Son Haçlı Seferi « Tarihteki İlginç Olaylar
Prester John ve Son Haçlı Seferi
13. Yüzyıl Avrupası
Her şey Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopol'ün patriği Nestorius'un söyledikleriyle başladı. İS 5. yüzyılda gelişen olaylarda Nestorius, İsa'nın kutsal ruh fikriyle dolu sıradan bir insan olduğunu ve bu nedenle Meryem'in de tanrıyla bir ilişkisi olmadığını söylüyordu. Patrik, Doğu Roma İmparatorluğu'nun dini lideri olduğundan fikirlerini çabucak yayması kolaydı. Bu fikir kilisenin öteki patrikleri ve Doğu Roma hükümdarı tarafından pek de hoş karşılanmadı. Birkaç hafta içinde Nestorius görevden alındı.
Bundan yılmayan Nestorius "sapkın" fikirlerini yaymaya devam etti. Bir mürit grubu oluşmaya başlamıştı. İnatçılığı yüzünden bu eski patrik ve müritleri sürüldü. O zamanlar sürgüne gönderilmek, Bizans'ın söz sahibi olduğu toprakların çok daha doğusuna gitmek anlamına geliyordu. Nestorius ve takipçileri Hindistan'a kadar gitti. İsa hakkındaki fikirlerini burada da ifade ediyorlardı ancak oraya ilk gelen Hıristiyanlar oldukları için bunları anlattıkları Hıristiyan olmayanlardı. Bir süre Nestorius'un müritleri dikkat çekti ancak Bizans İmparatorluğu küçüldükçe bağlantı kaybedildi. Tüm bilinen oralarda, uzaklarda doğuda bir yerlerde Nestorius'un takipçilerinin olduğuydu.
12. yüzyılın sonunda Avrupa tuhaf bir yer haline gelmişti. Dev imparatorluklar parçalanmıştı ve Kiev'den Londra'ya kadar bütün devletler küçülmüştü. Bu küçük devletler zenginleşmişti ve Kudüs ile kutsal toprakları kurtarmak dışında sınırlarının ötesinde olup bitenle ilgilenmiyordu. Bunun nedeni de Avrupa'nın ötesindeki ticaretin önünün İslam'ın yükselişi nedeniyle kesilmesiydi.
Bu, aynı zamanda Avrupalıların cehaletle geçirdiği "Karanlık Çağlar"ın sonuydu. Bin yıl önce Roma'da Çin'den gelen ipek sayesinde bol bol ipek bulunurken ipek artık bir zenginlik ve asalet işareti olmuştu. Basit bir ipek ceket bile bir tarla işçisinin beş yıllık gelirine eşitti. Avrasya'nın üçte ikisi Marco Polo'nun keşfetmesini bekleyen bir bilinmeyendi.
13. yüzyılda Avrupa'nın yüzü 5. yüzyıldakinden oldukça farklıydı, Doğu dünyası ise tanınmayacak hale gelmişti. İslam güçlenmiş, dört kez yapılan Haçlı Seferleri geçici bir süreyle de olsa kutsal toprakları özgürlüğüne kavuşturmuştu. Savaşçı Müslümanlardan daha önemlisi ise Çin'i çoktan fethetmiş olan Moğol İmparatorluğuydu.
Moğollar yüzlerini Batı'ya dönmüştü. Avrupa ise küçük krallıkların, birkaç asilin yönetimindeki disiplinsiz ordularıyla Haçlı Seferlerine çıkıyordu. Dört sefer Yakındoğu'yu ticarete açtı ama bu, Hıristiyan dünyasının yararına olmadı. Katolik Kilisesi hala yönetimi elinde tutuyordu ve Papa Avrupa politikasının en önemli adamıydı. Gücünün çoğu da "Kutsal Topraklar"ı kafir Müslümanlardan kurtarmak için düzenlediği Haçlı Seferlerinden geliyordu.
Ama Nestorius ve takipçilerinin başına gelenler Prester John efsanesinin oluşmasına yol açtı. 1122'de Roma'ya Hindistanlı bir rahip ulaştı. Hindistan ve Çin'de yaşayan Nesturilerin (Neşter yanlısı Hıristiyan) bir elçisi olduğunu söylüyordu. Aslında Hindistan'da birkaç bin Nesturi vardı, Çin'de ise tek kişi bile yoktu. Ama Papa'nın duymak istedikleri buydu. Moğol İmparatorluğu'nun büyümesiyle ilgili haberler ve hatta ayrıntılı raporlar Avrupa'ya ulaşıyordu. Bunun için harekete geçmek isteyen Avrupalılar Prester John'a yardım bahanesiyle yeni bir Haçlı Seferi başlattılar. Bu Beşinci Haçlı Seferiydi.
Prester John güçlü bir askeri lider ve inançlı bir Hıristiyan gibi tanıtılıyordu. John, İslam dünyasının yanı başında güçlü bir Hıristiyan krallığının başındaydı. 1145'de Suriye Başrahibi Papa'ya gönderdiği mektupta doğudaki bir Hıristiyan krallığının kutsal toprakların geri alınmasında yardımcı olmak üzere bir ordu gönderdiği konusunda bilgi aldığını yazdı. 1221'de haçlı seferi için çağrı yapılmıştı.
Hıristiyan dünyası Prester John'un İspanya'dan İran'a kadar her yeri elinde tutan İslam ordularından Avrupalı Hıristiyanları kurtarmak için harekete geçtiğinden o kadar emindi ki, Moğol fetihleri bile görmezden geliniyor hatta bunlar Prester John'un yaptıkları olarak anlatılıyordu. Batı Avrupa için Prester John gerçek, Moğollar ise bir efsaneydi.
Böylece Papa haçlı seferini başlattı. Filistin'e doğru yola çıkan binlerce şövalye öldü. Sonunda Hıristiyanlar kutsal toprakları tamamen kaybetti. Ancak o vakte kadar bu, Hıristiyanlar için önemli değildi, çünkü Prester John her an ordusuyla ortaya çıkabilir ve Hıristiyanları kurtarabilirdi. Dahası John, doğudan gelecekti ve Müslüman kafirleri aralarında sıkıştırmış olacaklardı.
Bu efsanenin gücü Avrupa'nın stratejisine yarım yüzyıl boyunca yön verdi. Sonunda ise Prester John'un gerçekten bir efsane olduğu ortaya çıktı. Ayrıca Moğolların da gerçekliğinin farkına varıldı. Batı Avrupa Haçlı Seferleri nedeniyle ikiye bölündü. Bazıları destek verirken, bazıları hata olduğunu düşünüyordu.
En büyük iki Hıristiyan krallığı Polonya ve Macaristan'dı. Ama büyük olmaları uygar oldukları anlamına gelmiyordu. Bu iki krallık, ikiye bölünmüş Fransa gibi kendi halinde gelişmeye bırakılmış olsaydı "Karanlık Çağ" bir yüzyıl daha önce biterdi. Ancak Moğollar sonunda Avrupa'ya saldırmaya hazırlandıklarında, Batı'nın askeri gücü dağılmış durumdaydı.
Macaristan Kralı IV. Bela tüm Hıristiyanlığa kendilerini ve tabii ki Macaristan'ı savunmaları için çağrı yaptığında Öyle büyük bir ordu oluşturulamadı. Avrupa'nın her tarafındaki şövalyelerden yanıt geldi. Ama beklendiği kadar büyük bir katılım yoktu. Batı Avrupa'dan tek bir kral bile ordusunu toplayıp gelmedi.
On beş-yirmi yıl önce Filistin'de savaşanlardan çoğu ölmüştü ve mali açıdan da orduların yeni bir savaşa gücü yoktu. Moğollar, Polonya ve Macaristan'ı ezip geçti. Moğol hükümdarı ölmeseydi ve Moğol orduları kendi kendilerine geri çekilmeselerdi, Dublin'e kadar ilerleyip tüm Avrupa'yı ele geçirmekten onları alıkoyacak hiçbir güç kalmamıştı.
Prester John bir efsaneydi. Olmayan bir Hıristiyan Krallığı ile güçleri birleştirip İslam ordularını yenme fikri Papa'ya ve asillere öyle çekici gelmişti ki kimse buna karşı çıkamadı. Bu öyle bir efsaneydi ki, Moğol hükümdarı ölmeseydi, tüm Avrupa Moğol hakimiyetine girecekti.
Viyana'yı Kurtaran Kibir « İlginç olaylar
Viyana'yı Kurtaran Kibir ve Açgözlülük
1683, Viyana önleri
16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'nın kaderi iki hanedanın elindeydi; Habsburglar ve Osmanlılar. Habsburgların başkenti Viyana aynı zamanda Avrupa'da Osmanlı askerinin görülebildiği son nokta idi. Viyana'nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi sadece en önemli rakip hanedanının tasfiyesini getirmekle kalmayacak Orta Avrupa'dan Batı Avrupa'ya doğru Türklere yeni bir yayılma alanı da açılacaktı. Ve böyle bir durumda hiç kuşkusuz Avrupa'nın tarihi çok farklı şekillenecekti.
Viyana'nın fethine ilk kalkışan Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529'da 75 bin kişilik o zamana göre büyük bir orduyla Viyana önlerine gelerek kenti kuşatmıştı. Ama Mayıs'ta İstanbul'dan yola çıkan ordu görülmemiş yağmurların etkisiyle çok ağır ilerleyebilmişti. Bu arada kuşatmada etkili olacak büyük toplarını geride bırakmak zorunda kalmış ve ancak Eylül sonlarında Viyana önlerine gelebilmişti. Üç hafta kadar kenti kuşatan Sultan Süleyman, Avusturya İmparatoru Ferdinand'ın kenti terk etmiş olduğu gerekçesiyle -aslında artık kış bastırdığı için- kuşatmayı kaldırmış ve geri çekilmişti. Kenti alamamış duruma düşmektense kendi kararıyla vazgeçmiş olmayı tercih etmişti.
Ama Viyana'nın fethi Osmanlıların zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150 yıl sonra Temmuz 1683'de Osmanlı ordusu bir kez daha Viyana önlerinde göründü. Bu kez Sadrazam Kara Mustafa Paşa komutasındaki 200 bin kişilik dev bir ordunun elinden Viyana'nın kurtulması bir mucize olurdu! Ama tarihte kazananlar açısından "mucize" kaybedenler açısından ise "fiyasko" olarak nitelendirilecek olaylara da yer var.
Nitekim "Cihan Padişahı"nın Sadrazamının olağanüstü kibri, şehrin yağma edilmeden eline geçmesi için gösterdiği açgözlülüğü ve 11 yıl önce 1672'de Dinyester Nehri kıyılarında yenilgiye uğrattığı Polonya Kralı Jan Sobieski'yi küçümsemesi hem Viyana'yı kurtaracak, hem de bu ihtiraslı sadrazamın kellesine mal olacaktı.
17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve ordusunda çeşitli reformlar yaparak imparatorluğu güçlendiren Köprülü Mehmet Paşa'nın evlatlığı olarak yetişen Kara Mustafa Paşa, Köprülü'nün oğlu Fazıl Ahmet Paşa'dan sonra sadrazam oluncaya kadar bazı önemli askeri başarılara imza atmıştı. Özellikle 1672'deki Kameniçe seferi askeri kariyerinde bir dönüm noktası oldu.
Fazıl Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı sırasında Kaptan-ı Deryalığa getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da yapan Kara Mustafa Paşa, Köprülü ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu ailenin hizmetlerinden memnun olan IV. Mehmet tarafından 1676'da sadrazamlığa getirildikten sonra 1678 ve 1680'de Ruslara karşı savaşlarda başarılı olan Kara Mustafa Paşa en sonunda Kanuni Sultan Süleyman'ın başaramadığını başarmak azmiyle Viyana üzerine sefer için hazırlıklara başladı.
Nisan 1683'de Avusturya'ya açılan savaşta ordu yola çıktığında Sultan IV. Mehmet Belgrat'a kadar ordunun başında geldi. Ancak daha ileri gitmeyi uygun görmeyerek ordunun komutasını sadrazama bıraktı ve Edirne Sarayına ve av partilerine geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan askeri seferler sırasında padişahlar ordunun komutasını verdikleri vezirlerine İslam Peygamberi Muhammed'in bayrağı olduğu kabul edilen Sancak-ı Şerif'i de teslim ederler, böylece sefere yüklenilen anlam farklı bir dinsel boyut da kazanırdı. IV. Mehmet de böyle yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu ve Kabe'nin anahtarlarını emanet ettiği sadrazamına Belgrat'ta peygamberin sancağını da teslim ederek Viyana'ya doğru uğurladı.
Hızla Viyana'ya doğru yürüyüşe geçen Osmanlı ordusu önüne çıkan her şeyi yakıp, yıkıp, yağmalayarak Viyana surlarının önüne geldiğinde Temmuz ayının ortası olmuştu. Yani bu kez birinci kuşatmada olduğu gibi bir gecikme ve savaş mevsiminin sonu gelmiş değildi. Dönemin gözlemcilerinin aktardığına göre Viyana'nın karşısına kurulan ordugah neredeyse Viyana kentinden daha büyük ve daha gösterişliydi.
Viyana'yı ele geçireceğinden hiç kuşkusu olmayan Kara Mustafa Paşa rivayete göre 1500 cariyenin bulunduğu haremini bile yanında getirmişti. En büyük kaygısı da Habsburgların bu zengin başkentini yağmaya uğramadan ele geçirmekti. Osmanlı ordusunun geleneklerine göre zorla fethedilen bir kent bir süre için onu ele geçiren askerin yağmasına bırakıldığından buna meydan vermemek için kentin teslim olmasını sağlamak gerekliydi. Sadrazam da bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı.
Askerin yağma hırsının ve hevesinin azalması için yol boyunca ele geçirilen kasaba ve köylerin yerle bir edilmesine varan bir yağmaya göz yummuş, böylece Viyana'nın fazla hasar görmeden kendi ganimeti olabilmesi için önlem almıştı. Hatta kentin zarar görmesini istemediği için Osmanlı ordusunun en büyük toplarını yanında getirmemeyi bile düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla yetinmişti.
Osmanlı ordusunun Viyana'ya gelinceye kadar yol boyunca saçtığı dehşet ve sergilediği güç karşısında Avusturya İmparatoru I. Leopold ve ailesi kenti terk etmiş ve geride Starhemberg komutasında yaklaşık 20 bin kişilik bir savunma kuvveti bırakarak Linz'e doğru çekilmişti. Bunu öğrenen Viyanalıların iyice morali bozulurken kenti kuşatan Osmanlı ordusunun ise kendisine olan güveni ve zafere olan inancı pekişmişti.
Kara Mustafa Paşa 14 Temmuzdan itibaren bir yandan kenti kuşatır ve bunun için gerekli askeri önlemleri alırken, bir yandan da kentin kendiliğinden teslim olmasını sağlayacak moral bozucu önlemlere ağırlık veriyor, hatta gösteriler düzenliyordu. Viyana'yı savunanların savaşma gücünün kırılması için gereken her şey yapılıyor, adeta bir tür "psikolojik savaş" yürütülüyordu.
Öncelikle ordunun neredeyse Viyana'dan daha büyük, düzenli ve gösterişli bir kent gibi surların karşısına yerleşmesi dikkat çekiyordu. Sadrazamın çadırı gerçekten de bir saray gibi inşa edilmiş, etrafını çeviren diğer paşaların çadırları da konaklar gibi yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının çevresine çiçekler dikilerek küçük bir park yapılması bile ihmal edilmemişti.
Kuşatma için kurulan metris ve tabyalarda da bir tür pervasızlık sergileniyor, birliklerin ve komutanların hareketlerinin de kalenin içindekileri önemsemeyen, ciddiye almayan bir havada cereyan etmesine özen gösteriliyordu. Öyle ki, Osmanlı ordusu istediği anda kenti ele geçirebilecekmiş, kenti savunanların elinden bir şey gelemezmiş gibi davranıyordu. Birlikleri teftiş ederken Kara Mustafa Paşa bile tüfek menziline girmekten çekinmiyor, maiyetiyle birlikte adeta resmi geçit yapmaktan zevk alıyordu.
Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada yer alan bir bahçeyi ziyarete gidiyor, gidişte ırmağı atıyla geçerken birkaç saat sonraki dönüşü için hemen adayla kara arasına bir köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma bölgesinin çeşitli noktalarına sevk edilen birlikler Viyana surlarının dibinde mehteran bölüğünün çaldığı askeri marşların eşliğinde ve gerçek bir resmi geçit yaparak yola çıkıyorlardı.
Bu arada ele geçirilen esirlere de hiçbir şekilde merhamet gösterilmiyor, böylece estirilen terörün yaratacağı korkudan da yararlanılmaya çalışılıyordu. Kuşatma boyunca infazların yapıldığı "Leylek Çadırı" sürekli faaliyetteydi ve binlerce kelle kesilmişti. Daha önceki savaşlardan esir düşmüş Avusturyalı bir hizmetkar sahibini öldürünce o sırada orduda bulunan Avusturya uyruklu 150 hizmetkarın hepsi kılıçtan geçirilmişti. Viyana yakınlarında kuşatılan ve teslim olan bir kasabadaki binlerce kişi de yine kılıçtan geçirilmekten kurtulamamıştı.
Bir yandan da Viyana surlarına çok şiddetli olmayan saldırılar sürüyordu. Zaman zaman yapılan hücumları Avusturya askerleri püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama artık haftaları geride bırakan kuşatma kentin 50 bin kişi civarında olduğu tahmin edilen nüfusunun yaşamını doğal olarak zorlaştırmaya başlamıştı. Ele geçirilen esirlerin verdiği bilgiler de Kara Mustafa Paşa'nın kentin teslim olacağına ilişkin umutlarını güçlendiriyordu.
Bu arada kuşatmanın kaderini tayin edecek birkaç önemli olay meydana geldi; birincisi, İstanbul'dan getirilen Avusturya elçisi serbest bırakılarak İmparatorunun yanına gitmesine izin verildi. Böylece Osmanlı'nın baş edilmez gücüne tanık olan elçinin aktaracağı bilgilerle kentin teslim edilmesinden başka çare olmadığını imparator anlamış olacaktı. Oysa elçinin ordunun zaaflarına ilişkin gözlemleri ve bilgileri de vardı ve bunların Osmanlıların aleyhine kullanılacağı hiç de dikkate alınmıyordu.
İkincisi, daha kuşatma başlarken Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa Viyana'nın arkasına düşen bazı önemli kalelerin fethedilmesinin doğru olacağını söylemiş ve böylece Viyana'ya gelebilecek yardım kuvvetlerinin bu noktalarda engellenebileceğini belirtmişti. Ancak Kara Mustafa Paşa bu öneriyi fazla ciddiye almadı ve düşmanın gücünü abartmak olarak değerlendirdi. Oysa bu yapılmış olsa, gerçekten de kuşatmanın sonlarına doğru gelen yardım ordusu engellenebilir, bir ölçüde yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki meydana savaşına o kadar diri bir şekilde çıkamayabilirdi.
Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun Viyana'ya yardım çağrısının da Avrupa'da pek karşılığı olmayacağı varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan kuşatmanın aynı zamanda imparatora büyük bir askeri kuvvet toparlamak için de fırsat ve zaman kazandırdığı dikkate alınmadan kentin ele geçirilmesini sağlayacak tayin edici saldırılara girişmekten uzak duruldu. 14 Temmuzda başlayan kuşatma artık iki aya yaklaşıp da Eylülün ilk haftasına gelindiğinde Leopold'un ve Jan Sobieski'nin büyük bir orduyla Viyana'ya yardıma gelmekte olduğu öğrenilmesine rağmen Sadrazam bu duruma pek aldırmadı. Kendisini uyarmaya çalışanları da korkaklıkla suçlayarak susturdu.
Böylece uzayan ve artık iki ayı bulan kuşatma Osmanlı ordusu içinde sıkıntılara ve moral bozukluklarına yol açmaya başlamıştı. Yiyecek kıtlığı başlamış ve fiyatlar çok yükselmiş, hayvanların beslenmesi için gereken otun bulunması için artık iki günlük yola gidilir olmuştu. Viyana önlerine gelinceye kadar yapılan yağmalardan elde edilen ganimetlerle İstanbul'a dönmek asker için önemli bir kaygı haline geliyordu. Ya sıkı bir saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya da İstanbul'a dönüş için yola çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu içinde açıkça konuşulmaya başlanmıştı.
Öte yandan Hıristiyan dünyası da Avrupa'nın bu en büyük kentini kuşatan İslam ordusuna karşı harekete geçecek ve Viyana'nın kurtarılması için büyük bir ordunun toparlanmasını sağlayacaktı. Bu girişimlerden ve hazırlıklardan bilgisi olan Viyana'daki savunma kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor ve teslim olmayı düşünmüyordu. Nitekim Eylül'ün başında yaklaşık 100 bin kişilik büyük bir ordu Viyana'nın yardımına gelmek üzere yola çıkmıştı.
Durumu haber alan Kara Mustafa Paşa hala düşmanını küçümsemeye devam etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de küçük olmamasına rağmen kuşatmada görev alan askerlerin sayısını iyice azaltarak veya kuşatmayı tümden kaldırarak bu orduyla meydan savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı birlikleri kaydırarak ve yeniden bir düzenleme yaparak Avusturya İmparatoru ve Polonya Kralı'nın 100 bin kişilik ordusunun karşısına 30 bin kişilik bir kuvvetle çıkmayı yeterli gördü. Bu savaşı kazandığında Viyana'nın da eline olmuş bir meyve gibi düşeceğini umuyordu. Ama hiç de öyle olmayacaktı.
12 Eylül 1683'de meydana gelen savaşta Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğrarken bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakarak hızla Belgrat'a doğru çekilmek zorunda kaldı. Avrupa topraklarında Osmanlılar ilk kez bu kadar ağır bir bozguna uğruyordu. Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan Avusturya ve Polonya ordusu çekilmekte olan Osmanlı ordusunu takip etse sonuç daha da vahim olabilirdi ama buna kalkışmadılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok toparlanarak Belgrat'a çekilmeyi başardı.
Uğradığı bozgun karşısına şaşkına dönen ve hem kendi sorumluluğunu azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak için maiyetindeki birçok komutanın kellesini vurduran Kara Mustafa Paşa bu arada İstanbul'daki padişahın gazabından da kurtulamayacağını herhalde biliyordu. Viyana'nın arkasındaki kaleleri almadan kuşatmaya başlamaması konusunda kendisini uyaran Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa'yı da Viyana önlerindeki meydan savaşında ilk önce bozulan tarafa komuta ettiği ve kendisinden önce çekilmeye başladığı için idam ettirmesi de bir işe yaramayacaktı.
25 Aralık 1683'de İstanbul'dan gelen Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ve Çavuşbaşı Mehmed Ağa Belgrat'ta Sadrazamın huzuruna kabul edildiler. IV. Mehmet'in bu görevlilerinin neden geldiğini herkes gibi Kara Mustafa Paşa da biliyordu. Yine Osmanlı geleneklerine uygun bir şekilde son anma kadar Sadrazama saygıda hiçbir kusur etmediler. Padişahın emanet ettiği Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve Kabe'nin anahtarlarını teslim aldılar. Kara Mustafa Paşa seccadesini serip namazını kıldı ve ardından boğularak idam edildi. Kellesi kesilerek verilen görevin yerine getirildiğinin kanıtı olarak Topkapı Sarayına gönderildi.
17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücünde değildi. Batı Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybedeli epey olmuştu. Ama yine de Viyana'nın belki bir süre için Osmanlıların eline geçmesini engelleyen şey Kara Mustafa Paşa'nın olağanüstü kibiri ve açgözlülüğü olmuştu.
Boşuna dememişler; "Az tamah, çok zarar getirir!"
Büyük İskender « Medeniyetler Tarihi
Makedonya kralı (M.Ö. 356-323). Asya içlerinde fethedilmiş binlerce kilometre, geniş yankılar uyandıran bir dizi zafer, uçsuz bucaksız bir imparatorluğun tek sahibi... İlkçağ'ın en büyük fatihi Büyük İskender'in serüveni kısaca böyle özetlenebilir. İskender, daha çocuk denecek yaşlarda, babası Makedonya kralı Filip'in (Philippos) sarayında zekâsı ve canlılığıyla kendini göstermeyi bildi.
On üç yaşına geldiğinde, ünlü Yunan filozofu Aristoteles onun eğitimiyle görevlendirildi. On beş yaşındayken, kendi gölgesinden bile ürken ve kimseyi sırtına bindirmeyen Bukephalos adlı ata binmeyi başardı. 336 yılında kral olduğu zaman henüz yirmi yaşındaydı.
Zafer Peşinde
İskender tahta çıkar çıkmaz, muhteşem bir düşü gerçekleştirmeyi, doğuyu fethetmeyi aklına koydu. 334 yılının ilkbaharında, 37,000 askerle Hellespontos'u (Çanakkale Boğazı) geçip Pers kralı Darius (Dara) III'ün kalabalık ordusunu yendi. Gordion'da, o güne dek kimsenin çözemediği ünlü Gordion düğümünü bir kılıç darbesiyle kesiverdi: kentin kehanetinde, bu düğümü çözecek kişinin bütün dünyaya egemen olacağı söylenmişti.
Birkaç ay sonra, İssos Ovası'nda Pers kralının ordularına karşı yeni bir zafer kazanıp hükümdarın paha biçilmez hazinelerini ele geçirdi. Bu savaştan sonra Mısır'a doğru indi, İskenderiye şehrini kurdu, çölde ilerledikten sonra tekrar kuzeye doğru çıktı. Dicle ve Fırat'ı aştı, Arbela'da (Erbil) Darius'un son ordusunu da bozguna uğrattı (331).
Hindistan Yolu
Artık bütün kentler ona kapılarını açıyor, birbiri ardına bütün doğu eyaletleri ona baş eğiyordu. Ne var ki, bunca zafer fatihin başını döndürmüştü: bir çeşit zafer sarhoşluğu içinde, bundan böyle herkesin önünde secdeye kapanmasını istedi. Kolayca öfkeleniyor, kendisine karşı çıkanlara, direnenlere hiç tahammül edemiyordu. Fetih açlığı artık sınır tanımaz hale gelmişti: Asya'nın içlerine daldı, Hindistan'a ulaştı.
Fakat 326 yılında, yürümekten, iklimin sertliğinden ve sürekli savaşlardan bitkin düşen askerleri başkaldırdılar ve onu geri dönmeğe zorladılar. İndus Irmağı'nı izleyerek Hint Okyanusu'na kadar indi, sonra Babil'e geldi ve buradaki sarayında, görülmemiş bir lüks içinde, bütün dünyadan gelen elçileri huzuruna kabul etti. 13 Haziran 323'te, 33 yaşındayken, tahta bir vâris bile bırakmaksızın, bu zenginlik içinde yüzen şehirde öldü. İmparatorluğu da onunla birlikte yeryüzünden silinecekti.
Pers kralı Darius III'ü yenilgiye uğratan İskender, onun elinden hem haremini, hem paha biçilmez hazinelerini, hem de uçsuz bucaksız imparatorluğunu aldı. Roma mozaiği, M.Ö. II.-I. yüzyıl, Milli Müze, Napoli, İtalya.
oyunlar