Tarih

Japonya « Ülkeler Tarihi

Japonya'nın ilk sakinlerinin Doğu Asya ve Güney Pasifik adalarından gelen göçmenler olduğu sanılmaktadır. Japon halkının atalarının şimdi Yamato ırkı diye bilinen ve M.S. 3 ve 4. asırda savaşçı kabileler ve klanlar üzerine giderek üstünlük kuran aynı ırka ait insanlar olduğu zannedilmektedir.

Dördüncü yüzyılın sonunda Japonya ve Kore Yarımadasındaki krallıklar arasında temas kurulmuştu. Bu tarihten sonra Japonya'da Çin'in kültür etkileri görüldü. Önce Konfüçyüs dini ve sonra Budizm, Hindistan, Çin, Kore yoluyla 538 yılında buraya girmişti.

Ülkenin ilk ve devamlı hükumet merkezi 8. yüzyılın başında Nara'da kuruldu. 710 ile 784 yılları arasında 74 sene bu imparatorluk devam etti. 794 yılında ise Kyoto'da yeni bir hükumet merkezi kuruldu. Burası bin yıl kadar imparatorun oturduğu yer olmuştur. Başkentin Kyoto'ya taşınması, 1192 yılına kadar devam etmiş olan Heian devrinin başlangıcı olmuştur.

1185 yılında Danoura Savaşında Minamotolar rakip Taira Kralını yok ederek galip gelmişlerdir. Minemotoların iktidarı ele geçirmesi, Shogun denilen askeri liderler idaresi altında yedi asırlık bir feodal hakimiyet devrinin başlangıcı olmuştur. 1192 yılında Minamotolar hükumet merkezini Tokyo yakınındaki Kamakura'ya kurdular.

1213 yılında iktidar Minamotolardan, 1333 yılına kadar askeri yönetimi sürdüren Hogoların eline geçti. Bu dönemde Moğollar, 1274 ve 1281 yıllarında olmak üzere iki defa Kuzey Kyushu'ya saldırdılar. Her iki savaşta başarılı olamayan Moğollar, ayrıca meydana gelen tayfunların tesiri ile Japonya'dan çekildiler.

1333 ile 1338 yılları arasında görülen kısa süreli imparatorlukları, Ashikaga Takauji tarafından Kyoto'da Muromachi'de kurulan yeni bir askeri yönetim takip etti. Bu kurulan hükumet 1338'den 1578'e kadar iki yüz yıldan fazla bir süre devam etmiştir.

On altıncı yüzyılda Avrupalılar Japonya topraklarına ayak bastılar. Bu arada misyonerler, Hıristiyanlığı burada yaymaya çalıştılar. Bunun üzerine Japon liderleri Hıristiyanlığın ve batı düşüncelerinin Japonya için zararlı olacağına inandıkları için Hollanda ve Çin tüccarı haric olmak üzere bütün yabancıların Japonya'ya girişini yasakladılar. İki buçuk yüzyıl süresince Hollandalı tüccarların bulunduğu bu küçük ada, Japonya ile dış dünya arasında tek temas noktası olmuştur.

1853 yılında Amerikalı Komodor Matthev C.Perry dört gemiden meydana gelen donanmasıyla Tokyo Körfezine girmiş, ertesi yıl tekrar Japonya'ya gelerek, Japonları kendi ülkesiyle bir dostluk anlaşması imzalamaya ikna etmiştir. Bu anlaşmayı, aynı yıl içinde Rusya, Büyük Britanya veHollanda ile imzalanan anlaşmalar takip etmiştir. Bu anlaşmalar dört yıl sonra ticaret anlaşmalarına dönüşmüştür.

Tokogaua Shogunluğunun derebeylik sistemi 1867 yılında yıkılmasına kadar geçen on yıllık süre içinde büyük bir karışıklık hüküm sürmüş ve 1868 yılında Meigi döneminin tekrar teşkilatlanmasıyla bütün hakimiyet yeniden imparatorun eline geçmiştir.

İmparator Meigi'nin idaresinde japonya, batıda gelişmesi yüzyıllar süren şeyleri kısa bir sürede başarmaya koyulmuş, modern sanayileri, politik kuruluşları ve modern bir toplum modeli ile modern bir millet meydana getirmiştir. Japonya 1894-1895 yıllarında Çinlilerle, 1904 ve 1905 yıllarında da Ruslarla savaşmıştır. Japonya her iki savaşı da kazanarak 1875'te Rusya'ya verdiği Sahalin Adalarını geri almış, Formosa ve Kore'yi ele geçirmiş ve Mançurya'da bazı çıkarlar elde etmişti. 1920 yılında Japonya, Anglo-Japon Birleşmesi kararları gereğince Birinci Dünya Savaşına girmişti.

1937'de Japonya-Çin Savaşı başladı. Birinci Dünya Savaşında Almanlara karşı savaşan Japonya, 1939'da Almanya ve İtalya ile askeri bir ittifak kurdu ve 7 Aralık 1941'de Hawai Adalarına baskın yaparak Amerikan donanmasını yok etti. Savaşın ilk yıllarında üstün görünen Japonlar, sonraki yıllarda ağır kayıplara uğradılar. Amerikan uçaklarının 6 Ağustos 1945'te Hiroshima ve 9 Ağustosta Nagasaki'ye attıkları atom bombaları İkinci Dünya Savaşının neticesini belli etmişti. 14 Ağustos 1945'te kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul eden Japonya ile 2 Eylül 1945'te resmi teslim anlaşması imzalandı.

Yedi yıl sonra, 1951 yılı Eylül ayında Japonya 48 devletle San Francisko'da Barış Antlaşmasını imzaladı. 1952 yılı Nisan ayında yürürlüğe giren bu anlaşma ile Japonya tekrar istiklalini kazandı. 1956 yılında ise Japonya 80. devlet olarak Birleşmiş milletlere tam üyeliğe kabul edilmiştir.

Bağımsızlığını kazandıktan sonra büyük bir ekonomik gelişme ile bugünkü refah düzeyine ulaşmış ve teknik ve bilimde çok ileri gitmiş olan Japonya, hemen hemen bütün dünya pazarlarını ele geçirmiş bir devlettir. Liberaller İkinci Dünya Savaşından bu yana iktidardadır. 1926'da tahta geçen İmparator Hirohito, 7 Ocak 1989'da öldü. Yerine büyük oğlu Prens Akihito tahta geçti ve 1990 Kasım ayında taç giydi.

Uçak Kazası « Atatürk'ün Gizemi

Mustafa Kemal Atatürk, son Osmanlı Padîşahları'ndan olan Mehmet Reşat ile Almanya'ya gitmişti. Askeri üsler gezilirken, bir askeri üsse şereflerine uçaklarla gösteriler yapılacaktı. Birinci Dünya Savaşı öncesi 1910 yıllarında uçaklar az çok gelişme göstermişti. Askeri üsse gösteri yapacak olan uçaklardan birine de Atatürk'ün binmesi kararlaştırılmıştı.

Planlanan törende zamanı gelince Atatürk, uçağa doğru ilerlemeye başladı... Ancak bir anda geri dönerek uçağa binmekten vazgeçtiğini söyler. Bütün ısrarlara rağmen Atatürk fikrinden vazgeçmez. Onun yerine bir Alman subayı uçağa biner. Uçak havalandıktan bir müddet sonra arızalanarak düşer.

İçindeki Alman subayı ölür!... Atatürk uçağa niçin binmek istemediğini açıklanamamıştır. O sadece içindeki sese her zaman olduğu gibi kulak vermiş ve mutlak bir ölümden dönmüştür.

Kral Philip'in Ölümü « Tarihteki İlginç Olaylar

Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. yüzyılda ölümü
MÖ 4. Yüzyıl

Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler, Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.

Bunun sonucu olarak da birçok yerinden yara almıştı. Aldığı kötü darbelerden biriyle bir gözünü kaybetmiş ve bir mızrak darbesiyle de baldırından yaralanmıştı. Bu yaraların ikisi de doğru düzgün iyileşmeyip sürekli irin akıtıyorlardı. Özellikle bacağından çok kötü bir koku geliyordu. Ayrıca dedikodulara göre, tahtı ele geçirebilmek için anne katili olarak affedilmez bir suç işlemişti.

Özel yaşamı da aynı derecede skandallerle doluydu. İlk karısı Dionysius rahibesi, yani bugünkü söylemle tapınak fahişesiydi. O zamanlar böyle bir iş çok kabul görüyordu ve o da küçük bir kralın kızı olduğunu iddia ediyordu. Gerçek skandal ise halkın önünde kavga etmeleriydi. Philip'e bir oğul doğurdu, efsanevi İskender'i ve sonra İskender'in babasının Philip olmadığını, tanrı Zeus'un bir yılan kılığına girerek odasına girdiğini ve çocuğun Zeus'dan olduğunu her yerde konuşmaya başladı.

Günümüzün politika ve seks skandalleri Pella'nın başkentinde kraliyet sarayında dönen olaylar karşısında hiç kalır. Karısı, Philip'i resmen boynuzladığını açıklıyordu. Kadının yılanlarla dolaştığı bilinmekteydi. Kral da, kendisiyle yatmak isteyen herkesle, erkek-kadın ayırt etmeden yatma arzusuyla tanınıyordu.

İskender'le olan ilişkisi sevgi-nefret ilişkisi olarak tanımlanabilir. Bir yandan aralarında gerçekten sevgi dolu anlar geçiyordu. Philip, zamanın en ünlü hocası Aristoteles'i İskender'e ders vermesi için getirtmiş ve burnu havada Yunanlıların çocuğa saygı göstermeleri için yanıp tutuşmuştur. İskender de katıldığı ilk büyük savaşta babasının etrafı düşman askerleriyle çevrildiğinde onu kurtarmak için ileri atılmıştır. İskender, kelimenin gerçek anlamıyla kendisini babasıyla düşman mızrakları arasına atmıştı.

Diğer bir yandan da aralarında bir nefret vardı. Özellikle çocuk erkek olma yaşına geldiğinde. Çocuğun annesi ve babası arasındaki kırgınlık yıllarca sürmüştü. Philip, İskender yaşlarında bir kızla ikinci evliliğini yaptığı sırada işler iyice kızıştı. Düğün şöleninde Philip'in sarhoş arkadaşlarından biri yeni evliliğin ve tahta yasal bir varis olasılığının şerefine kadehini kaldırdı. Sonuç olarak da baba-oğul yumruklaşmaya başladılar ve aynı gece İskender ve annesi şehirden kaçtı. Bu çok akıllıca bir hareketti, çünkü Philip sarhoş öfkesiyle ikisini de öldürtebilirdi. Bir süre baba ve ana-oğul arasında savaş sürdü. Sonunda bir barış anlaşması yapıldı ve ana-oğul geri döndü.

Bu arada Philip'in tüm Yunan dünyasını dize getirme rüyası gerçekleşmeye başlıyordu. İÖ 338'de geçen tarihi Chaeronea Savaşı'nda Philip, güçlerini birleştirerek kendisinden iki katı büyüklükte bir ordu oluşturan Atina-Theb güçlerini yendi. Bir sonraki yılda Korint'te Korint Anlaşması yapıldı. Bu müttefik anlaşmasına göre bütün Yunanistan Philip'in himayesinde olacaktı. Her ne kadar sosyal açıdan eşit görülmese de, ordusunun gücü sayesinde Yunanlıların en büyük savaşçısı olarak saygı görmesine ve Pers İmparatorluğu'na karşı Asya'ya doğru harekete geçme hazırlıklarına başlamasına neden oldu.

Ama İskender durumu bozan tek unsurdu. Makedonya Kralı tarafından elçi olarak gönderildiği Yunanistan'da törenlerle zaferler kazanmış bir kahraman gibi karşılanmıştı. Babayla oğul arasındaki fark çok açıktı. İskender, ne pis kokulu yaralan olan sinirli bir savaşçı, ne de alkolden ve aşırı seksten yorulmuş yaşlı bir adamdı. Birçok kişi genç İskender'i dünyada vücut bulmuş bir tanrı gibi akıllı, esprili, iyi huylu, fiziki açıdan güçlü, çok yakışıklı, mükemmel bir Yunanlı olarak gördü.

İskender'in başarılı Yunanistan gezisi Philip'in kulağına geldi ve daha fazla huzursuzluk yarattı. Orduları yöneten, savaşları kazanan yaşlı kraldı. Ama bütün şöhreti bu genç adam topluyordu. Dahası, bir zamanlar karısı Olympias'ın ağzından dökülen rahatsız edici söylentiler ortada dolaşmaya devam ediyordu; İskender'in damarlarında Philip'in değil, bir tanrının kanı dolaşıyordu.

Pers İmparatorluğu'na yapılacak sefer hazırlıkları sırasında Pella'da dini bir festival ve oyunlar düzenlendi. Philip kral olduğundan aynı zamanda baş rahipti. Törenleri başlatmak için baş rahip olarak maiyetiyle beraber tapınağa ve sonra da arenaya gitmek onun göreviydi. Bütün Yunan devletlerinin temsilcileri de orada bulunacaktı. Çoğunun Pella'ya ilk gelişiydi. Şehir kendini hazırlıklara verdi. Ne de olsa Pella artık bir barbar şehri değildi, kendisini Yunan medeniyetinin ve kültürünün yeni merkezi olarak kanıtlamalıydı.

Festival, Philip'in yeni karısı ve yeni doğan oğluyla daha bir coşku kazanmıştı. Philip'in yaşlı içki arkadaşları ve yeni karısının ailesi de gayri meşru bir lekeyle kirlenmiş tahtın sonunda meşru bir varisi olduğunu uluorta konuşuyorlardı. Ayrıca gerginliği artıran bir başka olay daha vardı.

Philip'in aynı zamanda özel koruma görevlilerinden olan eski erkek sevgililerinden biri, Philip için rakiplerinden biriyle kavga etmişti. Rakibi bir çatışmada ölmüş ve son isteği de kendisiyle yarışmaya kalkan korumanın ortalık bir yerde aşağılanması olmuştu. Ölen rakibin isteği yerine getirildi; Philip'in eski aşığı bir partiye davet edilip burada elleri kolları bağlandı ve kölelerle hizmetçilerin aşağılaması için sokağa öylece atıldı.

Philip'e şikayet etmeye ve adalet dilemeye gittiğinde, Philip bu olayı çok komik bir şaka olarak buldu ve kendisini koruyamadığı için kahkahalarla gülerek sarayından çıkarttı. Bu gibi olaylar, kumpaslar artık had safhaya gelmişti.

Maalesef tam da bu sırada Philip'in aklına harika sandığı bir fikir geldi. Görünüşü yüzünden maruz kaldığı alaylardan, tercihlerinden ve zorbaca davranıyor bulunmaktan bıkan Philip, törene Yunan usulünde katılmaya karar verdi... Yani yürürken yanında silahlı korumalarından hiçbiri bulunmayacaktı. Yunan kent devletlerinin yöneticilerinin çoğu tiran olarak adlandırılmaktan korktuklarından, sokaklarda rahat rahat dolaşırlar, resmi törenlere diğer vatandaşlar gibi tek başlarına, korkmadan, silahsız ve korumasız katılırlardı. Çünkü sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisi bulundurma ihtiyacı hissedebilirdi.

Böylece Philip, festival sabahında en güzel kıyafetlerini giydi, geçit töreninin önünde yerini aldı, ağır aksak, topallayarak ilerledi ve halkın alkışlarına el sallayarak karşılık verdi. Elbette böyle asil bir hareketle yabancı konuklardan çok olumlu eleştiriler aldı... ve canından oldu. Arenaya giden tünelin içine girer girmez reddedilen eski aşığı birdenbire elinde bir hançerle ortaya çıktı ve Philip'in göğsüne hançeri sapladı. Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan gölünün içine düştü.

Şanssız suikastçı da hemen o anda İskender'in arkadaşları tarafından yakalandı ve öldürüldü. Birkaç saat sonra yeni gelin de kaderiyle karşılaştı. Philip'in eski eşi Olympias onu bîr köşeye sıkıştırdı ve intihar etmenin hunharca öldürülmekten daha iyi olduğunu söyleyerek genç kadının ve bebeğin ortadan kaldırılmasını izledi. Günün sonuna doğru artık İskender'in tahta çıkması kesinleşmişti.

Kumpas olabilir mi? Dönemin tarihçileri, Büyük İskender zamanında olayları naklederlerken onun suçsuzluğunu yazmışlar ama Olympias'la ilgili değerlendirmelerin ucunu açık bırakmayı yeğlemişlerdir. En azından Philip, hep istediği gibi sosyal açıdan takdir toplayabilmiş ve çevresinde kendisine yardım edecek korumaları olmadan gerçek bir Yunanlı gibi ölmüştü.

oyunlar