzun kol ve bacaklarla daha ince bir görünüm kazanırlar. Willandra Gölleri'nin halkı buzul çağında çöllerde yaşıyorlardı. Yine bunun gibi Murray Nehri gibi kaynak bakımından zengin bölgelerde yaşamış olanların iri yapıları da yöreye uyum sağlamalarıyla açıklanabilir.

Avustralya'da, 10.000 yıldan eski 90 kadar iskelet bulunmuştur. Bunların çoğu parça parçadır. Genellikle Willandra Gölleri'nden, Coobol Creek'ten ve Kow Bataklığından gelmektedirler. Son ikisi Murray Nehri'nin kıyısında aralarında 50 kilometre olan iki farklı yerde bulunmuştur ve ikisi de, tarihte Baraparapa kabilesi bölgesi olarak bilinen alan içindedir.

Araştırmalar günümüzden 10.000 yıl öncesinde yaşamış olan bu insanların daha iri ve kalın yapılı olduklarını ortaya koymuştur. Bunlardan en iyi bilinenleri -Cohuna, Nacurrie, Kow Bataklığı ve Coobol Creek- Murray Nehri'nin herkese açık olmayan bir bölgesinden gelmiştir. Bunlar herhangi bir insan grubunun rastlanmış en iri dişlerine, geriye yatık bir alna ve gelişmiş kaş çıkıntılarına sahiptirler. Keilor ve Willandra Gölleri iskeletlerinin çoğu ise daha az kaba yapılı olup, çağdaş Aborijin insanına fiziki olarak daha da yakındır.

İLK AVUSTRALYALILARDIN ATALARI KİMLERDİ?

Anatomik bakımdan çağdaş insanların ve bunların dünyaya yayılmalarının kökenlerini arama araştırmaları iki model halinde kutuplaşmıştır: Bölgesel Devamlılık Modeli ve Afrika'dan Çıkış Modeli. Bölgesel Devamlılık modelinde, Homo erectus Afrika'dan Avrasya'ya yayılmış ve 1,74 milyon yıl önce Cava'ya varmıştır. Eski Dünya'da Homo erectus'tan evrim toplulukların evlilik yoluyla birleşmesiyle olmuştur.

Çağdaş Homo sapiens 130.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu modele göre Solo'da ve Ngandong'da bulunan Homo erectus fosilleri Avustralya Aborijinlerinin atalarıdır. Pek çok araştırmacı 10.000 yıl öncesinin Avustralyalılarımla Cava fosilleri arasında kesintisiz devam eden bir soyun benzerliklerini bulmuşlardır.

Afrika'dan Çıkış modelinde ise, çağdaş insanlar 130.000 yıl önce Afrika'da gelişmiş, jeolojik bir dönemde Asya'ya geçmişler ve belki de Hindistan ve Güneydoğu Asya kıyılarını denizden geçerek 60.000 yıl önce Avustralya'ya yerleşmişlerdir. Bu çağdaş homo sapiens'ler, yol boyunca bütün yerleşik Homo erectus nüfusu öldürmüşler ve bir buçuk milyon yıl sürece yakınında yaşadıkları halde, onların atmadığı adımı atarak Avustralya'ya geçmişlerdi. Bu, "yıldırım saldırısı" modelidir.

Böylece, Afrika'dan Çıkış modeline göre Cava'daki Homo erectus fosilleri -Solo ve Ngandong- Avustralya aile ağacındandır ve ilk Avustralyalılar 130.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıkan atalardan türemişlerdir. Bölgesel Devamlılık Modeli, Homo erectus'u ilk Avustralyalıların atası olarak kabul etmeye devam etmektedir.

O zaman belki de en şaşırtıcı soru, Homo erectus'un neden Avustralya'ya o gayet kısa son geçişi yapmadığıdır. Yoksa bunu yapmışlar mıdır? Bölgesel Devamlılık modeli bizim Avustralya'da 100.000 yıldan eski insanların kalıntılarını göreceğimiz olasılığını açık bırakmıştır. Bu pek mümkün değilse de, imkânsız da değildir.

Bodmin Moor « Tarihi Eserler

Bodmin Moor, İngiltere toprakları üzerinde ender görülen bir durum olarak tarih öncesi çağlardan bu yana nispeten el sürülmemiş halde kaldı. Kuzeyinde, yaklaşık 400 metre yüksekliğindeki piramit biçimli Rough Tor Tepesi bulunmaktadır. Bu tepe millerce uzaktan bile net bir biçimde görülebilir. Hemen yakınında yuvarlak tümsek Brown Willy bulunmaktadır.

414 metre yüksekliğiyle biraz daha yüksek olmasına karşın, komşusu kadar dikkate değer bir yer değildir. Bu bölgedeki taşların büyük bölümü, araziyi ikiye bölen A30 kamyon yolunun kuzeyinde bulunmaktadır. Ama bu yolun güneyinde, Hurlers adlı önemli üçleme daire, buna ek olarak daha küçük C'raddock Moor, Goodaver ve Altarnum Dokuz Taşı yer almaktadır.

Hâlâ bölgenin içinde kalmak üzere ama biraz daha uzakta, Duloe adlı ilginç taş dairesi vardır. Çapı sadece 10 metredir ama taşları saf beyaz kuvarstır ve yükseklikleri 1.49-2.65 metre arasında değişmektedir. Bu taşlar Cornish daireleri içinde en yüksek olanlarıdır. Bölgede bu dairelerle bağlantılı düşünülebilecek iki tarihi yapı daha vardır. Bunlar Castilly ve Castlewich anıtlarıdır. Castilly, güneybatıda A30 ile A391'in kesiştiği kavşağın yakınlarındadır. Castlewich ise, Callington kasabasının güneybatısında yer alır.

Uzaktan bakıldığında bu bölge çok sık ağaçlarla kaplıymış gibi görünür. Ama birçok yüksek yer gibi, arazi Neolitik çağlarda temizlenmiş ve o zamandan bu yana otlak olarak kullanılmıştır.

Buradaki taş daireleri Wiltshire'dakilerle aynı görkeme sahip değildir. Hatta bazıları biri tepelerine çıkana kadar zorlukla farkedilebilir. Birçok noktada, yakın zamanda yeniden keşfedilmiş olan Louden Hill'da olduğu gibi taşlar ya devrilmiş ya da kaldırılmıştır. Ayrıca bölgede bulunan ve taş daireleriyle çağdaş olduğu belli olan çok sayıdaki barakalar (antik evlerin ataları olarak), bölgenin çok popüler olduğunu da göstermektedir. Çok sayıda taş dikkati çektiği için, kısmen gömülmüş olan dairelerin farkedilmesi çok zordur.

Çoğu dairede, taşların yüksekliği bir metreden fazla değildir ve hatta bazılarında daha da alçaktır. Buna karşın, daireler çok etkileyici özellikler sergilemektedir. Güneş doğumu noktasını işaret etmeleri, birçok farklı araştırmacı tarafından söylenmiş ve desteklenmiştir. Hatlar, güneşin Brown Willy üzerinde yükseldiği dönemde ekinoksa işaret etmektedir. Bu aynı zamanda Fernacre Dairesi ve Leskernick Kuzey Dairesi ile ilgili dünya dışı bağlantı varsayımlarına da uymaktadır.

Dairelerin çapları Altarnum Dokuz Taş Dairesi'nde 13 metreden Louden Hill Dairesi'nde 45 metreye kadar çıkmaktadır. Bu dairelerin büyüklükleri, yakınlardaki yerleşim merkezlerinin tahmini nüfusunu yansıtmamaktadır. Köyün merkezinde yer alan bir kilisenin aksine, taş daireleri yerleşim merkezlerinden uzakta bulunmaktadırlar. Bunun nedeni, konumlarının astronomik ve geometrik amaçlar taşıması ya da dini törenlerin yerleşim merkezlerinin uzağında yapılması gereği olabilir.

Christopher Tilley, World Archaeology'de (Dünya Arkeolojisi, sayı 28 [2] 1996) yayınlanan bir makalesinde bölgedeki yapılarla ilgili şunları söylemektedir:

“Bunların belli şeyler öğrenilecek, hatırlanması, izlenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken taşlar olduğunu söylemek istiyorum. Öğrenmek, hatırlamak, izlemek ve düşünmek, hepsi eğitim ve birikim gerektiren süreçlerdir. Ve böyle bir bilgi hem kişi için geliştirici hem de dini otoritelerin ayinlerinin etkisini artırıcı etki taşır... Bu taşlarda hayati önem taşıyan bir ritüel bilginin varolduğunu ve bu bilginin din uzmanları tarafından taşınan yeryüzü bilgisi olduğunu, ruhsal güçlerin işe karıştığını söylemek istiyorum.”

Dairelerin bazıları çapı belirlenmiş ve düzgün bir çevresi bulunan "gerçek daire"dir ama diğerleri düzensizdir. Fernacre Dairesi ve Stannon Dairesi düzgün dairelerdir ve Thom bunların karmaşık geometriyle yaratılmış olabileceklerini söylemiştir. Ama başka bilim adamları göz kararı yapıldıklarını savunmuşlardır.


BODMİN MOOR ŞEKİLLERİ

Bir sonraki adım, John Barnatt'ın mükemmel çalışması Prehistoric Cornvoall (Tarih Öncesi Corawall)'da yer alan ızgara koordinatlarını kontrol etmekti. Ana hata, Stannon Taşları'nı da kapsamaktadır. Barnatt buranın konumunu SX 1257 8010 olarak vermiştir. Bu hata, Cheryl Straffon'ın hazırladığı The Earth Mysteries Guide to Bodmin and North Cornwall (Bodmin ve Kuzey Cornwall'daki Yeryüzü Gizemleri İçin Rehber) adlı kitapçığında da tekrarlanmaktadır.

Doğru koordinatlar, SX 1257 8000'dir. Tutarlı olmak çok önemlidir. En küçük bir kayma, özellikle yapılar birbirlerine yakın olduklarında açısal bağlantılarını saptırır. Bu kitaptaki diğer incelemelerde olduğu gibi, bütün hesaplamalar 10 metrelik bir hata payıyla sınırlanmıştır.

Başlangıçta inceleme için sadece taş dairelerini kullanmayı düşündüm ama sonra gözlem için kullanılmış olan Tor'lardan bazılarını da eklemeye karar verdim; arazinin hemen sınırındaki Castlewich ve Çastilly gibi. Tor'lar hakkında bir destek, Christopher Tilley'in yukarıda bahsettiğim makalesinden kaynaklanmaktadır:

“Leaze dairesi, 30 metreden daha uzak olmayan bir mesafededir ve bundan farklı herhangi bir konumda (eğimde bulunduğu için) Rough Tor tamamen görünmez kalacaktır. Louden Hill taş dairesi de benzer bir durumdadır.”

Ayrıca Trethwvy Quoit ve bir toprak seti içinde üçgen şeklinde dizilmiş 50'den fazla taşın da bulunduğu Arthur's Hall'daki yeryüzü şekillerini de ekledim. Bunların tören amaçlı kullanıldıkları düşünülmektedir ve bölgede bulunan dairelerle hemen hemen çağdaştır. Tablo 4'de, bahsedilen yapılar detaylı olarak verilmektedir.

Ondokuzuncu yüzyılda, Journal of Royal Anthropological Institute (Kraliyet Antropoloji Enstitüsü Günlüğü)'de A. L. Lewis dairelerin birbirleriyle bağlantıları ve bölgedeki diğer önemli özellikler hakkında bilgi yayınlamıştır. Listelediklerinden üçü, çalışmamızla ilgilidir:

1- Stripple Taşları - Garrow Tor - Fernacre Diaresi- Rough Tor
2- Stannon Dairesi - Fernacre Dairesi - Brown Willy
3- Trippet Taşları - Leaze Dairesi - Rough Tor

oyunlar