Tarih

Yalta Konferansı « 20. Yüzyıl Tarihi

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Kızıl Ordu doğudan, ABD ve müttefikleri batıdan Almanya içlerine doğru ilerlerlerken, taraflar arasında sürtüşmeler başlamıştı. Hangi bölgelerin kimin denetiminde olacağı ya da kimlerin nereleri kurtaracağı konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı. İşte hem bu anlaşmazlıkların bir çözüme bağlanması ve hem de savaş sonrası dünyasının ana çizgileriyle düzenlenmesi amacıyla SSCB’nın Yalta Kenti'nde liderler düzeyinde bir konferans toplanmasına karar verildi.

Şubat 1945’te toplanan Yalta Konferans’ında ABD’yi Roosevelt, İngiltere’yi Churchill ve SSCB’yi Stalin temsil ediyorlardı. Konferans'ta karara bağlanan konular arasında Almanya’nın savaş sonrasında silahsızlandırılması, Avrupa’nın etki alanlarının taraflarca belirlenmesi gibi hususların yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in kurulması da kabul edildi ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin temel ilkeleri belirlendi.

Birleşmiş Milletler Hazırlı Konferansı’nın ABD’nin San Fransisco Kenti'nde yapılması kararlaştırıldı ve 1 Mart 1945 tarihinden önce Almanya’ya savaş açan ülkelerin bu toplantıya kurucu üye olarak katılabilecekleri ilkesi getirildi. (Türkiye bu nedenle 23 Şubat 1945’te Almanya’ya savaş açtı).

Yalta Konferansı’nda Türkiye de geniş bir biçimde tartışma konusu oldu. Bazı hususlar henüz tam anlamıyla açıklanmamış olmakla birlikte, Konferans'ın 10 Şubat 1945’te yapılan 6. oturumunda Stalin, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına ilişkin Montreux Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesini ve değiştirilmesini istedi. Ancak SSCB’nin de bu konuda somut ve ayrıntılı öneriler getirememesi ve inandırıcı gerekçeler sunamaması nedeniyle, konunun daha sonra toplanacak konferanslarda yeniden ele alınması ve bu konulardaki gelişmelerden Türkiye’nin de haberdar edilmesi kararlaştırıldı.

Kennewick İnsanı « Tarihi Gizemler

Zaman: 15.000 ile 9.300 yıl önce
Mekân: Kuzey ve Güney Amerika

Ortaya çıkacak olan tablonun, bize insanın yeryüzündeki serüveninin en heyecan verici, en esinlendirici ve şaşırtıcı bir olayını göstereceğine inanıyorum. TOM DILLEHAY 2000.

Okyanus denizi amirali Kristof Kolomb, 1493'te İspanya sarayına bir grup Amerikan yerlisini getirdiği anda entelektüel tartışma da başlamış oldu. Bu garip insanlar kimlerdi? Anayurtlarına nasıl gitmişlerdi? Asya'dan Amerika'ya karadan mı yoksa denizden mi gitmişlerdi? Yoksa "bilinmeyen bir kaptan" Kolomb'dan çok önce Akdeniz'i ve arkasından Atlas Okyanusu'nu aşmış mıydı? Kızılderililer, kayıp kıta Atlantis'ten ya da İsrailoğluları'nın Kayıp On Kabilesi'nden hayatta kalanlar mıydı?

Beş yüzyıldır bilimadamları da, efsane yaratıcıları da insan geçmişi hakkındaki bütün tartışmaların bu en kalıcısı üzerinde hiç durmaksızın fikir yürütüyorlar.

1590 yılında Cizvit misyoneri Jose de Acosta, Amerika kıtasına ilk gelen Amerikalılar'ın Asya'dan "kısa deniz yoluyla" geldiklerini tahmin etmiştir ki, bu da Bering Boğazı'nın 1743'te Avrupalılar tarafından keşfinden iki yüzyıl önceydi.

Buzul Çağı'nda Atlas Okyanusu'ndan yapılan seyahatler ya da Avustralya'dan Güney Amerika'ya uzun kano seferleri gibi çılgınca iddialar dışında, artık pek az bilimadamı Amerika yerlilerinin Asya'dan geldikleri iddiasına karşı çıkmaktadır: Bilimsel tartışmalar artık ilk yerleşimin nasıl ve ne zaman yer aldığı konusunu ele almaktadırlar.



(Solda) Pennsylvania'da, Meadowcroft Rockshelter'deki kazılarda belki 15.000 yıl önce iskân edilmiş bir mağara. (Sağda) New Mexico'da Folsom'da bulunan soyu tükenmiş bir bizon kaburga kemiği ve bir taş Folsom ucu. 1920'lerde insan yapımı bu aletlerle soyu tükenmiş hayvan kemiklerinin bir arada bulunması, insanların Kuzey Amerika'ya Buzul Çağı'nın sonundan birkaç yüz yıl önce yerleştiklerini kanıtlamıştır.

FOLSOM,CLOVİS VE CLOVİS-ÖNCESİ

1920'lere kadar pek çok uzman, ilk Amerikalılar'ın son 4000 yıl içinde kıtaya geldiklerini tahmin ediyordu. Ancak New Mexico'daki Folsom'da soyu tükenmiş bir bizonun kemikleriyle ilişkili sivri taş uçların bulunması, insanların Yeni Dünya'da en az 10.000 yıldır yerleşik olarak bulunduklarını kesin bir biçimde ortaya koydu.

1949'da Willard Libby tarafından radyonkarbonla tarih belirleme yönteminin bulunmasıyla, Folsom ile hatta daha eski Clovis Paleo-Kızılderili kültürlerinin kronolojisini daha sağlam bir zemine oturtmak mümkün olmuştur.

Günümüzde onlarca radyokarbon tarih testi, Kuzey Amerika'nın Clovis işgalini 13.500 ile 13.350 yıl öncesine götürmüştür ki, bu da Taş Devri insanlarının Buzul Çağı'nın sonundan birkaç yüzyıl sonra Yeni Dünya'ya yerleşmiş oldukları demektir. Hatta bu tarih belki daha eskiye de götürülebilir. Ama buradaki en büyük soru, bunun daha ne kadar erkene götürülebileceğidir.

Amerika'ya yalnızca çağdaş insanın, yani Homo sapiens sapiens'in yerleştiği konusunda herkes fikirbirliği içindedir. Yüz yılı aşan sıkı bir çalışma Neanderthaller gibi eski insanların izlerinin olmadığını ortaya koymuştur. Ancak bu gerçeğin dışında pek az konuda anlaşma vardır. Bilim adamları farklı düşünen iki gruba ayrılmıştır.

Azınlık grup, insanların 40.000 yıl kadar önce Asya'dan Alaska'ya geçtiğine inanmakta ve bu tür eski yerleşim için Kuzeydoğu Brezilya'da gayet tartışmalı kazıları göstermektedirler. Bu kuşkulu yer -Boqueirao da Pedra Furada- dışında 40.000 yıllık yerleşim konusunda herhangi bir arkeolojik kanıt yoktur.

Araştırmacılardan çoğu, daha sonraki bir tarihi, 13.500 yıl öncesini kabul ederler. Bunlara göre yerleşim geç Buzul Çağı'nda, deniz düzeyinin bugünkünden 90 metre aşağıda olduğu ve Sibirya ile Alaska'nın, şimdi batmış olan Beringia kıtasıyla birbirlerine hâlâ bağlı olduğu bir zamanda gerçekleşmiştir.

Amerika'da Clovis-öncesi yerleşimi belgeleyen pek az arkeolojik alan vardır. Bunlardan en iyi bilineni Şili'nin güneyinde Monte Verde'dedir. Burada bulunan bazı ahşap kulübeler ve basit taş aletler 14.000 ile 13.600 yıl öncesinden kalmadır ki, bu da Clovis'ten biraz daha eskidir.

Aralarında güney Virginia'da Cactus Hill'in de bulunduğu bazı daha az tanınmış alanlar kronolojiyi biraz daha geriye götürebilirse de, iyi belgelenmiş geçmiş, burada sona ermektedir. İlk yerleşimin çok daha önce gerçekleşmiş olmaması için bir neden yoktur, ancak bu yerleşimcilerin sayısı çok az olduğu için arkalarında bıraktıkları arkeolojik "imzalar" da artık bulunamayacak kadar belirsiz olacaktır.




(Solda) Clovis uçları, ilk Amerikalılar'ın taş işçiliğinde ustalıklarının en güzel örneklerindendir. Clovis insanları, Kuzey Amerika'ya en az 13.000 yıl önce yerleşmişlerdir. Onların Paleo-Kızılderili kültürünün ilk örnekleri olduğu tahmin edilmektedir. (Sağda) Güney Şili'de Monte Verde'de bulunan ahşap yapıların temelleri. Buradaki birbirine bitişik yapılmış küçük kulübeler ve bulunan taş ve tahta el aletleri Kuzey ve Güney Amerika'dakilerin en eskilerindendir.

HANGİ YOL?

İnsanların Yeni Dünya'ya hangi yoldan geldikleri de tartışmalıdır. Yakın zamanlara kadar ilk yerleşimcilerin Alaska'ya Bering Kara Köprüsü'nün rüzgârlı ve çok soğuk step tundralarından geçerek girdiklerine inanılmaktaydı. Bunlar Alaska'dan, geç Buzul Çağı'nda ve hemen sonrasında Kanada ile Birleşik Devletleri örten büyük iki buz tabakası arasındaki dar ve buzsuz koridordan geçerek Kuzey Amerika'ya yerleşmişlerdir.

Paleo-Kızılderili yerleşim alanlarının çoğu Kuzey Amerika ovalarında bulunduğundan ilk yerleşimcilerin büyük hayvan avcıları olduğu ve bizon, mamut ve mastodon avlamaktan hoşlandıkları tahmin edilmektedir.

Yeni gerçekleştirilen arkeolojik kazılar, Paleo-Kızılderililer'in çeşitli yiyeceklerle beslenen çok değişik avcı-toplayıcı olduklarını gösterdiği için son zamanlarda bu senaryo eleştirilere uğramıştır. Aynı zamanda yeni jeolojik araştırmalar da Alaska'dan ovalara açılan buzsuz koridorun bitki örtüsüyle kaplı olmadığını ve bu nedenle insanların ya da hayvanların yaşamalarının imkânsız olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle ilk yerleşimciler eğer kıyı yolunu seçmeselerdi güneye inemeyeceklerdi.

Bu senaryoya göre ilk yerleşimciler Sibirya'dan Bering kıyılarını izleyerek gelmişler, oradan Alaska kıta sahanlığı boyunca doğuya ve güneye ilerlemişlerdir. Ne yazık ki böyle bir yolu belgeleyecek olan arkeolojik alanlar metrelerce suyun altında kalmıştır. Ama en azından kuramsal olarak, deri botları olan Buzul Çağı insanlarının, balıkları ve deniz memelileri avlayarak deniz düzeyi bugünkünden çok daha alçakken güneye gitmemeleri için hiçbir neden yoktur. Yollar üzerindeki anlaşmazlık, çözümlenememiş olarak günümüzde devam etmektedir.



Kennewick İnsanı'nın kafatası ve yüz hatlarının kafatası üzerine monte edilmişi. 9300 yıl öncesine ait ve yerli Amerikalılar'ın ilklerinden biri olan bu kafatası üzerinde büyük tartışmalar yapılmaktadır.

KENNEWİCK İNSANI

İlk Amerikalılar, bilimadamları arasında çok heyecan uyandıran muammalardan biridir. Washington'daki Benton County'de 1996'da Kennewick İnsanı'nın bulunmasıyla bu heyecan daha da artmıştır. Bir ırmak kıyısından bir insan kafatası ile bazı kol ve bacak kemikleri çıkarılmıştır.

Bu kemiklerin, ölüm zamanında 40-45 yaşında, yaklaşık 1,73 boyunda, aşınmış dişli, beyaz ırktan bir erkeğe ait olduğu tespit edilmiştir. Arkeolog James Chatters ilk başta çağdaş bir Avrupalı'yla karşı karşıya olduğunu sanmış, ancak yakın inceleme sonunda sağ kalçada iyileşmiş bir yara içinde bir tür ok başı bulmuştur.

Bunun üzerine yapılan radyokarbon testlerinde iskeletin 9330 ile 9380 yıl öncesinden kaldığı anlaşılmıştır. Bu kemikler, böylece Kuzey ve Güney Amerika'da bulunan en eski insan kalıntısını göstermektedir. Yapılan bilgisayarlı tomografi sonunda esrarengiz nesnenin yaprak biçimli bir taş ucu olduğu anlaşılmıştır.



ABD'nin Toprak İşleri Yönetimi, hemen bütün araştırmaları durdurmuş ve kemikleri federal yasalar uyarınca beş kabileye vereceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine bir grup arkeolog Toprak işleri Yönetimi'ni mahkemeye vermiş ve bu da bilimadamlarını devletle ve Amerikan yerlileriyle karşı karşıya getirmiştir. Dava bu kitabın yazılması sırasında henüz bir çözüme kavuşmuş değildi.

Kennewick İnsanının iskeleti, bilimsel bakış açısından erken tarihi ve olağanüstü anatomik çizgileriyle büyük ilgi çekmektedir. İlk incelemeden çıkan sonuca göre, kafatası, yakın zamanların Amerika yerlilerinden çok, çağdaş Batı Avrupalıların kafatası yapısına benzemektedir.

Yakınlarda yayınlanan bilimsel bir raporda James Chatters, Kennewick İnsanının kemiklerinin, çağdaş Amerikan yerlilerinkinden, özellikle de Kuzey Amerika'nın kuzeybatısında yaşayan yerlilerinkinden önemli farklılıklar gösterdiğini belirtmektedir. Ancak Kennewick İnsanı, bilinen aynı yaşlardaki altı diğer Paleo-Kızılderili erkekle aynı ortak hatları taşımaktadır.

Bunların hepsinin kafatasları uzun, yüzleri geniş, burunları dar ile orta arasıdır. Uzak kuzey insanlarının karakteristiği olan daha uzun düz yüzler ve daha kısa kol ve bacakları değil de, tropik kökenin izlerini gösterirler.

Kennewick İnsanı daha uzundur, yüzü daha çıkıktır ama genel olarak yüz hatları sıradışı değildir. Ölüm yaşı bile 32 ile 45 yaşlarında ölen Paleo-Kızılderili erkekler için gayet normaldir. Kennewick İnsanı'nın iskeleti, Kuzey Amerika'nın ilk insan yerleşmesinin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu, küçük Taş Devri gruplarının Kuzey ve Güney Amerika'ya Buzul Çağı sonlarında ya da hemen sonra uzun bir zaman dilimi içinde küçük gruplar halinde girdiklerini göstermektedir.

İlk Amerikalılar'ın kim oldukları ve nereden geldikleri muamması, nüfusun çok az ve kamp yerlerinin geçici olması nedeniyle, geçmişin en büyük bilmecelerinden biridir. Burada asıl heyecan veren, erken Avrupalı iskânı ya da Kuzey Atlas Okyanusu üzerinden Buzul Çağı sırasında yapılan göçler değil, arkeolojik, biyolojik ve dil ipuçlarının oluşturduğu bu en dağınık problemi çözebilmenin meydan okuyuşudur.

Georges Clemenceau « İlginç Yaşam Öyküleri

Canı sıkılmıştı. Babası tarafından tıp okuması için aşıklar şehrine gönderilen genç öğrencinin keyfi kaçmıştı.

Geniş bulvarlarda etrafını saran neşe ve eğlenceyi fark etmeden avare avare dolaşıyordu. Paris'teydi ve mevsim bahardı.

Kestane ağaçlarının yaprakları yeşillenmiş, tazeliklerini sergiliyorlardı. Meyve ağaçları da çeşitlilikleri ile etraflarına renk katıyorlardı. Ağaçlara okşarcasına davranan yardımsever güneş, ortalıkta koşuşturan kalabalığın ruhlarını da uyarıyordu.

Kimi zaman, sessiz mırıltılar, atlar, arabalar, gezintiye çıkmış insanlar, bisikletler, koşuşan çocuklar ve birbirlerinde kaybolmuş sevgililer, hepsi birden kocaman bir gösteriye dönüşürdü.

Genç öğrenci yürürken bunların hiçbirine dikkat etmiyordu. Düşüncelere dalmış, etrafındaki neşeye aldırmadan yürüyordu. Düşünceleri devrim üzerineydi. Kaliteli atlara binmiş parlak üniformalı askerleri görünce sinirlendi. "İmparatorluk", "Kraliyet", "imtiyaz" sinirini tepesine çıkartan kelimelerdi. Kraliyet taraftarı değildi. Bu görevi topçu subaylarına bırakmıştı. Askere tepki olarak doğan Vie de Boheme akımına da katılmayacaktı.

Cep saatine baktı. Daha hızlı yürümeye başladı. Rue de l'Estrapade'daki mahallesinden yola çıkalı beri çok oyalandığını fark etmişti.

Düşünceleri Delestre'nin stüdyosundaki buluşmaya kaydı. Bir amacı vardı ve hazırlık yapması gerekiyordu. Ciddi ve genç bir oluşuma katılmıştı. Keşiş değildi ama kahvelere de gitmiyordu.

Stüdyoya girerken, bugün manifestoyu yazmayı bitireceğim, diye düşündü.

İçeri girdiğinde ona selam veren arkadaşlarının renkli giysileri ile kıyaslandığında genç öğrencinin giysileri iç sıkıcı ve kasvetli görünüyordu. Sıska vücuduna hiçbir süsü olmayan koyu kahverengi bir takım giymişti. Buna rağmen tavırları etkileyiciydi, parlak siyah saçları kafasında taç etkisi yaratıyordu.

Grubundaki diğer gençler, üzerinde büyük ekoseler olan bol pantolonlar giymişlerdi. Birkaçı kiraz ağacından yapılma pipolarını tüttürüyor, hayatla ilgili derin düşüncelere ciddiyetle eğiliyor gibi gözüküyorlardı. Tıp, felsefe ya da siyaset bilimi öğrenimi gören bu çocuklar Paris'in en önemli öğrenci grubunu oluşturmuşlardı. Diğer bütün gençler gibi onların da amacı otoriteye başkaldırmaktı.

O içeri girerken, "Ah, que la Re'publique etait belle sous L'Empire!" diye şarkı söylemeye başlamışlardı. İmparatorluk değil cumhuriyet istiyorlardı. Alışılmış bir muhalefet tavrı değildi, kraliyete karşıydılar.

Arkadaşlarının selamlarına karşılık vererek odanın arkasındaki en sevdiği masaya doğru ilerledi. Oraya oturup etrafında toplanan diğer gençleri etkisi altına alırdı. Fikirleri ne kadar aşırı olursa olsun, tavırlarındaki otorite ve görüşlerini ifade etmekteki gücü sayesinde birçok yandaş toplamıştı.

İlk siyasi manifestosunu yazmaya başlamıştı. Ancak içinde hiç esprili anlatım olmadığı halde yazdıklarını çok komik bulmuştu. "Prensipte karşı çıktıklarına uygulamada da karşı çıkmalarını", "doğumda, evlilikte ve ölümde papazın hazır bulunmasına karşı çıkmaları gerekliliğini" savunuyordu. Böylece "düşündüğün gibi davran cemiyeti"ni kurmuşlardı. (1970'lerde ortaya çıkan herkes kendi işine baksın akımına benzemiyor mu?)

Genç öğrenci tıp eğitimini sürdürürken, radikal eylemlerine ve yandaşlarının sayısını artırmaya da devam ediyordu. Hükümetin de dikkatini çekmişti. Gizli polis peşinde dolaşmaya başlamıştı. Eleştirilerini yapmaya devam ederken bazı fırsatları da değerlendiriyordu.

Zamanla daha da cesurlaştı ve Le Travail adını verdiği gazeteyi kurdu. Yazılarında Devrim'in şiddet içeren kelimelerini ve savaş terminolojisini kullandı. Devrim günlerine tanıklık eden babasının da üzerindeki etkisi büyüktü. Polis baskısı yüzünden yazılarını tarih, sanat, edebiyat veya bilim üzerine kurup siyasi saldırılarını bu konuların üzerinden, dolambaçlı yollarla ifade ediyordu.

İmalı anlatımlara ve uygulanan sansüre rağmen, genç öğrenci artık kraliyet rejiminin kalkması ve yerini cumhuriyete bırakması gerekliliğini içeren mesajlarını aktarmayı başarıyordu. O günlerde gazetede çıkan en önemli yazılarından biri de Michelet'nin Fransa Tarihi adlı kitabı için yazdığı eleştiriydi. Bu yazıda Thiers ve Guizot'nun, tarihin, kendi doğasında varolan felaketlerden oluştuğuna ve insanlığın eylem ve iradesiyle hiçbir bağı olmadığına dair teorilerini eleştiriyordu.

En sonunda fazla ileri gidecekti. Pek zeki olmadığı bilinen bir oyun yazarı, Gaetana adında bir oyun yazmıştı. Yazar Edmond About, siyasi eğilimleri olan bir kişi olmasa da, kraliyet taraftarlarının önde gidenlerinden olan ve sarayda huzura çıkarken kısa pantolon giyip "tiran"ın önünde eğilen Francisque Sarcey'nin elini sıkma hatasında bulunmuştu. Le Travail'ın genç başyazarı için bu kadarı yeterliydi. Ekibi ile birlikte "kısa pantolon" kelimesini bir bayrak gibi her yerde kullanmaya başladılar. Her gün oyunu ve rejimi yeren yazılar yazdılar.

Sekiz hafta süren tacizlerden sonra gazete hükümet tarafından kapatıldı ve başyazarı da hapse atıldı.

Tıp öğrencisi hapishaneye götürülürken şöyle seslendi:

"Düşüncelerimizi ifade etmemizi engelleyebilirler ama onları yok edemezler. Bizi susturabilirler ama yalan söyletemezler. Devam edersek başımıza kötü şeylerin geleceğini söyleyebilirler. Ben de onlara bütün engelleri aşacağımızı söylüyorum. Savaşacağız. Ayaklanacağımızı söylediğimiz zaman kollarımızı kavuşturup duracağız demedik. Güçlüyüz çünkü idealimiz uğruna savaş veriyoruz."

Mazas Hapishanesi'ne götürülmüştü. Rejime meydan okuyan etkin bir siyasi suçlu olduğu için hapishanede ona nasıl davranacaklarını kestiremiyordu. Ancak yumuşak karşılanmak onu şaşırtmıştı.

Radikal eğilimli öğrenci hücresine götürüldüğünde, içerde hücredeki küvetten çıkmakta olan hırsızlık suçundan tutuklanmış hücre arkadaşı ile karşılaştı.

"Buyurun Mösyö" dedi gardiyan küveti göstererek.

"Nereye buyurayım?" diye sordu gardiyanın neyi gösterdiğini anlamayan genç öğrenci.

"Küvete. Başka nereye olabilir ki" diye cevapladı gardiyan.

"Ama su daha önceden kullanılmış ve şu an çok kirli."

"Kurallar böyle, mösyö. Ben bir şey yapamam."

Gardiyan nazik davranıyordu ama sinirlenmeye başladığını da belli ediyordu.

"Kabul etmiyorum" dedi genç öğrenci ve kollarım göğsünde kavuşturarak gözlerini gardiyana dikti.

"Peki öyleyse. O zaman sizi zorla kafanızdan ve ayaklarınızdan tutup suya sokmak zorunda kalacağım" diyen gardiyan tehditkâr bir şekilde öğrenciye doğru yürüdü.

"Dur! Seninle bir anlaşma yapalım. Sadece ayaklarımı yıkayacağım ve böylece kurallara uymuş olacağım" diye çaresizlik içinde bağırdı genç öğrenci.

Gardiyan duraksadı ve çavuşa danışmak için birkaç adım geriledi. Birkaç dakika süren hararetli tartışmanın sonunda geri geldi.

"Pekala. Sana bu ayrıcalığı tanıyacağız ama daha fazla bir şey bekleme. Burası bir hapishane, otel değil."

Genç öğrenci hayatının İleriki dönemlerinde Mazas Hapishanesi'ndeki günlerini hatırladığında şöyle diyecektir:

"Mazas'ta sadece yetmiş üç gün kalmıştım ama sanki yetmiş üç yılmış gibi sıkılmıştım. Başlangıçta, başından sonuna her cümlesini kendim yazmış olmama rağmen bildirinin benim tarafımdan yazıldığını inkar etmiştim. Üç günün sonunda yönelttikleri bütün suçlan üstlenecek hale gelmiştim. Hakimin karşısına çıkartmadan önce beni bir ay beklettiler. Mahkemeye giderken hapishane arabasında, arkadaşını öldürmüş genç bir kasabın dizlerinin üstünde oturmuştum. Daha sorgulama başlamadan yargıca her şeyi anlatmıştım."

Hapishanede bir süre kaldıktan sonra kütüphaneyi kullanmasına izin vermişlerdi. Okumalarının çoğu düşüncelerine çok yabancı olan dini konulan içeriyordu.

Bir keresinde okuması için on iki kıtadan oluşan bir şiir verilmişti (Amerikan Devrimi sırasında Washington'la çarpışırken öldürülen bir Fransız subayı olan M. de Jumonville hakkında yazılmıştı). İçinde bir tek şiir olan sadece bu kitap vardı elinde ve günlerce neredeyse şuurunu yitirircesine bu şiiri anlamaya çalışmıştı. Sonraları, "Kendimi kurtarılmış gibi hissediyordum. O günden sonra Washington'a karşı bir kızgınlık duymaktan alamadım kendimi" diyecekti.

Hapishaneden çıktıktan sonra genç radikal dava arkadaşlarıyla hemen temasa geçti ve kraliyet yönetimini devirmek üzere devrimci eylemlerine devam etti. Ancak Paris'e gelmesinin asıl sebebi olan tıp eğitimini tamamlayabilmek için eylemlere aktif katılımdan vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Nihayet artık bir öğrenci değildi. Diplomasını almıştı ve Montmartre'da görev yapıyordu ama aynı zamanda o bölgenin seçim çalışmalarını da yürütüyordu. İnsanlara başka yollarla yardım etmeyi ve yol göstermeyi seçmişti.

Daha sonra Hapishane Denetleme Komisyonu'nun üyesi olduğunda hayatından biraz olsun keyif aldı. Ancak diğer üyelerin cehaleti onu o kadar tiksindirmişti ki komisyondan ayrıldı.

Bu sırada genç doktor stajını tamamlamış ve artık mesleğe adım atmaya hazır durumdayken babasının karşı çıkmasına rağmen birdenbire ülkeyi terk etti. İlk önce İngiltere'ye, ardından da Amerika'ya gitti.

Amerika'ya İç Savaş'ın son çatışmaları sırasında gitmişti. General Grant şehri ele geçirmeden hemen önce Virginia'da Richmond'u ziyaret edebilmişti". Orada gördüklerinden çok etkilenmiş olmalı ki "Amerika kölelerini vatandaş ve özgür kılmayı amaçlıyor (hommes libres)" diye yazmıştı. Daha sonra kuracağı ve Almanya'ya muhalefet yapacağı gazetenin adı da L'Homme Libre idi.

Doktor kesin olarak Amerika'da kalmaya karar vermişti. Babasından para göndermesini istedi ama kabaca geri çevrildi. Connecticut'ta genç kızlara eğitim veren bir yüksekokulda Fransız tarihi ve edebiyatı dersleri vererek para kazanmaya çalıştı. Bu arada siyasi kişiliği ve bir zamanlar siyasi mahkum olmasının da yarattığı ilgiyle bir genç kızın kalbini çaldı.

Daha önceki söylemlerinde belirttiği evlilik töreninde dini görevli bulunmaması fikri kendi nikahında karşısına çıkmıştı. Düşünceleri New England püritanizmiyle hiç bağdaşmıyordu. Ancak her şeye rağmen aşk üstün geldi ve evlendiler.

Olaylar hızla gelişti. Genç çift Sedan düştüğü sırada Fransa'ya döndü. Doktor hayallerinden ilkine kavuşmak üzereydi, sonrasında ise çok daha büyük olanıyla yüz yüze gelecekti.

Alsace ve Lorraine eyaletleri zaferin bir ödülü olarak Almanya'ya verilmişti. Genç doktor, 48 yıl sonra Place de la Concorde'da bulunan Alsace'ın antik sütun başı olan Strasbourg heykelinden yas kefenini kaldıranlardan biri olacaktı.

Yazdığı başyazılardan dolayı Kaplan lakabı takılmış doktor, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa Başbakanı olan Georges Clemenceau idi.

Clemenceau, siyasi bir kişilik ve deneyimli bir devlet adamı olmanın ötesinde değerlere sahipti. Günümüzde, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanda Paris'in yaşadığı zor günlerde Fransız halkının en büyük yol göstericisi olarak hatırlanmaktadır.

Kaplan ayrıca Almanların en fanatik düşmanı ve eleştirenlerin "Kartaca Barışı" adını verdiği ve korkunç çelişkiler ve sorunlar yaratacak olan Versay Anlaşması'nın en kışkırtıcı karakteri olarak anılmaktadır. Fransa'da ise mağlup düşmüş Almanya karşısında yeterince sert olmamakla suçlanmıştır. Hatta Fransa Mareşali Ferdinand Foch bile onu Rhineland uzlaşmasına ihanet etmekle suçlamıştır.

Clemenceau ise "Savaş generallere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir" demiştir. Zaferin ödülü olarak Fransa, Alsace-Lorraine'i tekrar sınırlarına katmıştır. Bu olay Kaplan'ı çok mutlu etmişti çünkü III. Napoleon'un 1870'teki Sedan yenilgisinden beri o günü beklemişti ve 1792 yılında Fransız Milli Marşı olan "La Marseillais"in yazıldığı şehir olan Strasbourg'un düzelmeye başlaması onu gururlandırıyordu. Marseillaise dünya milli marşları arasında en güzeli ve en kolay söylenebilir olanı olarak kabul edilmektedir.

Sanki Maryland eyaleti, "Star Spangled Banner"ın, Amerika Birleşik Devletleri Milli Marşı'nın yazıldığı Baltimore şehri de dahil, elli yıl boyunca yabancı güçler tarafından işgal edilmiş gibiydi.

Ancak Clemenceau gençliğin hayal kırıklıklarını onarmaya çalışan yaşlı ve acılı bir adamdan çok daha özel bir konumdaydı. En sert insanları bile yazdıklarıyla ağlatacak ve eylemlere sürükleyecek kadar iyi bir yazar ve filozoftu.

Genç bir tıp öğrencisiyken De la Generation des Elementes Anatomiques adını verdiği tezini yazdı. Tezinde, yaşamın kökenlerine dair bazı bilgilere sahip olabilsek dahi "ana kaynak hiçbir zaman keşfedilemeyecektir. Nedeni çok basittir çünkü ana kaynak yoktur" savını öne sürdü.

Gazetecilik mesleğine La Justice adlı gazeteyle başladığında "kavgacı" dilini bir silah gibi kullandığı söylenecekti. 1889'da "Beyaz Atlı Adam" General Boulanger henüz kırılgan olan cumhuriyeti tehdit ettiğinde, ülkenin yaşadığı bu en büyük tehdidin üstesinden gelerek Fransa'yı monarşiden uzak tutma konusunda etkili olmuştur.

Bazı kuşkular ve Emile Zola'nın olaya el koyması üzerine, 1894 yılında Yahudi bir Fransız subayının casuslukla suçlandığı Alfred Dreyfus Davası'nın yeniden açılmasını sağlayarak başarısının doruğuna ulaştı. J'accuse! Zola'nın yazısının "Suçluyorum" başlığını bulan Clemenceau idi.

Amerikalıların Dreyfuss davasını anlayabilmeleri için Sacco-Vanzetti davasının, Rosenberg duruşmasının, Hiss-Chambers duruşmasının ve Watergate duruşmasının hepsini bir araya koyup sekiz yıl boyunca sürdüğünü düşünürlerse bu davanın Fransa'yı nasıl etkilediğini anlayabilirler. Ailevi ve siyasi kan davaları bir ömür boyunca sürebilir. Ancak Clemenceau bir karar verdiği zaman bu kararından asla dönmezdi. Onun öne sürdüğü nokta, suçlanan kişinin kendisine karşı getirilen delilleri hiçbir zaman görmemiş olmasıydı. Clemenceau'nun düşmanları güçlü de olsa söylediklerinin doğruluğunu ispatlayacaktı.

Yazılarını bir araya getirerek oldukça kapsamlı bir eser oluşturdu. La Melee Sociale'de toplumun yoksul kesimlerinin hayatı üzerine yazmış ve çeşitli önerilerde bulunmuştu.

Daha sonra Le Grand Pan'ı yazdı ve insanlığın zihinsel varoluşunu inceledi. Au Fils des Jours'da köylülere seslendi ve Aux Embuscades de la Vie'de insanın inanç ve tutkuları ile sosyal yaşamı arasındaki çatışmasını anlattı.

Clemenceau'yu insan ve yazar olarak daha iyi tanımak için Fransız edebiyatının önde gelen kişilerine Drovant's lokantasında yaptığı konuşmasından bir bölümü aktarmalıyız:

"Köylü toprağı işler, demirci demiri döver, bilim adamı hesap yapar ve filozof hayal eder; insanlar yaşam, hırs, zenginlik ya da şöhret için savaşır dururlar. Ancak onların kaderlerini yazıları ve eylemleriyle belirleyen sadece düşünürdür. İçlerinde sosyal gerçekliği yaratan düşünceleri uyandıran odur. Israrla uğraşarak eyleme o geçirir ve yanlışların yerine doğrulan ve adaleti yerleştirir. Gençliğin umuduyla insanlığı o büyüler ve hayata onları o neşeyle yönlendirir. O huzur verir, o onarır ve yaralarını sararak dünü alt eden yarının zaferine o götürür. Yüreklere bakar, hayatların içine sızar, insanı insana açar ve hatta kendi iradesi ve vicdanıyla insanı yaratır: BÖYLESİ BİR GÖREVDE BİR GÜN, BİR SAAT BİLE ÇALIŞMAK BİR YAŞAM BOYU YETECEK KADAR ONUR VE ŞEREF VERİR."

oyunlar