Tarih

Erbakan'ın Azmi « İlginç olaylar

Erbakan'ın Azmine Şapka Çıkarılır
1971-1998, Ankara

Cumhuriyetin kuruluşundan üç yıl sonra, 29 Ekim 1926'da doğan Necmettin Erbakan, yaşı kemale erip de politikaya başladığında cumhuriyetin canını az sıkmadı. Kuruluşundan itibaren kendisine başlıca üç düşman belirleyen cumhuriyet, "komünizme, bölücülüğe ve şeriata" karşı bitmez tükenmez mücadeleler içinde şekillendi, gelişti, olgunlaştı.

"Ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün" olan cumhuriyet sık sık "milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu günler" yaşamak zorunda kaldı ve özellikle bu günlerde kabak bu düşmanların başına patladı.

70'li yıllar geldiğinde şeriat tehlikesi ile Erbakan'ın adı birbirinden ayrılmaz hale geldi. İTÜ Makine Fakültesi'nden 1948'de mezun olan Erbakan aynı yıl Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı.

1951'de Almanya'ya gönderilerek Aachen Teknik Üniversitesi'nde bilimsel çalışmalar yapan Erbakan'ın "milliyetçi-mukaddesatçı" görüşleri burada Alman ordusu için araştırmalar yapmasına engel olmamıştı. DVL Araştırma Merkezi'nde Prof. Schimit ile birlikte çalışan Erbakan doktorasını da burada verdi.

Daha sonra Almanya'nın en büyük motor fabrikası Deutz Motor Fabrikalarında Alman Leopar tanklarının daha az yakıt tüketmesiyle ilgili çalışmalar da yapan Erbakan 1953 yılında doçentlik sınavını vermek üzere Türkiye'ye dönüş yaptı. Ama 27 yaşında doçent olduktan sonra davet üzerine tekrar altı ay Alman ordusu için çalışmak üzere Almanya'ya döndü.

Daha sonra çalışmalarını İTÜ'de sürdüren Erbakan 1956 yılında Türkiye'de ilk yerli motoru üretmek üzere 200 ortaklı Gümüş Motor AŞ'yi kurdu.

Orta yaşa gelmiş her başarılı Türk erkeği gibi siyaseti düşünmeye başlayan Erbakan 1969'da Odalar Birliği Başkanı olunca "siyaset yoluyla memlekete hizmet" etmenin de yolunun açıldığını sanıyordu. Ancak bu hiç de öyle düz bir yol olmayacaktı.

O dönemde, başta İTÜ'den arkadaşı Süleyman Demirel'in Adalet Partisi olmak üzere, çeşitli sağ partilerde faaliyet gösteren, ama bu partilerin politikalarını yeterince İslami bulmayan bir grup milletvekiliyle yeni bir partinin kuruluş hazırlıklarına girişen Erbakan bu parti 1969 seçimlerine yetişmeyince AP'den milletvekili adaylığı için başvurdu.

Ancak Demirel, üniversitede beraber namaz kıldıkları arkadaşını veto edecek ve böylece Erbakan da Konya'dan bağımsız aday olacaktı. Bazı yakın arkadaşlarının da başka illerden bağımsız olarak aday olmasıyla meydana çıkan harekete "Bağımsızlar Hareketi" adı verildi.

Bu hareketten milletvekili seçilebilen tek kişi olan Erbakan, 17 arkadaşıyla birlikte 26 Ocak 1970'de Milli Nizam Partisi'ni kurdu ve genel başkanlığına getirildi. MNP'ye, kuruluşunun hemen ardından AP'li iki milletvekili daha katılınca parti TBMM'de üç milletvekili ile temsil edilmeye başlandı.

Böylece parlamento ve Türkiye siyaseti "İslamcı bir parti" ile ilk kez ciddi bir şekilde karşılaşmış oluyordu. Ancak "memleketin asli sahipleri" bu karşılaşmadan hiç hoşlanmadılar. Erbakan ve şürekası herkesin gözünün içine baka baka İslam'ı politik olarak istismar ediyordu. Nitekim ertesi yıl 12 Mart darbesi olduğunda, "milli birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olunan" günler gelmişti ve solla birlikte ilk kez kendi partisiyle parlamentoya giren İslamcı parti de kapatıldı.

Anayasa Mahkemesi'nde açılan kapatma davası 20 Mayıs 1971'de sonuçlanacak Erbakan da soluğu İsviçre'de alacaktı. İslamcı hareketin, muhafazakar eğilimdeki en büyük partinin, AP'nin etekleri altından çıkıp, kendi kanatlarıyla uçmaya kalkıştığı bu ilk deneyimi çabuk sona ermiş görünüyordu.

Ancak Türkiye Erbakan'ı henüz fazla tanımıyordu ve onun inatçılığını ve kararlılığını bilmiyordu. Ama öğrenecekti.

Bir iddiaya göre Demirel'in gücünü kırmaya çalışan 12 Martçıların teşviki ve himayesiyle İsviçre'den dönen Erbakan'ın yakın arkadaşlarından Süleyman Arif Emre'nin başkanlığında, 11 Ekim 1972'de Milli Selamet Partisi kuruldu. İslamcı akım kendi partisiyle sistemin içinde yer almakta kararlıydı. MSP'nin 1973 genel seçimlerinde yüzde 11.8 oy ile 48 milletvekilliği kazanmasının ardından başına yeniden Necmettin Erbakan geldi.

Amblemi anahtar olan MSP gerçekten de 70'li yıllarda kurulan koalisyon hükümetlerinde "anahtar parti" oldu. Bu dönemde üç hükümette yer alan MSP sistem açısından hep bir sıkıntı kaynağı olarak değerlendiriliyor ancak İslamcı hareket de meşruiyet alanını ve kitlesel temelini giderek genişletiyordu. Basın her fırsatta dalga geçse, aydınlar hemen hiç ciddiye almasa da Erbakan, kendi politik üslubu ve tarzı içinde bildiği yolda yürümeye devam ediyordu.

12 Eylül 1980'de ordu bir kez daha darbe yaptığında ileri sürülen gerekçelerden biri kısa bir süre önce Konya'da MSP tarafından yapılan mitingde İstiklal Marşı söylenirken bir grubun yaptığı protestolardı. Erbakan ve arkadaşları tutuklanarak haklarında dava açıldı. Ancak üç yıl süren mahkeme sonunda beraat ettiler, ama hem diğer bütün partilerle birlikte MSP de kapatılmış, hem de Erbakan ve parti yöneticilerine siyaset yasağı getirilmişti. Böylece MNP'den sonra Erbakan ve İslamcı hareket ikinci partisinden de olmuştu.

Ama tabii ki bu hiçbir şeyin sonu demek değildi. Yeniden kollar sıvandı, yeniden yollara düşüldü. Erbakan'ın 33 arkadaşı 19 Temmuz 1983'te Ahmet Tekdal'ın Genel Başkanı olduğu Refah Partisi'ni kurdu. Memleketin neredeyse bütün illerinin meydanlarında Kuran'dan ayetler okuyarak nutuklar atan 12 Eylül cuntası İslamcı partiyi seçimlere sokmaya niyetli değildi.

Böylece -vetolar yüzünden- RP Kasım 1983 seçimlerine katılamadı. İlk kez 25 Mart 1984 yerel seçimlerine katılan RP yüzde 4.4 oy alacaktı. Ancak komünistler ve Kürtlerin yanı sıra İslamcıların da parlamentoya girmesini engellemek isteyen cunta yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir seçim barajı koymuştu ve bu durumda RP'nin bu barajı aşması gerçekten zor görünüyordu.

1987'de yapılan referandumun ardından yasakları kalkan MSP'liler RP'ye geçti. 11 Ekim 1987'de yapılan RP 2. kongresinde Necmettin Erbakan oybirliğiyle genel başkanlığa seçildi. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde 2 milyona yakın oy alan RP, yüzde 7.16 oyla bir önceki seçimlere göre neredeyse oylarını ikiye katlamasına rağmen ülke çapındaki yüzde 10 barajını geçemediği için yine parlamentoya girememişti. Ama hızlı bir şekilde yükselişini sürdürüyordu.

26 Mart 1989 yerel seçimlerinde RP oy oranını yüzde 9.8'e çıkarırken Konya, Şanlıurfa, Sivas, Van ve Kahramanmaraş il belediye başkanlıklarını kazandı. 20 Ekim 1991'deki genel seçimlere Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaparak giren RP yüzde 16.2 oy aldı. RP listelerinden TBMM'ye giren 62 milletvekilinden 22'si kısa süre sonra gerçek partilerine döndüler.

27 Mart 1994 yerel seçimleri ise RP için tam bir zafer oldu. 5 milyon 340 bin 969 oyla oy oranını yüzde 19.0'a çıkaran RP, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 6 büyükşehir, 22 il, 92 ilçe ve 207 beldede, toplam 327 belediye başkanlığı kazandı. 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde 6 milyona yakın seçmenin desteğiyle yüzde 21.3 oy alan RP 158 milletvekili çıkarırken artık Türkiye'nin de en büyük partisi haline gelmişti.

1969'da başlayan kavga çeyrek yüzyıl sonra amacına ulaşmış gibi görünüyor, 70'li yıllarda "Erbakan Başbakan" sloganlarına istihzayla gülümseyenler, böyle bir şey olacağına hiç ihtimal vermeyenler neredeyse kendilerine çimdik atarak, rüyada olup olmadıklarını anlamaya çalışacaklardı. İşte RP-DYP koalisyonuyla 54. Hükümet kurulmuştu ve Erbakan Başbakandı!

Ancak bütün bu gelişmeleri kendilerine çimdik atmadan da izleyenler ve artık değişen dünyada İslamcı akımların başlıca tehdit durumuna geldiğini değerlendirenler de vardı. Yani Erbakan'ın iktidara tırmanışında bir zamanlama sorunu vardı.

70'li yıllarda uluslararası ölçekte komünizme karşı mücadele açısından İslamcı akımlara hoşgörüyle bakılıyordu, ama 90'lı yıllarda artık Belin Duvarı çökmüş ve konsept değişmişti. Nitekim "memleketin asli sahipleri" bir kez daha harekete geçti ve böylece daha sonra bizzat uygulayıcılarının da kabul ettiği nitelendirmeyle "post modern darbe" adı verilen "28 Şubat süreci" başladı.

Bir kez daha "milli birlik ve beraberlik" günleriydi ve dolayısıyla bir kez daha Erbakan'ın partisi kapatılacak ve kendisi de siyasi haklarını kullanamaz duruma gelecekti. Daha henüz iktidarda iken, Aralık 1997'de Anayasa Mahkemesi'ne RP'nin kapatılması için dava açıldı. Ve 16 Ocak 1998'de RP kapatıldı.

Erbakan ve bazı arkadaşlarına 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilecek ama bununla da kalınmayarak ayrıca Erbakan için bir konuşmasından dolayı mahkumiyet verilecekti.

Yasaklı olmayan RP'liler yeni kurulan Fazilet Partisi'ne geçecekler, 18 Nisan 1999 seçimlerinde FP yüzde 15.2 oy alarak 108 milletvekili çıkaracak ama çok geçmeden bu parti için de Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası açılacaktı.

Motor profesörü Necmettin Erbakan'ın siyaset makinesinde anlayamadığı bir şey mi vardı? Başkanlığını yaptığı üç parti de kapatılırken, başkanlığını üstlenmeye fırsat bulamadığı dördüncüsü için de kapatma davası sürdüğüne göre ilk bakışta bu motor profesörüne kabahat bulunabilir. Ancak biraz daha yakından bakılırsa gerçekler belki de daha farklı görünecektir.

Herhangi bir konuda yapılan denemeler ve alınan başarısız sonuçlar karşısında "Allahın hakkı üçtür" derler. Yani üç kez deneyip yine başaramayan birinin artık vazgeçmesi gerekir. Ancak bu noktada üç kez deneyip başaramayan ve artık vazgeçmesi gerekenin kim olduğu gerçekten tartışmaya açık bir durumdur; acaba başkanlığını yaptığı üç parti de kapatılan Erbakan mı artık vazgeçmelidir, yoksa üç kez partisini kapattığı halde Erbakan'ı engelleyemeyen ve dördüncüsüyle uğraşmaya devam edenler mi?

Evet, ortada bir fiyasko var, ama bu kimin fiyaskosu?

Beytlehem Yıldızı « Tarihi Gizemler

Zaman: İÖ 8-4
Mekân: İsrail

İsa, Kral Hirodes'in günlerinde Yahudiye Beytlehem'inde doğduğu zaman, işte, Şark'tan Yeruşalim'e müneccimler gelip dediler: "Yahudiler'in kralı doğan zat nerededir, çünkü onun yıldızını Şark'ta gördük ve ona secde kılmaya geldik. Ve işte Şark'ta gördükleri yıldız, önlerince gidiyordu, ta çocuğun bulunduğu yere kadar gelerek üzerinde durdu. Onlar da yıldızı gördükleri zaman taşkın sevinçle sevindiler. MATTA 2: 1-2,9-10

Eski çağların gizleri içinde Hıristiyan inancına göre İsa'nın Nasıra'da Mesih olarak doğduğunu bildiren Beytlehem Yıldızı kadar tartışmalını çok azdır. Matta İncili'nde yıldızın tarifi pek kısadır. "Doğu"daki bir yıldızın müneccimlere Yahudiye'deki Mesih'i bulmaları için yol gösterdiği söylenir. Onları Mesih'in kehanetlerdeki doğum yeri olan Beytlehem'e Yahuda kralı Hirodes gönderdiği için müneccimlerin yıldızı Beytlehem Yıldızı olarak bilinmiştir.

Bazı araştırmacılar "yıldız" falan olmadığına ve hikâyenin İsa'nın ilahi doğumunun mesajını iletmek amacını taşıyan bir efsane olduğuna inanırlar. Ancak hikâyenin tarihi bir temeli olduğuna inananların sayısı da fazladır. O yıldızı bulma araştırmaları ortaya pek çok kuramın çıkmasına neden olmuştur.

İsa'nın doğum tarihi bilinmediği için Müneccimleri Yahudiye'ye çekenin ne olduğunu saptamak güçtür. Kitabı Mukaddes araştırmacıları, 25 Aralık'ın İsa'nın doğduğu gün olmayıp, Hıristiyanların 354 yılı civarında benimsedikleri Romalılar'ın Fethedilemez Güneş Bayramı günü olduğuna inanırlar.

Dahası, Dionysius Exiguus (yaklaşık 533 yılı), takvim yıllarını numaraladığında İsa'nın doğum yılını yanlış hesaplamıştır. Araştırmacıların çoğu Hirodes'in İÖ 4 yılında öldüğü ve İsa'nın da "Hirodes zamanında" doğduğu için İsa'nın doğumunu İÖ 8 ila 4 yılları arasında bir zaman çerçevesine oturturlar.

Bu zaman çerçevesi içinde esrarengiz yıldızı arayan araştırmacılar pek çok göksel nesne önermişlerdir. Eski çağlarda "uzun saçlı yıldızlar" denilen kuyruklu yıldızlar, yıldızın "önden gittiği" ve bebek İsa'nın "üzerinde durduğu" söylendiği için mümkün olabilecek nesnelerdir.

Bir kuyruklu yıldız yıldızlar arasında yavaş hareket ettiği için bu durum yıldızın hareketini açıklayabilir. Ancak bir kuyruklu yıldızın görünmesi, bir kralın doğumunun değil, ölümünün işareti sayılırdı. Ayrıca Matta'da Hirodes ile Kudüs halkının yıldızı görmedikleri söylenir ki, bu da yıldızın fazla görünmediğini gösterir.

"Yeni bir yıldız" herkes tarafından görüleceği için aynı şey bir nova için de geçerlidir. İÖ 5. yüzyılda Çin'de bir nova kaydı vardır ama Batılı astrolojik kayıtlarda bir kralın doğumunu bildiren yeni bir yıldız göründüğü belirtilmemiştir.



Müneccimlerin bebek İsa'ya armağanlar vermesi. Bu Roma katakomb tabletinde "Severa tanrı ile git" yazmaktadır.



Beytlehem Yıldızı Doğulu üç bilge adama ya da müneccime yol gösteriyor: İtalya'da Ravenna'da S. Apollinare Nuovo kilisesinde 6. yüzyıldan kalma mozaik.

Şu andaki kuramların çoğu gezegenlerin hareketlerine ilişkindir, ancak İsa'nın doğduğu zaman gezegenler sayısız kere dünyanın yakınından geçmişlerdi. Gezegenlerin gözle görünür gruplaşması ille de bir kralın doğduğunun alametleri değildi.

Roma imparatorları gibi kişilerin doğumlarındaki astrolojik durumlar, çağdaş standartlara göre pek etkileyici sayılmazdı. Yıldızın belirsiz bir astrolojik kavram olması Hirodes ile Kudüs halkının ona dikkat etmemiş olmasıyla da vurgulanmaktadır. Yahudiler müneccim astrolojisini uygulamazlardı.



(Solda) Eski çağlarda kuyruklu yıldızlar bir kralın doğumunun değil, ölümünün habercisiydiler. İmparator Augustus Sezar, İÖ 44 yılında görülen meşum kuyruklu yıldızın öldürülmüş Jul Sezar'ın ruhu olduğunu iddia etmişti. Roma dinarı üzerinde kuyruklu yıldız ile Jul Sezar. (Sağda) 6. yıldan kalma bir Roma sikkesinde Koç (Aries), başını çevirmiş bir yıldıza bakıyor. Üzerinde "Antakya Metropolis halkı" yazılı.

BİR ROMA SİKKESİNDEKİ İPUCU

Yıldızın astrolojik anlamı konusundaki yeni bir görüş de İsa'nın doğum yıllarında Antakya'da çıkarılan bir Roma sikkesinden kaynaklanmıştır. Tunç sikkede astrolojik burç olan Koç (Aries), bir yıldızın altında görülmektedir. Claudius Ptolemaios'un Tetrabiblos'u, "astrolojinin kutsal kitabı", bize Aries'in Yahudiye, Samariya, İdumea, Coele Suriyesi ve Filistin'de insani faaliyetleri kontrol ettiğini anlatır. Bu sayılan yerlerin hepsi Kral Hirodes'in ülkesindedir.

Sikke, Yahudiye'nin, başkenti Antakya olan Roma Suriyesi'ne 6. yılda katılmasının anısına çıkarılmış olabilir. Koç'un üzerindeki yıldız Yahudiye'nin Roma Antakya'sı hâkimiyeti altındaki yeni kaderini simgeler. Ancak sikkenin önemi astrologların Yahudiye'de bir kral doğumu için Koç burcunu gözlemlediklerini göstermektedir.



Floransalı ressam Giotto di Bondone "Müneccimlerin Tapınması"nı (Capulla degli Scrovegni, Padua) yaparken eski çağlardaki kuyruklu yıldızın mesajının farkında değildi. Bu fresk üzerinde çalışırken 1304'ün parlak kuyruklu yıldızından esinlenmiş olmalı.



Beytlehem'de Milad Kilisesi, İsa'nın doğum yeri olarak kabul edilir.

Astrolojik kaynaklar bize astrologların yalnızca Yahudiler'in yeni kralını gözlemekle kalmayıp hangi yıldızın kralın doğumunu ilan ettiğini de açıklamaktadırlar. Bu yıldız "Zeus yıldızı", yani Jüpiter gezegeniydi. Jüpiter'in krallık vermesi için en uygun zaman gezegenin sabah yıldızı olarak doğma zamanıydı ki, "doğu"da, astrolojik bakımdan bu anlama geliyordu. Ayın Jüpiter'e yakın geçmesi gibi başka krallık belirtileri de varsa da, bunların hiçbiri "doğu"da olmak kadar önemli değildi.

İsa'nın muhtemel doğum zaman çerçevesini incelemek, ortaya olağanüstü bir gün çıkarmaktadır. Jüpiter İÖ 6. yılın 17 Nisan'ında Koç burcunun doğusundan çıkmıştır. Ay da Koç burcundaydı ve Jüpiter'e doğru ilerliyordu. (Çağdaş hesaplamalarda Ay'ın Jüpiter'in önünden geçtiği ortaya çıkmıştır.) Ayrıca Güneş de Koç burcundaydı ki, bu da bir kralın doğumu için çok güçlü bir astrolojik durumdu. Satürn'ün de orada olması Yahudiye'de büyük bir kralın doğacak olması için inanılmaz bir alamet oluşturmaktaydı.

Romalı Hıristiyan astrolog Firmicus Maternus (Yaklaşık 334 yılı) Koç burcundaki bu koşulların "kutsal ve ölümsüz" bir kişinin doğumunu belirlediğini söylemiştir ki, bu da müneccimlerin Yahudiye'ye gitmelerine yol açmıştır.

Jüpiter, müneccimlerin dikkatini çeken bir şey daha yaptı. Gezegen Koç burcundan çıktı ama yıldızlar arasındaki hareketini tersine çevirdi (Matta'ya göre, "...ve işte, Şark'ta gördükleri yıldız önlerinden gidiyordu.") Jüpiter, Koç burcuna döndü ve İÖ 6. yıl sonlarında birkaç gün sabit kaldı ("Ta çocuğun bulunduğu yere kadar gelerek üzerinde durdu"). Jüpiter'in Koç burcunda sabit kalması da Yahudiye'de büyük olayların olacağının alametiydi ve müneccimler Beytlehem'de yeni kralı bulacaklarına inanarak sevinmişlerdi.

Kitabı Mukaddes dışında müneccimlerin ya da bir başkasının İsa'nın doğum gününü doğrulaması konusunda bir kanıt yoktur. Ancak ilk Hıristiyanlar İsa'nın Mesih kehanetini doğrulayarak bir kral yıldızı altında doğduğuna inanıyorlardı. Her ne olursa olsun, insanlar onun doğudaki bu yıldız altında doğup doğmadığı hakkında kendi sonuçlarını çıkaracaklardır.



(Solda) İÖ 17 Nisan 6 günü gezegenler Koç burcunda Yahudiye'de Mesih'in doğumu hakkında güçlü bir alamet gösterdiler (çizgili kutu). Burçlar yıldızlarla belli belirsiz rastlaşan hayali alanlardı. (Sağda) İsa'nın doğumunu bildiren en olası yıldız Jüpiter'dir. Gezegen İÖ 6 yılında yıldızlar arasındaki hareketini birkaç gün boyunca tersine sürdürmüştür.

Çevik Bir Olayı « İlginç olaylar

Kod Adı 'Çevik Bir'!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiye'de şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14'lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir.

12 Mart'ta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batur'a benzer bir rol atfedilmiştir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olmuştur.

12 Eylül'de Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir. Ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiye'ye geri gönderilmiştir.

Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubat'ın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'di. "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Bir'in marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti.

Sincan'da tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998'de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu. Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999'da emekli olmak zorunda kalmıştı.

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı...

Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999'da Rumelili İşadamları Derneği'nin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Bir'in konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubat'ın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu.

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birsel'in sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir berbat oldu ve Çankaya Köşkü'ne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e Murat Birsel'i haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım. Ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim." Ancak artık iş işten geçmişti...

28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Bir'in bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu.

Hürriyet'ten Serdar Turgut, NTV'nin Çevik Bir'li yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafak'tan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTV'deki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı.

En ağır saldırı ise Hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşi'den gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşa'yı Somali'ye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercan'ı, 'Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit!' diyerek Somali'den Türkiye'ye posta etmesi üzerine verdik.

"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz. Ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz.

"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Çevik Bir'in kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. Ama kendisine Faruk Gürler'den önce Turgut Sunalp'ı incelemesini salık veririz."

Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmir'de alan Çevik Bir aslında son bir kez de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler Derneği'ni ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTV'den naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu.

"Özellikle basından ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Bir'in ardından konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bir'e destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu.

Kapısında "Yine ilk adım İzmir'den, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. Yani aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu.

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankaya'da görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi.

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.

Çevik Bir'in ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk...

oyunlar