Nijerya « Ülkeler Tarihi
Bugünkü Nijerya topraklarında ilk yaşayanların, milattan 700 yıl öncesine rastladığı tahmin edilmekte, fakat bunların kimler olduğu hakkında kesin bir hükme varılamamaktadır. Nijerya’nın tarihini, Arapça yazılmış kayıtlara dayalı olarak, kuzey bölgelerde 9. yüzyıl başlarında kurulmuş, Konem-Boru ve batı bölgelerde de yedi Hausa şehir devletleriyle başlatmak mümkündür.
On ikinci yüzyıldan itibaren kurulmaya başlanmış Yoruba veIfe krallıkları, 14. yüzyıldan itibaren kıtayı aydınlatmaya başlayan İslam ışıklarıyla eriyip gitmişlerdir. İslamiyetin yayılmasıyla, mevcut şehir devletleri ve birçok kabile Müslümanlıkla şereflenmişlerdir. Buna göre Kuzey Nijerya tamamen İslamlaşmış ve geri kalan bölgeler de İslamiyetin nüfuzu altına girmişti.
Nijerya’ya ilk olarak 15. yüzyılda Avrupa sömürgeciliğini ve zulmünü getirenler, Portekiz ve İngiliz esir tüccarı denizciler olmuştur. Bir yanda doğudan parlayan İslam güneşi köleliği önleyici, eritici ışıklarıyla Afrikalılara hayat getirirken, diğer yanda bozulmuş dinlerinin taassubu ve maddi hırslarla dolmuş Avrupalılar, Nijerya’nın zenci insanlarını esir yapıyor ve satıyordu. Böylece, Avrupalıların işgalleriyle Atlantik esir ticareti başlamıştı. 350 yıl kadar süren bu vahşet, 20.000.000 Nijeryalı’nın esir olarak satılmasıyla Avrupa tarihinde kara bir leke olarak kalmıştır.
İngiltere, 19. yüzyıl başlarından itibaren, Nijerya içişlerine karışmaya başladı. İlk olarak Lagos, 1861 yılında bir İngiliz kolonisi haline geldi. 1885’te Gine Körfezi civarı, İngiltere’nin himayesine girdi. Bundan sonra İngiltere, Nijerya’yı iki himaye bölgesine ayırdı. İkisini birden bir vali yönetiminde tuttu. Birinci Dünya Savaşından sonra başlayan milliyetçilik hareketleri, Nijeryalılar arasında yabancılara karşı isyan etme ve bağımsızlığı elde etme düşüncesini getirdi.
1950 yılında, idare gücünü, merkezi otoriteyle üç ayrı bölgenin meclisleri arasında paylaştıran yeni bir federal sistem getirildi. 1954 yılında ilan edilen anayasa, kuzey, batı ve doğu bölgeleri güçlü bir merkezi hükümete bağlı olarak, Nijeryalılara sahip oldukları kanuni hakları verdi.
İngiltere, iş başına kendi çıkarlarını koruyacak bir hükümeti getirmeyi planlıyordu. Ülkede üç büyük parti kuruldu ve 1959 yılında seçimler yapıldı. Bu seçimlerde kuzey bölgenin Nijerya Halkları Kongresi (NPC) kazandı ve parti lideri Ebubekir Tafawa Balewa başbakan oldu. Müslümanların çoğunlukta olduğu kuzey bölge iktidara gelince, ilk iş olarak 1960 yılında bağımsızlığı elde etti.
Nijerya bundan sonra 1963 yılında Cumhuriyeti ilan etti ve akabinde 1965 yılında yeni seçimler yapıldı. Fakat bundan sonra Nijerya’da iç karışıklıklar başladı. 30 Mayıs 1967’de Doğu Bölgesi Biafra Cumhuriyeti adıyla isyan ettiyse de, Nijerya hükümeti dış güçlerin yardımıyla bu isyanı bastırdı. Fakat bu iç harp 30 aydan fazla sürdü ve 20. yüzyılın en kanlı ve korkunç çatışmalarından biri oldu. Biafra bölgesi binlerce ölü ve birçok harap olmuş binayla doldu.
1970 yılından sonra olay yatıştı ve bu arada bulunan petrol yatakları Nijerya’nın hayatını değiştirdi. 29 Haziran 1975’te General Muhammed yeni bir askeri darbeyle iş başına geldi. Çok geçmeden 1976’da yapılan üçüncü ihtilal teşebbüsü başarısızlıkla bitti. Fakat, General Muhammed öldürüldü ve yerine, yardımcısı General Olesegun Obasanjo geçti. General İbrahim Babangida devlet başkanı olup, askeri bir rejim kuruldu.
Bundan sonra NijeryaFederal Hükümeti, petrol gelirlerinin getirdiği refah düzeyi ile iç olayları önlemeye başladı ve bugün için Nijerya Afrika’nın en gelişmiş ülkelerinden biri haline geldi. 4 Temmuz 1992’de seçimlerle tekrar demokratik düzene geçilmeye ilk adım atıldı. Sivil yönetime geçiş tarihi olarak çeşitli zamanlar belirlendi ise de en son olarak 27 Ağustos 1993’e ertelendi.
Roma'nın Çöküşü « Tarihi Gizemler
Zaman: İS 5. yüzyıl
Mekân: Batı Akdeniz
Kudüs'te bunlar olurken bize batıdan korkunç bir söylenti ulaştı. Roma'nın kuşatıldığını, yurttaşların altın karşılığında güvenliklerini satın aldıklarını ve böylece yağmaya uğradıktan sonra yalnızca maddi varlıklarını değil, canlarını da kaybettiklerini duyduk. Ulağın sesi hafiflemişti, sözleri hıçkırıklarla kesiliyordu. Dünyayı ele geçirmiş olan kentin, şimdi kendisi ele geçirilmişti. JEROME, 127 NOLU MEKTUP, 412 YILI
İS 5. yüzyılda Akdeniz'de meydana gelen büyük değişiklik genelde Roma'nın "çöküşü" olarak adlandırılır. Yüzyılın başında Roma imparatorluğu hâlâ Britanya'dan Büyük Sahra'ya, İspanya'dan Ortadoğu'ya kadar uzanmaktaydı.
Ancak yüzyılın sonunda Roma'nın batı eyaletleri barbar kralların eline geçmişti. İmparatorluk ise Konstantinopolis'ten yönetilen Doğu Akdeniz'deki parçasından ibaretti. Bu değişimin kesin nedenleri bilimadamlarını yüzyıllarca uğraştırmış olmasına rağmen bazı ipuçları seçilmektedir.
Roma imparatorluğunun 5. yüzyıl başlarında özellikle batı eyaletlerine olmak üzere, barbarların büyük göçleriyle karşılaşması, politik parçalanmasına yol açmıştır.
ROMALILAR VE BARBARLAR
Modern bakış açısından Roma'nın "çöküşü"nün en ilginç yanı batıda barbar krallıklarının ortaya çıkışıdır. Bu süreçte önemli bir katalizör 370'li yıllarda Orta Asya'dan göçebe bir halk olan Hunlar'ın Doğu Avrupa'ya gelmeleridir.
Bunların Karadeniz'in kuzeyindeki bölgelere göç etmeleri 3. yüzyıldan beri Roma İmparatorluğu'nun aşağı Tuna sınırında yerleşmiş olan bir dizi Got krallıklarının çökmesini hızlandırmıştır. İmparator Valens 376 yılında, belki de Gotlar'ı Roma ordusuna almayı umarak, çok sayıda Got mültecisinin Tuna'yı geçerek Roma'nın Balkan eyaletlerine yerleşmelerine izin verdi.
Ancak Gotlar imparatorluğa girdikten sonra Romalı yetkililerin kötü davranışları ve haraç istekleriyle karşılaşınca silahlı bir ayaklanma başlattılar. Gotlar Balkanlar'da yaygın bir karışıklığa neden olduktan sonra, Valens'in ve doğu eyaletlerinin ordularıyla Hadrianopolis'te (Edirne'de) 9 Ağustos 378'de karşılaştılar.
Zorlu bir savaştan sonra Valens ve ordusunun üçte ikisi ölünce, Balkanlar Gotlar'ın insafına kaldı. Olaydan 25 yıl sonra yazan Hıristiyan tarihçisi Rufinus'a göre Hadrianopolis Savaşı "ondan sonra Roma imparatorluğu için kötü günlerin başlangıcıydı."
Bunun hemen sonrasında Roma'nın başında bulunan Gratianus, Doğu'nun başına I. Theodius'u geçirdi. (Gratianus ölünce, kısa bir süre, hem Doğu'nun hem Batı'nın başına Theodius geçecektir.) I. Theodosius, sorunun üstesinden geldi ama önemli bir ödün vermek zorunda kalmıştı: Gotlar Roma ordusuna asker verecekler ama Roma topraklarında özerk topluluklar kurabileceklerdi. Bu durum, imparatorluk sınırları içinde özerk barbar gruplarının kurulması için bir başlangıç oldu.
Gotlar'la Romalılar arasında süregelen ilişkiler de uyumlu olmaktan çok uzaktı. Romalı komutanların davranışlarına kızan Got liderleri Roma askeri hiyerarşisinde daha etkin bir rol istediler ama imparatorluğun bocalaması ve komploları ile karşılaştılar. Sonunda Alarik'in liderliğinde İtalya'ya bir dizi sefer başlattılar ve 410 yılında Roma'yı yağmaladılar: Kent, 800 yıldır ilk kez yabancı bir düşman eline geçiyordu.
5. yüzyılda barbar halkların imparatorluğa -özellikle de batı eyaletlerine- dolması ülkenin politik parçalanmasına neden oldu. 406 yılbaşı günü imparatorluk kuvvetleri İtalya'da bir Got saldırısıyla uğraşırken bir kabileler konfederasyonu Ren'i geçti, Galya ve İspanya eyaletlerine girdi.
Bunlardan Vandallar 429'da Cebelitarık Boğazı'nı geçtiler ve sonraki on yıl içinde Roma'nın Kuzey Afrika eyaletlerini fethettiler. Attila'nın liderliğindeki Hunlar, 440 ve 450'lerde yeniden imparatorluğa girip Balkanlar'ı, İtalya ve Galya'yı ezip geçtiler.
Bu arada Roma yetkilileri topraklarını ve iktidarı barbarlara kaptırıyorlardı. Sonunda imparatorluğun kalbi de daha fazla dayanamadı. Roma'dan ülkeyi yöneten son imparator olan Romulus Augustulus, 476'da barbar generali Odovakar tarafından tahttan indirildi.
471'de ölen Theodemir'in oğlu Büyük Theoderich, Doğu Roma (Bizans) imparatoru Zenon tarafından, İtalya'nın ilk barbar kralı Odovakar'ı devirmek ve Bizans İmparatoru adına yarımadayı yönetmek üzere 488'de düzenlenen sefere komuta etti.
Yaklaşık 100.000 kişilik ordusuyla Ağustos 489 sonlarında İtalya'ya ayak basan Theoderich, sonraki bir yıl içinde Odovakar'ı üç kez yenmesine ve bütün İtalya'yı denetim altına almasına rağmen saklandığı üç yıl boyunca onu Revenna'dan çıkaramadı.
Birlikte yönetme anlaşması yapıldıktan sonra Revanna'ya giren Theoderich, on gün sonra Odovakar'ı, akraba ve yandaşlarını katletti. Artık büyük Roma İmparatorluğu 33 yıllığına Theoderich'in yönetimi altına girecek ve onun yerine de torunu Athalaric geçecekti.
3. yüzyılda yapılan ve 5. yüzyılda pekiştirilen Roma duvarları, zamanın güvensizliğini yansıtıyor. Ancak bunlar kenti 410 yılında Alaric'in Gotlar'ından koruyamamıştı.
ROMA İMPARATORLUĞUNUN YAPISAL ZAYIFLIKLARI
Bu barbar politikasının batıda imparatorluğun yerine neden geçebildiğim anlamak için yalnızca istilacı barbarların askeri güçlerine değil, imparatorluğun neden onların saldırılarına dayanamadığı üzerinde de durmak gerekir.
Özellikle yetersiz askeri ve ekonomik kaynaklar açısından imparatorluğun bazı yapısal zayıflıkları hakkında çok şey söylenmiştir. Her iki durumda da, Roma İmparatorluğu'nun doğuda devam edebilmesi batı ile önemli bir dizi çelişkiyi gözönüne çıkarttı. Doğu imparatorluğu sınırları ötesinden gelecek bir saldırıya daha hazırlıklıydı.
Bu da Konstantinopolis'deki (İstanbul) imparatorların askeri kaynaklarının batıdaki karşıtlarından daha az baskı altında olmaları demekti. Her iki bölgede de imparatorluk sakinleri orduya asker vermekte isteksizlerdi ama savunma gerekliliklerinin daha düzenli bir insangücü ikmaline gerek gördüğü batıda bunun etkileri çok daha ciddiydi.
Aynı şekilde doğu eyaletleri de batıdan daha iyi vergi toplamaktaydılar. Bunun bir nedeni doğuda tarımsal yaşamın batıdaki kadar istila tehdidi altında olmaması ve askeriyenin hazineden isteklerinin batıdaki kadar fazla olmamasıydı.
Arkeolojik kanıtlar doğu kentlerinin geliştiğini -ki, bu daha büyük bir ekonomik varlığın göstergesidir- ve batıdakilerin ise daraldığını ve kent yaşamının bozulduğunu göstermektedir. Yalnızca tarımsal ekonomiye dayanan bir imparatorluğun uzun bir kriz ve karışıklık döneminin güçlüklerine uzun süre dayanamayacağı anlaşılmıştır.
İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde krize karşı birleşik bir tepki eksikliğinin de bunda etkisi olmuştur. I. Theodosius'un 395'te ölümüyle imparatorluk yönetimi doğu ile batı arasında ikiye bölünmüş, her iki yarının da kendi sarayı, ordusu ve yönetici hiyerarşisi oluşmuştur.
Bu da imparatorluğun doğu ve batı yarılarının bağımsız politikaları olması demekti ki, bu durumda en kötüsünden iki saray arasında açık bir rekabete neden olabilirdi. Örneğin, Alaric'in İtalya'yı istilası doğu ve batı rejimleri arasında didişmelere ve tehditlere yol açmıştır.
Ostrogot Theoderich'in Ravenna'daki San Apollinario Nuovo kilisesinin mozaiklerinde Roma kenti.
DEĞİŞİM VE SÜREKLİLİK
5. yüzyıl olayları üzerinde odaklanarak Roma İmparatorluğu'nun batıda parçalanmasının bir tür kaçınılmaz felaket olduğu fikrine kapılmak mümkündür. Ancak 376'daki Got göçü ve 476'da Romulus Augustulus'un tahttan indirilmesi, 3. ile 8. yüzyıllar arasında Akdeniz dünyasını etkileyen daha uzun bir kültürel, politik ve toplumsal değişimin bir parçası olarak görülebilir.
5. yüzyılda aniden gerçekleşmiş gibi görünen barbar istilaları aslında çok daha uzun bir kabileler göçüne ve etnik değişim sürecine aittir. İmparatorluğun sınırlarına büyük barbar saldırıları ikinci yüzyılda başlamış ve üçüncü yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Ayrıca, doğu imparatorluğunun sınırlarında altıncı yüzyıl ve sonrasında, İslamiyetin ortaya çıkışına kadar yeni halklar ortaya çıkmaya devam etmişlerdi.
Yine bunun gibi imparatorluk toplumu ve kültürü de ağır bir metamorfoz geçirmekteydi. İmparatorluğun kentleri buna iyi bir örnektir. Pek çok yerde kentler gelişmeye devam ediyorlardı. Ancak bunlar bir zamanlar putperest aristokratların kontrolü altındayken 4. ve 6. yüzyıllar arasında piskoposların başını çektiği Hıristiyan seçkinlerin hâkimiyetine girdiler.
Bu da birtakım fiziksel değişikliklere yol açtı: Roma dünyasının kent uygarlığı ile geleneksel olarak ilişkilendirilen binalar -tapınaklar, anfiteatrlar, tiyatrolar ve hamamlar- kullanılmamaya başladı, yerlerine kiliseler hâkim oldu. Diğer bir deyişle, Roma İmparatorluğu'nda barbarların gelişi ve istilalarının yol açtıklarından bağımsız olarak önemli başka değişiklikler de olmaktaydı.
Roma'nın "çöküşü"nden söz etmek bir anlamda genelde idealize ve sabit terimlerle algılanan Roma uygarlığına ne olduğunu dar bir tarih görüşüyle görmeye çalışmak demektir.
Roma uygarlığı dinamik ve sürekli değişim içinde olan bir uygarlıktı. Antik çağların sonlarında Roma'nın "çöküşü" ile ilişkilendirilen olaylar aslında imparatorluğun hem içinde hem sınırlarının ötesinde gerçekleşen değişikliklerin bir karışımını temsil etmektedir.
(Solda) 500 yılında Akdeniz dünyasının yeni politik durumunu gösteren harita. (Sağda) I. Theodosius: Barbarların imparatorluk içinde özerk topluluklar kurmalarına izin veren ilk imparator.
Ostrogot Theoderich'in madalyonu: Batının yeni barbar hükümdarından bir örnek.
Adolf Hitler « 20. Yüzyıl Tarihi
Alman siyaset adamı ve diktatör (1889-1945). Avusturya'da orta halli bir gümrükçü ailesinin çocuğu olan Hitler, Viyana'da pek başarılı sayılmayacak bir sanat öğrenimi gördü. Birinci Dünya Savaşı'nda, Alman ordusuna katıldı. Almanya'nın yenilgisi onu çok etkiledi ve içinde şiddetli bir öç alma isteği uyandırdı. İ919'da Alman İşçi Partisi'ne girdi. Çok kısa zamanda partinin yönetimini ele geçirip Nasyonal Sosyalist Parti'ye dönüştürdü. Sonradan kötü birer ün sahibi olacak kişileri kendine yardımcı aldı: Rohm, Göring, Hess, Ludendorff ve Goebbels.
1923'te Münih'te giriştiği hükümet darbesinin başarısızlığa uğraması üzerine Hitler hapsedildi. Hapiste, siyasal öğretisini açıkladığı Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabını yazdı. Bu öğreti Germen ırkının üstünlüğü iddiası üzerine kuruluydu; bu iddia ise, saldırgan bir milliyetçiliğe (büyük bir Alman Reich'ı [imparatorluğu] kurma), savaşa ve kuvvete tapmağa dayanıyordu. Ona göre, bütün felâketlerden sorumlu olan Yahudiler de, komünistler gibi yok edilmeliydi.
1929'dan başlayarak Hitler, partisinin nüfuzunu arttırdı. 1933'te iktidara geldi ve şansölye (başbakan) oldu. O tarihten sonra ülkede şiddet her geçen gün biraz daha yerleşti.
Hitler, sloganlarını yayarak gitgide daha büyük toplulukları etkiliyordu. Hastalık derecesinde ölçüsüz bir hırsı vardı. Kendini Führer, yani önder, Almanya'nın müstebit efendisi, başkanı olarak kabul ettirdi. Rejime karşı direnenler ve bütün Yahudiler toplama kamplarında yok edildi. Wehrmacht (Alman ordusu) Avrupa'yı ateşe ve kana buladı.
Hitler'in Münih'te 1938 yılında verdiği sahte barış teminatına kanan Müttefik Devletler, diktatörün ancak beş yılda hakkından gelebildiler. Ikinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde, Berlin'deki yeraltı sığınağında kuşatılmışken, 30 Nisan 1945'te kendini öldürdü.
S.A., S.S. ve Gestapo
Hücum Birlikleri (S.A.) 1933'te Hitler'in iktidara geçmesine olanak sağladı. Hitler bunları fazla güçlenmiş buluyordu; 30 haziran 1934'te (Uzun bıçaklar gecesi) başkanlarını öldürtüp bu birlikleri ortadan kaldırdı. Kara Milisler de denilen Güvenlik Teşkilâtı (S.S.), önce Nazi subaylarının korunması için kurulmuşken, sonradan Almanya'da ve işgal altındaki ülkelerde dehşet rejimini sürdürdüler. Gestapo (gizli polis) ise, «aşağılık işlerle» görevlendirildi: Yahudilerin, direnenlerin tutuklanması ve işkence edilmesi v.b.
oyunlar