Tarih

Troya Savaşı Efsanesi « Tarihi Gizemler

Zaman: İÖ 13. yüzyıl?
Mekân: Çanakkale'nin güneyi

Zeus bize ünü sonsuza kadar sürecekse de gelmesi çok uzun süren ve yerine getirilmesi çok uzun sürecek olan bu alameti gönderdi. Yılan sekiz yavruyu ve onları yumurtlayan serçeyi yedi ki bu dokuz eder ve biz de Troya'da dokuz yıl savaşacağız ama onuncu yılda kenti alacağız. HOMEROS, İÖ YAKLAŞIK 750.

Troya Savaşı Efsanesi üç güzel kadın arasındaki rekabet hikayesiyle başlar: Zeus'un karısı Hera ve kızları Aphrodite ve Athena. Aralarındaki kıskançlık ölümlü Kral Peleus ile yeni karısı deniz perisi Thetis'in düğünlerinde başlamıştı. Uyumsuzluk tanrıçası Eris kutlamaya altın bir elma getirmiş ve bunun oradaki "en güzel kadına" bir armağan olduğunu söylemişti.

Hera, Aphrodite ve Athena elmanın ve unvanın kendilerine ait olduğunu iddia ettiler. Eris hiç de masumane olmayan bir öneride bulundu: Ailesindeki kadınlardan hangisinin elmayı hak ettiğine Zeus karar verecekti. Zeus akıllılık edip bu görevi Troya kralı Priamos'un oğlu Paris'e aktardı.

Hera kendisini seçtiği takdirde Paris'e akıllara hayallere sığmayacak derecede büyük bir güç vermeyi vaat etti. Athena savaş alanında inanılmaz başarılı olacak tarihi bir zafer vereceğini söyledi. Aphrodite ise, yeryüzünün en güzel kadınının aşkını vaat etti. Paris, siyasal gücü ve askeri zaferi bir yana itip altın elmayı, kendisine o en güzel kadını vaat eden Aphrodite'e verdi.

Bu karar yüzyıllar ötesine, "Paris'in Kararı" olarak ölümsüzleşerek gelmiştir.



Flâman ressam Peter Paul Rubens'in bu 17. yüzyıl tablosunda Priamos'un oğlu Paris, altın elmayı Peleus'un düğünündeki güzellik yarışmasında Aphrodite'ye veriyor.

DENİZE BİN GEMİ İNDİREN YÜZ

O dönemde dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Leda'nın kızları Helena'ydı. Ancak ne yazık ki, Helena, Sparta kralı Menelaos ile evliydi. Daha da kötüsü, bu evliliğin Helena'nın diğer talipleri arasında büyük kavgalara neden olacağından korkan ölümlü üvey babası Tyndareos, bütün öteki Yunanlı hükümdar ve savaşçılardan Helena'nın Menelaos ile evliliğini koruyacakları sözünü almıştı.

Troya'ya dönen Paris, kendisinin Sparta'ya, Troya elçisi olarak atanmasını sağladı. Sparta'ya vardığında Aphrodite gücünü kullanarak Helena'yı Paris'e âşık etti. İki sevgili Menelaos'un servetinin büyük bir kısmıyla Troya'ya kaçtılar. Böylece Sparta kralının karısını ve servetini geri almak üzere Troya'ya karşı "bin gemi" gönderen Yunanlılar'ın açtığı on yıl sürecek olan savaş başlamış oldu.

TROYA SAVAŞI: EFSANE Mİ, TARİH Mİ, HER İKİSİ Mİ?

Homeros'un İlyada'sında yer alan Troya Savaşı hikâyesi İÖ 750 yılından kalmıştır. Ardından gelen Yunan tarihçileri, özellikle Herodotos ve Thucydides, Homeros'un hikâyesini kabul etmişler ve Troya'nın İlyada'dâ anlatıldığı gibi Hellespont (şimdi Çanakkale Boğazı) yakınlarında bir kent olduğuna ve Mykenaİ (Argos) kralı Agamemnon liderliğinde birleşen Yunanlılar'la yapılan Troya Savaşı'nın gerçek olduğuna inanmışlardır.

Çağdaş yazarlar ve bilginler daha kuşkulu davranmaktadırlar. Ne de olsa, Homeros'un hikâyesini ya da Troya'nın varlığını doğrulayacak tarihi kayıtlar yoktur. Ancak İlyada'daki birleşik bir Yunan gücünün -belki de köle ve doğal kaynak elde etmek üzere-Batı Asya'ya uzun bir sefer düzenlemiş olması (Herodotos'a göre İÖ 1250 sularında) mümkündür.



Homeros'un Troya'sı (Troya VI örneğine göre), aşılmaz surlarla sarılmış ve kulelerle korunuyor.

İLYADA'NIN TUNÇ ÇAĞI BAĞLAMI

İÖ 13. yüzyıl Akdeniz'i Homeros'un zamanından çok uzaksa da, İlyada'dâ artık doğru olduğunu bildiğimiz belirli pek çok tanım vardır. Örneğin İlyada'nın ikinci kitabında Troya'ya karşı silahlı birlik gönderen 164 şehrin listesi ve kısmen de tanımları yer almaktadır. Homeros'un saydığı yerlerin çoğu kendi zamanında biliniyordu.

Ancak Michael Wood'un in Search of Trojan War adlı eserinde belirttiği gibi listede Homeros zamanında çoktan terk edilmiş ve Yunan coğrafyacılarının bilmedikleri pek çok yer de vardı. Çağdaş arkeolojik ve tarihi araştırmalar artık bunların gerçek mekânlar olduklarını ve Homeros'un onların konumlarını doğru olarak bildirdiğini göstermiştir.



(Solda) Troya'da ana giriş kapısı ve kule. Homeros, Troya'yı "zarif kuleleri" olan bir şehir olarak anlatmıştı. Bu tanım Hisarlık'taki surlara uymaktadır. (Sağda) Homeros'un Troya'sının Türkiye'de Hisarlık'taki höyükte olduğu fikrinin savunucusu Heinrich Schliemann.



Hisarlık höyüğü kesitinde birbiri üstüne binmiş katmanlar görülüyor.

TROYA GERÇEK BİR YER MİYDİ? ARKEOLOJİK KANITLAR

Ya Troya? Arkeologlar ve tarihçiler çok uzun zaman boyunca Çanakkale'nin güneyinde tarihte Troad diye anılan bölgede bu kentin kalıntılarını aramışlardır. En çok ilgi çeken bölge Homeros'un tanımladığı Troya coğrafyasına uygun olan Hisarlık höyüğüdür. Homeros'un Troya için verdiği ayrıntılardan pek çoğu -tam ve kusursuz olmamakla birlikte- arkeolojik araştırmaların bölgede ortaya çıkardığı buluntulara uygundur.

Troya'nın araştırılmasında başta gelen kişi Heinrich Schliemann'dır. Schliemann, 1870 ile 1890 arasında Hisarlık'ta kazılar yapmış, höyükte birbiri üstünde dokuz kent tespit etmiştir. (Bunlar I-IX olarak numaralanmıştır). Daha sonraki yıllarda Cari Blegen ve daha yakın zamanlarda Manfred Korfmann gibi arkeologlar tarafından Hisarlık'ta yapılan kazılar pek çok ara dönemi ortaya çıkarmıştır.

Schliemann ya da diğerleri burasının Homeros'un Troya'sı olduğunu kanıtlayan herhangi bir şey bulmamışlarsa da, Hisarlık'taki arkeolojik kanıtlar, özellikle de Troya VI ve VII(a) katmanları Homeros'un zaman ve mekân tanımlarının ayrıntılarından bazılarına uyum göstermektedir.

Homeros'un İlyada'da. Troya'yı "zarif kuleleri" ve "büyük kapıları" olan bir şehir olarak tanımlaması epey büyük ve etkileyici olan Troya VI'ya uymaktadır. Homeros, Troya'nın surlarının görkemli bir savunma yapısı olduğunu ama batı kanadının o kadar güçlü olmadığını söylemektedir.

Troya Vl'nın çevresindeki surlar dört metre eninde ve kimi yerlerde dokuz metre yüksekliğindedir ama batı yanındaki inşaat çok daha zayıftır. Homeros şehrin ana girişinde büyük bir kuleden söz etmiştir. Arkeologlar Troya VI'nın ana girişinde gösterişli bir kapı bulunduğunu saptamışlardır.

Hisarlık/Troya sakinlerinin Miken dünyasıyla ilişkide olduğu anlaşılmıştır: Kazıda Yunanistan'dan Tunç Çağı eserleri, özellikle Miken çömlekleri bulunmuştur. Schliemann'ın çıkardığı gösterişli nesneler güçlü bir kraliyet ailesinin bulunduğunu göstermiştir. "Priamos'ın Hazinesi" içinde, altın yüzükler, bilezikler ve biri "Helena'nın Mücevherleri" olarak anılan iki soluk kesici altın taç vardır.

Schliemann'ın karısı Sophie'nin mücevherleri takınmış olarak çekilmiş fotoğrafı Schliemann'ın büyük egosunun ve ün düşkünlüğünün simgesi olmuştur. Daha sonraları bu hazinenin aslında Troya II'den (Dokuz kentlik dizinin ikincisi) kaldığı anlaşılmıştır. Sonuçta, bu eserler Troya Savaşı'ndan bin yıl öncesine aittir. Hazine, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuş ama sonra 1990'larda Moskova'da ortaya çıkmıştır.

Son olarak, Troya VI ve Troya VII dönemlerinin sonunda yangın ve yıkılmış taş izleriyle büyük bir olayın izleri vardır. Ancak Troya VI askeri bir güç tarafından değil de, deprem sonucu yıkılmış görünmektedir. Truva VII'nin bir savaşta yıkılmış olması olasılığı daha güçlü olduğundan Homeros'un Troya'sına en yakın olan da budur.



(Solda) Schliemann'ın arkeolojik çalışması sona erdikten yüz yıl sonra Hisarlık höyüğünde kazılar devam etmektedir. 1997'de kuzeybatıya dönük Tapınak'tan bir görüntü. Schliemann dokuz ayrı yerleşim katmanı bulmuşsa da daha sonraki çalışmalar ara katmanlar da olduğunu ortaya çıkarmıştır. (Sağda) Priamos'un hazinesinden altın salçalık. Hazine, İkinci Dünya Savaşı sonunda Berlin'den kaybolmuş ve sonra Moskova'da bulunmuştur.

TROYA ATI

Homeros, Troya at terbiyeciliğinden sık sık söz eder. At kemikleri ve atlara ilişkin malzeme buluntuları kesin olmamakla birlikte yine Homeros'un Troya'sına uymaktadır. Troya Atı'nı çok kimse bilir. Yunanlılar tahtadan dev bir at yapmışlar ve bunu Athena'ya bir armağan olarak Troya kapılarında bırakmışlardır. Yunan ordusu daha sonra Helena'nın kaybını kabul etmiş olarak geri çekilmiştir. Troyalılar zaferi kazandıklarına inanarak dev atı kentlerinin içine almışlardı.

Gece karanlığında atın içinde gizlenmiş olan bir Yunan askeri birliği çıkıp şehrin kapılarını dışarıda gizlenmiş olan askerlere açmışlardı. Böyle bir saldırıya hazırlıklı olmayan Troya erkekleri öldürülmüş, kadınlar yakalanıp köle ve odalık olarak satılmak üzere Yunanistan'a götürülmüştü. Helena da Yunanlılar tarafından yakalanıp kocasına iade edilmişti.

Homeros'un anlattığı bu Troya Atı'nın tarihi bir geçerliliği olabilir. Yakındoğu'da İÖ 13. yüzyıldan kalma yazılı metinlerde ve resimlerde bir kentin savunmasını yıkmak için at biçimli koçbaşları kullanıldığı belirtilmiştir. Tarihçi Michael Wood, İlyada'daki Troya Atı'nın da böyle bir "kuşatma makinesinin biçim değiştirmiş bir hatırlanması olabileceğini ileri sürmüştür.



(Solda) İÖ 7. yüzyıl sonlarından kalma Mikonos'ta Troya Atı kabartmalı bir amfora. (Sağda) Schliemann'ın karısı Sophie, "Priamos'un Hazinesi"nden takıları takınmış. Buna benzer fotoğraflar Schliemann'ın keşiflerine karşı büyük ilgi uyandırmış ama onun aşırılıklarını ve egosunu da gözler önüne sermişti.

TROYA GERÇEK Mİ, EFSANE Mİ?

Troya Savaşı'nın efsane mi, tarih mi, yoksa her ikisi de mi olduğu kesin olarak saptanamaz. İlyada'da Tunç Çağı coğrafyasının, politikasının ve maddi kültürünün bazı doğru tanımları bulunmaktadır ve hikâyenin tümünde bir gerçeklik de bulunmaktadır. Ancak Troya Savaşı efsanesinin ayrıntılarının doğrulanıp doğrulanamayacağı konusunda Amerikan klasikçisi Jeremy B. Rutter'in sözleri akıldan çıkarılmamalıdır: "Troya Savaşı'nın tarihselliğine inanmak ya da inanmamak, sonunda insanın benimsediği görüşe göre bir inanç eylemidir."

Troya Savaşı'nın sanata yansımasına bakacak olursak iki önemli yapıt öne çıkar. Biri, Hector Berlioz'un, librettosunu Vergilius'un Aeneis'inden esinlenerek kendisinin yazdığı ve 1855-58 yılları arasında bestelediği (ilk bölümü olan Troyalılar Kartaca'da, ilk kez 1863'te Paris'te sahnelenmişti) lirik tragedya Troyalılar, öbürü ise ünlü antik çağ oyun yazarı Euripides'in alevler içindeki Troya'dan bir dizi acıklı tablo sergileyen Troyalılar'ıdır.

Hasta Adam Çok Yaşadı « İlginç olaylar

Rus Çarı I. Nikola Fena Çuvalladı
Ocak 1853, St. Petersburg

Aralık 1825'te Petersburg'da muhafız birliği kendisine bağlılık yemini ederken patlak veren Dekabristlerin ayaklanmasından canını ve tahtını zor kurtaran Rus Çarı I. Nikola'dan sonra, hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Rusya'yı ilerleten bir adam olmamıştı. Tam tersine Rus tarihi içindeki değerlendirilmesinde kendisi için söylenen şey "Rusya'nın gelişmesini donduran Çar" olacaktı.

Ama buna rağmen bu Rus Çarı onu, bunu "hasta" ilan etmekten adeta zevk alıyordu. Kendi ülkesinin sorunlarına ne kadar vakıf olduğu ayrı bir tartışma konusu olan I. Nikola önce 1846'da Avusturya ve Habsburglar için "Hasta adam" teşhisini koyacak, daha sonra ise aynı teşhisi Osmanlılar için tekrarlayacaktı.

9 Ocak 1853'de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Hamilton Seymour'a Osmanlı İmparatorluğu için de "hasta adam" diyecekti. Aslında yakında dağılıp, parçalanmasını beklediği bu ülkenin topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu değerlendirmeyi Londra'ya rapor edince I. Nikola'nın bu sözleri hızla yayıldı ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için "hasta adam" deyimi Avrupalıların çok hoşuna gitti.

Ancak bu deyimin asıl sahibi bir süre sonra bu "hasta adam" ve müttefiklerine karşı giriştiği Kırım Savaşı'nı kaybetmekle kalmayacak, daha da önemlisi, çok sağlam sandığı kendi imparatorluğu Osmanlı'dan önce çökecekti!

Rus Çarı'nın "hasta" ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya, modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Ama bu durum sadece Osmanlı için geçerli değildi. Gelişmekte olan kapitalizm benzer imparatorlukların tümünü sarsıyor, kapitalizmin ilerlemesi ve giderek bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte klasik imparatorluklar tarihin gerisinde kalırken yeni koşullar ulus-devletleri öne çıkarıyordu.

Temeldeki bu iktisadi-siyasi süreç Osmanlı için de geçerliydi, Rusya veya Avusturya için de. Kapitalizmin gelişimine ayak uydurma koşullan olanlar bu durumdan daha az etkilenir görünürken, kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu ise diğerlerine göre daha hızlı bir şekilde tarihin dışına itilmekte olduğu izlenimini veriyordu. Ama hepsi o kadar! Çünkü bütün bu imparatorluklar sonuçta uluslararası bir sistem haline gelen kapitalizmin dünyayı ilk kez paylaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle veya böyle tarih sahnesinden çekileceklerdi.

Rus Çarı I. Nikola Osmanlı'yı "hasta adam" ilan ettikten sonra orada durmadı tabii. Hastayı bir an önce öbür dünyaya gönderip malına-mülküne el koymak için çabalarını da yoğunlaştırdı. Nitekim İngiliz elçisine bu sözleri söylemesinin üzerinden çok geçmeden Prens Alexander Mençikof'u İstanbul'a özel elçi olarak gönderen Çar, Sultan Abdülmecit üzerinde bir nüfuz elde etmeye çalıştı.

Abdülmecit ona istediklerini verdiği ölçüde de Sultanın güvenliğini sağlamak üzere gizli bir anlaşma teklif etti. Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmaya çalışan Rusya, böylece imparatorluk dağıldığında hamisi olduğu yerlerin de kendisine kalacağını düşünüyordu.

Prens Mençikof İstanbul'da üç ay kadar kaldı ve ortalığı hayli kırıp geçirerek Çarın isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. Ancak diplomatik kabalıklarının ötesinde pek bir şey gerçekleştiremeden Mayıs ayında İstanbul'dan St. Petersburg'a dönerken Sultan Abdülmecit'e ateş püskürüyordu. Osmanlı sarayı da Rus prensinden çok rahatsız olmuştu ve böylece Osmanlı-Rus ilişkileri yeni bir savaşa doğru yol almaya başladı.

Sonuçta patlak veren Kırım Savaşı'nda Ruslar sadece Osmanlılarla değil, onların müttefiki İngiltere ve Fransa ile de savaşmak zorunda kaldı. I. Nikola'nın kaba ve aç gözlü politikaları Rusya'yı tecride sürüklemiş ve karşısındaki güçler yelpazesini genişletmişti.

Öyle ki, Fransızlarla İngilizler tarihte ilk kez Rusya'ya karşı birlikte savaşıyorlardı. 1854 başından 1856 sonlarına kadar yaklaşık üç yıl süren Kırım Savaşı sonunda Rusya kaybetti ama Çar I. Nikola bu yenilgiyi göremedi. Çünkü savaş devam ederken 2 Mart 1855'de ölmüştü. Kırım Savaşı'nda "hasta adam"a yenilen Rusya'nın öngörülü Çarını bekleyen sadece bu değildi.

Öykünün daha sonrasında ise Çarlığın 1917'deki Bolşevik Devrimi ile tarihten silinmesi de yer alıyordu. Mirasını paylaşmak için ölümü beklenen "hasta adam" da Birinci Dünya Savaşı'nın anaforunda boğulacaktı ama yine de Rus Çarlığından beş yıl daha fazla yaşayacak, Çarlığın yıkılışını gördükten sonra o da son nefesini vererek tarih sahnesinden çekilecekti.

George Sand « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1804-1876)

1805 1. Napoleon Avusturya ve Rusya'yı yener.
1810 1. Napoleon, yazar Germaine de Stael'in en önemli yapıtı Almanya Hakkındaki yasaklar ve yok eder.
1810 Kompozitör Frederic Chopin doğar.
1813 1. Napoleon'a karşı Alman Kurtuluş Savaşı.
1827 Goethe Dünya Edebiyatı kavramını ortaya atar.
1830 Paris'te Temmuz Devrimi.
1830 Fransa'da basına uygulanan sansür kaldırılır.
1832 Goethe'nin ölüm yılı. George Sand'ın ilk romanı (Indiana) yayımlanır.
1839 George Sand ve Frederic Chopin'in Mayorka gezisi.
1848 Paris'te Şubat Devrimi - George Sand bu devrime katılır. La Cause du Peuple dergisini kurar.
1855 Paris'te Dünya Sergisi.
1855 Paris'te ilk bonmarşe (süpermarket) açılır.
1855 George Sand, Balzac'ın ricası üzerine İnsanlık Komedyası'nın önsözünü yazar.
1857 Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı yapıtının piyasaya çıkışı.
1863 Gustave Flaubert ile George Sand arasındaki mektuplaşmanın başlaması.
1867 Paris'te ilk pnömatik posta (hava basıncı ile borulardan mektup iletimi).
1876 George Sand'ın ölüm yılında Almanya'nın ilk kadın doktoru kendi muayenehanesini açar.

"EYLEMLERİ KONUŞTURABİLİRSİNİZ, AMA İNANÇLARI DEĞİL; DÜŞÜNCE ÖZGÜR OLMALIDIR."

Aurora, şafak kızılı - 19. yüzyıl başında yetişmekte olan bir genç kız için ne şiirsel bir isim! Genç Aurora aslında sevimli, uyumlu, toplumsal kuralların izin verdiği ölçüde zarif, çıtkırıldım ve aşırı süslü püslü olabilirdi. Fakat bu Fransız kızı; Aurora Dupin, sözü edilen bu özelliklerin hiçbirine sahip değildi.

"Beni çok tuhaf buluyorlardı," diye tanımlar kendisini, daha sonra genç kızlık yıllarını anlatırken. "Körpe kemiklerim sertleşmişti. İradem, bedensel yorgunluğu yenme gücüne erişmişti. Ne aptalca bir temizlik tutkusu, ne de tüm erkeklerin hoşuna gitme arzusu egemendi mantığıma." Paris'in güneyinde, Berry'deki Nohant çiftliğinde, büyükannesinin yanında yaşayan 16 yaşındaki Aurora'nın, öyle "tuhaf" gelişmesi nedensiz değildir.

Dört yaşındayken babası Albay Dupin'i kaybetmişti. Gelinini reddeden büyükanne Dupin, küçük Aurora'yı yanına almış, 1817'de on üç yaşındaki torununu, ölçülü bir eğitim ve itibarına uygun görgü kurallarını edinebilsin diye Paris'teki İngiliz Augustin Manastırı'na göndermişti. Öğrenci Aurora yaklaşık üç yıl manastır kurallarına uygun olarak yaşayacaktı.

"Her gün belirli bir saatte uyanacağım... sadece sağlığımı korumak için gerekliyse uykuya zaman ayıracağım ve hiçbir zaman tembellikten yatakta kalmayacağım... Kendimi faydasız düşlere ve verimsiz düşüncelere kaptırmaktan özellikle kaçınacağım. Yüreğimde ne olduğuna bakılacak olsa, yüzümü kızartacak fantezilere kapılmayacağım. Karşı cinsten kişilerle yalnız kalmaktan hep kaçınacağım... En saygıdeğer niyetle de olsa bana herhangi bir teklif yapılacak olursa, bunu en kısa zamanda ebeveynlerime bildireceğim..."

Kızlar yatılı okulda çok sıkı gözetim altında yaşadıkları için "karşı cinsten biriyle yalnız olmalarına" zaten hiç olanak yoktur. Aurora manastır hayatının etkisi altında İncil'i, azizlerin ve din şehitlerinin yaşamlarını okumayı tutku haline getiren bir genç kız olur ve en büyük hedefi rahibeliktir.

Aslında büyükanne Dupin bu tür etkileri hiç hesaba katmamıştır. Aurora'nın bu niyetini öğrendiğinde derhal onu manastırdan alır. 1820 Şubat'ında Aurora Nohant'a geri döner. Bu aşırı koruma altında kalmış, en katı kurallarla eğitilmiş kız, birdenbire özgürlük ve bağımsızlığı yaşar. Bu herhalde Aurora'nın kendisine de "tuhaf gelmiştir. Gene de çok kapalı giyinmek zorundadır ve yalnız başına tek adım bile atmasına izin verilmez. Şimdi artık hiç kimse onunla ilgilenmemektedir: "Her konuda kendi başımın çaresine bakmaya terk edilmiştim."

Büyükanne hastalanır. Şimdiye dek hep erkek çocukları eğiten ev öğretmeni Dechartes, Aurora'nın da bir erkek gibi giyinmesini tavsiye eder. O da "erkek giysisi, kasket ve tozluk" giyip, öğretmeni ava çıktığında ona eşlik eder. "Bana gelince, yeni giysilerimi durmadan çalılıklara takılı kalan işlemeli eteklerimden daha rahat ve kullanışlı buluyordum," diye belirtir o zamanı anlatırken.

İmkân buldukça bundan böyle de pantolon giyme olanağı yaratacaktır. Paris'i erkek giysileri ve çizmeleriyle, merakla ve öğrenme hırsıyla bir baştan ötekine dolaşacaktır. Tiyatroda, kabarede, müzelerde ve kahvelerde erkek giysileriyle oturacaktır -çünkü ilgi çekmeden ve refakate gereksinme duymadan istediği her yere bu giysilerle gidebilmektedir. Herkes onu üniversiteli bir genç sanmaktadır. "Hiçbir şey beni yapmak zorunda olduğum ve yapacağım şeylerden alıkoyamaz," diye yazar.

"Kalbim bana adalet duygusu ve cesaret veriyorsa, önyargılara aldırmam bile." Ve: "Dünya ile ilgim zaten çok az." Evet, yazmaya başlamıştır. İlk taslakları yastığının altında saklar. 17 yaşındadır şunları yazdığında: "Ahlaki konularda adaletin cinsiyeti olmaz. Erkektir veya kadındır, Tanrı nasıl istemişse; fakat O'nun yasası hep aynıdır. İster bir çocuğun annesi olsun, ister bir ordunun generali; insanın vicdanı tek yargı organı olduğu için, eğer istersem, ihtiyatı elden bırakıp tüm azarları ve koğuşturmaları göze almak pahasına tehlikeli ve güç görevleri üstlenebilecek yeteneğim var."

Büyükannesi ölünce, 17 yaşındaki Aurora'ya Nohant çiftliği, Paris'te özel bir ev ve Narbonne Oteli miras kalır. Ölümünden önce büyükannenin torununa söylediği son cümle "En iyi arkadaşını kaybediyorsun," olur. Kaçık tabiatlı öğretmeni Dechartes, Aurora'yı garip bir tören düzenlemeye ikna eder. Büyükannesi gömülmeden önce Aurora onunla babasının mezarına gidecek, mezar açılacak ve Aurora babasının iskeletini öpecektir. Aurora bunu kabullenir ve hiç de garip bulmaz. Aurora gerçekten güç ve tehlikeli

görevlerden korkmaz. Aslında garip olan şey daha 18'ini bitirmeden gayet resmi bir şekilde evlenmesi ve sanki bir gecede "ruhani işleri" bir yana bırakmasıdır. Hatta -en azından kendi iddiasına göre- "en ufak bir pişmanlık" duymamasıdır. Aurora şimdi Madame Dudevant'dır ve nikâhından tamı tamına dokuz ay sonra bir erkek çocuk annesi olur. Madame Dudevant mutlu mudur? Birkaç ay için mutlaka. Ama sonraları...

Evli çiftin ortak yanlarının pek az olduğu ortaya çıkar. Bunun dışında genç kadın yavaş yavaş evlilikte kadının haklarının ne kadar az olduğunu anlamaya başlar: Romanında serbest aşk ve sevgisiz bir evliliğin engellerini yıkmak için mücadeleye başlayıncaya kadar birkaç yıl daha geçecektir. Daha sonraları kâğıda dökeceği düşünce ve duyguları şimdiden kafasına yerleşmiştir ama.

Casimir Dudevant karısını kaçık ve delişmen olarak nitelemektedir. Daha kötüsü, kocasının yazı masasında sakladığı, içinde bir tomar en kötü bedduaların bulunduğu paketi Aurora'ya "vasiyet" olarak bırakmasıdır. Aurora onu bulup okuyunca kesin kararını verir. Artık bir gün daha bu adamla yaşayamayacaktır. "Aman Tanrım! Nasıl bir vasiyet bu! Bedduadan başka bir şey yok! Bana karşı kötü, gerçek arzularının ve öfkesinin tümünü biraraya getirmiş. Sapıklığım hakkındaki tüm düşünceleri, karakterimi aşağılayan tüm duyguları... Bu ders beni nihayet uykudan uyandırdı!"

Madame Dudevant kocasından yılda 3000 frank nafaka ister. Yılın 6 ayını Paris'te, kalan zamanı Nohant'ta geçirmek istemektedir. İsteklerinin hepsi hemen gerçekleşecek ve de en ufak bir tartışmaya girilmeyecektir. Öylesine kararlıdır ki, kocasının bu isteklerini kabul etmekten başka bir seçeneği kalmaz.

Paris, 1831: Dokuz yıllık bunaltıcı evlilikten sonra Aurora yeniden kendini bulur. Kendi diktiği erkek giysileri, sağlam, demir ökçeli çizmeleri ile kenti bir ucundan ötekine dolaşır: "Kendimi bir dünya seyahati yapabilecek kadar güçlü hissediyordum. Giysimin şimdi korunacak hiçbir şeyi kalmamıştı; her havada ve günün her saatinde dışarı çıkabiliyordum... Basitliğiyle her türlü şüpheyi uzaklaştıran giysimi çok büyük bir güvenle taşıdığım için ne kendim ne de giysim dikkat çekiyordu."

Aurora Dudevant -hâlâ bu adı taşımaktadır- Paris'te bir çatı katında genç yazar Jules Sandeau ile birlikte yaşamaktadır. İkisi birlikte daha sonra J. Sand imzası ile yayınlanacak olan -Rose et Balance- adlı kitabın yazımında çalışırlar. Günün birinde kayınvalidesi Aurora'yı ziyarete gelir ve aralarında şu konuşma geçer: Madam Dudevant:

- Kitap yayınlama niyetinde olduğunuz doğru mu?
- Evet, Madam.
- Ah, çok tuhaf bir düşünce bu.
- Evet, Madam.
- Peki. Güzel hoş da, umarım taşıdığım adı basılmış kitap kapaklarına koymazsınız!
- Aaa, tabii ki hayır Madam, hiç endişelenmeyin.

Dudevant adını bir kitap kapağında okumak zorunda bırakmaz kayınvalidesini. Dolayısıyla yazarlık kariyerine kendi seçtiği bir takma adla başlar. George Sand adını alır.

Onu edebiyat dünyasına attığı ilk adımlarında izleyelim biraz da. Geçtiğimiz yüzyılda bir kadın geçimini yazarak kazanmak isterse ne olur? İlişkiler kurmaya çalışır, korunacağını umar. Bunu bir genç adam da yapardı. Ama Aurora Dudevant'ın yaşadıkları erkek cinsiyetli tanınmamış bir yazarın asla başına gelmezdi. George Sand daha sonraları iki tipik olaydan söz eder.

Kuzeybatı Fransa'nın soylularından romancı Mösyö de Keratry'yi ziyaret eder. "Açık konuşacağım," diye selamlar adam Aurora'yı, "Bir kadın yazmamalı... Beni dinleyin: Kitap yapmayın. Çocuk yapın!" Bu sözler üzerine Aurora yüksek sesle gülerek şu yanıtı verir: "Ama rica ederim Beyefendi, bu reçeteyi siz kendinize uygulayın."

Buna benzer bir deneyim taslaklarını okusun diye verdiği yazar Henri de Latouche ile yaşanır. Yazar sakin bir şekilde taslağa bakar, ardından bilgi edinmek için "Çocuklarınız var mı Madame?" diye sorar. "Maalesef var! ama ne onları yanıma alabiliyorum ne de onlara geri dönebiliyorum." o "Ve siz Paris'te kalmayı ve geçiminizi kaleminizle kazanmayı istiyorsunuz?" - "Bunu mutlaka yapmak zorundayım. " - "Bu hiç de hoş değil, çünkü başarı şansınız olacağını sanmıyorum. İnanın bana: En iyisi, tekrar kocanıza dönmeniz."

Ayrıca, demin anlatılan sahnede George Sand'a karşı öylesine itici davranan Latouche, giderek onun en iyi arkadaşlarından biri ve destekçisi olur. Mizah dergisi Figaro'nun yayıncısı olan Latouche onu kendi redaksiyon ekibinin içinde çalıştırır. Bu, George'a öğrenme ve aynı zamanda para kazanma olanağı verir. "Gazeteler Bav George Sand'dan övgüyle söz ediyorlardı. Yazarın kalbinin ve ruhunun eğilimlerini açması için bir yerlerde bir kadın parmağının işin içinde olabileceğini fark etmişlerdi. Fakat tarzı ve yargıları ancak bir erkekten beklenecek kadar erkeksi, diye açıklamada bulunuyorlardı." Tek başına çıkardığı ilk romanı Indiana'ya (1832) basının tepkisini, Hayatımın Öyküsü'nds böyle anlatır George Sand.

Ayrıca tarzının ve yargılarının "tipik erkeksi" olarak değerlendirilmesi, onu hiç kızdırmaz. Önemli olan kitabıyla başarıya ulaşmasıdır, hem de büyük başarıya. Şahsen tanıdığı Balzac onu "büyük yetenek" olarak kutlar. Yazar ve eleştirmen Sainte-Beuve, "Söylemek gerek, Madam, siz gerçekten ender ve güçlü bir yaratıksınız," der.

İlk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerinde kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır. Bu okurlarının çoğuna "dokunaklı" gelmiş olabilir; aslında mesele yazarla roman tipleri arasında karşılaştırma yapmaktır. Lelia'da (1833) George Sand kendisini anlatır.

"Ahlak dışı" olarak değerlendirilmesine rağmen bu kitabı ile de inanılmaz bir başarıya ulaşır. Erkek takma adıyla bir kadın yazar, çoğunlukla kadın ve erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri ortaya koymaktadır. Rahatça uzun hikâyeler yazabilmektedir, kendisine eziyet etmeden. Bir gecede rahatlıkla otuz sayfa kadar çıkarabilmektedir. Bir kitabı bitirir bitirmez, yeni bir roman üzerine çalışmaya başlar.

1866'da yazar Gustave Flaubert ile sürdürdüğü mektuplaşmalardan birinde cümlelerin kaleminden ne kadar rahat aktığını anlatır. Geceler boyunca bir tek kelimenin arayışı içinde olan Flaubert ise ona hak verir: "Aklınıza gelen fikirler bir sel gibi zengin ve canlı. Bende ise incecik bir sızıntı gibi. Bir şelale oluşturabilmek için bir sürü hüner göstermek zorunda kalıyorum."

Tüm yaşamı boyunca kalıcı olan bu büyük enerjiye sahip olmasaydı, George Sand oynadığı farklı rollerin üstesinden gelemezdi. Bir yazar olarak işini tutkuyla yapmıştır. 19. yüzyıl Fransa'sının en ünlü erkeklerinin sevgilisi ve arkadaşıdır. Bir anne olması, kendisini diğer kadın yazarlardan ayıran gerçektir.

1832 ilkbaharında George Sand üç buçuk yaşındaki ikinci çocuğa Solange'ı Paris'te yanına alır. Hâlâ Casimir Dudevant ile evlidir. Ancak 1836'da ondan boşanır. Fakat yalnız değildir. "Boşandıktan sonra Alfred de Musset ve Frederic Chopin ile tutkulu aşk ilişkileri yaşadı." (Yeni Brockhaus sözlüğünden bir alıntı.) Tabii (boşanmasından önce

başlayan) bu "maceralar" George Sand'ın özgeçmişinden soyutlanamaz. Herhalde hiçbir aşk ilişkisi üzerine Sand/Musset üzerine olduğu kadar çok yazı yazılmamıştır. En yalın edebiyat tarihlerinde bile "romantik âşıkların modeli" olarak bu iki ozan çıkar ortaya.

22 yaşındaki "Weltsehmerz" ozanı ve o zamanlar Paris'te gündemde olan - Goethe'nin Werther tercümelerinden de etkilenmiş bulunan- Musset, yirmi dokuz yaşındaki George Sand ile tanışır. Birlikte Venedik'e giderler. Daha yolda iken şiddetli tartışmalar başlamıştır. Barışmalar. Kıskançlık sahneleri. Musset hastalanır. Sand, Musset'i tedavi eden İtalyan doktora âşık olur. Musset yalnız başına Paris'e döner. Sand doktor ile birlikte birkaç hafta sonra Paris'e dönüş yapar. Yeniden barışırlar. Sonra da kesin olarak ayrılırlar.

Bu aşk dramı bir dizi kitaba konu olur. İlk olarak Alfred de Musset bu mutsuz aşkını Zamanımızda Bir Çocuğun İtirafları (1836) kitabında anlatır. George Sand bu kitaba Elle et Lui (Kadın ve Erkek) adlı romanı ile karşılık verir. Şimdi de Alfred'in erkek kardeşi Paul'ündür söz sırası ve Lui et Elle (Erkek ve Kadın) kitabını yayınlar. Daha sonra Musset'in eski kız arkadaşının da bu konuda söyleyeceği olacaktır. Lui (O) adını verir kısaca romanına.

George Sand'ın hareketli yaşamı, zamanının ileri gelenleriyle çok yönlü ilişkileri aslında ciltler doldurabilir. Fakat bunun yanında bir özelliği çoğunlukla görmezlikten gelinir: George Sand aynı zamanda bir annedir. Ve bu görevini çok ciddiye almıştır. Yazar olarak yeteri kadar para kazanır kazanmaz küçük kızını, daha sonra da büyük oğlunu yanına alır.

Bugüne dek sayısı zaten az olan çocuklu kadın yazarların da çok azı günlük yaşamlarını çocuklarıyla birlikte geçirdikleri için George Sand'ın bundan yaklaşık 150 yıl önce bu "çifte yükü" nasıl sırtlandığını duymak ilginçtir. Gün boyu küçük kızı ile Luxembourg Parkı'na gezmeye gittiğini ve ancak akşamları kızı uyuyunca yazmaya fırsat bulduğunu anlatır.

Tüm çalışan annelerin tipik vicdani rahatsızlıklarını da bilmektedir: "Çocuklarımla birlikte olduğum zamanlar sadece onlar için ve onlarla yaşamak istiyordum. Arkadaşlarım bana geldiklerinde onları yeterince göremediğimi ve aralarında dağıldığımı belirterek kendimi suçluyordum. Gerçek yaşamın bir düş gibi yanımdan gelip geçtiğini ve romanın hayal dünyasının acı gerçekliğiyle ruhuma çöktüğünü hissediyordum."

İki çocuğu ve besteci Frederic Chopin ile 1838-39 kışını Mayorka adasında geçirir. Daha sonra bu "aile gezisi" hakkında etraflı ve canlı bir yazı yazar: Mayorka'da Bir Kış. Sık sık yeniden basılan bir metindir bu. Oldukça dindar olan Mayorkalılar üzerinde bu dört gezgin korkutucu etkiler uyandırmış olmalı. George ve kızı pantolon giyerler.

Ciğerlerinden ağır hasta olan Chopin (sadece bu nedenden ötürü zaten yeterince şüphelidir) çocukların gözleri önünde George Sand ile birlikte yaşamaktadır. Sand onun gözdesi gibidir. Ayrıca hiçbiri kiliseye gitmez. 34 yaşındaki aile anası George kiliseye gitmek yerine, soğukkanlılıkla kayalara tırmanır, yataktaki böceklere kızar, çorba içindeki akreplere küfür eder ve bütün bunları daha sonra esprili, renkli seyahatnamesinde dile getirir. Bu yapıtı 150 yıl önceki gibi bugün de hâlâ aynı zevkle okunabilmektedir.

Yaşamı boyunca daha bir sürü gezi yapar ve bu gezileri yazıya döker: "Gezi sanatı neredeyse yaşamın bilimidir. Bu gezi bilimiyle gurur duyuyorum." Tozlu, güneşten yanmış, dağınık saçlarıyla etrafı inceler ve kendisini "ip cambazı" sandıkları için keyiflenir. Dayanılmaz bir güç vardır içinde. Özgürlüğünü kocasına karşı nasıl savunduysa, sevgililerine karşı da savunur.

Honore de Balzac gibi çağdaşları, onun "erkeğin başat kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu" kabul ederler. Fakat bu onun edebiyat alanındaki başarılarının da aynı eşitlik anlayışı ile kabul edileceği anlamına gelmez.

Ünlü bir roman yazarı olmasına rağmen Academie Française'e kabul edilmez, örneğin. Bu şeref erkeklere aittir. Peki George Sand'ın buna karşı tavrı ne olur? Bir yazısında düzene saygı duyduğunu ve üyelerin erdemlerini kabul ettiğini belirtir. Fakat kendisinin eskimiş ve çağın gerisinde saydığı bir kuruma üye olmaya da ihtiyacı yoktur. Tabii onun bu açıklamalarını hemen hemen hiç kimsenin kabul etmemesi doğaldır.

Birçok insanın "Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş" diye arkasından konuştuğunu hisseder. Bu sözlere George Sand'ın yanıtı, "Tam aksine, bu ciğer çoktan kokuşmuş," şeklinde olur. (Ayrıca Academie Française'e Sand'ın ölümünden 102 sene sonra ilk kez bir kadın kabul edilecektir; yazar Marguerite Yourcenar.)

George Sand 72 yaşında ölür ve Nohant'a, genç kız olarak baskısız ve uzlaşmasız, "tuhaf biri olarak büyüdüğü yere gömülür. Cenaze törenine Gustave Flaubert, Ernest Renan, Alexandre Dumas gibi Fransa'nın ünlü yazarları gelir. Mezarı başındaki görkemli anma konuşmasını Victor Hugo kaleme almıştır.

George Sand'ın son yıllarında onunla mektuplaşan ve düşünce alışverişinde bulunan Gustave Flaubert, Sand'a karşı âdil olmaya çalışan nadir kişilerden biridir. Rus yazar Ivan Turgenyev'e 1876 Haziran'ında şöyle yazar: "Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu; ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şefkat olduğunu bilmek için onu benim tanıdığım gibi tanımak gerekir."

oyunlar