Tarih

Mayaların Kayıp Kenti « Tarihi Gizemler

Zaman: İS 250-909
Mekân: Orta Amerika

...Madalyon tabletlerde bunları yapan insanların kendileri hakkında bilgiler yazdıklarını ve bu tabletler aracılığıyla bir gün yok olmuş bir ırkla konuşarak kentin üzerindeki esrar sisini dağıtacağımızı düşünüyorduk. JOHN LLOYD STEPHENS, 1841

Guatemala, Meksika ve Belize'yi kaplayan ovalar üzerinde uçmak, Orta Amerika'nın son büyük vahşi topraklarını görmek demektir. Kereste ve toprak elde etmek amacıyla ormanların giderek azalmasına rağmen bölge, hâlâ dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biridir.

Burası bin üç yüz yıl önce Maya uygarlığının yoğun bir biçimde iskan edilmiş merkeziydi: Sayısız büyük kentte yüksek piramitler ve geniş alanlara yayılmış saraylar vardı, geniş meydanlarında ustalıkla oyulmuş anıtlar tanrısal hükümdarlarını yüceltirdi. Çok uzun zaman önce terk edilmiş bu kentler bugün yalnızca ağaç kökleriyle birbirine bağlanmış höyüklerden ibarettir.

En etkileyicileri dahil Maya kalıntıları, tozlu akademik dergilerin sayfaları arasından nadiren çıkar. Ama bazıları gerçek bir üne, hatta mistik bir havaya sahiptirler. 1970lerde üzerlerinde gayet güzel hiyeroglifler olan yağmalanmış bir dizi heykel, hemen hemen aynı anda sanat piyasasında boy gösterdi. Bunlar balta girmemiş ormanlarda keşfedilmeyi bekleyen çok önemli bir başkentin ürünleri miydi? Pek çok kimse öyle düşündü ve buraya "Q Alanı" adı verildi (Latin Amerika İspanyolca'sında "hangi" anlamına gelen "que?" sözcüğünden).



(Solda) Q Alanı'yla bağlantılı yerlerin haritası. (Sağda) Q Alanı anıtlarında k'uhul kaan ajaw ya da "Yılanın İlahi Efendisi (Krallık)" demek olan "oyma amblem"e atıflarda bulunmaktadır. Bu, Maya dünyasının en büyük güçlerinden biri olan Calakmul'a aittir.

Q Alanı'nın nerede olduğu hakkındaki yegâne ipuçları hiyerogliflerdedir. Aynı "oyma amblem" (glif) -ki belirli bir krallığın "tanrısal efendisi"ni anlatan bir kraliyet unvanıdır- çeşitli taşlarda bulunmuştur. Klasik dönemin (İS 250-909) politik ortamı 50 küsur krallığa bölünmüştü ve bunlar çok sınırlı site-devletlerdi. Bu belirli amblem en önemlilerinden biri olan Kaan ya da "yılan" krallığını belirtiyordu. Bu önemli krallığın başkentinin neresi olduğu hâlâ bilinmemektedir.

20 yıl süren ve çeşitli görüşlerin kimi zaman öne çıkıp kimi zaman kaybolduğu tartışmada bazıları Yılan başkentinin büyük Calakmul Harabeleri olduğu fikrinden şaşmamışlardır. Orada pek çok anıtın bulunması - en az 117 tane- genelde bu sorunun çözümlenmesini kolaylaştıracakken yerel yumuşak kireçtaşının çabuk bozulması ve bin yıl süreyle tropik yağmurlar altında kalması, yazıların çoğunu silmiştir.

Silinmiş metinlerin dikkatli incelenmesi ve kazılardan yeni çıkarılan bulgular, ancak son yıllarda somut yanıtlar sağlamaya başlamıştır. En önemli katkı, Yılan başkentiyle ilgili iki yer adının tanınmasıyla sağlanmıştır: Oxte'tuun ("Üç Taş") ve chiik naab' (anlamı henüz bilinmemektedir). Her ikisi de Calakmul metinlerinde sık sık yer almaktadır ki, burada kent ile çevresinden sözedildiği kesindir.

Şu halde, eğer Calakmul, Yılan'ın kentiyse, Q Alanı heykelleri oradan mı gelmiştir? Son araştırmalar bunun böyle olmadığını göstermektedir? Calakmul, Klasik Maya dünyasının en büyük hegemon'larından ya da süper güçlerinden biriydi ve hükümdarları 130 yıl boyunca "üst-krallar" olarak daha alt düzeyde olan çağdaşlarına hâkimdiler.

Q Alanı taşlarının Calakmul hanedanına tâbi kralların hâkimiyetini kutladıkları ve birden fazla yerden geldiklerini gösteren belirtiler vardı. Daha büyük parçalardan bazılarının artık El Peru kentinden oldukları bilinmektedir. Acaba, diğerlerini teşhis edebilme umudu nedir?



Q Alanı'ndan bu panoda Calakmul'da bir top oyununda adı sağ üst köşede olan Chak Ak'ach Yuk ("Büyük Hindi") görülüyor; Bu hükümdarın La Corona'daki anıtta bulunan adı (sağda) panonun oradan geldiğinin kanıtı olabilir.

CENGELDE BİR KEŞİF

1996'da Maya ormanında eski yollan araştıran bir NASA uydusu, Guatemala'da Los Veremos yakınlarında chicleros (sakız toplayıcıları) tarafından bir göl kıyısında yapılan bir tür kamp tespit etmişti. Yapılan bir keşif seferinde muhtemel bir kano rıhtımı bulunurken, yakınlardaki höyüklerde hiyeroglifli kırık bir anıt ortaya çıkarıldı.

Harvard Üniversitesi Peabody Müzesi'nden lan Graham ve David Stuart'ın ertesi yıl yaptıkları araştırmalarda bu yıkıntıların haritası çıkarıldı, buraya La Corona ("Taç") adı verildi başka daha uzun kitabeler bulundu.

Bu kitabeler La Corona'nın Calakmul ile yakın ilişkisini ortaya koymuştu. Stuart, Chak Ak'ach Yük ("Büyük Hindi") adını tespit etti. Bunun büyük Calakmul kralı Yich'aak K'Ak'ın ("Ateş Pençe") yaptığı önemli bir ayine katılan yerel bir hükümdar olduğu anlaşıldı. Chak Ak'ach Yük, Q Alam anıtlarından en büyüklerinden birinde, Calakmul'da Maya top oyunu oynarken görülmektedir. Bu bağlantı bu panonun en azından La Corona'dan ya da ona çok yakın bir yerden geldiğim göstermektedir.

La Corona, Q Alanı bilmecesinin kısmen çözümlese bile, ormanın, geri kalan parçaları içinde barındırdığını biliyoruz. Daha çok çalışma ve biraz da şansla geri kalanları da ortaya çıkarabiliriz. Q Alanı'nı arama gerçek bir balta girmemiş orman serüvenidir ama bu aynı zamanda, Kolomb-öncesi Amerika'nın en mükemmel yazı sistemi olan Maya hiyerogliflerinin çözülmesinin, Maya tarih ve politik coğrafyasını çözmekte etkin bir araç olduğunu da göstermektedir.

Arkeoloji Bilimi « Genel

Arkeoloji bir bilim dalı olarak, XIX. yüzyıldan beri kendi içinde tarihsel gelişim ve değişim geçirerek, diğer bilim dalları arasında yerini almıştır. Eski toplumların bütün yapıp etmeleri (beslenme tarzları, ürettikleri ürünler, savaşları...) maddi kalıntıları, maddi kalıntılara bağlı olarak ilişkileri... vb. arkeolojinin konusunu oluşturur. Bu yüzden arkeolojinin uğraştığı, ele aldığı bütün sorular ve sorunlara "arkeolojik metin" diyebiliriz. O halde öncelikle arkeolojik bir metnin yorumlanmasının ne olup olmadığı ve arkeolojik yorumlamanın niteliğini incelememiz gerekiyor.

Arkeologun arkeolojik metinle arasındaki tarihsel uçurumun varlığı, yorumu kaçınılmaz bir hale getirir. Ama hemen belirtmemiz gerekir ki; yorum sadece tamamlanmamış parçaları tamamlamak için yapılan bir uygulama değildir. Yorum; arkeolojik metni anlamlandıran, metnin konuşmasına kulak veren ve ona katılan bir uygulamadır. Öte yandan en betimleyici, işlevsel açıklamalar bile belirli bir zihinsel işlemden (çeviri, analoji, düzenleme, sınıflama...) geçtiğinden dolayı yorumlamanın kaçınılmaz olduğu söylenebilir. Yorumlamada bizim "görme ve algılama" biçimimiz, yargılarımız önemli rol oynar. Böylelikle yorumlamanın epistemolojik yönüne değinmiş oluruz.

Yorumun kendine ait işleyişi ve yasası vardır. Bir arkeolojik metne uygulanırken de bunlar işlemeye devam eder. Örneğin; bir çanak-çömlek parçası bulduğumuzda bunun öküzlere takılıp toprağı eşmekte kullanıldığını söyleyemeyiz.

Arkeolojik yorumlamayı eş süremli ve art süremli yorumlama olarak inceleyebiliriz. Eş süremli yorumlama; içine betimlemeyi-açıklamayı da alarak arkeolojik buluntu öğelerin kendi içinde gelişimsel, değişimsel ve ilişkisel düzeylerini yorumlama uygulamasıdır. Art süremli yorumlama ise; arkeolojik bir metnin yöntembilimsel-kuramsal olarak diğer bilim dallarının yardımıyla yorumlamaya girişme çabasıdır. Bugün jeomorfolojiden antropolojiye kadar birçok bilim dalları arkeolojiye yardım etmekte. Tüm bu bilim dallarının yardımından elde edilmeye çalışılan amaçsa, arkeologun arkeolojik bir metni daha sağlam verilerle yorumlamaya girişmesi olabilir.

Yoruma bir katkı sağlayabileceğini düşündüğümüz dilin tanıklığına değinelim: Ferdinand de Saussure, dilin, insanbilime, tarihöncesi bilimine pek de aydınlatıcı bilgiler sağladığına inanmaz: "...Dil ortaklığına bakarak kan birliği bulunduğu sonucuna varılabileceği, bir dil ailesinin insanbilimsel bir aileye denk düştüğünü sanmak yanılgı olur..."

Farklı toplumların aynı dili konuştukları, farklı dillerin aynı toplum içinde konuşulduğu tarihsel bir olgu olarak gözlemlenebilir. Ayrıca dilin türsel özelliği olan morfo-sentaksına bakarak, toplumun nesneleri düzenleyiş biçimini ve sıralayışını öğrenemeyiz. Latince, Grekçe gibi belirli bir söz dizim kuralı olmayan dilleri konuşan toplumların, nesneleri gelişigüzel düzenlediğini, nesnelerin gelişimsel ve değişimsel durumlarının bu yönde ilerlediğini söyleyemeyiz. Dil söz konusu olduğunda paradoks gibi görünen durumlar ortaya çıkar.

Mircea Eliede eski toplumlarda Üretim araç ve gereçlerinin kullanımını kısaca nesnelere ilişkin tutumun "mitler" aracılığıyla yani dil sayesinde aktarıldığını söyler. aynı biçimde Vladimir Propp folklorun gerçeklikten kaynaklandığını ve bir "gerçek" olduğunu belirtir. Dil belirli bir yoruma ulaştığında nesnelere ilişkin tutum ve davranışın aktarıcısı olur.

Gerçekten de bugünkü tüketim mantığımızın, nesnelere bakış açımızı değiştirmediğini söylemek saçma olurdu. Tüm bunlardan çıkan sonuç; arkeolojik bir metnin çok bilinmeyenli denklem gibi olduğu, konuya nasıl bakarsak bakalım bazı öğelerin karanlıkta kaldığını söyleyebiliriz. Zaten arkeoloji bu karanlık noktaları aydınlatmak için kazmıyor mu?

Hans George Gadamer'in hayatı boyunca cevap aradığı "Bir metni anlamak ne demektir?" sorusunu, biz "Bir arkeolojik metni anlamak ne demektir?" şeklinde tekrar sorabiliriz. Soruya başladığımız yer, arkeolojinin toprağa ilk çapa vurduğu yerle aynı.

İstiklal Marşı « Türkiye Tarihi

Her ulusun bağımsızlığını simgeleyen bir millî marşı vardır. Türk millî marşının adı İstiklâl Marşı'dır. Marşın sözlerini Mehmet Akif Ersoy yazmış, bestesini Zeki Üngör yapmıştır.

Kurtuluş Savaşı'nın en çetin döneminde, bir millî marşa duyulan gereksinmeyi göz önüne alan Millî Eğitim Bakanlığı, 1921 yılında bunun için bir şiir yarışması düzenledi. Yarışmaya 724 şiir gönderildi. Kazanacak şiire para ödülü konduğu için başlangıçta Mehmet Akif katılmak istemedi. Ama millî eğitim bakanı Hamdullah Suphi'nin (Tanrıöver) ısrarı üzerine, ödülsüz olmak şartıyla o da şiirini gönderdi.

Yapılan seçim sonunda, Mehmet Akif'in «Kahraman Ordumuza» sungusunu taşıyan şiiri T.B.M.M.'ce «İstiklâl Marşı» kabul edildi. Aynı yıl bir de beste yarışması açıldı, ama kesin bir sonuç alınamadı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı'nca Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi uygun görülerek okullara duyuruldu. 1930'a kadar marş bu beste ile çalındı. O yıl bunun yerini, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste aldı.

Mehmet Akif Ersoy, istiklâl Marşı'nda, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, hakka, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Şiirin bütünü, dörtlükler halinde yazılmış kırk bir dizedir (sonuncu bölük beş dize).

oyunlar