Tarih

Amerigo Vespucci « Genel

Amerika Kıtası’na adını veren İtalyan denizci Amerigo Vespucci, Mart 1454’te Floransa’da doğdu, 22 Şubat 1512’de İspanya’da öldü. Coğrafya ve kozmolojiye küçük yaşta ilgi duyan Vespucci, bu alandaki bilgilerini amcası Giorgio Antonio’dan aldığı derslerle derinleştirdi. 1479’da Medici ailesinin temsilcisi olarak Fransa’ya gitti. Ülkesine dönüşünde Lorenzo de Medici’nin bankasında çalışmaya başladı. 1491’de Medici’nin İspanya’da Sevilla’da bulunan gemicilik şirketinde görevlendirildi.

Bu görevi sırasında üçüncü seferine çıkmak üzere Kristof Kolomb ile tanıştı. Mayıs 1499’da Alonso de Ojeda komutasındaki bir filoyla bilinen ilk keşif gezisine çıktı. Bu gezisi sırasında Brezilya kıyılarını dolaştıktan sonra Amazon Nehri’nin denize döküldüğü noktaya ulaştı. Dönüş yolculuğunda Trinidad ve Haiti Adası’nı dolaşan Vespucci, kendisinden önce bu bölgeyi dolaşan Kolomb gibi yeni bulunan toprakların, Asya Kıtası’nın parçaları olduğunu düşünüyordu. Yeni bir sefer düzenleme yolundaki isteğinin İspanya Krallığı tarafından reddedilmesi üzerine, 1500’de Portekiz’in hizmetine girdi.

Brezilya kıyılarının İspanyollar tarafından bulunan topraklar ile bir ilişkisi olup olmadığının araştırılması için görevlendirilen Vespucci, Mayıs 1501’de ikinci keşif gezisine çıktı. Cabo de Santo Agostinho’ya ulaştıktan sonra Rio de Janeiro Körfezi’ni keşfetti. Ardından, güneye yönelerek Rio de la Plata’ya indi ve Patagonya kıyılarını dolaştıktan sonra Temmuz 1502’de Lizbon’a geri döndü. Bu gezi sırasında bulunan toprakların Asya Kıtası’nın parçaları olmadığını farkeden Vespucci, daha sonra mektuplarında bu topraklardan (Yeni Dünya) adıyla söz etmiştir.

1503’te üçüncü bir keşif gezisine çıkan Vespucci, yolda fırtınaya tutuldu ve bir sonuç elde edemeden ertesi yıl geri döndü. 1505 yılında yeniden İspanya’nın hizmetine girdi ve Sevilla’ya yerleşti. 1508’de baş kılavuzluğa (piloto mayor) atanan Vespucci, yeni bulunan bölgelerin haritalarının yapılmasına ve denizcilerin yetişmesine katkıda bulundu. İlk kez, 1507’de Martin Waldseemüller tarafından Fransa’da yayımlanan bir coğrafya kitabında, Yeni Dünya (bugünkü Güney Amerika) bu toprakların bağımsız bir kıta olduğunu kanıtlayan Amerigo Vespucci’nin adıyla anılmıştır.

Almanya ve Berlin Duvarı « Tarihteki İlginç Olaylar

Almanya ve Berlin Duvarı
1944, Almanya

Fransızların Maginot Hattının kuzeyinde Ardenne'leri geçişlerinden bir hafta sonra Alman orduları Manş Denizi kıyılarındaydı. Modern savaş tarihinin en büyük başarılarından birini gerçekleştirmişler ve üç haftadan kısa bir sürede Fransa'yı teslim almışlardı. İngiltere yalnız kaldı. O yaz ve 1940 sonbaharında asla gerçekleşmeyecek bir Alman işgalini beklemeye koyuldu.

İki yıl sonra durum tamamen değişti. İngiltere'nin yakında çökecek önemsiz bir ülke olduğunu düşündüğünden Hitler yüzünü Rusya'ya döndü. Şimdi 1942'lerin sonuydu ve Stalingrad'da tükenmek üzere olan bir Alman ordusu vardı. Başka bir ordu da El Alamein'de İngilizlere yeniliyordu. Kuzey Afrika'daki birlikler ise Amerikan kuvvetleri tarafından paralanıyordu. Er yada geç, belki bir yıldan daha kısa bir sürede, İttifak devletleri Manş Denizi'ni kontrol altına alıp Fransa'yı işgalden kurtarmak için saldırabilirlerdi.

Maginot Hattı bir başarısız savunma anıtı gibiydi ve Fransa için kötü bir ündü. Ancak Almanlar da kendi Maginot hatlarını yaptılar. Teknik açıdan Fransızlarınkinden çok daha üstündü ama seçilen yer felaketti. Ancak Stepnen Ambrose gibi bazı tarihçiler yaptıklarının o zaman için makul göründüğünü iddia eder. Belki de bu büyük aptallığın nedeni Erwin Rommel'in sorumluluğunda inşa edilmiş olmasıydı.

Rommel adı Nazi tarihinin en büyük taktik ve operasyon ustasına aittir. Politik olarak güçlü bir askerdi ve 1944'de Hitler'e düzenlenen darbenin içinde yer almıştı. Eğer başarılı olsaydı Almanya'nın başına da geçebilirdi. Ancak Gestapo'nun eline düşmesinden sonra intihar etmeye zorlandı.

1942-43 kışında Kuzey Afrika'da Almanların savaşı kaybedişinden sonra Rommel geri çağrıldı. Sözde bir burun rahatsızlığı vardı ama esas amaç savaşı kaybetmiş olmasıydı. Hastalığından kurtulur kurtulmaz Führer'le görüşmüş ve Hitler Müttefik kuvvetlerin Fransa üzerinden gelişebilecek bir saldırısına karşı savunma hazırlamasını Rommel'den istemişti.

Batı Duvarı, bir Nazi propagandasıydı ve her yerde çok güçlü olduğu anlatılıyordu. Rommel de işin başına geçecekti. Rommel kabul etti ancak böyle bir görev için emir komuta zinciri çok karışık ve yetkileri çok sınırlıydı.

Aslında çok salakça olan bu plan nasıl oldu da devam ettirildi? Rommel aslen Batı Duvarı fikrini benimsemişti ve savaşın kaderinin "su kıyısında" belirleneceği lafını da etmişti.

Bu işe isteyerek girip silahlardan sorumlu Albert Speer ile ortak çalıştı. Beton gibi maddelerin sağlanmasında ona öncelik tanınmasını ayarladı. Ancak Rommel, Batı Duvarının durumunun pek parlak olmadığını kısa bir keşif sonucunda anladı.

Sonraki yıl Rommel yüz binlerce askeri harekete geçirdi. Askerler ya çok genç ya da Rus savaşlarından kalma eski askerlerdi. Deniz kıyısında surlar yapmak için büyük kaynaklar kullanıldı. Uzunluğu 3000 kilometreyi geçen tüm sahil şeridi çıkartmaya karşı çelik bir setle korunacaktı. Rommel çok fazla kaynak tüketir olmuş ve daha da fazla istiyordu. Maginot Hattından daha güçlü bir setti bu. Milyarlarca dolar harcandı ama aslında sonuç koskoca bir hataydı. Yaptıran Büyük Rommel olunca tarihsel açıdan bazıları için kabul edilebilir duruma geliyordu.

Bu setin yapılmasının somut sonuçlan oldu. Pas de Calais bölgesinde savunma hayli güçlüydü dolayısıyla buradan bir çıkartma yapılamazdı. Bu durumda dikkatler ikinci uygun yer olan Normandiya'ya çevrildi.

Rommel, İttifak devletlerinin deniz yükseldiğinde saldırmasını bekliyordu. Ancak deniz çekildiğinde bir kumsaldan kıyıya çıkacakları kimsenin aklına gelmedi. On binlerce ton çelik ziyan olmuştu.

Surlara gelince, en önemli sorun şu; eğer sur yapacaksanız her yeri çevirmek zorundasınız. O zaman düşman zayıf bir yer arar, bulur. Ama siz de oradan gelecek saldırıya yoğunlaşırsınız.

Yüz kilometrelik sahil şeridinde Müttefiklerin karaya çıkabilecekleri tek yer Omaha'daydı. Omaha ise bir delik gibiydi. Bir sabah Müttefikler saldırdı ve tüm askerler buradan sızdı. Sonucunda ise Almanya Fransa'yı kaybetti.

Alman Batı Duvarı tarihin en devasa fiyaskolarından biridir. Fransızların Maginot Hattı her şeye rağmen bir işe yaramıştı çünkü hiç olmazsa Almanlar bu hatta saldırmayı göze alamamış, kuzeyden, hattın olmadığı noktadan Fransa'ya girmişlerdi. Ama Almanların hattı böylesi bir işe de yaramadı. Omaha ve diğer dört noktada karaya çıkan Müttefikler önünde Alman ordusu bir gün bile duramadı.

Bununla birlikte birçok tarihçi, çıkartma sabahı Rommel cephede işinin başında olsa ve istediği yetkiler de verilmiş olsa Müttefikleri gerisin geriye denize dökebileceği görüşündedir.

Fransa'ya yapılan saldırının komutanlarından ve Maginot Hattını kuzeyden ilerleyerek etkisiz kılmayı önerenlerden biri de Rommel'di ama daha sonra kendisi yine bir işe yaramayacak benzer bir hattı kurmaya kalkışmıştı. Gerçi işin şöyle bir yana daha var; eğer Rommel'in duvarı işe yarasa ve Müttefikler Normandiya çıkarmasında başarısız olsaydı, altı ay sonra dünyanın ilk atom bombası Hiroşima'ya değil muhtemelen Berlin'e atılacaktı. Onun için belki de bu fiyasko sonuçta Almanya'nın hayrına olmuştur.

Virginia Woolf « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1882-1941)

1882 Virginia Woolf ile aynı yılda (1928'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi) Norveçli ozan Sigrid Undset de dünyaya gelir.
1910 "Bloomsbury" grubu üyesi Roger Fry tarafından İngiltere'de düzenlenen ilk "Son empresyonistler" sanat sergisi (Cezanne, Van Gogh, Matisse).
1910 Virginia Woolf İngiliz kadın hakları hareketi için çalışır.
1918 İngiltere'de seçim reformuyla 30 yaş üzerindeki kadınlara seçim hakkı tanınır.
1928 İngiltere'de kadınların seçmenlik yaşı 30'dan 21'e indirilir.
1929 Virginia Woolf ve kocası Berlin'e giderler. 1929 Berlin'de ilk televizyon yayını.
1930'lar "Agfa Box"un icadıyla fotoğrafçılık daha da yaygınlaşır.
1932 Dünya Ekonomi Krizi doruk noktasına ulaşır.
1933 Hitler, Reich Başbakanı olur.
1933 Virginia Woolf, Cambridge Üniversitesi'ne çağrılır.
1939 Hitler'in Polonya'ya saldırısı ile 2. Dünya Savaşı başlar.
1940 İngiltere'ye şiddetli hava saldırıları başlatılır.
1941 İngiliz ozan James Joyce ile Virginia Woolf, aynı yılda ölür.

"BİR KADININ PARASI VE DE KENDİNE AİT BİR ODASI OLMALI."

"Virginia'nın dikişle arası hiç iyi değildi. İç çamaşırlarını bile çengelli iğneyle tuttururdu. Ekmek ve pasta hazırlama, portakal reçeli yapma ve bir sürü basit yemekleri pişirme konusunda da daha iyi değildi."

Bu cümleler ev işlerinde pek az yeteneği olan bir kız öğrencinin karnesinden alınma değildir. Bunlar 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olan Virginia Woolf hakkında, 1977'de yayınlanan bir biyografiden alınan cümlelerdir. Marcel Proust ve James Joyce gibi çağdaşlarının dikiş, yemek ve pasta pişirme becerisi üzerine eleştirmenler ve biyograficiler şimdiye kadar kafa patlatmamışlardır. Fakat Virginia Woolf bugüne kadar bu ölçütlere göre değerlendirilegelmiştir. Ve kendisi edebi saygınlığına rağmen, zaman zaman "Kadın olarak eksikliğinin" acısını duymuştur.

Bunun yanı sıra, Ginia Stephen daha çocukluğunda kesin kararını vermiştir. Tek isteği yazar olmaktır. Bu arzusu da kendisine hiç garip gelmez. Baba evinde -babası Leslie Stephen deneme yazan, yayımcı, biyograf ve tarihçidir- daha küçük bir kızken ünlü çağdaş yazarları tanır: Alfred Lord Tennyson, Henry James, Thomas Hardy. Ginia Stephen ve kardeşleri için bu isimler yalnızca uzaktan izlenen ünlüler değildir.

Daha sonraları şairlerin kendisi için birer "Tanrı" değil, senin benim gibi konuşan insanlar olduğunu keyifle anlatacaktır: "Tennyson örneğin, bana Tuzu ver' ya da Tereyağı için teşekkür ederim' derdi hep."

Büyük, canlı bir aile içinde korunan, güven içinde her türlü ihtiyacı karşılanan bir çocuk her şeye rağmen neden yalnızlık çeksin ki? Yedi kardeşinin dördü, anne ve babasının daha önceki evliliklerindendir. Kendisinden on iki ve on dört yaş büyük olan üvey ağabeyleri Gerald ve George, dışarıdan terbiyeli görünen delikanlılardır. Aile içinde gerçekten neler olduğunu ise Virginia Woolf yıllar sonra itiraf etmeye cesaret bulur.

"Daha küçücükken, bir defasında Gerald beni ayağa kaldırıp vücudumu ellemeye başladı. Elini elbisemin altından içeri sokup gittikçe daha derinlere ittiğinde hissettiklerimi hâlâ hatırlarım. Kasıldım, bir an önce beni bırakmasını umarken, eli cinsel organlarıma yaklaştı fakat orada durmadı. Cinsel organlarımı da elledi. İrkilip onu ittiğimi hatırlıyorum; bu boğuk ve karmaşık duygular için söylenecek doğru söz nedir? Herhalde çok kuvvetli bir duygu olmalı ki hâlâ hafızamdan çıkmıyor."

Virginia Woolf bunu neredeyse altmışında yazmıştır. Çocuk olarak kime güvenebilirdi? Niçin annesine gitmedi? Canlı, neşeli, dengeli biri olarak tanınan Julia Stepnen gerçi bu büyük ailenin odak noktasıydı, fakat öyle her şeyi düzenli ve kontrol altında tutmak zorunda olan bir kadın, yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk için özel bir kişiden çok, herhalde bir kurum gibi bir şey olmalıydı.

"Çocukluğumun odak noktasında neşeyle dönen, insanlarla kaynayan, eğlenceli bir dünyanın yaratıcısı" olarak görür annesini, geriye baktığında.

Stephen ailesi yaz aylarını daima Cornwall'da geçirir. Çocuklar kriket oynar, kayalara, ağaçlara tırmanırlar. Virginia ve üç yaş büyük ablası Vanessa'nın erkek kardeşleri gibi üstlerine başlarına dikkat etmeden azmalarına aldırılmaz. Londra'daki evlerinde Stephen ailesinin çocukları kendilerine özgü bir Ev gazetesi çıkarırlar. Tabii geleceğin yazarı Virginia işin öncüsüdür. On yaşındayken uzun makaleler yazar ve büyüklerin ilk yazı denemelerini nasıl bulduklarını izler. Babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktır. Fakat okula sadece Stephen ailesinin erkek çocukları gidebilir.

Thoby (Virginia'dan iki yaş büyük) ve Adrian (bir yaş küçük) "dışarı" çıkabilirler. Daha sonraları Cambridge'de öğrenim göreceklerdir. Virgina ve Vanessa evde kalır ve orada eğitilirler. Hatta öylesine eğitilirler ki, yeğeni ve biyograf Ouentin Bell, "Virginia Woolf hayatı boyunca hep (sıkıntıdan) parmaklarını saymıştır," diye yazar. Eğitim ve bilgi erkek işidir. Kadınlar bu akıllı er kekleri itaatle dinlemek ve onları pohpohlamak için vardır. Bir sürü ayrıcalıktan yararlanmalarına rağmen bu temel ilke Stephen'ın kızları için de geçerlidir. Virginia genç bir kadıh olarak yetiştirilmesi gereken ve çaresizce direndiği bu zamanı "yedi mutsuz yıl" olarak adlandırır.

Annesi öldüğünde on üç yaşındadır. O yaz Virginia ağır bir sinir hastalığına tutulur. Korkunç sesler duymakta, insanlardan korkmaktadır. Sokağa çıkmaya cesaret edemez. Kesin istirahat ve bol süt içmesini önerir ev doktoru ve çok duyarlı genç hastasına her türlü dersi yasaklar. Virginia'nın kendisini toparlaması uzun zaman alır. Sonraki mutsuz yıllarını, yetişkin biri olarak etraflıca anlatmıştır.

Kendisine ve kız kardeşi Vanessa'ya görgü kuraları öğretilmeye başlanmıştır artık. Hoplayıp zıpladıkları, hayal kurdukları, her şeye boş verdikleri dönem tamamen sona ermiştir. Kızlar toplum içine girmek zorundadır. Üvey ağabey George bu görevi severek üstlenir. Genç kızlar sadece öğleden önceleri bu Viktorya tarzı baskıdan -birkaç saatliğine- kurtulur; ressam olmak isteyen Vanessa resim dersine gittiğinde ve Virgina eve gelen öğretmenden Yunanca dersi alırken. Fakat George, babasının da onayıyla, elbiselerin ve saç tuvaletinin resim ve Yunancadan daha önemli olduğuna hükmetmiştir.

Bir keresinde, o sırada hoşuna gittiği için bir mefruşat dükkânından ucuz yeşil bir döşemelik kumaş satın alıp bundan bir gece elbisesi diktirdiğinde, George misafirlerin önünde Virginia'ya "Yukarı çık ve parçala onu!" diye bağırarak haddini bildirir. Yıllar sonra, gene bir depresyon geçirdiğinde güncesine şunları yazacaktır Virginia: "Başarısız. Evet bunu anladım. Başarısız. Başarısız. Ah, yeşil renge olan tutkuma nasıl da güldüler!" Tabii bu "yeşil renk" ile gençliğin anısı arasında bir bağ olup olmadığı belirlenememiştir.

Gerçekse, çocukken açık, uyanık ve bilinçli olan Virginia'nın, genç kız olarak kendisini ilk kez "başarısız" hissetmesidir. Hayatında sık sık ortaya çıkan kriz durumlarında, her defasında kendisi için bu sözü kullanır: "Başarısız".

Hayal kırıklığına uğrar. Toplumsal kurallara uyamaz. Salon sohbetleri ve ipek giysiler tiksindirir onu. Bir balo sırasında dans etmek yerine bir kitapla karanlık bir köşeye çekilir. Kendisine tanıştırılan genç erkekler onu hiç ilgilendirmez.

1904'te babasının ölümünden sonra ikinci bir sinir krizi geçirir. Kuşların Yunanca koro halinde ötüşlerini, Kral Edward'ın açelya çiçekleri içinde müstehcen şeyler fısıldadığını duyar. Virginia'nın gerçek yaşama dönmesi uzun zaman alır. Vanessa ve kardeşleri Thoby ve Adrian ile birlikte yirmi iki yaşındayken Londra'nın Bloomsbury semtindeki bir eve taşınır. Virginia için bu değişiklik ve yer değiştirme bir çıkış, bir kaçıştır, "Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve içmeye kararlıydık. Her şey yeni, her şey başka olmak zorundaydı. Her şey denendi."

Katı toplumsal kuralları ile George ve Gerald, babalarının ölümünden sora kendilerinden küçük üvey kız kardeşleri üzerindeki etkilerini yitirirler. Onları topluma karşı dikkatli olmaya artık kimse zorlamamaktadır. Miras olarak çok para kaldığı için şanslıdırlar. Katı kurallara bağlı olmadan geceler boyu birlikte oturmak, tartışmak, sanat, edebiyat, din ve aşk üzerine konuşmak.

Virginia Stephen'ın tüm bu gizli arzuları Bloomsbury'de yerine gelir. Hukuk okuyan erkek kardeşleri Thoby ve Adrian eve erkek arkadaşlarını getirirler. Ressam, eleştirmen, yazar, felsefeciler Stephen'larda toplanırlar. Böylece Birinci Dünya Savaşı'ndan önce "Bloomsbury" grubu oluşur. Bundan sonraki on yıl içinde Londra'nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan arkadaş grubudur bu.

Geceler boyu süren tartışmalardan çıkan sonuca göre ortak arzuları "yaşamın, görüntülerin altındaki derinlerine inmektir". Katıldığı bu sohbetler Virginia'yı ilerideki yazarlık hayatı bakımından önemli ölçüde etkiler. Üniversite öğrenimi kendilerine kapalı olan Virginia ve Vanessa, ilk kez mantıklarını kullanabilir ve artık yalnızca güzellikleriyle parlamak zorunda değildirler.

Vanessa 1907'de "Bloomsbury" grubundan bir arkadaşı olan Clive Bell ile evlenir. Virginia, Vanessa'nın kocasının şahsında yazarlık çalışmaları için samimi ve ciddi bir eleştirmen bulur. Fakat yeniden "başarısızlık" duyguları ortaya çıkmıştır.

"29 yaşında hâlâ evlenmemiş bir 'başarısız'. Çocuğu da yok üstüne üstlük, ruhen hasta ve yazar falan da değil," diye yazar bir depresyon anında Vanessa'ya. Yeniden bir dinlenme kürü verilir kendisine. İlk romanı Voyage Out (Dışarıya Seyahat) yayınlandığında otuz üç yaşındadır. Eleştirmenler kitabını över, zeki, kurnaz ve yaşam hırsıyla dolu bulurlar. Fakat ancak üçüncü romanı Jacob's Room (1922) ile anlatım tekniğinin nelere yol açacağı ve kendisinin "romanı ıslah" etmekte iddialı olduğu anlaşılır.

Klasik romanın beslendiği dış olaylar onda odak noktası değildir. İç dünyayı anlatan yeni bir biçim arar. Onun için önemli olan, yazarak kendisini yerine koyduğu insanın bilinçaltı süreçlerine girmektir. Dış olayları izleyerek değil, insanın içindeki ritmi izleyerek yazar.

Picasso ve Matisse'in sanatseverleri son derece kızdırdıkları bir dönemde kahkaha ve öfke yaratmaya çalışır. "Bloomsbury" dostlarından, sürüden ayrılanın başına neler geleceğini bilmektedir. Buna rağmen "süslü püslü romanlara, aptalca biyografilere ve geveze eleştirmenlere" azimle veriştirir. Unutmamak gerek: Daha ünlü değildir, bu tür fikirlerle topluluk önüne çıkan bir kadındır. Edebiyat anlayışından uzaklaştığı için alay ve aşağılanma ile karşılaşacağını bilmektedir.

"Jacob hakkında ne söyleyecekler şimdi?" der Jacob's Room'u bitirdikten sonra günlüğünde. "Delilik, diyecekler herhalde; iç bütünlüğü olmayan bir rapsodi, ne bileyim." Yazar olarak benimsenmez ama en yüksek düzeyde tanınır. "Akıp giden yaşantıların yazarı" adını alır -ya da adından hiç söz edilmez. Ne zaman yeni bir taslağı bilirse ve yayınlatsa, her defasında korkuları daha da artar. Edebi deneylere cesaret etmesi,

Virginia Woolf'u durmadan çıldırma raddesine getirir. Bu koşulları bir yana itip kendisinin doğru bulduğu yolu izlemeye devam eder. Peki böyle bir kadın kendisini niçin durmadan başarısız hisseder, en azından hayatının belli anlarında? Otuz yaşındaki Virgina, yine Bloomsbury çevresinden yazar Leonard Woolf ile evlenir. "Beni bedensel olarak etkilemiyorsun hiç," diye yazmıştır ona evlenmeden önce.

"Fakat beni sevme tarzın tamamen büyüleyici." Virginia Woolf, bir eş olarak... Leonard Woolf ile evlenmesi "hayatının en önemli kararıydı," diye yazar biyografi Quentin Bell. Evliliğinin ilk yıllarında Virginia'nın durumu ideal olmaktan uzaktır. Şimdi yaşadığı ruhsal bunalım öncekilerin tümünden daha şiddetli ve daha uzun sürelidir. Nedeni belki de, kocası Leonard'ın birçok doktorla konuştuktan sonra evliliğin çocuksuz devamına karar vermiş olmasıdır.

Biyograflarının onun hakkında yazdıklarının hiçbir yerinde kendisinin bu konuya ilişkin bir şey söylediğine rastlanmaz. Çocukları severdi, diye bahsedilir. Onlara karşı tavrı bambaşkadır. Mizah gücü ve hayalleri çocukları korkunç şekilde etkilemiş olmalıdır. Bir gün, küçük bir kızla caddeye yürürken, "Gel, Woolworth mağazasından kocaman bir silgi alalım ve tüm romanlarımı silelim gitsin!" der.

Kız kardeşi Vanessa'nın çocuklarıyla birlikteyken, onlarla olmadık oyunlar oynar ve sürprizler yapar. Niçin onun da çocuk sahibi olmasına izin verilmez? Leonard Woolf eşinin sağlık durumundan korkmaktadır. Ayrıca, 1973 Ekim'inde The London Times gazetesinde "dağınıklık ve gürültüleriyle çocuklar onun içindeki tüm romanları öldürürlerdi," diye yazan Michael Holroyd'unki gibi düşünceler de rol oynamıştır. Dâhi kadınlar, çocuksuz olur. Bu düşüncede bugüne kadar değişen pek bir şey yoktur.

Virginia Woolf için hamilelik önemli bir konuydu. Bunu yaşamadığı için olayı başarısızlık hanesine yazmıştır. Kız arkadaşı Vita Sackville West hakkında (Vita'nın çocuklar vardı), günlüğüne onun gerçek bir kadın olduğunu, kendisinin ise asla olamadığını yazar. Virginia Woolf depresyon geçirir de sinirlerine hâkim olamazsa ne olur? Tedaviye gönderirler, zaten genç kızken de yaşamıştır bunu. Yaşadığı dönemde sinir hastası kadınlara uygulanan tedavi şekli: tecrittir. Her türlü beyinsel uğraş yasaklanır.

Çok yemek ve süt içmek, bir de "Robin'in hipotosfatını" içmek zorunda kalırlar. Virginia, Twickenhaın özel kliniğinde bir keresinde böyle bir yatıştırma kürüne maruz kalmıştır. Yeni evli bir kaçlın olarak tekrar oraya gönderilir. İyileşmemiş olarak geriye döner. Kocası tekrar gitmesinde ısrar eder. Virginia intihara kalkışır.

1941 yılında, elli dokuz yaşındayken hayatına son verdiğinde (suda boğulmuştur), aynı korkuları yaşamıştır. Ölümünden bir gün önce doktor muayene ettiğinde, "Bana dinlenme kürü vermeyeceğinize söz verir misiniz?" diye ricada bulunur. Kendisine bu konuda söz verilir. Herhalde inanmamıştır. Romanlarının birinde yapay bir tedaviye mahkûm edilmenin kendisi için ne büyük bir acı olduğunu anlatır. Mrs. Dolloway romanında (1925) doktora, "ölçülü yaşamın Tanrısı," der.

"Yatak istirahatı veriyor; dinlenme ve yalnız kalma; sessizlik ve dinlenme; dinlenme ve arkadaşlar. Kitapsız, mektupsuz, altı ay istirahat." Doktoru hakkında sürekli şöyle der: "Çıplak, savunmasız bitkin insanlar onun isteklerine uyuyorlardı. Doktor onların üstüne atlıyor, kollarıyla sarıyordu. İnsanları kapalı bir tımarhaneye gönderiyordu."

Virginia en kötü bunalımlarında bazen tüm erkeklerden nefret ettiğini haykırırdı. Kocası Leonard'ı da görmek istemediğine göre (kız kardeşi Vanessa bunu endişeyle belirtmiştir) şu tür korkuların rolü olmalıydı: Erkekler durmadan onun yaşamına müdahale edip hakkında karar veriyorlardı. Kendi başına olduğunda ise, yürekli ve macera heveslisiydi.

"Dünyayı, kimsenin aklına getiremeyeceği kadar emsalsiz, güzel ve komik bulan bir çocuk gibi gülüyordu Virginia," diye yazar Ouentin Bell ve devam eder: "A Room of One's Own adlı yapıtında onun konuştuğu duyulur." (Kendine Mahsus Bir Oda) Bu deneme, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Virginia Woolf bu yazısında kendisi için ayrı bir oda isteminde bulunur, "Eğer bir kadın hayal ürünü şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve de parası olmalıdır."

Jane Austen gibi kadın yazarlar, kendilerine ait odaları yoksa, yazdıkları taslakları aile fertlerinden, konuklardan ve evdeki hizmetçilerden saklarlar, yazdıklarını korkuyla bir kurutma kâğıdına sararlardı. "Kadınlar," der Virginia Woolf, "milyonlarca yıldan beri evde oturuyorlar. Öyle ki yaratıcı güçlerini zamanla duvarlar emiyor." Ayrıca kadınların kendi paraları olursa, kin ve acı sona erecektir diye devam eder Woolf; "erkeklerden nefret etmeme hiç gerek yok. Erkek bana acı veremez. Hiçbir erkeği okşamama gerek yok. O bana hiçbir şey veremez."

Bu bağımsızlık, yaratıcı gücü serbest bırakır. Kadınlar da, Shakespeare gibi bir yazar olabilir, "yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun."

oyunlar