Tarih

Kentin Konumu « Efes (Ephesos)

Ephesos Kenti’nin yerleşim yeri bir çok kez değişikliğe uğramıştır. İon göçmenlerinin kurduğu ilk yerleşim yerinin nerede olabileceği konusunda birçok görüş ortaya konmuştur. Bir grup bilim adamı eski kentin; Ayasuluk Tepesi’nde, J.Keil ise, Panayır Dağı’nın kuzeyindeki Akropolis Tepesi’nde (Koressos) kurulduğunu düşünmektedir. Koressos olarak bahsedilen tepe ise şimdiki stadionun batı yamacı olmalıydı. Tepenin önemi denize hakim ve korunaklı bir yerde olmasındandır.

Bir grup bilim adamına göre ise, Koressos olarak bahsedilen dağ, bugünkü Bülbül Dağı olmalıdır. Bu durumda Koressos’un tam yeri hakkında bir belirsizlik bulunmaktadır. Strabon’a göre Kroisos öncesi kent Athenaion, Hypelaion ve Koressos Dağı yamaçlarında kurulmuştur. Ticaret Agora’sında yapılan kazılarda Geç Arkaik ve Klasik Dönem’e ait nekropolisin agora veya agoraya çok yakın bir kısımda olduğu tespit edilmiştir. Bu durumda Arkaik öncesi ve sonrası yerleşimin limana yakın bir kısımda bulunduğu düşünülmektedir. Herodotos, Athena tapınağı ile Kroisos’un kuşattığı kentin 7 stadia uzakta olduğunu (Herodotos I, 26) bildirmektedir. Bu uzaklık makul kabul edilmektedir.

Son yıllarda (Langmann 1989) agorada yapılan kazılarda Geç Geometrik Dönem’e ait “oval ev” temeli bulmuştur. Bu ev M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Ticaret agorası altında bulunan bu köy yerleşimi “eski Smyrna” olarak adlandırılmaktadır. Bu tabakanın bulunması liman çevresinde Geometrik Dönem’den itibaren yerleşimin varlığını ortaya koymaktadır.

Kroisos Ephesos’u hükümdarlığının ilk yıllarında ele geçirmiştir. Strabon’a göre kent, bu zamanda yerini değiştirmiş, yeni kent Artemision yakınlarında kurulmuş ve İskender Dönemi’ne kadar yerleşim burada devam etmiştir. Bununla beraber, şehir her ne kadar Artemision civarında kurulmuş olsa da Ticari Agora’da ortaya çıkarılan nekropolis kronolojik olarak Artemision civarındaki yerleşime ait olmalıdır. Kroisos, her nekadar kentin yerini Artemision civarına değiştirmek istese de, bütün kentin buraya taşınabilmesi onun kısa süren hükümdarlığı sırasında mümkün olmamıştır. Bununla beraber, muhtemelen küçük bir grup Artemision civarına yerleşmiştir. Fakat, Ephesos’un kendisi her zaman için liman çevresinde bulunmuştur. Ticaret Agora’sında yapılan kazılar bu durumun varlığına işaret etmektedir.

Önceleri Lelegler ve Karialılar’ın yaşadıkları bu bölgede inanışa göre efsanevi kral Kodros’un oğullarından biri olan Androklos Ephesos’u kurmuştur. Kent, diğer İon yerleşmeleri gibi en geç M.Ö. 10. yüzyılda kolonize edilmiş olmalıdır. Hellenler buraya geldiklerinde, Anadolu’nun hemen her yerinde görüldüğü üzere ana tanrıça Kybele’yi baş tanrı olarak buldular. Yerli halkla anlaşmak için synkretizm yolu ile Artemis’i ana tanrıça ile bir tutarak aynı yerde tapınmaya başladılar.

Ephesos başlangıçta krallar, sonra aristokrat oligarşi, daha sonra da tiranlarca yönetilmiştir. Ephesos M.Ö. 7. yüzyılın ilk yarısında Kimmerler tarafından ele geçirildi ve ancak aynı yüzyılın ortalarından sonra gelişmeye başladı. Altıncı yüzyılın ortasına doğru kent Lydia’nın egemenliği altına girmiştir. Kroisos’un tapınağa hediye ettiği kabartmalı sütunlardan (columnae caelatae) anlaşıldığına göre Lydia ile Ephesos arasında sıkı bir ilişki vardır. İskender’in ölümünden sonra bütün İonia ile birlikte kent, Lysimakhos’un eline geçmiştir. Bülbül Dağı’nın (Koressos Dağı) güney ve batı etekleri üzerindeki 10 m. yükseklikte ve 9 km. uzunluğunda bir kent duvarı ile çevrelenmiş geniş bir alan içinde Ephesos’u yeniden kurmayı düşünmüştür.

Bugün Panayır Dağı (Pion Dağı) sırtlarında yer alan güzel işçiliğe sahip duvar, bu orijinal kent surunun bir parçasıdır. Lysimakhos, Kolophon ve Lebedos halkının bir bölümünü Ephesos’da oturmaya zorlayarak kent nüfusunun artmasını sağladı. Gerçekten kısa bir süre içinde Ephesos, Anadolu’nun en kalabalık kenti haline geldi. Hellenistik Dönem’de Ephesos, Seleukoslar tarafından yönetilmiş ve M.Ö. 190 tarihinden sonra da Bergama Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 133 tarihinde Bergama Krallığı ile birlikte Romalılar’ın egemenliği giren Ephesos, Julius Caesar döneminde diğer Anadolu kentleri gibi ağır vergiler altında ezildi; ancak kent Augustus Devri’nden başlayarak iki yüzyıl süresince en parlak ve en mutlu günlerini yaşadı.

M.S. 150 yıllarında yaşamış olan Aristeides’e göre Ephesos o dönemin en varlıklı ticaret merkezi olup, bütün Batı Anadolu’nun bankacılık işlerini yürütüyordu. Ephesos halkı, kentlerini Asia’nın yani İonia’nın başkenti olarak kabul ediyordu. Antik Çağ’ın M.S. 3. yüzyıl boyunca ve 4. yüzyıl ortalarına kadar süren çekişme ve karışıklık dolu döneminden sonraki sürede Ephesos, Justinianus zamanına değin, 3. altın çağını yaşamıştır. Hıristiyanlığın burada hızla yayılması nedeniyle biçok önemli ve güzel yapı inşa edilmiştir. Son parlak günlerini ise 14. yüzyılda Selçuklular Devri’nde sürdürmüştür. Bu çağda kent, Ayasuluk Kalesi ile bugünkü Selçuk Kasabası’nın yerini kapsıyordu. Osmanlılar Dönemi’nde ise kent önemini kaybetmiştir.

Ephesos’da ilk kez 1869 tarihinde İngiliz arkeolog J.T. Wood kazıya başlamış ve Artemis Tapınağı’nı ortaya çıkarmıştır. Arkasından Avusturyalı bilim adamları 1895’ten 1913’e değin Koressos Dağı (Bülbül Dağı) ile Pion Dağı’nın eteklerinde yaptıkları geniş araştırmalarla kentin Hellenistik ve Roma devirlerine ait kalıntılarını bulmuşlardır. Avusturyalılar, Birinci Dünya Savaşı’nda sonra Josef Keil’in ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Franz Miltner ile Fritz Eichler’in yönetiminde yaptıkları kazılarla kenti gün ışığına çıkarmaya devam etmişlerdir. Onların arkasından kazılar Profesör Hermann Vetters tarafından 1986 yılına değin sürmüştür. Günümüzdeki çalışmalar ise, Profesör Langmann’dan sonra Profesör Karwiese tarafından sürdürülmektedir.

Lily Braun « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1865-1916)

1865 Lily Braun'un doğduğu yılda Louise Otto Peters ve Auguste Schmidt, Leipzig'de "Alman Kadınları Birliği"ni kurarlar.
1872 Hedwig Dohm iddialı yazılarını yayınlamaya başlar.
1873 Burjuva kadın haklarının "radikal" denen sol kanadının, kadınlar için yayınladığı Kadın Hareketleri dergisi piyasaya çıkar.
1879 İsviçre'de August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm adlı eseri yayınlanır.
1891 Bismarck'ın Sosyalistler Yasası yürürlükten kalktıktan sonra (1890), Clara Zetkin'in Eşitlik dergisi yayınlanır.
1894 Berlin'de "Burjuva Kadınlar Cemiyeti Kongresi" yapılır.
1895 Lily Braun kadınların oy hakkı için konuşma yapar.
1901 Lily Braun'un Kadın Sorunları yayınlanır.
1905 Helene Stöcker'in gayretiyle Berlin'de "Anaları Koruma ve Cinsel Reform Birliği" kurulur.
1906 Finli kadınlar oy haklarını elde ederler.
1906 Helene Lange ve Gertrud Baumer tarafından Kadın Hareketlerinin El Kitabı, beş cilt halinde yayınlanır.
1908 Danimarkalı kadınlar oy haklarını elde ederler.
1911 İzlanda, kadınlara oy hakkı ve tüm kurumlara (kültür kurumlarına da) girme hakkı verir.
1914 Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı.

"KADINLARIN YÜREĞİNE TEDAVİ EDİLEBİLİR HOŞNUTSUZLUKLAR EKİN!"

General kızı genç Lily von Kretschman'a erken yaşlardan beri şu üç ana fikir işlenmeye çalışılmaktadır:

"İyi terbiye görmüş bir kız duygularını açığa vurmaz." "Bir kadın kendisi için değil başkaları için yaşamalıdır." "Kadınların kendilerine ait olmadıklarını bir an önce öğrenmek zorundasın."

Bu üç cümle de gelişim çağındaki kızı öfkelendirir. Fakat bunlara karşı çıkmaya cesaret edemez. Ama bir keresinde... Lily 14 yaşındadır ve Konfirmasyon'una çok az kalmıştır. Bir gün rahibi ziyarete gider ve kişisel dini inançlarını yazılı olarak önüne koyar.

Yazıda şöyle der, "Ben bu Tanrı'ya inanmıyorum. Dünyayı altı günde yarattığına, insanı kendi suretinde yarattığına inanmıyorum. İncil'deki kıssadan hisseli masal öykülerinden çok bilime inanıyorum. İsa'ya inanmıyorum, çünkü Tanrı'nın insan olduğuna inanmayı dinsizlik olarak görüyorum. Onun ne kusursuz hamilelik sonucu doğuşuna, ne cehenneme ne cennete gidişine, ne de mucizelerine inanıyorum. Bu kutsal ruha inanmıyorum. Öldüren, yakan, kovalayan, taşlayan, ruhlara işkence eden, gerçekleri inkâr eden kutsal Hıristiyan kilisesine inanmıyorum. Günahların affedilmesine inanmıyorum, çünkü günah sadece sevaplarla affettirir kendisini. İnsanın bedensel dirilişine inanmıyorum, çünkü bilimsel olarak imkânsızdır."

Lily kendisinin başka bir inanca zorlanmasına kesinlikle karşıdır: Bir skandal! Şikâyetler, sitemler, tehditlere karşın pes etmez. Kaçmaya karar verir. Gerekli parayı sağlamak için gizlice mücevherlerini satar. Anne ve babası bunun farkına varır. "Korkunç bir sahne," diyecektir daha sonraki Anılarında. "Babam kendisini bile tanımıyordu artık. Temiz adım lekelendi,' diye inliyordu; 'kendimi vurmam lazım! Bu ayıpla yaşayamam!'"

Lily bu tehditleri yetişkin olarak da sık duyacaktır. Fakat şimdilik "korkunç cesareti" kırılmıştır. Kiliseye kabul törenine katılmak zorunda kalır ve eğitiminin son rötuşlarının yapılabilmesi için daha sonra halasına gönderilir.

"Sanki karşılığında para alıyormuşum gibi eski Alman stili örtüleri işledim. Saatlerce piyano başında yeteneksizliğimle savaşıyordum. Azimle zenci çocukları için çorap örüyordum," diye tanımlar bu eğitimi.

"Kendimi yine başkalarının idaresine bırakmıştım. Fakat içimdeki boşluk kalmıştı." Geriye dönüp baktığında bu tür eğitimden ne sonuç çıktığını görünce korkar.

Kuzeni Mathilde'ye gönderdiği bir mektupta, "Tüm genç kadınların ağzında kadercilik var. Bunun bir düş kırıklığının ifadesi olduğunu sanıyorum," der. Belki de en iyisi geleceği fazla düşünmek yerine çekici bir general kızı olarak hayatın tadını çıkarmaktır... Son moda makyajıyla donanmış olan Lily sosyeteye karışır.

Başarılıdır. İnsanlar etrafında dolaşır. Aşk maceraları yaşar ve evlenme teklifleri alır. "Çok eğlendim!" diye yazar günlüğüne durmadan. Saraylı bir kadının meslek sahibi olması söz konusu bile değildir. Böyle şeyleri ciddiye almaz.

Lily'nin babası General von Kretschman gözden düşer ve azledilir. 24 yaşındaki Lily bu arada büyükannesinden bir mektup alır. Jenny von Gustedt torununa yazdığı mektupta şöyle der: "Evlilik ender rastlanan bir şans işidir, özellikle balo salonlarında kararı verilen türden bir evlilik. Tanrı sana öyle yetenekler vermiş ki, doğal kadınlık dünyanın dışında seni ve başkalarını tatmin edecek bir yaşam biçimi bulacaksın... Bu nedenle sana verebileceğim belki de son öğüt şudur: Kendi ayaklarının üstünde dur."

Lily'nin büyükannesi gerçekten dış görünüşüyle eğlence delisi bir kız görünümü veren Lily'nin içinde ne fırtınalar koptuğunu hissedebilen tek kişidir. Weimar sarayı döneminden kalma belgeleri, mektupları ve kendi yazdığı kitabı miras bırakır torununa. Büyükannesinin derlediği kitabın adı Goethe'nin Arkadaş Çevresinden Barones Jenny von Gustedt'in Anılan'dır.

Lily, hayatında ilk kez bir konuda ciddi şekilde çalışmakta ve kendisini gururlu, özgür ve bağımsız hissetmektedir. İleride günlüğünde "hayatımın en güzel yılı" dediği 1891 yılında üniversite profesörü Georg von Gizycki ile tanışır. Etik Kültür adındaki topluluğun ve aynı adla çıkan derginin kurucusu olan bu adamın etkisiyle Lily Amerikan ve İngiliz kadın hareketleri edebiyatına dalar.

Bebel'in Kadın ve Sosyalizmdim okur. Soylu bir genç kız olarak baba evinde oluşan zihniyetinin içindeki tüm değerler ve ölçüler yer değiştirir: "Sosyalizm, dar kafalı, nasırlı yumruklarıyla erkekler, veremli kadınlar ve yaşlı suratlı çocuklar, kin dolu çehreler, hayatımızı güzel ve zengin yapan her şeyi tehdit eden yumruklar."

Lily'ye aile ve tanıdık çevresince sosyalizm hakkında böyle bir tablo çizilmiştir. Şimdi ise böylesine korkulan sosyalizmin "herkes için eşit haklar" istemesiyle, kendi cinsindekilerin kültürel, ekonomik ve politik kurtuluşu için ne kadar gerekli olduğunu anlamaktadır, "Çoğunlukla kendime özgü, çoktandır inandığım fikirleri yeniden buldukça sevinçten kıs kıs gülüyordum. Mantığımın ayak uyduramadığı yerde duygularım evet diyordu, evet."

Günler ve geceler boyunca okur, tartışır. Sanki hayatı yeni başlıyormuş gibidir. İlk kompozisyonlarını, sosyalist ve kadın hareketinin güncel sorunlarına ilişkin makalelerini Gizycki'nin dergisinde yayınlar. Hâlâ baba evinde yaşamaktadır. Fakat gerçek evi Gizycki'nin yanıdır. "O beni birdenbire kendisiyle barışık bir insan yaptı," diye ifade eder bunu.

Sonra Lily'nin gençliğindeki sahneler tekrarlanır: Babası intiharla tehdit eder, Lily yeniden babasının adını kötüye çıkarmış ve şöhretini bu kez de yazılarıyla ve G. von Gizycski ile evlenme arzusuyla yıkmıştır. Profesör ağır hasta ve kötürümdür. "Biz aşk evliliği değil dostluk ve iş evliliği yaparız, kadının da kendi emeğiyle ayakta durabileceği, geleceğin insanları gibi yaşarız." Bu sözlerle Lily'ye teklifte bulunur Gizycki. Lily onunla evlenince baba eviyle bağları tamamen kopar.

"Her şeyden önce bir şeyi halletmek gerekiyordu; Alman kadın hareketini öyle menekşe gibi durmaktan kurtarmak." Lily von Gizycki gelecek yıllardaki en önemli görevi olarak görür bunu. Minna Cauer ile birlikte kurdukları Kadın Hareketi dergisinde ve Kadınların Selameti'nin yönetim kurulunda ileriye doğru itici bir güçtür. İlk Alman kadın hakları savunucusu olarak 1895 yılında Berlin, Dresden ve Breslau'da kadınların oy hakkı için konuşma yapar.

"Kadının Vatandaşlık Görevi" konferansının sonunda şöyle der: "Yer yer dolaşıp tüm reformların anası olan, tedavi edilebilir her hoşnutsuzluğu, kadınların yüreklerine ekmek istiyorum. Ve onların uyuyan vicdanlarını sarsmak istiyorum ki, dünyadaki tüm sefaletin sorumluluğunu taşıdığımızın bilincine varılsın. Fakat insanlığa hizmet eden herkesin ruhunda olması gereken bir başka güçlü duygu da yürekler egemen olmak zorundadır: Mutluluğun tüm insanlar için mümkün olduğu."

Kocası Georg von Gizycki 1895'in Mart ayında bu inançla ölür. Lily ise bu inançla yaşamaya devam eder.

1896: Lily SPD politikacısı Heinrich Braun ile evlenir ve Sosyal Demokrat Partisi'ne katılır. Bu adımı atmasından sonra Burjuva Kadın Hareketlenendeki çalışması kendiliğinden yasaklanır.

"Önyargısız ve mantıklı düşünen ve kadın sorunlarıyla -hanım sorunlarıyla değil kadın sorunlarının tümüyle- etraflıca ilgilenen kişi mutlaka sosyal demokrasiye ulaşmak zorundadır!" diye bağırır Berlin kadınlar kongresinde.

"Belki de ait olduğunuz toplumsal sınıfın mesleksiz, tatmin edilmemiş kızlarından daha büyük, daha acıklı bir sefaletin var olduğunu; sizin çevreniz dışında doktor kepi uğruna verilenden daha ciddi, daha kutsal bir mücadelenin verildiğini duyacaksınız!"

Burjuva kadınları çok sarsılmışlardır. "Dinleyiciler bağırıyor ve kıyameti koparıyorlardı," diye anımsar Lily Braun. "Başkan hanım büyük bir kızgınlıkla çanı sallıyordu... Kürsüden indim. İki sıra halinde dizilmiş insanların arasından geçerken sanki sıra dayağı yiyordum. İlk sırada oturan şık sonbahar giysileri içindeki Berlinli kadınlar, toplum içinde göstermeleri gereken kibarlıklarını kaybetmişlerdi. Islık çalıyor, bana küfür ediyorlar, beyaz eldivenli yumruklarını tehlikeli biçimde burnumun dibinde sallıyorlardı."

Bu tür deneyimlerine rağmen Lily Braun durmadan burjuva ve işçi kadın hareketini birleştirmeye çalışır. Başarısız bir denemedir bu.

"Kadınlar sorunu hakkında bir kitap yok," der bir gün kocası, düşünceli bir biçimde. "Şöyle gerçek olayların tanımından hareket eden, kadının ekonomik, sosyal ve hukuki durumunu ele alan bir kitap olsaydı keşke..."

Bu düşünce Lily Braun'un peşini bırakmaz, "Heyecandan kalbim çarpıyordu. Bu türden temel ilkeleri ortaya koyan, özetleyen bir kitap yoktu henüz. Sadece benim için değil, tüm kadın hareketi için bir eksiklikti bu ve bunun için kadın hareketi kararsız bir şekilde el yordamıyla hareket ediyordu."

Kadın Sorunu hakkında bir kitabın ön çalışmalarına başlar. Bu arada anne olmuştur ve şu gerçeği daha iyi anlar, "Çocuğumun doğumundan beri kadının kurtuluşu sorunu benim için sadece bir kuram değil artık." Kendi deneyimleri nedeniyle çalışan kadınlar için bir -analık sigortası- planı geliştirir.

1901 yılında yayınlanan Kadın Sorunu kitabında bu plan önemli bir yer alır. Doğumun dört hafta öncesinden sekiz hafta sonrasına kadar geçen süre için ortalama ücret kadar bir para yardımı verilmesini, ücretsiz doktor, ücretsiz ilaç, ücretsiz haftalık bakım ve bebek bakımı, ev içi ihtiyaçların karşılanması ve mümkünse çocuk kreşlerinin kurulması talebinde bulunur. Bunun için gerekli olan para, sigortalıların aidatları yanında, genel olarak vergilerin yükseltilmesi ve bu konuda belki de evli olmayan ve çocuksuz çiftlerin özellikle bilinçlendirilmesiyle sağlanmalıdır.

Lily Braun bu tür isteklerde bulunan ilk Alman kadınıdır. "Evdeki köleliğin" nasıl ortadan kaldırılabileceği konusundaki fikirleri de aynı şekilde ilginçtir. Lily bunu her gün işi ve evi arasında mekik dokuyarak yaşamaktadır. Evdeki ıvır zıvır işlerle uğraşarak değerli zamanını kaybetmektedir. Yanında olmadığı zaman çocuğuna iyi bakılacak mı, bakılmayacak mı, diye vicdan azabı çekmekten yakınır. Eve yardımcı bir kadın alabildiği için durumunun imtiyazlı olduğunu da bilmektedir. Kendisini fabrikadaki bir işçi kadının yerine koyduğunda, sorun kafasından hiç çıkmaz.

"Evli bir kol ve kafa işçisi kadın, çifte yük altında inliyor," diye yazar. "Her iki işi de tam olarak yapamıyor. Kadın işçinin yükünü, ne mevcut olan ne de gerçekleştirilmesi düşünülen korumanın koşulları hafifletiyor. Büyük olanaklar sağlanmadan, kadın mesleğini icra edemiyor. Bu nedenle her ikisini de mümkün kılacak düzenin yaratılması gerekmiyor."

Sonraları geliştirdiği bir model yurtdışında benzer düzenlemelere önayak olur: "Böyle bir düzen, kooperatifçilikle kurulabilir. Bunun dış görünümünü şöyle düşünüyorum: Büyük, güzel düzenlenmiş ağaçlıklı bir bahçenin etrafına 50-60 konut yapılsın. Dairelerin mutfağı olmasın. Sadece küçük bir odada hastalık hallerinde kullanılmak ya da küçük çocukların bakımı amacıyla bir gazocağı bulunsun. 50-60 mutfak yerine içinde aynı sayıda kadının yemek pişirebileceği, iş zamanını kısaltacak tüm modern makinelerle donatılmış, giriş katında merkezi bir mutfak kurulsun. Yakınında bir erzak deposu ile, otomatik çamaşır makinelerinin bulunduğu bir çamaşırhane bulunsun. Aynı şekilde büyük bir yemek salonu, hem toplantı için hem de çocukların gündüzleri oynaması için ayrılabilir. Bunun hemen yanında küçük bir okuma odası olsun. Mesleği ev ekonomisi olan tecrübeli bir kadın tüm ev işlerini yönetsin. Onun emrinde 2-3 kız mutfakta çalışsın. Ev hizmetleriyle görevli olan bu insanların ve ortak işe alınacak çocuk bakıcılarının kalacakları yerler de aynı katta olsun. Yemekler isteğe göre yemek salonunda birlikte yensin veya özel yemek asansörleriyle her kata iletilebilsin. Anneleri işteyken, çocuklar salonda, ya da spor aletlerinin, kum havuzlarının bulunduğu bahçede bakıcının gözetiminde oynasınlar."

Lily Braun'un kendisini adadığı üçüncü konu, "kadın hizmetçilerin durumu"dur. Başlangıçta sosyal demokrat bir kadın olarak "açık bir korkuyla" karşılanmasına rağmen (Biz krala bağlıyız! Biz Tanrı'dan korkarız! diye bağrılır kendisine) hizmetçiler toplantısına düzenli olarak katılır. Çok kararlı bir şekilde, bağımlı hizmetçilerin iş güçlerini saat ücreti karşılığı satan serbest işçiler konumuna girmeleri için mücadele eder. Kendi partisindeki yoldaşlar arasında ise, pek de coşkulu karşılanmaz.

Çok mu kendi başına buyruktu? Sosyal demokrat kadın hareketinin resmi politik ilkelerine uymamakta mıydı? Parti sözcüsü Clara Zetkin'in "Soylu çevreden sosyalist kadın" demesi belli bir güvensizlikten mi kaynaklanmaktaydı? Her ne ise, 1902'de Lily Braun, "güvensizlik" nedeni ile Berlin Kadın Örgütü'nden atılır ve sosyalist Eşitlik dergisinde yazılarının yayınlanmasına izin verilmez.

Ölümünden bir yıl önce, 50 yaşındaki Lily Braun oğlu Otto'ya yazdığı bir mektupta, "Yalnız heyecan duyabilirsem bir işe sarılabilirim, benim tarzım bu... Tutkuya ihtiyacım var," diye yazar. Bu tutkuyla da Lily Braun birçok şeyi harekete geçirmiştir: Analık sigortasının, üyesi olduğu partinin programına alınması, kooperatif modeline göre hizmet evlerinin ve benzeri kuruluşların ortaya çıkması, hizmetçi kızların daha fazla haklar ve daha iyi koşullar için mücadeleye yüreklendirilmeleri. Fakat her şeyden önemlisi, kadınların kendi öz tarihlerim önemli bir eserde okuma imkânına kavuşmaları.

Ama Lily Braun'un tutkunluğu onu hayatının son yıllarında yanlışlıklara götürür. Birinci Dünya Savaşı sırasında kadınlara doğurganlık konusunda teşvik edici konuşmalar yapar ve 17 yaşındaki oğlunun gönüllü olarak savaşa gitmesine gururla izin verir. Oğlunun 21 yaşında bu savaşta hayatını yitirmesini göremeyecektir. Oğlunun ölümünü görseydi, herhalde "Kadınların duygusal edilgenliği" hakkında ölümünden kısa bir zaman önce yayınladığı düşüncelerini geri alırdı...

Sınırsız Denizaltı Savaşı « Tarihteki İlginç Olaylar

Sınırsız Denizaltı Savaşı
1917, Almanya

Almanların verimliliği meşhurdur. İş, organizasyona geldiğinde insan kaynaklarının kullanımı konusundaki yaratıcılıklarında kusursuz ve rakipsizdirler. Ama başlangıçta çok mantıklı gözüken kararları nedense sonuçta felakete yol açar. 1917'de sınırsız denizaltı savaşına girme kararında da aynı şey olmuştu.

Almanya için 1914'te iki cepheli bir savaş yaratan yanlış dış politikalar tam bir beceriksizlik örneğidir. Almanlar ancak 1916'da, Birinci Dünya Savaşı'nın üçüncü yılında yenileceklerini fark ettiler.

O yıllarda Hindenburg ve Ludendroff adlı generaller askeri bir diktatörlük yaratmışlar, Kayzer sadece bir süs olarak savaşlarda yer almıştı. Almanya pratik nedenlerden dolayı askeri bir ihtilal yaşamak zorunda kalmıştı.

Ne yazık ki, Almanların Fransızları yok etme planı 1916'da Verdun'da iki tarafın da neredeyse tamamen yok olmasıyla sonuçlandı. Somme'daki İngiliz saldırıları ise karşılıklı bir ölüm anlaşmasına dönüşmüş ve yılın başından beri Alman ordusu bir milyondan fazla kayıp vermişti. Tek iyi haber doğudaki Çar ordularının yenilmek üzere olduğuydu.

Bunun ötesinde, doğal kaynaklar da büyük bir sorun yaratıyordu. Bütün genç erkekler ordudaydı ve tarımsal üretim doğal olarak düşmüştü. Petrol ürünleri ve plastik gibi kritik savaş malzemeleri İngilizler yüzünden orduya ulaşamıyordu.

Tek belirsiz değişken Amerika'ydı. Endüstriyel kapasitesi savaş için belirleyici bir etkendi. Fransa ve İngiltere, Amerika'nın da savaşa gireceğini hesaba katmalıydı. Bu matematik denkleminin anahtarı Amerika'ydı. 1914'de Amerikan ordusu çok küçüktü ve savaşa hazırlanmasının en az bir yıl alacağı düşünülüyordu. Bu ordunun Avrupa'da bir güç olması ise bir yıl daha alırdı. H & L takımı Amerikan güçlerinin iki yıldan önce etkili bir ordu haline gelemeyeceğini hesaplamıştı. Eğer hesap tutsaydı, 1918 kışında ABD savaşa girdiğinde savaş çoktan bitmiş olacaktı ve Amerikalılar evlerine dönmek zorunda kalacaktı.

Hesap böyleydi. İngiltere'nin zor durumda kalması denizaltı saldırılarının başlamasından sonra birkaç ay içinde gerçekleşecekti. 1918'e kadar da durum böyle sürecekti. Kara saldırısı da İngilizleri yıkacaktı. Fransa, İngiliz desteğini kaybedince teslim olacaktı. Amerikalılar gelmeden zafer kazanılmış olacaktı. Sonra da Almanya tüm. ilgisini çarlık Rusyasına yöneltip birkaç hafta içinde orayı da halledecekti.

Böylece 31 Ocak 1917'de plan uygulanmaya başladı. Almanya, İngiltere çevresinde sınırsız denizaltı savaşını ilan etti. Birkaç hafta içinde Amerikan bandıralı birkaç gemi vuruldu. Bazıları aslen İngiliz gemisiydi ama Amerikan şirketlerine satılmıştı.

6 Nisan 1917'de ABD, Almanya'ya savaş ilan etti. Aynı ay içinde İngiliz tüccarlarının 900 bin tonluk malzeme ve gıda kaybetmesiyle plan işliyor gibi göründü. Toplam kayıp hesap edilen miktara ulaştı. Almanya Batı cephesinde İngilizlere karşı başarılı olmayı garantilediğini düşünüyordu. 1917 baharı ve yazında İngiliz gemileri, yerlerine yenileri konamayacak kadar hızlı bir şekilde batıyordu. İngiltere'nin toplam yiyecek rezervi tüm ulusa ancak otuz gün daha yetecek kadar azalmıştı.

On altı ay sonra ise Almanya çok kötü bir noktaya gelmişti. Ülkedeki herkes açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve salgın hastalık başlamıştı. Ordu geri çekiliyordu. Peki ne oldu da böyle oldu?

Bu krize karşın Hindenburg ve Ludendroff bilimsel bir zafer planı yapıyordu. Almanya 1918'e kadar savaşı kazandıracak bir strateji bulamazsa askerler açlıktan ölecekti. 1916'da yapılan planlar başarısız olmuştu. Fransızlar saldırılara canla başla karşı koyuyordu.

Jutland'de İngiliz donanmasını yenme çabası ise Alman donanması için bir taktik zaferi olmuştu ancak stratejik olarak İngiliz barikatı aşılmamıştı. Rus cephesinden umut vardı ama Alman askerleri Rusya'nın uçsuz bucaksız topraklarında kaybolup gidebilirdi. Raporlara göre Rusya'da halkın rahatsızlığı artıyordu ve bir patlama yaşanabilirdi. Ancak H & L takımı bu uyarıyı pek dikkate almadı.

Hepsinden önemlisi Almanların ana yurdunu sıkıştıran İngiliz ablukasıydı. Generaller buna bir çözüm düşündüklerinde ise karşı abluka en iyi çözüm gibi göründü. 1915'te kısa bir süre için Almanya sınırsız denizaltı savaşına girişti. Ancak Luisitania olayı ve Amerikan müdahalesi tehdidi buna son verdi.

Bir plan düşündüler ama her planın içinde imparatorluk donanması vardı. Ve sonuçta şu önerildi:

X sayısında Alman denizaltı İngiliz kıyılarına ulaşırsa Y sayısı kadar İngiliz ticaret gemisi batırılabilirdi. Buradaki hayati sayı bu gemilerin tonajıydı. Belli bir miktarın üzerinde gıda ve savaş malzemesi batırılabilirse İngiliz savaş endüstrisi çöker ve İngilizler kıtlığa girerdi. Bu bir grafik üzerinde de gösterilebilirdi.

Bütün sorun Almanların, o kadar çok gemiyi, İngilizlerin yerine yenilerini koymalarına fırsat vermeyecek kadar kısa sürede batırabilmesindeydi. İngilizlerin belli bir rezervlerinin olabileceği ancak bunun da bir süre sonra biteceği hesaplanıyordu. Açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaşan İngilizler de barış için yalvaracaktı. Bu fikrin ağırlığını artırmak için Almanlar 1917'deki yerel operasyonlardan başka saldırıda bulunmayacak ve bu arada kendi rezervlerini artırıp, orduyu açlık çekecek İngilizlere karşı saldırmak üzere güçlendireceklerdi.

İlk başta akıllıca gibi görünen stratejik plan başarılı olamamıştı. Hesaplamadaki belirsiz değişken işleri bozmuştu. Müttefiklerin tarafında hiçbir teknolojik ya da taktiksel değişiklik olmayacağı varsayılmıştı. Büyük kayıplar, sonunda konvoy sisteminin ortaya çıkmasına neden oldu. Yük gemileri ağır savaş gemileriyle korunmaya başladı. Müttefiklerin kayıp oranı azalırken Almanlarınki arttı. Başka bir etken de Amerikalıların endüstriyel tepkisiydi.

1942'yle karşılaştırıldığında başarısız bir düzen içinde olsalar da Amerikan endüstrisi güçlüydü ve 1917'de savaşa girdiklerinde sahip olduğu gemiler Almanlara ağır kayıplar verdirtti. 1918'de ise Amerikalılar gemilerin batırılmasından daha hızlı bir şekilde yenilerini yapabiliyordu. Bu gelişmeler konvoy sistemiyle birleşince Almanların durumu güçleşti.

Üçüncü ve hayati etken de Amerikalıların mobilize olmalarıydı. 1918 Martında Almanya Batıdaki ilk saldırısını gerçekleştirdi ve büyük bir başarıyla sonuçlandırdı. İngiliz ordusu 1916-17 yıllarındaki çatışmalardan sonra bu saldırıyla dağılmıştı.

1918'de kısa bir süreliğine Batı cephesindeki savaş hızlandı. Alman askerleri Paris'e yaklaştı. Fransız ordusunun da işi bitiyor gibiydi. Sonra Chateau-Thierry'de Alman ordusu Amerikan birliklerine rastladı. Önce binlerce, sonra on binlerce ve 1918'e gelindiğinde yüz binlerce Amerikan askeri vardı. Deneyimsiz olsalar da hayli hevesliydiler ve bu savaşın başından beri pek görülmemiş bir şeydi.

Bu sırada başka bir yerlerde Rusya çöküyordu.

Sınırsız deniz savaşının başlamasından sadece dört hafta sonra Çarlık karşıtı bir grup Rusya'da ihtilal gerçekleştirmiş, Çar II. Nikola görevden alınmıştı. Hindenburg ve Ludendorff'un bazı danışmanları yapılan planın gözden geçirilmesi için yalvardı. Hala sınırsız savaşı bitirmek için zaman vardı ve gerekirse Amerikalılarla anlaşma yapılıp, savaş dışı bırakılabilirlerdi.

Almanya tüm dikkatini Rusya'ya vermeliydi. Rusya devrim yüzünden bir kaos içindeydi. O tarafa bastırmalıyız diye ısrar etti danışmanlar. Rusya işi halledilirse elde edilecek geniş bozkır topraklan Müttefiklerin çıkaracakları sorunlara karşı çok işe yarayabilirdi. Sonra da ordu Rusya'dan çekilir, doğudaki bu zaferle moral bulmuş askerler Batı'da da zafer kazanabilirdi.

Bu plan işe yarayabilirdi. Ama Hindenburg ve Ludendorff Rusya'yı pek önemsemiyor, Alman askerlerini Rusya'ya göndermek gibi bir plan yapmıyorlardı. Öte yandan Lenin üzerine bir karar veriyorlardı ki, o tamamen ayrı bir yazı konusu. En tuhaf olan da şu: Denizaltı savaş planı uygulandı ve Rusya çöktü. Bu aslında Almanya için pek hayırlı olmadı, çünkü Brest-Litowsk anlaşmasıyla kendisine verilen Ukrayna ve öteki bölgelere asker göndermek zorunda kalınca stratejik bölgelerden askerlerini çekti.

1918 Eylülünde Argonne Ormanında bir milyonun üstünde Amerikan askeri bir savaşa girdi ve tüm tahminlerin aksine galip çıktı. Alman ordusu artık geri çekilmeye başlamıştı.

oyunlar