İnsanın Kökenleri Bulmacası « Tarihi Gizemler
Zaman: 5-0.1 milyon yıl önce
Mekân: Afrika
Bizler diğer türlerin çok yakın akrabalarıyız. Ama yine de onlardan ışık yılları kadar uzağız. RICHARD DAWKINS, 1992.
Etiyopya'nın ve Kenya'nın kurak topraklarında, bilinen en eski atalarımız olan australopithecus'ların fosilleri bulunmaktadır. Eski çağların tortuları arasından 4,5 milyon yıl öncesine ait dişler, kafatası parçaları ve zaman zaman da bacak ve kol kemikleri çıkmaktadır.
Titizlikle kazılıp birleştirildiklerinde bunlardan, yaklaşık bir metre boyunda, şempanze boyutunda 450 santimetre küp beyinleriyle maymunu andıran atalarımızın görüntüsü çıkmaktadır. Bunlar kısmen iki ayak üstünde yürürlerdi, büyük ölçüde vejetaryenlerdi ve kuru tohumlar ile kökleri ezmek için çok iri azıdişleri vardı. Modern insanın atası değillerse de, akrabası oldukları genellikle kabul edilir ve australopithecus sözcüğü, zaman zaman ilk insangiller için kullanılır.
Etiyopya'da Omo Havzası'nda yalnızca 130 binyıl öncesine ait bir kafatası fosili bulunmuştur. Beyni 1400 santimetre küp kadardır ve bu da günümüz insanının boyutları içinde kalmaktadır. Bu örnek ilk çağdaş insan, Homo sapiens, olarak kabul edilmektedir ve bu gün kullandığımız sembolik ifadelere ve bir derece konuşma yeteneğine sahip olduğuna inanılmaktadır. Yine onunla ilgili birkaç kemikten, bu insanın dik yürüdüğü anlaşılmıştır. 4,5 milyon yıl öncesinin o maymunsu atalarımızdan bugünkü boyumuza, anatomimize, zekâ ve kültürümüze nasıl eriştiğimiz insan kökeninin bilmecesidir.
Bu bilmecenin cevabı bir bakıma inanılmayacak kadar kadar basittir: Biyolojik evrim. Doğal ayıklamanın yöneltici gücü altında evrim geçiren bütün diğer türler gibi bizim türümüz de aynı evrimden geçmiştir. Alet yapmakta daha usta olmak, yiyecek bulma ya da iki ayak üstünde yürüme sorunlarını çözmek gibi o tesadüfi genetik değişimler nüfus içinde sabitleşmiş ve anatomimizi, davranışlarımızı ve zekâmızı bugünkü düzeyine getirmiştir.
Ancak, biyolojik evrim insanın kökenleri bilmecesine bir cevap sağlamışsa da -Charles Darwin;in özgün olarak açıkladığı gibi- bu, çoğumuzun arzuladığı bir cevap değildir. Biz bu bilmecenin daha ayrıntılı bir çözümünü isteriz, anatomide, davranışta ve zekâdaki bu belirli değişikliklerin ne zaman ve neden gerçekleştiğinin çözümünü bekleriz.
(Solda) Etiyopya'da Omo Kibish'de bulunmuş kafatasının tamamlanmış hali. 130 binyıl öncesine ait bu kafatası şu anda Homo sapiens'in en yaşlı fosilidir. (Ortada) Güneybatı Etiyopya'daki Omo Nehri havzasında Pliyosen ve Pleyistosen dönemi tortulları vardır. Burada bulunan fosiller arasında insanın üç milyon yıl önceki ataları bulunmuştur. (Sağda) Australopithecus'ların bu 3,5 milyon yıllık ayak izleri Mary Leakey tarafından Tanzanya'daki Laetoli'de bulunmuştur. Ayak izleri ilk iki ayaklılık konusunda çok önemli kanıtlar sağlamıştır.
ÇOKDİSİPLİNLİ BİR YAKLAŞIM
Bu tür bir çözümün bulunması çok daha güçtür ve eldeki pek az fosil parçalarının çok farklı bilimadamları tarafından incelenmesini gerektirir. Aslında fosiller pek çok kanıt kaynağından yalnızca biridir. Anatomi geçmişteki davranış konusunda bazı ipuçları sağlarsa da, diğer kanıtlar taş aletlerden, yiyecek kalıntılarından, ocaklardan ve atalarımızın bıraktıkları diğer maddi kalıntılardan gelir ve bunlar da arkeologların çalışma alanına girer.
Yine atalarımızın hangi ortamda yaşadıklarını bilmemiz gerekir ki, bu da jeologların ve çevrebilimcilerin çalışmalarını gerektirir. Kalıntılardan, olabilecek en çok bilgiyi çıkarmak ve tarih belirlemek için, çok çeşitli bilimsel teknikler gerekir ve bu nedenle fizikçiler ve kimyacılar insanın kökenlerinin incelenmesinde çok önemli rol oynarlar.
Ayrıca yalnızca geçmişten gelen kanıtların incelenmesi de yeterli değildir. İnsan evriminin ilk aşamasının nerede ve ne zaman gerçekleştiğini -soyumuzun şempanzeye giden yoldan ayrılmasını- saptamak için de bugün yaşayan insanların genetik çeşitliliklerini anlamak önemlidir.
İnsan evriminin çağdaş türlerin çeşitliliğini gösteren şeması. Belirli bir çağda kaç tür olduğu antropologlar arasında hâlâ tartışmalıdır ama yeni keşifler yapıldıkça, özellikle 2 milyon yıl önce giderek artan bir sayı olduğu görülmektedir.
MERDİVEN DEĞİL, ÇALILIK
Son birkaç on yılda fosillerin ve arkeolojik kanıtların keşifleri bir bakıma insanın kökenleri bulmacasının çözümünü güçleştirmiş ama aynı zamanda çok da ilginçleştirmiştir. İnsan evriminin bir merdiven gibi olduğu, bir türün evrim geçirerek bir diğerine yükseldiği ve sonunda giderek bize benzediği düşünülürdü.
Ancak yeni keşifler bunun böyle olmadığını göstermiştir: İnsanın evrimi daha çok, pek çok değişik dalı olan bir çalı gibidir, bunlardan her biri atalarımızı ve akrabalarımızı hafif farklı bir yöne götürmüşlerdir. Bunlardan biri dışındaki hepsi evrim çıkmazları olmuştur. Sonuçta hangi türün atasının kim olduğunu teşhis etmek ve elimizdeki fosil örneklerinin kaç türü temsil ettiğini söylemek güçleşmiştir.
Çağdaş insanların sahip oldukları davranış ve anatomik özellikler paketleri unsurlarının da ille birlikte olmaları gerekmediğini anlamışızdır. Bunlardan çoğu şimdi soyları tükenmiş olan başka türler tarafından paylaşılmış olabilir. Örneğin iki bacak üzerinde yürümek australopithecus'ların pek çok türü tarafından benimsenmişti. Bunların şimdiye kadar yalnızca Homo'ların özelliği olduğu sanılan taş aletler yapmış olmaları da mümkündür.
İnsan evriminin daha sonraki aşamalarında Neanderthaller'in bizim kadar beyinleri vardı, bunlar da büyük hayvanlar avlarlardı ve herhalde karmaşık bir de dilleri vardı ama onlar da yine evrimsel çıkmazdaydılar.
HOMO ERGASTER
Böylece fosil keşifleri bize evrim merdiveni gibi basitçi fikirlerden kurtulmamızı ve insanın atalarının ve akrabalarının davranış ekolojisine ve gerçekleşen değişim için ayıklamacı baskılara daha fazla dikkat etmemizi sağlamıştır. Bu baskılar çoğunlukla son birkaç milyon yılın dramatik çevre değişikliklerinden kaynaklanmıştır. Örneğin iki bacak üzerinde yürümeye dönüşü, et yemenin artışını, 900 santimetre küp kadar beyinleri ve taş yontmadaki teknik becerinin artmasını düşünün. Bunların hepsi Homo ergaster olarak bilinen bir türde 1,8 milyon yıl önce mevcuttu.
Tam olarak iki ayak üzerinde yürümenin 2 milyon yıl kadar önce başladığı ve Ekvator Afrikası'nda yağmurdaki şiddetli düşüş nedeniyle bozkır ortamına geçmeyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Atalarımız dik durarak gövdelerinin aldığı güneş radyasyonunu azaltmışlar, beden ısılarını düşürmüşler ve başka hayvanlar gölgede dinlendiği zamanlar avlanmaya devam edebilmişlerdir. Daha açık çevrelerde yaşamak da atalarımıza etoburlardan korunmak için daha büyük toplumsal gruplar halinde yaşama baskısını getirmiş olacaktır.
Çok sayıda toplumsal ilişkiyle baş edebilmek entelektüel bakımdan güç olan işlerin başında geldiğinden, bu durumun beyinleri büyütme baskısı yaptığı sanılmaktadır. Bu ise yalnızca içinde et yemeği de olan yüksek kaliteli bir diyetle mümkün olabilirdi: Bu diyetle bağırsak boyu kısalacak ve daha büyük bir beyni besleyecek metabolik enerji açığa çıkabilecekti.
Diğer yandan et yemek, hayvan leşlerini açmak için keskin taş aletlerin kullanılmasıyla ve bunların aranıp bulunmalarıyla mümkün olmuştu ve bu da aslanlar ve çakallar gölgede dinlenirlerken avlanma yeteneğini gerektirirdi.
Beyin genişledikçe daha etkili taş aletler yapma, avlanma seferleri planlama ve daha büyük gruplar halinde yaşamak için entelektüel güç sağlanmış oldu. işte Homo ergaster'in ortaya çıkmasında mutlak surette önemli olan, bu farklı gelişmeler arasındaki ilişkiydi. Ve Homo ergaster, insan evriminde yalnızca bizim değil, herhalde Neanderthaller'in de atalarının merkezi türü olmuştur.
(Solda) Etiyopya'daki Hadar'da bulunmuş, 3,5 milyon yıl öncesine ait Australopithecus afarensis'in (Lucy) fosilleşmiş kalıntıları. İskeletin yüzde ellisi günümüze kadar kalmış ve bu türün iki ayak üzerinde yürüdüğü, ancak ağaçlara tırmanmak için anatomik uyarlamaları koruduğu anlaşılmıştır. (Sağda) 1,6 milyon öncesinden kaldığı belirlenen WT-1500 ya da Nariokotome Çocuğu, evrimsel geçmişimizden kalmış en mükemmel iskelettir. Homo ergostertürü olarak çağdaş duruş ile iki ayaklılığın geliştiğini göstermiştir. Ancak 100 cc'lik beyin, çağdaş insanınkinden hâlâ küçüktür.
ÇAĞDAŞ İNSANIN YÜKSELİŞİ
İki milyon yıl önceki bu evrim gelişmeleri örneği, insanın kökeni bilmecesinin yalnızca bütün doğru parçaları bulmak ve bunları doğru sırasına göre dizmek değil, bunların birbirleriyle ilişkilerini de anlamak olduğunu göstermektedir. Aynı şey bilmecenin sonu, yani anatomik açıdan çağdaş insanların ortaya çıkışları için de geçerlidir.
Burada elimizdeki parçalar, Omo kafatası gibi fosil örnekleri ve bütün insanların genetik olarak birbirlerine benzemesi ve başka insan türü olmaması gibi olgulardır. Bu sonuncu gerçek, 28 binyıl öncesine kadar insan evriminin tümüyle bir farklılık göstermektedir, çünkü o zamana kadar yeryüzünde aynı anda çok çeşitli insan türleri bulunmaktaydı.
Bilmecenin bu kısmının çözülmesi, özellikle çağdaş insanın Afrika'da nasıl gelişip yayıldığı soruları çok çekişmelidir. 20. yüzyılın büyük bir bölümünde pek çok antropolog, Afrika'dan dağılmanın 2 milyon yıl önce başladığına inanıyordu. Ondan sonra eski dünyada ortaya çıkan farklı ata türlerinden -Avrupa'da Neanderthaller'den ve Asya'da Homo erectus'tan bir tek Homo sapiens türü çıkmıştı. Buna "Bölgesel Süreklilik" modeli adı veriliyordu. Ancak bu kuramın günümüzde pek az taraftan kalmıştır.
Bugün pek çok antropolog, genetikçi ve arkeolog, çağdaş insanların, 130 binyıl önce Doğu Afrika'da evrim geçirip, özellikle çok sert çevre koşullarının anatomik değişiklikler için ayıklayıcı baskı sağlaması üzerine ortaya çıktığını kabul etmektedirler.
O dönemde insan nüfusunun 10 bine kadar düştüğü sanılmaktadır. Böylece soyumuz tükenebilir ve dünya Avrupa'nın Neanderthaller'i ile Asya'nın Homo erectus'una kalabilirdi. Ama hayatta kalmayı başardık ve 100 ile 50 binyıl önce Afrika'dan bir dizi göç sonunda bütün dünyaya yayıldık ve sonra da bütün diğer insan türlerini yok olmaya ittik. Bunu nasıl yapabildiğimiz Taş Devri'nin bir başka gizemidir.
GENEL OLARAK İNSANGİLLER
Primates takımının Anthropoidea alt t akımından günümüzde yalnızca tek bir insan türüyle yani Homo sapiens'le temsil edilen familyaya insangiller diyoruz. Genel olarak bakacak olursak, bu familyanın fosilleri bulunabilen örnekleri arasında, Homo erectus, Homo habilis ve evrim tarihinin daha eski dönemlerinde, günümüzden yaklaşık 3,5 milyon yıl önce insansı maymunlarla insanlar arasında bir geçiş aşaması oluşturan Australopithecus cinsinin çeşitli türleri, insangillerin en iyi bilinen örnekleri olarak sayılabilir.
Charles De Gaulle « İlginç Yaşam Öyküleri
Barikatlara adam yerleştirin!" Bir kez daha bu çığlık Paris'te ve Fransa'nın başka yerlerinde duyuldu. Ama tarih 1789 değildi, 1848 de, hatta 1870 de değildi. Yıl 1934'tü ve yer yine Paris'ti.
Dünya, Endüstri Devrimi'nden beri yaşadığı en zor ve sıkıntılı dönemi yaşıyordu. Milyonlarca kişi işsizdi. Sanayi devleri neredeyse fabrikalarını kapatmak üzereydiler. Büyük Savaşı izleyen kutlamalar ve eğlencelerle dolu yıllar şimdi anı olmuştu.
Bolluk ülkesi olarak bilinen Amerika'da binlerce kişi ekmek kuyruklarında bekliyordu. Birkaç ay önce işlerine şoförlü limuzinlerle giden borsacılar artık Wall Street'de elma satıyorlardı.
Fransa'da ise birbiri ardı sıra göreve gelen ekonomi bakanları frank devalüe etmemekte ısrar ettikçe ülkelerini işsizliğe ve fiyat artışına sürüklüyordu. Bayonne'da Ulusal Meclis üyesi iki vekille ilgili yerel bir skandal patlak verdi. Bu olay yörenin bazı tüccar ve köylülerini o kadar sinirlendirdi ki protesto için sokaklara döküldüler. "Dükkan sahiplerinden oluşan bir ulus" olarak tanımlanan Fransa'da artık huzursuzluk ve isyan Paris'e kadar gelmişti.
Bourbon Sarayı'nda milletvekilleri bölümünün penceresinden bakanlar sesleri, haykırışları duyabilirdi.
"Aux barricades" diye bağırdı aşağıdaki askerlerden biri. Bir başkası ise, "Aux armes" diye emretti.
Adamlar Fransız ordusu üniforması giymişlerdi. İçlerinden biri diğerlerinden biraz mesafeli duruyordu. Sivil giysiler içinde, öbürlerinin parlak düğmeli, şeritli kıyafetleriyle tezat oluşturuyordu.
Seine Nehri'nin üzerindeki köprüye doğru bakarken yüzünde ümitsiz ama sert bir ifade vardı. Köprünün tam arkasındaki Concorde Meydanı'nda toplanmış binlerce insana bakıyordu. İlk kitabını daha yeni tamamlamış ve bastırmıştı.
Yazar olmak için ne zaman ama, diye geçirdi içinden.
Kalabalık saatlerdir gittikçe artarak toplanıyordu. Fransa'nın birçok bölgesinden, birçok farklı sosyal kesiminden geliyordu insanlar. Köylü, işçi, esnaf çeşitli mesleklerden Parisliler'le birleşiyorlardı. Onların arasında da katipler, hizmetçiler, garsonlar, taksi şoförleri vardı. İşsizliği ve hayat pahalılığını protesto etmek için toplanmışlardı.
Hükümete olan inançlarını kaybetmişler ve artık farklı türden eyleme geçilmesini istiyorlardı. Milletvekillerini görevlerini yapmaya zorlayacaklardı. Asılmaya ya da giyotinle ölüme hazırlardı. Askerler, kurşunlar onları korkutamazdı, kendilerine doğru sallanan bayraklar da onları yatıştıramazdı. 4. Cumhuriyet tehlikedeydi, ortak duygu ise oldukça kötü ve olumsuz.
Kalabalık çok büyüktü. Concord Meydanı'nı doldurmuş, Tuiliers Bahçeleri'ne kadar taşmış, Rivoli Caddesi'ne yayılmış ve Royale Caddesi'nin arkasından Eglise de la Madeline Kilisesi'ne kadar uzanmıştı. Vendome Meydanı'nda çatışmalar başlamıştı. Ritz Oteli'nde kalanlar odalarından dışarı çıkmamaları için uyarılmıştı.
Kalabalığın elebaşları Concorde Meydanı'nın ortasındaki dikilitaşa tırmanmış, kalabalığa nutuk atmaya başlamışlardı.
Yazar dürbününü aldı ve görme alanını Concorde Meydanı'nın ortasına doğru odakladı. Zihninde farklı bir görüntü belirdi. Yıl birdenbire 1793 olmuştu. Aynı kalabalık, "Le Roi est mort, Le Roi est mort" diye bağırıyordu. Giyotinin bıçağı hızla inmiş ve XVI. Louis ölmüştü.
Bıçak yavaş yavaş en üst noktaya geri çekildi. Kalabalık sessizleşti. Bir zamanların güçlü kralından kalan ürpertici parçalan, kalabalığın esas görmek istediği şeye yol açmak için temizlediler.
Zayıf ve kırılgan görünümlü bir kadını ölüm tahtasına doğru getiriyorlardı. Sade ve parçalanmış giysisi rüzgarla uçuşuyordu. Dik ve mağrur duruşu kalabalığı susturmuştu.
Kadın kalabalığı duymuyordu. Zihninde annesi İmparatoriçe Maria Theresa'yla beraberken annesinin ona Fransa Kralı'nın büyük oğluna gelin olacağını söylediği anı vardı.
"Ah, anneciğim" diye cevapladı. "Fransa'nın kraliçesi." Bıçak çok hızlıydı. Marie Antoinette hiçbir şey hissetmedi. Kalabalık çıldırmış gibi bağırıyordu.
Yazar gözünü kırptı. Şimdiki zamana dönmüştü. Bir gün gelecek ve ülkem ders çıkartabilecek mi acaba? Politikacıların kendi haris düşüncelerini bırakıp halkımın sorunları ile ilgilenmeye başlamaları için daha ne kadar kan dökülecek? Bir ülke daha kaç tane devrim ve savaşı kaldırabilir ki? Kaç tane hükümeti, diye düşündü.
Düşünceleri daha yeni basılmış olan kitabına kaydı. Çok geç olmadan uyarılarını dikkate alacaklar mıydı? Daha geçen sene düşmanın silahlanmaya başladığını öğrenmişlerdi ve Revue Politique et Parlementaire'e Fransız ordusu için reform önerileri içeren bir makale yazmıştı.
Geçen sonbaharda kitabını son kez gözden geçirmiş ve Fransız askeri tarihi hakkındaki son bölümü daha da genişletmişti. On yıl önce bu görevi kendisine Mareşal vermişti. Kışın yazısını en hızlı şekilde tamamlamış ve 'L'Armee de Metier adıyla yayınlanmıştı.
Acaba okuyup harekete geçecekler mi, diye düşündü.
Son savaş üzerine çalışmıştı. Almanların çarpışma yöntemleri çok mantıklıydı. Tekrar deneyecekleri kesin görünüyordu. Kitabında Maginot hattının Malmedy'de bittiğine ve Belçika cephesinin tamamını korumasız bıraktığına işaret etmişti. En ileri teknolojiyle donatılmış ve silahlandırılmış profesyonellerden oluşan 6 ayrı grupluk saldırı kuvvetinin harekete geçirilmesi gerektiğini yazmıştı. Kitabı tam da Cumhuriyet'in kriz yaşadığı dönemde yayınlanmıştı. Nefret ettiği siyasetçiler başka konulara eğileceklerdi. Tekrar dürbünü aldı ve kalabalığın liderlerinden birinin konuşma yaptığım gördü. Duyabilse ne iyi olurdu.
Montmartre'lı bir fırıncı kalabalığa nutuk çekiyordu. O da sendika liderlerindendi. Bağrış çağrış o kadar fazlaydı ki sadece önlerde olanlar ne denildiğini duyabiliyorlardı. Çıktığı yükseklikten kalabalığa doğru bakıyordu. Yazar aynı şekilde konuşma yapan başka liderleri de görüyordu. Önceden ayarlanmış bir işaretle kalabalık tam en ateşli noktaya geldiğinde polis barikatlarına doğru kışkırtacaklardı.
"Politikacılar bizim ne olduğumuzu zannediyorlar? Koyun mu?" diye bağırdı fırıncı.
"Ailelerimiz olduğunu bilmiyorlar mı? Çocuklarımıza bakmak, onları yedirip içirmek zorundayız. Artık durum kötüden de betere döndü. Bütün politikacılar küplerini rüşvetle dolduruyorlar. Hayat pahalılığının çalışan kesimi ne kadar zor durumda bıraktığını görmüyorlar. Rahata kavuşmamız gerek. C'EST PLUS QU'UN CRIME: C'EST UNE FAUTE." (Bu, suçtan da kötü, bu, bir hata.)
O an konuşmacı işareti aldı ve kollarını Bourbon Sarayı'na doğru sallayarak bağırmaya başladı.
"Aııx armes-aux armes."
Yazar ve arkadaşları kalabalığın bariyerlere ve polislere doğru yürüyüşünü ümitsizlik içinde izliyorlardı.
"Görünüşe göre bugün kan akacak" diye Fransızlara özgü bir edayla belirtti yazar.
Tam o sırada bir genç hızla içeri girdi. "Messieurs, messieurs, les deputes abandonnent la chambre." (Baylar, baylar, milletvekilleri sarayı terk ediyor.)
"Hepsi korkak bunların" diye yanıtladı çiçeği burnunda yazar. "Bundan sonra ne yapacaklar acaba?"
Genç görevli meclis başkanının oturumu birkaç saat ertelediğini söyledi.
"Korku içindeler. Başkan üzerinde paltosuyla masanın altına saklanmış halde görülmüş. Kaçmaya yelteneceği apaçık ortada."
Yazar ve arkadaşları konuyu aralarında hızla değerlendirdiler ve halkın ihtiyaçlarına cevap verecek mantıklı ve sakin bir kitle yaratabilmek adına meclise gidip tanıdıkları bazı milletvekilleriyle konuşmaya, onları cesaretlendirmeye karar verdiler. Denenen hiçbir şey hükümeti görevden çekilmeye ve iktidara sorumluluk sahibi liderleri getirmeye ikna edemedi. Odadan çıkarlarken Seine'in karşı kıyısından ilk silah sesi duyuldu. Çatışma başlamıştı.
Kalabalık tek vücut olmuş, sanki su yatağının kokusunu alan susuz kalmış boğa sürüsü gibi birbirlerini ittirerek, dürterek ilerliyordu. Pont de la Concorde'un köşesindeki barikatlardan gelen polis kurşunlan kalabalığın üzerinden geçti. En önde koşanlar şaşkınlık içinde kısa bir süre için durdular, sonra kükreyerek kendilerini ilk polis kordonunun üzerine fırlattılar.
Bu sefer polis silahlarım doğrulttu ve ateşe başladı. İlk yaylım ateş bitip Seine'in üzerini dumanla kaplarken kalabalığın ön saflarındaki bir düzine insan yere düşüp ölmüştü. Diğerlerinin ise ayaklan ölülere ya da ölmekte olanlara takılıyor, vücutları kalabalığın ağırlığı altında eziliyordu.
Kalabalık bir kez daha büyük bir hücuma geçti. Takviye kuvvet alan polis neredeyse kesintisiz ateş ediyordu. Hücum sona ermeden yüzlerce insan, büyük çoğunluğu köprünün civarında, yaralı halde Concorde Meydanı'nda yerlerde yatıyordu. Bağrışan çağrışan insanlar bulabildikleri yerde siper alıyor, ölmüş olanların bedenlerinin arkasına saklanıyorlardı. Diğerleri Rivoli Caddesi istikametinde geri çekilmiş, Tuileries Bahçeleri'ne doğru akıyorlardı. Birçoğu da Concorde Meydanı'nda kıpırdamadan yatıyordu.
Polis kontrolü ele geçirmişti. Barikatlara koşturan kimse kalmamıştı. Yavaş yavaş kalabalık dağıldı ve etrafa sessizlik hakim oldu. Gece boyunca hükümet binasının tüm ışıkları yanık kaldı. Bürokratlar korku içindeydi.
Yazar ve iş arkadaşları o gece Montmartre'daki küçük bir lokantada buluştular. İlk konuşan yazar oldu.
"Anlaştık o zaman. Başbakanın hemen istifa etmesi için baskı yapacağız. Cumhurbaşkanı Mareşali göreve çağırmalı. Tek umudumuz bu."
Grup onları bekleyen görevlerini düşünerek dağıldı. Cumhuriyet'in onlara ne zaman ihtiyacı olacağını biliyorlardı.
Üç gün sonra kalabalık tekrar ortaya çıktı. Bu sefer çok daha iyi organize olmuşlardı. 4. Cumhuriyette kimse iktidarı elde tutmaya hazır değildi, Başbakan M. Daladier istifasını verdi. Cumhurbaşkanı tarafından M. Doumerque'e hükümeti kurma görevi verildi. Mareşal Petain Anayasal Reform Komisyonu'na başkanlık etmek üzere görevlendirildi.
Yazar ve arkadaşları bir kez daha sevdikleri lokantada buluştular. Yazar en kederli edasıyla "Kaybettik" dedi. Sessizce şaraplarını yudumlarlarken ağzından dökülen ilk cümleydi bu. Arkadaşları onun asık yüzlü haline alışmışlardı. Ama şimdi hepsi aynı ruh hali içindeydi.
"Otuz dakika. Bana sadece otuz dakika verdi. Fransa'nın savunması için otuz dakika. Baylar! Ülkemizin yaşaması için sadece otuz dakika. Dinleyecek olsaydı yalvarabilirdim bile" dedi.
"Ama şu an uğraşmak zorunda olduğu birçok sorun var, dostum" diye cevapladı subaylardan biri.
Yazar cevap olarak elini havada salladı. Grup yine sessizleşti. Sonra tekrar yazar konuştu: "Aklımda sadece Fransa vardı. Her zaman. Fransa'nın ihtişamı. Düşmanımız gittikçe güçleniyor bizse güç kaybediyoruz. Hepimiz profesyoneliz. Uygun zamanı beklemeliyiz. Bizim de sıramız mutlaka gelecektir."
O gece üzerinde Fransız albay üniforması olan yazar ayağa kalktı ve "VIVE LA FRANCE!" diye bağırdı. Diğer askerler de sandalyelerinden ayağa fırladılar, hazır ola geçtiler ve "VIVE LA FRANCE!" diye bağırdılar. Sonra da şaraplarını kafaya diktiler.
Fransız ordusunda 1930'ların ortalarında reform yapmaya çalışan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında Özgür Fransa'nın lideri, sonranın Fransız Cumhurbaşkanı General Charles De Gaulle'dü. Fransız halkına güçlü bir irade ve yeni bir anayasa sağlamış ve uzun süredir tanık olunan en sarsılmaz hükümeti kurmuştu.
Daha sonra aralarında Paul Reynard'ın da bulunduğu birçok kişi, De Gaulle'ün fikirlerinin Almanlarca kabul gördüğünü, bunun da Fransa'nın düşüşünü hazırladığını ileri sürdü. Ancak bu iddialar doğru değildi.
De Gaulle'ün silah ve zırh kullanımı ile ilgili fikirleri 1918'den beri etraflıca tartışılmış ve Avrupa'da uygulanmaya başlamıştı. İngiltere tankı 1918 yılında icat etmişti. İngiliz deniz albayı Basil Liddell Hart bu konuyla ilgili birçok makale ve kitap yazmıştı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Alman General Heinz Guderian, o zamanın ordusunu inceleyip üzerinde çalıştığı kitabın Hart'ın yazdığı 1924 yılında basılan kitap olduğunu açıklamıştır. Ancak Fransızlar "asker" korkularından dolayı Hart'ın kitabına gereken önemi vermemişlerdi. De Gaulle'ün kitabı ise 750 adet satmıştı.
Charles De Gaulle, Fransa'nın 1940 Haziran'ındaki düşüşünden sonra yaşadığı kara günlerde diğer politikacılardan çok daha özel bir yerde durmaktadır. Tek başına savaşa devam etmeye karar vermiş, İngiltere'de sürgünde bir ordu ve hükümet kurmuştu. İnsanları, sembolü olan "Lorraine Haçı"nın etrafında toplamıştı.
Gururu ve kendini kabul ettirmek için verdiği savaş Roosevelt ve Churchill'e zor dönemler yaşatacak ve savaş sonrası dönemde de Müttefiklerin yakasını bırakmayacaktı.
Büyük zaferin sonrasında ulusunu yönetecek ancak bu dönem kısa sürecekti, çünkü Fransız siyasetindeki hizipler arasındaki mücadeleye duyduğu nefretten dolayı görevinden çekilecekti. Daha sonra Fransa, imparatorluğu yeniden kurmaya niyetlenip Vietnam ve Cezayir'i topraklarına katmaya kalkışınca, çıkan karmaşayı çözmesi için De Gaulle'e başvuracaklardı.
Hazırdı. Olağanüstü yetkiler talep etmiş ve istediği de verilmişti. Fransa'nın Vietnam'daki kaybını, kazanılması imkansız bir mücadele olduğunu anlayıp geri çekilerek azaltmıştı. Daha sonra ise kendinden çok emin davranan Amerika bu durumdan dersini alamadığı için zor duruma düşecekti.
Sadece Charles De Gaulle'ün dayanıklılığına, güçlü karakterine ve saygınlığına sahip biri Fransa'nın kanlı bir bataktan, Cezayir'den geri çekilmesini sağlayabilirdi. Kararlı bir şekilde görevini tamamladı ve bu süreçte birçok düşman kazandı.
1958-1968 arasındaki dönemde kafasının dikine gittiği ve Fransa'yı Nato'nun askeri kanadından çekmeye kalkıştığı için Batı ittifakı onu baş belası olarak görmeye başladı. İngiltere ve Amerika'ya karşı olan tavrı şüphesiz savaş döneminde hiçe sayma tavırlarına bir tepki olarak ortaya çıkıyordu.
Charles De Gaulle'ün karakter yapısını anlayabilmek için her şeyden önce Fransa tarihini iyi kavramak gerekir. Fransız halkı yüzyıllar boyu çığırından çıkmış bir kraliyet zihniyetiyle uğraşmak zorunda kalmış ve tahttaki iktidar tutkunu bencillerin yönetiminde ezilmişti.
Fransa'nın kanı Devrim'den Napolyon Bonaparte dönemine, 1848'teki isyana ve zayıf ve etkisiz III. Napolyon'a kadar akmaya devam etmişti.
III. Napolyon'un Bismarck yönetimindeki Alman ordusuna 1870'te Sedan'da yenilmesiyle Fransız halkı Clemenceau, Zola gibi kişilerin önderliğinde bir daha hiçbir zaman bir kral tarafından yönetilmeyeceğine yemin etti. Bunun sonucunda da başında "atlı adam" yani asker olmayacak bir hükümet sistemi oluşturdu.
Diğer Batılı uluslara bir karmaşa gibi görünen durum, esasında Fransa'nın kendini koruma adına bulduğu ve kullandığı bir yöntemden başka bir şey değildi. Başkalarının gözden kaçırdığı nokta şu ki, kabine ve politikacılar sürekli değişirken hükümet günlük işlerini gayet düzenli bir biçimde yürütüyordu.
Fransız halkı 1958 yılında korku içindeyken çareyi De Gaulle'de aradı ve ona III. Napolyon'dan beri kimseye verilmemiş yetkileri verdi.
Bu, duyulan güven çerçevesinde De Gaulle'e ve kişiliğine verilen bir armağandı. Ancak onun yapısında biri Fransa'yı Cezayir'den çıkartabilir ve ülkesine 1940'ta ve Vietnam'da kaybetmiş olduğu gururu yeniden kazandırabilirdi.
De Gaulle'ün Fransa'ya bıraktığı mirasın bir bölümü ise kendisinden sonra Fransa Cumhurbaşkanı olan kişilerin saygınlığını sağlamış olmasıdır. Onun sayesinde bu görev artık daha ehil kişiler tarafından yürütülür olmuştur.
Sezar « Medeniyetler Tarihi
Caius İulius Caesar, Romalı general ve devlet adamı (M.D. 101-44).
Gelmiş geçmiş devirlerin en parlak savaş komutanlarından ve devlet adamlarından biri sayılan Julius Sezar aynı zamanda yazar olarak da çok ünlüdür.
Aineias'ın oğlu İulius'tan ve dolayısıyla, soyunun tanrıça Venüs'ten geldiğini iddia eden bir patrici ailesindendi. Çok genç yaşta gururu ve tutkularıyla göze çarptı: «Roma'da ikinci olmaktansa bir köyde birinci olmayı yeğ tutarım!» diyordu. Zaten zekâsı ve iradesi sayesinde kısa, zamanda ün kazanmağa başladı. Önemli bir komutanlığa gelme kaygısındaydı ve o tarihlerde bir Roma eyaleti olan İspanya'ya giderek orayı bir yıl başarıyla yönetti (61-60). Roma'ya döndüğünde, zengin Crassus ve ünlü Pompeius ile siyasî bir birlik kurdu: bu, birinci triumvirlik'ti. Ertesi yıl Sezar konsül seçildi (59).
İKTİDAR VE ZAFER
O zaman Galya'ya gidip birkaç yıl süren bir savaşla (58'den 51'e kadar) bütün ülkeye boyun eğdirdi; Galyalıların ayaklanmasını bastırdı ve bu arada Vercingetorix'in örgütlediği genel isyanı bastırdı. Bu uzun savaşı, Galya Savaşı Üstüne Yorumlar adlı eserinde, kendisi anlatacaktır. Sezar askerleri yönetmeyi biliyor, onlar da, kendi çetin koşullarını ve yorgunluklarını paylaşmaktan geri durmayan bu komutana değer veriyorlardı. Ama Roma'daki şöhreti, senatoyu ve özellikle iktidarı kendi başına yürütmek sevdasında olan Pompeius'u kaygılandırmaktaydı. Bunu anlayınca Sezar meşruluk dışına çıkmağa karar verdi: askerleriyle Rubico Irmağı'nı aşıp şehre yürüyerek iç savaşı başlattı. Pompeius Yunanistan'a kaçtı, orada, 48 yılında Pharsale'de yenilgiye uğradı, taraftarları ise Afrika ve İspanya'da darmadağın edildiler, kılıçtan geçirildiler. 45 yılında iç savaş sona erdi.
Zaferi kazanan Sezar, artık mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetebilecekti. Diktatör, ömür boyunca konsül ve en yüksek majistra seçildi. Kuruluşlarda derin bir reforma girişti. Bir yıl içinde cumhuriyeti imparatorluğa dönüştürdü. Yerine geçecek vârisi olmadığından, yeğeninin oğlu, müstakbel Augustus olacak Octavius'u evlât edindi. Ama düşmanları ona karşı, himayesindeki Brutus ve Cassius yönetiminde bir suikast hazırladılar. Sonunda senatoda, Pompcius'un heykelinin dibinde öldürüldü.
SEZAR'IN ADI
Augustus ile halefleri tarafından Sezar adı, «imparator» ile eşanlam!: olarak kullanıldı: imparatorlara «sezar» deniyordu. Bu terim sonradan değişime uğrayarak Avrupa'da kayser ve Rusya'da çar terimlerine köken olmuştur.
VENİ, VİDİ, VİCİ
«Geldim, gördüm, yendim». Bu sözlerle Sezar, senatoya, Küçük Asya'da, Zela yakınlarında, Pontus kralı Pharnekes'e karşı kazandığı zaferi bildiriyordu (M.Ö. 47'de).
SEZAR'IN YAZARLIĞI
Sezar'ın bize kadar gelmiş olan çeşitli eserleri (şiirler, siyası yazılar) arasında en ünlüsü, Galya Savaşı Üstüne Yorumlar'dır. Bu, Sezar'ın askeri taktiğinin gizemini korumak ve saygınlığını arttırmak için gerçeği saptırdığı bir propaganda eseridir: yardımcılarının oynadığı rolü küçümser, düşman birliklerinin kalabalığı ve kuvveti (özellikle Vercingetorix'in) üzerinde ısrarla durur; böylece zaferi daha da parlak görünür. Bu kusurlarına karşın Galya Savaşı Üstüne Yorumlar, tarihçilerin, Sezar'ın yaptıklarını ve kişiliğim aydınlatmalarına yardımcı olmuştur.
oyunlar