Mathilde Franziska Anneke « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1817-1884)
1794 Prusya'da, boşanmanın kanuni esaslara bağlandığı Genel Eyalet Hukuku yürürlüğe girer.
1797 Annette von Droste-Hülshoff un doğum yılı.
1833 Leipzig'de ilk kadın öğretmenler seminerinin kurucusu Auguste Schmidt'in doğum yılı.
1833 Üniversite öğrencileri Frankfurt/Main'daki Merkez Karakolu'na saldırırlar.
1847 Mathilde Franziska Anneke'nin Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın yazısı yayınlanır.
1847 Aynı yıl doktor Heinrich Hoffmann'ın çocuk eğitimine katkısı olan Stnıwwel peter (Haylaz Çocuk) yayınlanır.
1848 Paris'te Şubat Devrimi.
1848 Almanya'da Mart Devrimi.
1849 Avusturya'da kadınlar belediye seçimlerine katılma hakkına kavuşur.
1850'ler Politik sebeplerden dolayı gittikçe daha fazla Alman ABD'ye göçer. 1852 Almanya'da Louise Otto Peters'in Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) yayınlanır. 1852 ABD'de Mathilde F. Anneke bir Deutsche Frauenzeitung (Alman Kadın Gazetesi) çıkarır.
"AKIL BİZE ÖZGÜR OLMAYI EMREDER."
Tapu kadastro müdürü Karl Giesler'in kızı Mathilde ve Isabella adlı atı, birbirlerinden ayrılmaz bir ikilidir. Genç kız saatlerce at sırtında gezinir. Annesinin Tilly diye çağırdığı Mathilde gıpta edilecek bir özgürlük içinde büyümektedir. Westfalen'deki Blankenstein onun yurdudur. Yakın ve uzak çevrede bilmediği yer yoktur. Veya tam tersi: Çevredeki herkes kalın, siyah topuz saçlı bu korkusuz süvariyi tanımaktadır. Evde özel bir öğretmenden ders alır.
Babası, mesleği dolayısıyla Prusya toplumunda oldukça yüksek bir mevkidedir. Anne ve babasının nüfuzlu ve kültürlü dostları, birçok arkadaşları vardır. Mathilde erken yaşta okumaya ve düşünmeye teşvik edilmesine karşın özgürlük tutkusu engellenmeden doyasıya yaşar. Hemen hemen ideal koşullarda yetişir ve bu yıllarda cesaret ve özgüvenini geliştirir; bu iki nitelik geleceğini belirleyecektir.
19 yaşındayken evlenir. Babası mali sıkıntıya düştüğü ve en büyük kızını "iyi bir kapıya" yerleştirmekten başka çaresi kalmadığı için mi evlendirilmiştir? Mathilde'nin kendisinden yaşça çok büyük olan Alfred von Tabouillot ile niçin evlendiğini ve kendisini tümüyle mutsuz eden bir evliliğe girdiğini açıklayabilecek güvenilir bir kaynak yok. İlk çocuğu Fanny altı yaşına gelince Mathilde boşanmak ister. Fanny kendisine verilir. Açık bir karar.
Fakat "Tabouillot Olayı" kafaları karıştırır. O zamanın toplumu için korkunç bir şey olmuştur: Bir kadın boşanma talebinde bulunmuş ve üstelik kocasının ailesine nafaka davası açmıştır. Utanç verici. İmkânsız. Duyulmuş şey değil.
Mathilde Franziska, evlilik soyadı ile Tabouillot, kızlık soyadı ile Giesler, kabahatsiz olarak boşanmış bir kadın olsa da, küçümsendiğini çok çabuk hisseder. Hakkını alacağı kesindir (Prusya'da 1794 yılında yürürlüğe giren Genel Eyalet Hukuku gereği boşanma yasal esaslara bağlanmıştır). Fakat tek başına tavır aldığı için, başka her şeyin düzenlenmesi de ona kalır. Ebeveynlerinden yardım istemeyi bekleyemez. Yalnız yaşayan çocuklu bir kadının geçimi için, sekiz taler tutarındaki nafaka yeterli değildir.
Hayatını yazarak kazanmak ister. Dua kitapçıkları ve şiir derlemeleri yayınlar. Sonatlar, baladlar, hikâyeler ve gezi izlenimleri yazar. 1840'lı yıllarda bir sürü kadın, edebiyat dünyasına girme cesaretini göstermiştir. Ozan Joseph von Eichendorf bunu şöyle yorumlar: "Şiir artık kadınlara kadar düştü!"
Başka bir deyişle, bu alan kadınlara göre değildir. Bir erkek için, eğer "yoksul bir şair" ise, kraldan emeklilik maaşı bağlanması alışıldık bir şeydi, ama şiir yazan bir kadın için herhangi bir maddi yardım söz konusu değildi. Dul Mathilde Franziska böyle bir başvuruda bulunursa, bu lütfa layık bulunmayacaktır. Gittikçe toplumdan uzaklaşır. Onu destekleyenler yalnızca "Demokrasi Cemiyeti"ne mensup, politik ve toplumsal sorunlarla uğraşmayı iş edinmiş arkadaşlarıdır.
Derken Mathilde Franziska'nın o zamana kadarki yaşamının altına bir çizgi çektiği gün gelir. Kelimenin tam anlamıyla algılamak gerekir bunu. Kendisinin bizzat derlediği dua kitabının ilk sayfasını boydan boya çizer ve kalın harflerle üzerine "İnsanın zor durumda kaldığında yarattığı Tanrılardan" diye yazar. Çok dindar, Biedermeier tarzı şair geçmişi ile ilişkisini kesmiştir.
'48 Devrimi'nden önceki kış, otuz yaşındaki Mathilde ilk kez kadın sorunlarına karşı tavrını koyduğu bir yazı yayınlar: Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın. Şöyle yazar: "Niçin kadın hâlâ sessiz sedasız sabreden biri olarak kalsın? Neden 'kocasının ayaklarını yıkayan alçakgönüllü hizmetkâr' olmayı sürdürsün? Neden aslında kendisi de bir uşak olduğu için, kalbinin despotu haline gelen bir efendinin sabır küpü, dindar hizmetçisi olmaya devam etsin?"
Ezilmişliğin, ana nedeni olarak gördüğü kilisenin öğretilerine karşı çıkar: "Tütsü kokuları ile zihninizi karıştırmak istiyor, parlak sözlerle sizi aldatıyorlar, basit gerçekler yerine çiçek kokulu masallar anlatıyorlar. Zeki şarkıcılar uyanmanızı ve düşünmenizi engelleyen hoş ninniler söylüyorlar. Kadınların alınlarında yazılı imanı hoş sedalarla övmeyi biliyorlar. Ah şu iman! Size söylüyorum, bu düzmece, yalan ve sahte bir hâleden başka bir şey değil. Üstünde, feragatin, acının ve mutsuzluğun, daha doğrusu sıkıntının, hüznün, kederin gözyaşları elmaslar gibi titrek titrek işiyor!"
Ve hemcinslerine seslenir: "Ne olur, gözünüzü açın ve sizinle nasıl oyuncak gibi oynandığını görün. Evet, gözlerinizi açın, o zaman saat başı, nasıl aldatıldığınızı, sizlere öğretilen ya da yasaklanan her şeyin ne kadar çelişkili olduğunu görürsünüz."
"Louise Aston" skandali bu yazının yayınlanmasına neden olan olaylardandır. Louise Aston adlı dul bir kadın 1846'da Berlin'den kovulur. Bir sürü nedenin yanında, kadının dindar olmayışı da vardır.
1847'de Mathilde Franziska ikinci evliliğini yapar. Köln İşçi Derneği kurucusu ve başkanı olan Fritz Anneke ile evlenir. Anneke çifti Köln'de ilerici kadın ve erkekler için odak noktası olur kısa zamanda. 3 Mart 1848'de Köln'de, Prusya topraklarında Fritz Anneke'nin başı çektiği ilk devrimci gösteri yapılır.
1848 Temmuz'unda Fritz Anneke tutuklanır ve hapse atılır. Mathilde Anneke o ay ilk oğlu Fritz Junior'u dünyaya getirir. Aynı ay içinde bir şey daha olur: New York eyaletinin Seneca Falls kentinde bir kadın hakları konferansı düzenlenir. Bu konferansta okunan bildirgede kadınlar "ABD vatandaşı olarak tüm hak ve imtiyazlarını derhal elde etmeyi" talep ederler.
Bu konferansın Amerika'dan çok uzaklardaki Mathilde Franziska Anneke ile o ana dek hiç ilgisi yoktur; daha yeni anne olmuş Mathilde bundan kısa bir süre sonra Amerikan kadın hareketleri ile ilişki kuracağını ve yaşamının sonuna dek bu hareket için çalışacağını bilemezdi.
Hâlâ Köln'dedir ve '48 Devrimi'ne aktif olarak katılır. Tek başına -kocası hâlâ hapistedir- Nene Kölnische Zeitung (Yeni Köln) gazetesini çıkarır. Eyalet ve belediye idaresinin yasamasında ve işçi-işveren ilişkilerinde söz sahibi olmak isteyen, emekçi halkın sesi olan bir gazetedir bu. Bu gazete radikal doğrultusu yüzünden yasaklanınca, Mathilde Anneke kısa zamanda gazetenin adını değiştirerek Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) olarak yayına devam eder.
Köln Kadın Gazetesi'nin sadece iki sayısının çıkarılmasına izin verilir. Üçüncü sayısına daha prova baskısı sırasında sansür tarafından el konur. Bundan yaklaşık yarım sene sonra Louise Otto, Dresden'de kendi Kadın Gazetesi'ni çıkarır ve üç yıl boyunca bu gazetede fikirlerini açıklar.
Mathilde Franziska Anneke büyük baskı altında çalışmaktadır. Gazetecilik çalışması ondan tam mesai istediği gibi, bakmak zorunda olduğu bir bebeği de vardır. "Oğlum bu gece öyle ağladı ki, huysuzluğundan gözüme uyku girmedi," der hapishanedeki kocasına gönderdiği bir mektupta.
Bir kadın hem ailevi yükümlülüğüne bağlı kalmak, hem de zamanın olaylarına etkin olarak katılmak istiyorsa, erkekten iki kat güçlü olması gerekir. Mathilde Franziska Anneke örneğinde bu açıkça görülmektedir. Toplam yedi çocuk doğurmuş ve -mektuplarından anlaşıldığına göre- çocukların eğitiminde kocasının hiç yardımı olmamıştır.
Daha sonraki yıllarda da bu durum sürekli tekrarlanır: Devrimci Fritz Anneke ne zaman kendisine ihtiyaç olsa, dışarıya, "düşman yaşam"'ın içine dalar. Kocası gibi ilerici zihniyetli Mathilde Anneke'ye ise çocukların sorumluluğunu tek başına taşımak düşer. 1865'te "Fritz beni bu konuda çok yalnız bırakıyor," diye yazar kız kardeşine.
Fritz Anneke 1848 sonu hapisten çıktığında, Pfalz devrim ordusuna katılır ve kısa zamanda lider durumuna gelir. Mathilde onu izler. Amacı kahramanlık değil, idealleri uğruna kocasıyla birlikte savaşmaktır.
"Çocuklarımı bir süre için güvenli bir yere bıraktım. Süvari giysilerime bürünüp sürekli Fritz'imin yanında yer aldım. Dört hafta boyunca uzun yürüyüşlerde, özellikle Übstadt'taki sıcak çatışmada kurşun yağmuruna tutulduğumuz halde tek bir kurşun bana isabet etmedi."
1849 baharında Pfalz'da katıldığı devrim hareketini, bir kız arkadaşına yazdığı mektupta böyle anlatır. Kocasını savaşta izleyen, atlardan anlayan, ne korkak ne de nazlı davranan bir kadına ancak hayranlık duyulabilir. O ise, hayranlık yerine mizah konusu edilmiştir. At sırtında, burnu üstünde gözlüğü ile (hiç gözlük takmamasına rağmen) karikatürleri yayınlanmış ve bu görüntülerin atında, onunla "erkekten dönme" diye alay edilmiştir.
Başarısız devrimden sonra Annekeler kaçmak zorunda kalırlar. Vaktiyle birçok Alman'ın yaptığı gibi ABD'ye göçerler. ABD'ye varmalarından kısa bir zaman sonra Mathilde Franziska Anneke, kocasına savaşta neden eşlik ettiğini açıkladığı Pfalz Savaşı'ndan Bir Kadının Anılanım baskıya verir; "Almanya'da olduğu gibi bu yabancı ülkede de çoğunuz savaş çağrısına yanıt verdiğim için beni kınayacaksınız. Özellikle sizler. Siz evde oturan kadınlar, bir kadının ne yapabileceği ve ne yapması gerektiği konusunda estetik bir çekicilikle konuşup duracaksınız. Ben de yaptım bunu bir zamanlar. Zaman gelip de kadına olanak verildiğinde, ne yapması gerektiğini bilmediğim zamanlar".
O anın sunduğu olanağı kullanmak... Mathilde giderek ikinci vatanı olmaya başlayan bu yabancı ülkede bu ilkeye sıkıca bağlı kalır. 1852'de Milwaukee'de Almanca bir Kadın Gazetesi çıkarır: Alman dilinde Amerika'da bir kadın tarafından çıkarılan ilk feminist gazete. Şunu da bilmek gerekir ki, Milwaukee vaktiyle göçmen Almanların en fazla toplandığı kentti. Bu kentte oturanlar, kendini "kadının kurtuluşu"na adayan yeni gazetenin ilk okuyucularıdır. Yayımcının oldukça kısa bir zaman sonra Alman erkeklerle başının derde girmesine şaşmamak gerek.
1852 Ekim'inde şöyle yazar, "Erkekler bu gazeteye karşı çıkmaya yeminli gibi görünüyordu. Sorduğum sorulara şu yanıtı alıyordum: Karım bu konularda yeteri kadar aydınlanmış durumda. Daha fazla aydınlanmasına gerek yok."
Mathilde Franziska Anneke yolundan şaşmaz. Amerikan kadın hareketlerinin en aktif üyelerinden Susan Brownell Anthony ile tanışır. 1853'te New York'ta kadın hakları için genel bir miting yapıldığında, Mathilde Anneke ABD'de ilk Alman kadın olarak kürsüye çıkar ve toplantıyı protesto etmek isteyen çılgın kalabalığa şöyle seslenir: "Ben buraya gelmeden önce zulmü ve kralların baskısını biliyordum. Bunları kendi benliğimde, arkadaşlarımda, ülkemde öğrendim. Fakat buraya geldiğimde, kendi yurdumda olmayan o özgürlüğü bulacağımı umuyordum. Almanya'daki kız kardeşlerimiz çoktandır bu özgürlüğün özlemini çekiyorlar. Fakat orada bu arzu erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bastırılıyor. Burada beklentimiz, konuşma özgürlüğüne sahip olmaktır. Burada olmazsa başka nerede olabilir? Hiç olmazsa burada tüm sorunlara ilişkin düşüncelerimizi ortaya koymamıza izin verilmelidir. Fakat öyle görünüyor ki insanlık haklarını talep etme özgürlüğü burada bile yok. Ama ülkemizin tek umudu özgürlük timsali olarak bilinen bu devlete yönelmiştir!"
Toplantının sonunda yayınlanan sonuç bildirgesi şöyledir: "Bu hareket yalnızca Amerika'nın değil tüm dünyanın sıkıntılarına yöneliktir. Bu nedenle bu konvansiyonun açıklamasını tüm dünya kadınlarına hitaben kaleme alacak, amaçlarımızı ortaya koyacak ve kadınları aynı amaç kapsamında ortak çalışmaya davet edecek bir komite oluşturulmalıdır."
Mathilde Franziska Anneke bu komitedeki tek Alman kadındır. O andan itibaren kadın hareketinin çabalarını Amerika'da yaşayan Almanlar arasında yaymayı en önemli görevi olarak görür. Daha fazlasını üstlenmesi olanaksızdır. Çünkü Alman-Amerikalılar kadın hareketlerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Mathilde'ye karşı Anglo-Amerikalılardan daha itici davranmaktadırlar.
Başarmak zorunda olduğu işi "katıksız gericiler" ile uğraşmak, "cehennem azabı" diye niteler. Eşitlik konusunda konuşmalar yapmak üzere Amerika'yı baştan aşağı dolaşır. Alman kız çocukları için kendi okulunu kurar ve 18 yıl yönetir. "Bayan Anneke karşı koyulmaz gücü ile bizi coşturmasını biliyordu!" der hayran olduğu öğretmenin ölümünden seneler sonra bir eski öğrencisi.
Fritz Anneke Yeni Dünya'ya karısı kadar alışamamıştır. Karısının uğraşlarının çoğunu kuşkuyla karşılamış, ya da onu hiç anlamamış olabilir. "Benim iç dünyam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bir kez olsun ilgilendiğini de hiç sanmıyorum," der 1865'te kocasına yazdığı bir mektupta.
1869'da "Amerikan Eşit Haklar Birliği" toplantısında ikinci kez konuşmacı olarak kürsüye çıkar. 16 yıl önce ilk kadın hakları toplantısında nasıl ıslıklanıp tehdit edildiğini anımsar, "O günden bu yana ne büyük bir değişim! Kamuoyunda ne devasa bir ilerleyiş... Daha da sevindirici olan ise, son yılların tarihinin kanıtladığı gibi, evrensel gerekliliğin gücü altında aklın ve özgürlüğün sürekli gelişim göstermesidir. Bu her olayı amacına doğru götüren, zamanın karşı konulmaz ilerleyişidir," ve devam eder, "Kadının içinde daha fazla bastırılamayacak olan, her durum ve şartta özgürlük isteyen şey, bilgiye duyduğu açlıktır. Bu özlem, bu zihinsel çaba, bilgiyi, salt bilmek istediği için aramak, kadında olduğu kadar hiçbir insanoğlunda bu denli güçlü baskı altına alınmamıştır. Çünkü erkekler tarafından özellikle biz kadınlar için icat edilmiş, imanla dua etmemiz, yasamız olması gereken hiçbir doktrin yoktur. Yaşam düsturumuz hâlâ eski geleneklerin otoritesidir. Buna biz izin veriyoruz... En yüce ve tek yasa koyucu olarak tanıdığımız akıl, bize özgür olmayı emrediyor!" Bayan Anneke'nin konuşması çok başarılı olur.
1853'teki ilk ABD konferansı küfürler ve kaba tezahüratla kesilmişse de, şimdi çılgınca alkışlanır ve kadın haklarının öncüsü olarak kutlanır. Kendi eyaleti Wisconsin'i temsilen "National Woman Suffrage Association'a (Ulusal Kadın Seçmenlik Hakları Birliği) delege olarak katılır. Kadınların oy hakkını elde etmeye çalışan bir dernek bu. Fritz Anneke'yi bunlar hiç ilgilendirmez.
"New York'taki toplantıdan sonra uğraşlarım hakkında tek kelime bile söylememiş olman üzüyor beni. Senin yargılarının benim için her şeyin üstünde olduğunu bilirsin..." diye yazar toplantıdan sonra kocasına. Fakat kocası susmaya devam eder. Diğer göçmen Almanlar nezdinde de her zaman olduğu gibi inatçı direnişlerle karşılaşır. Susan Brownell Anthony 1872'de yasak olmasına rağmen genel seçimlerde oy kullanma yürekliliğini gösterip bu yüzden para cezasına çarptırılınca, Almanca gazetelerden çıkan gerici seslere karşı derhal ve resmen onun yanında yer alır.
1904'te "Kadınların Seçim Hakkı İçin Dünya Birliği'nin kuruluşunda Susan B. Anthony, "Bayan Anneke kadınların seçim hakkı hareketinde ilk sırada yer almaktadır," diye açıklamada bulunur, Anneke'nin ölümünden yirmi yıl sonra.
1884 Kasım'ında Mihvaukee'de ölen bu kadının on yıllarca uğruna savaştığı yasa, ancak ölümünden otuz beş yıl sonra yürürlüğe girer; Amerikan Anayasası'na ilave edilen 19. madde şöyledir: "Birleşik Devletler vatandaşının seçme ve seçilme hakkı, cinsiyeti nedeniyle ne Birleşik Devletler ne de herhangi bir eyalet hükümeti tarafından reddedilebilir ya da kısıtlanabilir."
Arkeoloji Bilimi « Genel
Arkeoloji bir bilim dalı olarak, XIX. yüzyıldan beri kendi içinde tarihsel gelişim ve değişim geçirerek, diğer bilim dalları arasında yerini almıştır. Eski toplumların bütün yapıp etmeleri (beslenme tarzları, ürettikleri ürünler, savaşları...) maddi kalıntıları, maddi kalıntılara bağlı olarak ilişkileri... vb. arkeolojinin konusunu oluşturur. Bu yüzden arkeolojinin uğraştığı, ele aldığı bütün sorular ve sorunlara "arkeolojik metin" diyebiliriz. O halde öncelikle arkeolojik bir metnin yorumlanmasının ne olup olmadığı ve arkeolojik yorumlamanın niteliğini incelememiz gerekiyor.
Arkeologun arkeolojik metinle arasındaki tarihsel uçurumun varlığı, yorumu kaçınılmaz bir hale getirir. Ama hemen belirtmemiz gerekir ki; yorum sadece tamamlanmamış parçaları tamamlamak için yapılan bir uygulama değildir. Yorum; arkeolojik metni anlamlandıran, metnin konuşmasına kulak veren ve ona katılan bir uygulamadır. Öte yandan en betimleyici, işlevsel açıklamalar bile belirli bir zihinsel işlemden (çeviri, analoji, düzenleme, sınıflama...) geçtiğinden dolayı yorumlamanın kaçınılmaz olduğu söylenebilir. Yorumlamada bizim "görme ve algılama" biçimimiz, yargılarımız önemli rol oynar. Böylelikle yorumlamanın epistemolojik yönüne değinmiş oluruz.
Yorumun kendine ait işleyişi ve yasası vardır. Bir arkeolojik metne uygulanırken de bunlar işlemeye devam eder. Örneğin; bir çanak-çömlek parçası bulduğumuzda bunun öküzlere takılıp toprağı eşmekte kullanıldığını söyleyemeyiz.
Arkeolojik yorumlamayı eş süremli ve art süremli yorumlama olarak inceleyebiliriz. Eş süremli yorumlama; içine betimlemeyi-açıklamayı da alarak arkeolojik buluntu öğelerin kendi içinde gelişimsel, değişimsel ve ilişkisel düzeylerini yorumlama uygulamasıdır. Art süremli yorumlama ise; arkeolojik bir metnin yöntembilimsel-kuramsal olarak diğer bilim dallarının yardımıyla yorumlamaya girişme çabasıdır. Bugün jeomorfolojiden antropolojiye kadar birçok bilim dalları arkeolojiye yardım etmekte. Tüm bu bilim dallarının yardımından elde edilmeye çalışılan amaçsa, arkeologun arkeolojik bir metni daha sağlam verilerle yorumlamaya girişmesi olabilir.
Yoruma bir katkı sağlayabileceğini düşündüğümüz dilin tanıklığına değinelim: Ferdinand de Saussure, dilin, insanbilime, tarihöncesi bilimine pek de aydınlatıcı bilgiler sağladığına inanmaz: "...Dil ortaklığına bakarak kan birliği bulunduğu sonucuna varılabileceği, bir dil ailesinin insanbilimsel bir aileye denk düştüğünü sanmak yanılgı olur..."
Farklı toplumların aynı dili konuştukları, farklı dillerin aynı toplum içinde konuşulduğu tarihsel bir olgu olarak gözlemlenebilir. Ayrıca dilin türsel özelliği olan morfo-sentaksına bakarak, toplumun nesneleri düzenleyiş biçimini ve sıralayışını öğrenemeyiz. Latince, Grekçe gibi belirli bir söz dizim kuralı olmayan dilleri konuşan toplumların, nesneleri gelişigüzel düzenlediğini, nesnelerin gelişimsel ve değişimsel durumlarının bu yönde ilerlediğini söyleyemeyiz. Dil söz konusu olduğunda paradoks gibi görünen durumlar ortaya çıkar.
Mircea Eliede eski toplumlarda Üretim araç ve gereçlerinin kullanımını kısaca nesnelere ilişkin tutumun "mitler" aracılığıyla yani dil sayesinde aktarıldığını söyler. aynı biçimde Vladimir Propp folklorun gerçeklikten kaynaklandığını ve bir "gerçek" olduğunu belirtir. Dil belirli bir yoruma ulaştığında nesnelere ilişkin tutum ve davranışın aktarıcısı olur.
Gerçekten de bugünkü tüketim mantığımızın, nesnelere bakış açımızı değiştirmediğini söylemek saçma olurdu. Tüm bunlardan çıkan sonuç; arkeolojik bir metnin çok bilinmeyenli denklem gibi olduğu, konuya nasıl bakarsak bakalım bazı öğelerin karanlıkta kaldığını söyleyebiliriz. Zaten arkeoloji bu karanlık noktaları aydınlatmak için kazmıyor mu?
Hans George Gadamer'in hayatı boyunca cevap aradığı "Bir metni anlamak ne demektir?" sorusunu, biz "Bir arkeolojik metni anlamak ne demektir?" şeklinde tekrar sorabiliriz. Soruya başladığımız yer, arkeolojinin toprağa ilk çapa vurduğu yerle aynı.
Gizli Servisteki Köstebek « Tarihteki İlginç Olaylar
İngiliz Gizli Servisinin 2 Numarası Sovyet Köstebeği
1963, Moskova
Stewart Menzies İngiliz Gizli İstihbarat Servisini (SIS) yönetecek ideal adam gibi görünüyordu. Yüksek sosyetenin içindeydi, bazılarına göre İngiltere Kralı VII. Edward'ın gayri meşru çocuğuydu, etrafındaki çok sayıda dostuyla gösterişli bir yaşamı ve hayatını rahatça sürdürmesine olanak sağlayan bir zenginliği vardı.
Adamlarının işlerini iyi bir şekilde yapacağına inanıyor ve yollarının üzerine çıkarak onları engellemiyordu, böylece servis esas olarak kendi kendini yönetiyordu. Günün birinde kendisine bir halef seçmesinin zamanı geldiğinde etrafına daha dikkatli bir şekilde baktı, atayacağı kişinin son yıllarda neler yaptığını bir kez daha gözden geçirdi.
Sonuçta Menzies'in yerine seçtiği halef Kim Philby adında sıcakkanlı birisi oldu. Cambridge Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Philby, İkinci Dünya Savaşı sırasında Menzies'in yönetimi altında yürüttüğü çalışmalarıyla profesyonel istihbaratın en iyi ve parlak adamlarından biri olarak değerlendiriliyordu ve daha üst görevlere getirilmesine kimsenin bir itirazı olamazdı.
Biraz saha tecrübe kazanması için Philby önce 1947-1949 yıllan arasında Türkiye'ye gönderildi. Buradan da oldukça kıyak bir mevkiye aktarıldı; Washington'a gönderilerek SİS ile CIA ve FBI arasındaki irtibat sorumlusu yapıldı.
Amerikalılar kollarını açarak Philby'i kucakladılar; savaş zamanındaki başarılarının hikayelerini anlatarak pohpohladılar ve SİS'in anti-Sovyet bölümünü kurduğu sırada edinmiş olduğu bilgi ve tecrübeden kendilerine bir şeyler aktarmasını sağlamak için ellerinden geleni yaptılar. En üstteki yöneticiler de dahil olmak üzere Philby istediği herkese ulaşabiliyor, her yere girip çıkabiliyordu.
Kendisine bütün kapılar sonuna kadar açılmıştı. Philby'nin görevi iki Amerikan gizli servisiyle, CIA ve FBI ile iki İngiliz gizli servisinin SİS ve M16 arasındaki bilgi akışını sağlamaktı. Nitekim Philby de tam anlamıyla kendisini işe kaptırdı ve iki tarafın da toparladığı istihbarat bilgilerini denetimi altına aldı.
Menzies himayesine aldığı bu genç yeteneğin ABD'deki çalışmalarıyla ilgili olarak parlak raporlar alıyor ve ne kadar doğru bir halef seçtiğine ilişkin kendisini kutlamadan duramıyordu.
Ama bu arada küçük bir sorun vardı. Philby gerçekte diğer tarafa çalışıyordu, hayır canım ABD'ye değil Sovyetler Birliği hesabına çalışıyordu; yani kendisine karşı çalışmada uzman olduğu varsayılan yabancı güç hesabına faaliyet yürütüyordu.
1933 yılına dönerek devam edecek olursak; bu tarihte henüz Cambridge Üniversitesi'nde olan Philby Sovyet Gizli Servisi OGPU ajanlarının dikkatini çekmiş (muhtemelen onlarla işbirliği içindeki bir üniversite hocasının uyarısıyla) ve Sovyet davasına sempati gösteren genç ve ayrıcalıklı İngiliz entelektüellerinden biri olarak değerlendirilmiş, kendisine yakınlaşılmıştı.
Kurulan ilişki çerçevesinde politik ve teorik görüşlerini ifade edince belirli konuların ele alındığı felsefi araştırmalarda kendisinden yardım isteyerek işi ilerlettiler. Ancak kendisini OGPU'da işe alanlar hiçbir zaman niyetlerini açıkça söylemediler, maksatlarını tam olarak ortaya koymadılar.
Philby'nin kendi sözleriyle de durum şöyleydi: "Haziran 1933'de işe başladım ve İngiliz entelijansiyası arasına sızmakla görevlendirildim. Ancak bu görevin ne kadar uzun süreceğinin bir önemi olmadığı söylendi."
Washington'da Philby İngiliz ve Amerikan istihbaratıyla ilgili bilgileri değerlendirmek üzere derhal bir mekanizma oluşturdu; kendisini kontrol etmekte olan Sovyet ajanlarına birçok yararlı bilgiyi aktarıyordu tabu ama daha sonra dönüp kendisini tuzağa düşürecek herhangi kritik bir bilgiyi vermiyordu. Böylece asıl bağlı olduğu tarafın eline de kendisini deşifre etmekle tehdit edebilecekleri bir bilgi geçmemiş oluyordu.
Philby'nin Sovyetler Birliği'ne aktardığı sırlar hayli önemli olmakla birlikte asıl tahrip edici etki, herhangi bir operasyonu çökertmesi falan değil, İngiliz ve Amerikan istihbarat servisleri arasına kolay aşılmayacak bir güvensizlik duygusunu yerleştirmiş olmasıydı. İki ülke arasındaki özel güven ilişkileri bundan sonra hep bir kuşkunun gölgesi altında kalacak ve gizli servis ajanları bir daha en yakın yoldaşlarına bile bütünüyle güvenemeyeceklerdi.
Bununla birlikte Philby Menzies'in yerine SIS'in başına geçmeyi hiçbir zaman başaramadı. Menzies emekliye ayrılarak Philby'i yerine atayacak olsa bile, bu konuda onayı olması gereken Dışişleri Bakanlığı çaktırmadan Philby'i izlemeye karar vermişti. Nitekim bir süre sonra bu adamın hilekar olduğunu, zaman geçtikçe daha tedirgin ve gergin hale gelmeye başladığını gözlediler. Bu arada çift taraflı bu çalışmanın verdiği ağır yüke dayanmak için Philby de fazla içmeye başlamıştı. Dışişleri Bakanlığı Philby'i düşünülen görev için uygun bulmuyordu ama Menzies de zamanı geldiğinde himayesi altındaki adamın yükseleceğinden emindi ve bunda da ısrarlıydı.
Bununla birlikte Philby böylesi bir atamadan önce kendi kusurlarını ortaya dökünce Menzies de böylesine yüz kızartıcı bir işten kurtulmuş oldu. İngiliz Gizli Servisi içindeki Sovyet köstebekleri olan Donald MacLean ve Guy Burgess CIA tarafından açığa çıkarılırken Philby de bu operasyona yardım ederek böylece kendisini kurtarmaya çalışıyordu ama yine de tehlikeli ve nazik bir durumla yüz yüze olduğunu anlamıştı. Ve sonunda Moskova'ya kaçmayı başardığında gerçekten de kuşkulu hareketleriyle ilgili olarak bir süreden beri izlemeye alınmıştı.
Moskova'ya kaçarak kendisini açığa çıkarmasının bir nedeni de yerine bıraktığı dördüncü casusu, Sir Anthony Blunt'ı kurtarabilmekti. Nitekim Blunt, yıllar sonra İngiliz casus avcıları tarafından yakalandığında çoktan Kraliçe tarafından "Sir" unvanıyla ödüllendirilmişti bile.
Böylece vaktiyle SIS'in başına getirilmesi düşünülen en iyi casus, gerçekten de o zamana kadar İngiliz Gizli Servisinin bulduğu en iyi casustu.
oyunlar