Tarih

Benito Mussolini « 20. Yüzyıl Tarihi

1883'te Forli'de doğdu. Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti.1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı. Savaşta yaralanan Mussolini, Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia Gazetesi"nin editörü oldu.

1918'de savaş sona erdiğinde İtalya'da yıkım büyüktü. Ordudan geriye bir şey kalmamış, savaşta 460.000 kayıp verilmişti. Bununla beraber ekonomi de çökmüştü. Ayrıca savaş sonu antlaşmalarında toprak kazancı olacağını düşünen İtalya'yı, İngiltere ve Fransa gözönüne dahi almadılar. Böylece İtalya, Avrupa'da yalnızlığa itildi.

İtalya'da siyasi kriz de vardı, koalisyon hükümetleri başarılı olamıyordu. İşsizliğin giderek artması ve halkın gidişattan memnun olmaması komünistlerin büyük taraftar toplamalarına yol açtı. Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist Parti bünyesinde toplamıştı bile. Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duçe" ), ülkenin problemlerini çözeceğini vaadediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu.

Nazi Almanya'sındaki SS ve SA gibi Mussolini'nin de bir "Siyah Gömlekliler" grubu vardı. Bu grup, parti karşıtlarıyla ve komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu. Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve siyasal istikrar sağlanamadıkça umutlar Duçe'ye bağlandı. Ekim 1922'de Mussolini, Kral Viktor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti. Aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı. Komünist hareketin de önüne geçmek isteyen Kral, bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duçe Dönemi başladı.

Mussolini'nin başa geçmesiyle, kadınlar ev dışında çalışmaktansa ev kadını olmaya ve yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildi. Duçe, tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü. Çiftçiler sürekli teşvik edildi, tarım ve endüstride canlanma sağlandı, işsizlik azaldı. Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.1930'ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisiydi.

Popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini, 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı. Sonun başlangıcı böylece 1935 olarak saptanabilir, bu tarihten itibaren Mussolini'nin prestiji giderek zayıflayacaktır. Çünkü İtalyan Halkı artık savaş istemiyordu, Birinci Dünya Savaşı'nın yaraları daha yeni sarılmıştı. Ama Duçe yoluna devam etti. 1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Hitler'le Roma-Berlin Mihveri'ni kurdu.

Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Duçe, 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti. Ama İtalyan Ordusu, Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde rezil oldu, her seferinde imdada Almanlar yetişmese Yugoslavya ve Yunanistan'ın İtalya'nın işini bitirmesi içten bile değildi.

1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar. Kral Viktor Emmanuel III, Mussolini'yi görevden aldı. Duçe tutuklandı ve hapsedildi. Ama en zor anında bile Führer imdadına yetişti.

Hitler, Mussolini'den sonra İtalya'nın teslim olmasından korkuyordu. Böyle bir durum Almanya'nın güneyini Müttefik saldırısına açık hale getirecekti. Eğer Mussolini kurtarılıp tekrar başa geçirilirse ona sadık kuvvetlerle İtalya'nın savunmasına devam edilebilirdi.

Mussolini'nin kurtarılması için SS Hauptsturmfuhrer Otto Skorzeny önderliğinde bir takım oluşturuldu. Takım üyeleri, Hava Kuvvetleri Luftwaffe'ye bağlı "Fallschirmjager" yani hava indirme birimine ait komandolardı. Otto Skorzeny, Almanya'nın en iyi yetiştirilmiş komandolarından biriydi ve Müttefik askeri çevrelerinde "Hitler's Commando" sıfatıyla gayet iyi tanınıyordu.

Duçe, 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı. İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini, Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü.(28 Nisan 1945)

Osmanlı Magna Cartası « İlginç olaylar

Bu Topraklarda 'Sivil Sözleşme' Dediğin Böyle Olur!
Ekim 1808, İstanbul

Tahtta III. Selim'le 19. yüzyıla giren Osmanlı İmparatorluğu 1789'da gerçekleşen Fransız Devrimi'nin tüm Avrupa'ya yaydığı rüzgarlardan etkileniyordu. Zaten oldukça uzun bir zamandır sürmekte olan "yenileşme" ve "modernleşme" çabaları III. Selim'le birlikte yeni boyutlar kazanıyordu. Uzun zamandır askeri bir örgütlenme olarak etkinliğini yitirmiş olan Yeniçeri Ocağı yerine kurulan Nizam-ı Cedid, yani "Yeni Düzen" adını taşıyan ordu sadece askeri açıdan değil bütün bir toplumsal düzen açısından da bir mesajı içeriyordu.

Yeniçeriler bu "Yeni Düzen" işinden memnun değildiler ve sonuçta ayaklandılar. Kabakçı Mustafa İsyanıyla III. Selim'i devirdiler ve 29 Mayıs 1807'de yerine IV. Mustafa'yı tahta çıkardılar. Nizam-ı Cedid yanlıları kılıçtan geçirilirken önde gelen bazıları kaçarak Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığındılar.

Rusları Silistre'de durdurmakla ünlü Alemdar Mustafa Paşa okuma yazma bilmeyen bir askerdi, ancak III. Selim'e bağlı ve onun yapmak istediği düzenlemeleri destekliyordu. Kendisine sığınanlar Alemdar Mustafa Paşa'yı ordusuyla İstanbul'a yürümeye ve III. Selim'i yeniden tahta çıkartmaya ikna ettiler. Nitekim 1808 yazında Rumeli askeriyle İstanbul'a yürüyen Alemdar Mustafa Paşa, daha önce Kabakçı Mustafa'yı öldürttüğü için hızla duruma egemen oldu ve sarayın kapısına dayandı.

Ancak IV. Mustafa III. Selim'in ve şehzade Mahmud'un öldürülmelerini emretmişti. Saraya girdiğinde III. Selim'in cesediyle karşılaşan Alemdar Mustafa Paşa haremdeki kadınların kendisini saklamaları sayesinde kurtulan II. Mahmud'u 28 Temmuz 1808'de tahta çıkaracaktı.

Yeni padişah tarafından sadrazamlığa getirilen Alemdar Mustafa Paşa III. Selim'in başlattığı reformların sürdürülebilmesi için merkezi otorite (padişah ve İstanbul) ile yerel otoriteler (ayan ve taşra) arasında bir uzlaşmanın yapılmasının ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyordu. Kendisi de bir ayan, yani bir tür yerel derebeyi olduğu için bu zümreyi iyi tanıyordu.

Merkezi otorite zayıfladıkça doğal olarak yerel otoriteler güçlenip çoğalıyor, bunlar arasında karşılıklı olarak belirlenmiş ve kabullenilmiş bir ilişki olmayınca da ortaya bir kaos çıkıyordu. En ünlüleri Anadolu'da Çapanoğulları, Cabbarzadeler, Karaosmanoğulları, Trabzon'da Tuzcuoğulları, Musul'da Kotalhalilzadeler, Arnavutluk'ta İşkodralı Mustafa Paşa, Yunanistan'da Tepedelenli Ali Paşa olmak üzere Bulgaristan, Lübnan ve Arabistan da zaten yerel derebeylerin yönetimindeydi.

İstanbul'daki merkezi yönetimin yeni güçlü adamı Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tüm ayanları İstanbul'da bir toplantıya, "Meşveret-i Amme"ye davet etti. Her biri kendi ordusuyla İstanbul'a çağrılan ayanların bu toplantıya fazla rağbet ettikleri söylenemez. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Bulgaristan ayanları başta olmak üzere önemlice bir bölümü toplantıya katılmadı. Ama yine de ayanlardan bazıları kendisi geldiği gibi, bazıları da temsilci gönderdiler.

İstanbul'un çevresi bu ayanların askerlerinin rengarenk giysilerinden ve çadırlarından oluşan ordugahlarla ilginç bir görüntüye bürünürken Kağıthane'deki Çağlayan Köşkü'nde gerçekleştirilen toplantı sonucunda 7 Ekim 1808'de yerel otoritelerle merkezi otorite arasında bir tür konsensüs anlamına gelen yazılı bir sözleşme ortaya çıktı. Aslında yine çok fazla ayan tarafından onaylanmayan ve 'Sened-i İttifak' adı verilen bu belgeye göre, padişahın ve onun temsilcisi olan sadrazamın otoritesi yeniden sağlamlaştırılarak buyruklarına uyulacağına söz veriliyor, ama buna karşılık ayanların da meşruiyeti tanınmış oluyordu.

Padişaha karşı bir ayaklanma durumunda ayanların emir beklemeden İstanbul'a askeri yardıma gelmeleri de kabul edilen belgede, ayrıca vergi sisteminin her yerde aynı şekilde uygulanacağı ve padişahın gelirlerine el konmayacağı, ayanların bölgelerinde adil bir yönetim sağlayacağı ve birbirlerinin özerkliğine dokunmayacakları da benimseniyordu. Aslında merkezi otoriteyle yerel otoritenin karşılıklı olarak birbirlerini tanırken yetkilerinin de sınırlandırılmasını içeren bu sözleşmeden ne padişah, ne de mühür basmak zorunda kalan ayanlar memnun olmuştu, ama durumu kabullenmiş göründüler.

Sened-i İttifak'la konumunu güçlendirdiğine inanan Alemdar Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı Cedid'in kurulmasına karar verecek ve bu arada Yeniçerileri çok rahatsız eden önemli bir karar daha alacaktı; yeniçerilerin aylık cüzdanları olan esamelerin alınıp satılmasını yasaklayacak, böylece önemli bir gelir kaynağını ortadan kaldırmış olacaktı.

Tüm bu gelişmelerin sonucunda Yeniçerilerin Alemdar Mustafa Paşa'yı ortadan kaldırmak için örgütlenmeleri kadar doğal bir şey olamazdı. Nitekim bu doğrultuda hazırlıklara giriştikleri açıkça görülüyordu. Bu arada Alemdar Mustafa Paşa'nın Rumeli'den yanında getirdiği askerler de İstanbul'da yozlaşmış ve dağılmıştı. Alemdar Mustafa Paşa hem kendi elleriyle tahta oturttuğu padişaha, hem de ayanlarla yaptığı sözleşmeye fazla güvenmiş olacak ki, Yeniçerilerin hazırlıklarına karşı Rumeli'ye gidip tekrar asker toplayarak İstanbul'a gelmesi önerilerim reddedecekti.

Sonunda Yeniçeriler ayaklandılar. Sened-i İttifak'la yetkilerinin sınırlanmasından hoşnut olmayan padişah da parmağını oynatmadı, Yeniçerilerin ayaklanması durumunda İstanbul'a koşup gelmeye söz veren ayan da. Alemdar Mustafa Paşa, konağını saran Yeniçerilerle baş edemeyeceğini anlayınca 15 Kasım 1808'de mahzenine barut doldurup ateşleyerek kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçurdu.

Osmanlı'da sivil toplum sözleşmesine ilk örnek, hatta İngiltere'de kral ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta Libertatum'a gönderme yapılarak "Osmanlı Magna Cartası" diye de anılan bu belgenin ömrü ancak beş hafta sürdü. İngiltere'de yerel otoriteler merkezi otoritenin yetkilerini sınırlamak üzere Magna Carta'yı kabul ettirmişti, oysa Osmanlı'da yerel otorite arasından sivrilerek merkeze gelmiş bir sadrazam, hem padişahı, hem de diğer ayanları hizaya getirmeye kalkışmıştı.

Yani Magna Carta'nın İngilizi ile Osmanlısının karşılaştırılması pek mümkün değildi. Birisi gerçekten anayasal bir düzen doğrultusunda sahici bir adımdı, diğeri ise daha baştan ölü doğmuştu ve tek sahibinin de ölümüyle birlikte tamamen tarihten silinecekti. "Tarihten silinmesi" sözcükleri bir mecaz değil gerçekti; çünkü daha sonra güçlenerek yerel derebeylerini yok etmeye girişen II. Mahmud, Sened-i İttifak'in aslını da yakıp, yok edecekti.

Sonraki kuşaklar bu belgenin ancak Cevdet Tarihi'nde verilen kopyasını görüp, inceleyebileceklerdi...

Marshall Planı « 20. Yüzyıl Tarihi

Truman Doktrini, esas itibariyle Yunanistan ve Türkiye'ye askeri yardımı öngörmüştür. Çünkü bu iki ülke, Sovyetlerin doğrudan doğruya baskısı ve tehdidi altında idi. Fakat bu sırada Avrupa'nın durumu iktisaden son derece kötüdür. Altı yıllık savaş, bütün ülkelerin ekonomik kaynaklarını tüketmiştir. Savaş, bütün ülkelerde ağır tahribat yapmıştır. Bir bakıma toplumlar açlıktan kıvranmaktadır. Ekonomileri harekete geçirecek kaynak yoktur.

Sovyet Rusya, bu durumu fırsat bilerek komünizm propagandasını şiddetlendirmişti. Komünizm propagandası, fakirliğin müsait zemininde çok etkili olmaktaydı. Sovyetler, komünist partilerinin bilhassa kuvvetli olduğu Fransa ve İtalya'yı seçmişlerdi. Bu iki ülkede komünist partilerinin kışkırtmasıyla çıkan grevler, bu ülkelerin ekonomisini felce uğratmıştı. Bu grevlerle komünist partilerinin iktidara gelmeleri amaçlanmıştı. Bu bakımdan, 1947 Eylülündeki Kominform Toplantısı'na Fransa ve İtalya Komünist Partilerinin katılması ilgi çekicidir.

Amerika, Batı Avrupa'nın bu ekonomik sıkıntılarına yardımcı olmak için her şeyi yaptı. Amerika'nın 1945 Haziranı ile 1946 sonu arasında Batı Avrupa'ya yaptığı ekonomik yardım 15 milyar dolar olmuş, fakat bu yardım, bütçe açıklarının kapanması, ithalat için kullanılması gibi, paranın verimli olmayan ve gidip de gelmeyeceği alanlara harcanmıştı. Bu işin sonu yoktu.

Bu sebeple Amerika, Avrupa'ya yapacağı yardım için başka bir formül aradı ve bu formül Dışişleri Bakanı George Marshall'ın 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi'nde verdiği bir nutukta açıklandı. Buna göre, Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik işbirliğine girişmeliler ve birbirlerinin eksikliklerini kendileri tamamlamalılar. Bu genel işbirliği sonunda bir açık ortaya çıktığında Amerika, bu açığın kapatılması için yardım etmeli. Bunun için de önce bir işbirliği programı yapılmalıydı.

Marshall Planı adını alan bu teklifi görüşmek üzere 27 Haziran 1947'de Paris'te bir toplantı yapıldı. George Marshall, bu planına Sovyetlerle uydularını da dahil ettiği için, Paris Toplantısı'na Sovyetler de katıldılar. ANcak yapıcı bir katkıda bulunmak için değil, sabote etmek için. Sovyetler bunu da başaramayınca 2 Temmuzda konferansı terkettiler.

12 Temmuzda İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Lüksenmburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç'in katılmasıyla toplanan 16'lar Konferansı 22 Eylülde, Amerika'ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladı. Bu program üzerine Amerika, 3 Nisan 1948'de Dış Yardım Kanunu'nu çıkardı. Amerika, bu kanuna dayanarak daha ilk yılında 16'lara 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Bu yardımlar daha sonraki yıllarda da devam edecekti.

Dış Yardım Kanunu'nun çıkması üzerine 16 Avrupa ülkesi, 16 Nisan 1948'de Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı'nı kurdular. Marshall Planı'na karşılık Sovyetler de, uyduları ile kendileri arasındaki ekonomik münasebetleri ve işbirliğini sıkılaştırmak için Molotov Planı adını verdikleri ikili ticaret sistemini kurmuşlardır. Zira, bazı uydular ve bilhassa Çekoslovakya, Marshall Planı'na katılmak için büyük istek göstermiştir. 1948 Şubatındaki Çekoslovak darbesinde bunun da büyük rolü olduğundan şüphe yoktur.

Amerika Dışişleri Bakanı George Marshall'ın ismine karşılık, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov'un adını alan yeni ekonomik işbirliği sistemi, komünist uydularının Sovyet kontrolü altına daha fazla girmesinden başka bir şey değildi.

oyunlar