Kuveyt Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi
2 Ağustos 1990 tarihinde Irak birlikleri, Kuveyt sınırını geçerek bir anda bu ülkeyi işgal ettiler. Askeri ve toprak olarak küçük, zengin petrol kaynakları açısından büyük olan bu ülkenin yönetimini elinde bulunduran Şeyh Ahmed El-Sabah ise çareyi ülkeyi zırhlı arabası ile terk ederek Suudi Arabistan'a kaçmakta buldu.
Irak kuvvetleri, Kuveyt Radyosu'na girdiği sırada radyo canlı yayındaydı ve dünyadan yardım isteyen yayın yapıyordu. Irak'ın bu ani işgali, tüm dünyada şok etkisi yarattı. Birleşmiş Milletler Konseyi acilen toplandı. Bir tek Yemen'in çekimser kaldığı oylamanın ardından Irak kuvvetlerinin derhal geri çekilmesi yönünde uyarı kararı alındığı açıklandı.
Dönemin ABD Başkanı George Bush, Irak'ın Kuveyt'ten çekilmemesi durumunda askeri müdahaleden yana tavrını koydu ve Irak'ın bu girişimi sonrasında en kısa sürede bütün güçlerini geri çekmemesi durumunda "Askeri müdahele dair her türlü yaptırımı düşündüklerini" açıkladı.
Irak'ın işgaline tek tepki gösteren büyük ülke ABD olmadı. Rusya ve Çin'de Irak'ın kuvvetlerini geri çekmesi gerektiği uyarısında bulundular. Irak'ın bu girişimi, ilk bakışta çok meydan okuyan ve cüretkar bir tavır gibi göründüğü için korku salmadı değil.
Irak, dünya daha işgal şokunu yaşarken Kuveyt'in kendilerinin bir eyaleti olacağını ve bölgeye gerçek devrimi getireceğini açıkladı. Bütün bu gelişmeleri planlayan ve yöneten bir tek kişi vardı. O da tabii ki Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin idi.
Gelişmeler Ortadoğu'daki birçok ülkeyi germişti. Türkiye dahil birçok ülke ne olacak diye beklerken bir yandan birliklerini alarma geçirdi. Ancak gelişmelerden en çok rahatsız olan ülke İsrail'di. İsrail, derhal harekete geçerek endişesini belirtiyor, duruma derhal müdahele edilmemesi halinde 1930'lı yıllarda Avrupa'da yaşananların tekrarının olabileceği uyarısında bulunuyordu.
Dönemin İsrail Dışişleri bakanı Moshe Arens, uluslararası çevrelerin Saddam Hüseyin'in bu tarz sertliklerine müsamaha gösterilmesi durumunda devam edeceği kaygısını açıklıyordu.
Irak'ın bu hareketi, sadece uluslararası bir ihlal değildi. Küçük bir ülkenin işgalinin bu kadar rahatsızlık yaratmasının daha önemli bir sebebi vardı: Petrol. Kuveyt, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri idi. Ve herkes Saddam'ın bu işgalinin ardındaki gerçeğin onun bu petrollerde gözünün olduğunu biliyordu. Bu maddi gelir dışında aynı zamanda dünya çapında güç demekti. Saddam Hüseyin'in de asıl sahip olmak istediği buydu.
Bu gerçeğin doğrultusunda hareket eden ABD'nin Devlet Başkanı George Bush, işgalden 4 gün sonra TV'den halka hitaben yaptığı konuşmasında "Bu durumun ABD için gelecekte ekonomik getirisinin yıkıcı olacağını ve uzun vadede dünyayı olumsuz etkileyeceğine" dikkat çekti. 6 Ağustos 1990 tarihinde bu bakış açısında hareket eden BM, konu ile ilgili olarak ikinci tasarıyı onayladı ve Irak'ın sözkonusu eylemine son verene kadar yaptırım uygulayacağını karara bağladı. (Bu tasarı 11 yıldan beri yürürlükte)
1991'in Ocak ayında uluslararası gücün, Saddam Hüseyin'i ve kuvvetlerini Kuveyt'ten çıkarmak için güç kullanacakları kesinleşmişti. Artık savaşın başlaması an nmeselesi idi. Saddam'a tanınan süre, 15 Ocak'ta doluyordu. Bu atmosferde verilen süreden 10 gün kadar önce dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de Cuellar, Saddam'ı kararından vazgeçirmek için son kez uyarmak amaçlı bir görüşme yaptı. Ancak bu görüşme, sadece Saddam Hüseyin'in kararından döndüremedi. 9 Ocak'ta ise ABD Sözcüsü James Baker ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasındaki görüşmede başarısızlıkla sonuçlandı. 12 Ocak'ta Washington'da, ABD Senatosu "Savaş kararını" onayladı. Ve süreç başladı.
Irak diktatörü Saddam Hüseyin, küçük ülke Kuveyt'i işgal etmiş ve bütün uluslararası uyarılara rağmen buradan çıkmayacağını her fırsatta ifade etmişti. Ona göre bütün bu uyarılar, kibirli batının bir gösterisi idi. Ayrıca batılı ülkelerin kendisine bir müdahele etmesi durumunda Saddam Hüseyin'in Irak'ın gücünü gösterecekti.
10 yıl önceydi ve bütün uyarıları kulak arkası eden Saddam Hüseyin'in, Irak'ın başkentine düşen ilk bomba, modern savaşın habercisi oluyordu. Batılı ülkeler, Irak güçlerini Kuveyt'ten çıkarmak amacı ile yeni çağın üretimi ve harikası sayılabilecek bütün modern silahları, akıllı bombaları ve radara yakalanmayan uçakları ile Bağdat'ı vurmaya başladı.
Batı, Saddam Hüseyin gibi düşünmüyor, savaşın yüksek teknolojili silahlar sayesinde kısa süreceği görüşünde birleşiyordu. Tüm dünya bu arada hayretle ilk kez tanık olduğu birşeyden gözünü alamıyordu. Bir TV kanalı, tüm dünyaya savaşı naklen yayınlıyordu. İnsanlar naklen futbol müsabakası izler gibi körfez savaşını izliyor, Irak'a düşen bombaları, yerden havaya atılan binlerce uçaksavar mermisinin ışığına odaklanıyordu.
Her zaman olduğu gibi kimi haberciler, bu kez de haberin tam kaynağına oturmuştu. Peter Arnet, John Hollyman, Bernard Show gibi savaşı naklen anlatan muhabirler dünyanın bir anda tanıdığı isimler olmuştu.
Çokuluslu güç, 16 Aralık saat 23:30'da harekete geçti. ABD ve İngiliz uçak gemilerinden ateşlenen füzelerin ardından Suudi Arabistan'dan ve diğer bölgelerden kalkan uçaklar ve helikopterler, Irak'a ait bütün güçleri vurmaya başladı. 'Çöl fırtınası'başlamıştı. 24 saat içinde binden fazla uçak sorti yaptı. Bağdat'ta yağmur gibi bomba yağıyordu. Çoğu sivil binlerce insan hayatını kaybetmişti.
Yoğun hava saldırısı tam 6 hafta sürmüştü. Bunu 4 günlük kara harekatı izledi. Bu savaşın sonunda dünyada savaş teknolojinin vardığı noktanın neler yapabileğine dair hiçbir kuşku kalmamıştı. Birçok hedefin sadece bir savaş uçağı ile tahrip edilebileceğinin ispatlandığı bir çağ başlamıştı artık.
ABD'ye ait F-15'ler, F-16'lar, F-22'ler Irak'a ait birçok askeri hedefi darmadağın etmişti. Savaş sırasında ve sonrasında ise herkes radara yakalanmayan hayalet uçak F-117'i konuşuyordu. 27 Şubat'ta ABD Başkanı George Bush, TV'ye çıktı ve zafere ulaştıklarını ilan etti. Irak kuvvetleri mağlup olmuş ve eve dönüyorlardı.
Saddam Hüseyin
Saddam Hüseyin, yirmi yılı aşkındır süredir 'devlet başkanlığı'yaptığı Irak'ın kaderine hükmediyor. Saddam liderliğinde Irak, komşusu İran'la uzun ve kanlı bir savaş yaşadı, diğer komşusu Kuveyt'i de işgal etti. Irak, Arap dünyasının pek çok üyesiyle de sorunlu ilişkiler yaşadı. Bu durum, biraz değişmekte olsa bile hala Irak'a yönelik şüpheler ve sakınma hali ortadan kalkmış değil.
Saddam Hüseyin, sadece bölgesel dengelere ve komşularına yönelik bir 'tehdit'olmakla kalmadı. Saddam, kurduğu müthiş baskıcı bir yönetim mekanizmasıyla kendisine muhalefet eden herkesi acımasızca susuturdu. Saddam, iktidarını korumak için gerektiğinde herkesi harcayabildi. Sürgünde yaşayan Iraklı eski bir diplomat, Saddam'ın 'yönetimi anlayışını'şöyle tanımlıyor: "Saddam, Bağdat'taki koltuğunu korumak için tüm ülkeyi feda edebilecek bir diktatör."
Körfez Savaşı'nın ardından uygulamaya konulan uluslararası ambargo nedeniyle Irak halkı müthiş bir sefalet içinde yaşıyor. Yetersiz beslenme, ilaç sıkıntısı ve kötü yaşam koşulları nedeniyle, başta çocuklar olmak üzere, Irak halkı 'kırılıyor'. Ama, ambargonun kalkması için kendisinden istenilen koşulları yerine getirmemekte direnen Saddam, hala savaşı kendilerinin kazandığını iddia ederek 'Arap dünyasının yeni çağ kahramanı'rolünü severek oynuyor. Yönetime yakın olanlar 'rahat ama tedirgin'; 'sıradan Iraklı'ise 'aç ama yine de tedirgin'bir hayat sürüyor.
1937 yılında Tikrit'te dünyaya gelen Saddam'ın siyasetle tanışıklığı, ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi'ne katıldı. 1956 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Monorşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam'ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı.
1963 yılında Baas Partisi iktidara gelince, ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi; ikisi erkek, üçü kız, beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.
1968 yılında yapılan darbe, Saddam'ı da hapisen kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas'ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu'na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu.
1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak 'perdeyi indirdi'. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir 'imha'kampanyası başlattı. O tarihten bu yana Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, tüm bir kente yönelik 'soykırım'haline de dönüştü.
1980 yılında Saddam, kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı'nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran'da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmükteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, 'devrim ihracı'politikasıyla tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılyordu. Saddam işte bu tesbite dayanarak İran'a savaş açtı.
Hesapları, bu savaşta Batı'nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran'ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu. Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri, önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab'ı ele geçirdi. Ama İran, Saddam'ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüzbinlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı.
Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı'ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt'e çevirdi. 2 Ağustos 1990 yılında Saddam'ın birlikleri Kuveyti işgal etti. Kuveyt'in işgaliyle telaşlanan diğer Körfez ülkeleri Batı'ya iyice yanaştı. Suudi Arabistan toprakları çok uluslu güce açıldı. Saddam'ı geri çekilmeye ikna etmek için yürütülen çabalar da sonuçsuz kalınca, 17 Ocak'ta savaş başladı. Saddam'ın savaşı 'bütün savaşların anası'olarak niteledi. Hala da öyle niteliyor ve her fırsatta 'zaferin kendine ait olduğunu'söylüyor. Fatura ise hala Irak halkına çıkıyor...
Şüphesiz Kuveytliler için en değerli kayıplar ise yakınları idi. Birçok Kuveytli aile, işgal süresinde yakınlarının Irak askerleri tarafından infaz edildiğine tanık oldu. Ancak bazı kayıplar var ki hala akibeti belirsiz. Birçok aile, savaş sırasında kaybolan Iraklı askerlerden kaçan ya da Irak kuvvetlerince yakalanan yakınlarının yaşadığına inanıyor; en azından ne olduğunu bilmek istiyor. Ancak bu konu onlar için 11 yıldır sürmekte olan bir muamma. Nedeni ise Irak'ın bu duruma resmi yaklaşım tarzı. Irak'a göre bu insanlar savaş sırasında öldüler.
Ayrıca Irak, bin civarında Iraklının Kuveyt hapishanelerinde olduğunu iddia ediyor. Ancak Kuveyt'te savaş sırasında kaybolan ve akibetinden hala haber alınamayan 600'den fazla insan var. Bu insanların bulunması için Kuveytin merkezinde bir ulusal komite kurulmuş durumda. Bu komitenin Başkanlığını yapan Dr. Ali Şahin, Irak'ın iddialarının aksine bazı kayıpların Bağdat'ta görüldüğünü ifade ediyor.
Şahin, aynı zamanda bu kişiler ile ilgili tuttukları dosyaları göstermeye yanaşmadığını açıklıyor. Bu duruma yardım etmek amacı ile Kızılhac Örgütü devreye girdi ve iki ülke arasında özellikle Irak'ta iyi niyetli çalışmalarda bulunmak üzere girişimlerde bulundu. Kuveyt'teki aramaları sonucunda toplam 40 Iraklıyı Kuveyt hapishanelerinde olduğunu belirleyen ve bunlarında sıradan suçlular olduğu için orada bulunduğunu açıklayan Kızılhaç'a, Irak yardımcı olmayı ve kendi ülkesindeki arama çalışmalarını engelledi.
İngiliz büyükelçisi Richard Muir, Irak'ın savaş sırasında kaybolan Kuveytlileri elinde kasten tuttuğuna ve bunun intikam amaçlı bir hareket olduğuna inandığını belirtiyor. Muir, bu konu ile ilgili olarak birçok Iraklının daha insani konuları konuşurken anlamış gibi davranmadıklarının da altını çiziyor. Büyükelçi, işgal döneminde birçok Kuveytli aile ve kişilerin Iraklılar tarafından götürüldüğünü ve bu insanlara ne olduğunun hala belirsizliğini koruduğunu ve bu durumun burada üzüntüye sebep oluduğunu" vurguluyor.
Savaşın üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen Kuveyt'te hala savaştan beri göremedikleri yakınlarını görmeyi uman insanlar var. Ve bu insarların çoğunun yaşama amacı yakınlarına ne olduğunu belirlemek. Belirsizliğin olumsuzluktan daha kötü olduğuna inanan insanlar, yakınlarına ne olduğunu öğrenene kadar mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini her fırsatta yineliyorlar.
Artemis Tapınağı « Efes (Ephesos)
Hellen dünyasının en büyük yapısı, Antik Çağ’ın tamamı mermerden inşa edilmiş anıtsal ölçüdeki ilk mimarlık eseridir. Her ne kadar bugün Artemision’un yerinde bazı temel kalıntılarından başka birşey kalmamışsa da, kazılar sırasında ele geçen parçaların yardımıyla bu çok önemli eserin bir rekonstüksiyonunu çizmek olanağı doğmuştur.
İon kolonizasyonu öncesinde Artemis Tapınağı’nın yeri, yörenin sakinlerince tapınılan Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele’ye ait kutsal bir alandır. İngiliz arkeologlarınca yürütülen kazılarda Arkaik Artemision’un altında üç yapı evresinin varlığı saptanmıştır.
Arkaik öncesi Artemision:
Uzun bir süredir Prof. Dr. Anton Bammer tarafından yapılan kazılar Artemision ile ilgili önemli bilgileri ortaya koymuştur. Ephesos’daki peripterosdan (Artemison) daha önce bir yapı kalıntısına rastlanılmamıştır. Sütun sıraları ve alt yapının bölümlere ayrılarak genişletildiğini gösteren Yakın Doğu’dan karşılaştırma yapabileceğimiz bir örnek bulunmamaktadır. Kıta Yunanistanı’nda Lefkandi’de ön cephesi sütun bölmeli, muhtemelen bir heroon olabilecek bir örnek bulunmaktadır. Bu yapı M.Ö. 9. yüzyıla tarihlenmektedir. M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen Naxos, Irea’daki tapınak peripteros planlıdır. Peripteros’da dikkat çekecek bir husus mimari biçimidir.
Ephesos’daki peripteros cephesinde dört sütun, yanlarda sekiz sütunlu bir koridor bulunmaktadır. Cella içinde altı sütun korunmuştur. Stratigrafik incelemelere göre hem iç sütunlar, hem de peristasis cellanın iç kısmı ile aynı taban üzerinde bulunmaktadır. Bu nedenle aynı zamana ait olmaları gerekmektedir.
Artemision’un kuzey tarafında bulunan dikdörtgen basis (kaide), olasılıkla kült heykelinin yer aldığı kısımdır. Burada muhtemelen xoanon durmaktadır. Aslında sunak ateşinin yine aynı yerde bulunma olasılığı vardır.
M.Ö. 6. yüzyıldan sonra sunak ve kült heykelinin kaidesi Artemision’un batısında yer almıştır.
Tapınak alanının daha alt kodlarında yapılan kazıları sırasında kemikler, ayı ve aslanlara ait kafatası parçaları, birkaç insan kemiği parçası ele geçmiştir. Bu durumda insan elinin çok derinlere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Veriler yardımıyla bu noktadaki yerleşimin mevcudiyetini kabul edebiliriz.
Maalesef tapınağın yapımına ait pek az şey bilinmektedir. Çatı, sütun başlıkları, taban girişleri hakkında hiçbir yorum yapılamamaktadır. Fakat, sütun kaideleri ele geçmiştir. Bunlar çok basit ve düz bir biçim göstermektedir. Bazılarında torus, plinthos gibi basitleştirilmiş öğelere rastlanmaktadır. Yeşil, yumuşak şist taşından yapılan malzeme güzel bir etki (dekoratif) yaratmaktadır. Sütunlar ahşaptan ve duvar işçiliği sarı tonlu kireç taşından yapılmıştır ve çevrenin karakterine uyum göstermektedir. Tapınak açık avlusu ve baldahini ile geç büyük İon tapınaklarından bir önceki evreyi göstermektedir.
Bu özellikleri ve elde edilen arkeolojik veriler, Ephesos peripterosunun (Artemision) M.Ö. 8. yüzyıla ait olduğunu göstermektedir.
İlk yapı (A evresi) bir sunak, ikinci ve üçüncü yapılar (B ve C evreleri) birer naiskosdan oluşmaktadır. Tapınağın altında bulunmuş olan, (bugün İstanbul ve Efes Arkeoloji müzelerinde korunmaktadırlar) güzel fildişi ve altın sanat eserlerinin en eskileri M.Ö. 7. yüzyılın başlarına tarihlendirildiklerine göre ilk Hellen yapısı, A evresine ait olan sunak, yaklaşık olarak M.Ö. 700 yıllarında inşa edilmiş olmalıdır. Arkaik Artemisyon’dan önceki naiskos, yani C evresine ait kült yapısı 14,63 x 28,20 m. ölçüsündeki bir alanı kaplıyor ve bu yapıyı bir temenos duvarı çeviriyordu. Wilhelm Alzinger’e göre bu tapınak Tiran Pythagoras zamanında yani, M.Ö. 6. yüzyılın başında inşa edilmiş olmalıdır.
Arkaik Artemision:
İon dünyasının altın çağı M.Ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğünde en üst düzeyine erişmiştir. Bu nedenle küçük boyutlu en erken tapınak kent için yetersiz kalıyordu. Bu arada M.Ö. 570 tarihlerinde ya da biraz daha önce Samos’da Rhoikos ve Theodoros adlı iki mimarın yönetiminde eski küçük Heraionun yerine stylobat ölçüleri 52,5x105 m. olan büyük bir tapınağın yapımına başlanmıştır. Efesliler rakip kentin arkasında kalamazlardı. Hemen çok büyük ve görkemli bir tapınak inşa etmeleri için Girit’ten Knossoslu Khersiphron ile oğlu Metagenes’i çağırdılar. Ayrıca, Sisam’dan mimar Theodoros da getirtilmiştir.
Artemision Tapınağı, Samos’daki Hera Tapınağı gibi bataklık bir alan üzerine oturtulmak zorunda idi. Bunun yanında Artemision birçok bakımdan Heraion’a benzemektedir. Bununla beraber çok daha güzel ve olgun bir sanat eseri yaratılmıştır. Giritli mimarların esinlendikleri Mısır, Assur ve Hitit mimarlığı ve heykeltraşlığı konusunda çok bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Artemision’un stylobat ölçüleri 55,10x115,14 m.dir. Dipteros planı uygulanmıştır. Bu sayede iki sutun sırası ile çevrilmesi, tapınağı uzun bir yapı olmaktan kurtarıyor, yani ona genişlik kazandırıyordu.
Bunun yanı sıra İoniali mimarların Mısır ve Urartu’da moda olan sütunlu tapınaklardan esinlenmeleri de olasıdır. Plinius, bu tapınağın 220x425 ayak ölçülerinde ve 127 sütunlu olduğundan bahsetmektedir. Bu bilgiye göre tapınağın rekonstrüksiyonu için birçok öneriler ileri sürülmüştür. İlk olumlu öneriyi H.Drerup ortaya koymuş, sonradan G. Gruben ile W. Alzinger aynı plan üzerinde küçük değişiklikler yaparak yeni birer öneri getirmişlerdir. Drerup arkada üç önde dört sütun sırası, Gruben önde üç arkada iki, Alzinger ise her iki yönde de üçer sütun sırası olduğunu ileri sürmektedir.
Hellenistik yapı, Plinius’un da belirttiği gibi eski plana kesin olarak uyduğundan, opisthodomoslu öneriler söz konusu olamaz; çünkü İon Sanatı’nda opisthodomos mimar Pytheos’dan önce yoktur. Drerup’un önerisi, Plinius’un 127 sütun sayısına uygun olduğu kabul edilebilir gibi görünüyorsa da iki yönden yeterli değildir. Plinius, tapınağın önünde 36 adet kabartmalı sutunun bulunduğunu söyler. Drerup’un planı buna uymamaktadır. Ayrıca, aynı planda öne bir dördüncü sıranın eklenmesi ile naos ince uzunluğunu yani, Arkaik özelliğini kaybetmektedir Alzinger kendi planında cella içinde Artemis heykelinin üzerinde dört sutunla desteklene bir naiskosun bulunduğunu düşünmekte ve böylece hem 127 sutun elde etmekte hem de önde 36 adet kabartmalı sutun için yer kazanmaktadır.
Plinius, yeni Artemision’u herhalde görmüştü. Bununla beraber Hellenistik yapı Arkaik tapınağın temelleri üzerine inşa edildiği için onun bu gözlemleri aynı zamanda Arkaik yapı içinde geçerlidir. İki tapınak arasındaki tek ayrım Arkaik yapının alçak basamaklı bir krepis üzerine inşaa edilmişken yeni Artemision’un 13 basamklı bir podium üzerine yapılmış olması ve önünde (batı kısmında) merdivenli bir girişin bulunmasıdır. Bu düşünceler kesin bir şekilde Plinius’un verdiği bilgilere dayanmaktadır. Eğer biz Plinius’un verdiği sutun sayısının doğru olmadığını düşünürsek yeni Artemision’un bir takım değişiklikler gösterdiğini kabul etmeliyiz.
Arkaik Artemision’un yapımı sırasında naiskos ve onu çeviren temenos yeni yapının içinde kaldı ve böylece Artemis heykeli önceki kült heykelinin yerine dikildi. Cellanın arkası yani adyton kapalıdır. Opistodomosu bulunmaz. Pronaos uzun tutulmuştur.
Plan olarak Samos örneğinin büyük etkisi altında kalan Artemision birçok bakımdan yenilikler ve gelişim görtermektedir. Örneğin sutun kaideleri en altta bir plinthos ile başlar, bunu üç torus ve iki trochilosdan oluşan bir spira izler ve geniş bir torusla sona erer. Bu kaide III. ve IV. Heraion’daki örneklerle karşılaştırıldığında, çok daha tektonik ve kullanışlı olduğundan İon sanatının standart bir mimarlık öğesi haline gelmiş ve iki yüzyıl süre ile kullanılmıştır. Sutunların yüksekliğinin 19 m. olduğu kabul edilmektedir. Oluklar değişik sayıdadır ve 40, 44 ve 48 yivi olan sütun gövdeleri vardır. Plinius’a göre tapınakta 36 columnae caelatae yani, kabartmalı sutun bulunmaktadır. Bunlardan bazıları parçalar halinde ele geçmiş olup, bir tanesinde görülen “Kral Kroisos sunmuştur” yazıtı, Herodotos’un bu konuda bahsettiklerini doğrulamıştır. Kabartmalı sutunların Asur ve Hitit sanatı etkisinde yapıldığı düşünülmektedir.
Arkaik Artemision’da sutun başlığı volütleri kanonik bir şekil almıştır. Arkaik tapınağın üst yapısının üç fascialı (bölümlü) bir arşitrav, altı ve üstü birer İon kymationu ile bezenmiş bir diş sırası ve bunun üzerinde yer alan bir korniş ile simadan oluştuğu kabul edilmektedir. Diş sırası parçası bulunmamış, buna karşılık 28 cm. yüksekliğindeki İon kymationunun varlığı saptanmıştır. Simanın ele geçmiş olan parçaları da 28 cm. yüksekliğindedir ve aslan başlı çörtenlerin yanında savaşçılar ve savaş arabaları sahneleri ile bezenmiştir. Sikkeler üzerindeki tasvirlerden, ikinci Artemision’un çatısının semerdam şeklinde alınlı olduğunu görmekteyiz. Ancak Arkaik Artemision’un ne şekilde örtülü olduğu konusunda bizi aydınlatacak hiçbir parça bulunmamıştır. Muhtemelen çatı ahşap malzeme ile yapılmıştır.
Son yıllarda yapılan kazılar, tapınağın tarihlendirilmesi ve burada kültün başlama zamanı bakımından önemli sonuçlar ortaya koymaktadır. Tapınağın temelleri arasından Miken Dönemi’ne ait bronz çifte balta ve pişmiş toprak kadın başının bulunması burada en azından Miken Dönemi’nden beri bir yerleşimin varlığını ortaya koymuştur. Yine tapınağın temel taşları arasından, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen bronz hayvan figürleri ile M.Ö. 7. yüzyıla tarihlenen altın tanrıça heykelciği, plastik kadın başlı iğne, M.Ö. 7. veya 6. yüzyıla tarihlenen altın takılar, fayans figürinler, fildişi insan ve hayvan figürinleri ve M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen alabastronar Artemision’da Miken Dönemi’nden itibaren kesintisiz süregelen bir tapınımın varlığını ortaya koymaktadır.
Yeni Artemision:
Herostratos adlı bir şöhret düşkünü Büyük İskender’in doğduğu yılda M.Ö. 356’da tapınağı ateşe vermiştir. Ahşap çatı kısmı böylece yanmıştır. İskender M.Ö. 334 yılında Persler’in üzerine yürümeden önce Artemision’un yıkıntısının ortasında kurban sunmuş ve tapınağı tekrar inşa ettirmek istediğini belirtmiştir. Strabon’a göre Ephesoslular, onun bu önerisine övgü dolu sözlerle karşı çıkmışlar; “ bir tanrının tapınağını inşa ettirmek bir tanrıya yakışmazdı”. Bunun üzerine Ephesos halkı Artemision’un yeniden eski plana göre inşaasına karar vermiştir. Yeni yapının eskisine göre en önemli ayrıcalıklarından biri 2,68 m. yüksekliğinde 13 basamaklı bir podium üzerinde yer almasıdır. Tabanının bataklık oluşu böyle yüksek bir kaidenin yapılmasını zorunlu kılmıştır.
Bu konuda mimar herhalde Pytheos’un Maussoleion yapısından etkilenmiş olmalıdır. Ayrıca yeni Artemision’da bir opithodomosun bulunduğunu varsayarsak, bu eleman da Pytheos’un etkisini ortaya koyacaktır. Sutunların ölçü ve oranları da Priene’deki Athena Tapınağı’nın sütunlarına uymaktadır. Plinius yeni Artemision’daki sutunların 60 ayak, 17,65 m. boyunda olduğunu belirtmektedir ki bu, sütun alt çapının 9,6 katı idi. Böylece bunlar Arkaik Artemision’un sütunlarından daha dolgun ve daha basıktırlar.
Her ne kadar sutun kaideleri Arkaik örneklerinin kopyaları iseler de yeni columna caelataların üzerindeki kabartmaların stili Klasik dönem sanatındaki en son eğilimleri göstermektedir. Tapınağın üst yapısı Arkaik Dönem yapısındakinin bir benzeridir. Ancak yeni tapınağın simasında aslan başlı çörtenler dışında, figürlü kabartmaların yerine sadece anthemion bezemeleri görülmektedir. Paralar üzerindeki tasvirlerden anlaşıldığına göre, yeni Artemision’un dar yüzlerinde birer alınlığı vardı ve yapı semerdam şeklinde örtülü idi. Alınlıklar üzerinde ortada birer büyük kapı ile iki yanda büyük birer pencere görülmektedir. Bu boşluklar alınlığın yükünü hafiletmek amacı ile açılmışlardır. Yapı, M.Ö. 3. yüzyılın ilk yarısında tamamlanmış durumda idi ve görkemli sütun sıraları etkileyici bir görünüm vermekte idi.
1965 yılında Artemision’da yapılan çalışmalar sunağın varlığını ortaya koymuştur. Sunak plan itibariyle at nalı şeklindedir. Sunağın çevresinde birçok su kanalı bulunmaktadır. Kazılar sırasında 33 cm. yüksekliğinde bir korniş parçası ele geçmiştir. Bu parça yardımı ile 1901 yılında Efes tiyatrosunun yanındaki caddenin mermer kaldırımları arasında bulunan ve halen Viyana Müzesi’nde korunan Berlin-Lansdown-Sciarra tipindeki Amazon kabartmasının Artemision’un sunağına ait olduğu anlaşılmıştır. A. Bammer, tiyatroda ve İsa Bey Camii’nde kullanılmış olan meander motifi ile bezenmiş mermer firizlerin de sunağa ait olduğunu saptamıştır. Bununla birlikte burada yapılan kazılardan bir at heykelinin gövdesi ile daha birçok heykel parçaları da ele geçmiştir. Böylece, sunağın kabartma ve heykellerle süslenmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Avrupa Megalitleri « Tarihi Eserler
M.Ö. üçüncü binyıla ait taş daireleri ve dev anıtlar, İngiltere'ye özgüdür. Ancak Fransa'nın kuzeybatısındaki Karnak'da bulunan antik taş sıralarının da tarihi aynıdır. M.Ö. 3000 yıllarından önceki birçok yüzyıl boyunca batı Avrupa'nın hemen her yanında mezar yapıları inşa edilmiştir. Karnak bölgesinde çok sayıda örneğe ratlanmaktadır. Örneğin Menec'de l.000 metreden uzun paralel taş sıraları görülmektedir ve her birinin ucunda İngiltere'deki gibi taş dairelerine ait kanıtlar vardır. Profesör Thom bunları dikkatle incelemiş ve Megalitik Metre dediği ölçünün ikibuçuk katına denk gelen Megalitik Çubuklar adını vermiştir.
Büyük Brise Menhiri de Karnak bölgesinde bulunmaktadır. 20 metre yüksekliği ve 340 tondan fazla ağırlığıyla bilinen en büyük dikili taştır. Thom, bunun 18.61 yıllık aydönümü üzerinde çalışmak için dikilmiş bir taş olduğunu söylemiştir. Ancak ne yazık ki ondokuzuncu yüzyılda taş devrilerek dört parçaya ayrıldığından, Thom'un teorisini kanıtlamak mümkün değildir.
Fransa'nın bu bölgesinde birkaç taş dairesi örneği vardır. Ancak hiçbiri İngiliz anıtlarının ihtişamına sahip değildir. Yine de, o zamanlar İngiltere ve batı Fransa arasında bir kültür bağı olduğu yönünde söylentiler vardır. Fakat mezarlarda bulunan sanat eserleri, Kanal yoluyla bir ticaret olduğunu göstermektedir.
oyunlar