Maya Uygarlığı'nın Çöküşü « Tarihi Gizemler
Zaman: 900 yılları
Mekân: Orta Amerika'nın Güney Maya Ovası
İnsan tasarımlarının dağıtılması işte böyle oldu. insanlar devrildiler, yerlerde sürtündüler. Yüzleri ve ağızları paramparça edildi. POPOL VUH, 16. YÜZYIL
Mezoamerika'nın eski Mayalar'ı, bütün Amerikan uygarlıklarının en gösterişlisi ve uzun ömürlüsüydü. Bir zamanlar mütevazı köy çiftçileri olan Mayalar tropik ülkelerini güçlü lordlar tarafından yönetilen site-devletlere dönüştürmüşlerdi.
İsa'dan önceki son birkaç yüzyılla 900 yılı arasında Maya uygarlığı Meksika'nın güney ovaları ile Guatemala ve Honduras'ta gelişmişti. Copan, Palenque ve Tikal gibi saldırgan site-devletler büyük hanedanların yönetimindeydi ve bunlar yönetici ve şaman, insanlar, atalar ve tanrılar arasında aracılar olarak hüküm sürüyorlardı. Bu insanlar kendilerini Dünya Ağaçları, insanların manevi dünya ile iletişim kurabildiği araçlar olarak görmekteydiler.
Bir Maya lordu laik bir hükümdardan çok daha fazla bir şeydi. Ailesine ve küçüklü büyüklü topluluklara krallık kutsal bağıyla ve onun atalara soy bağlarıyla bağlı olan Maya yaşamıydı. Mayalar için talihsiz olan, benimsedikleri bu krallık türünün çevre koşulları göze alındığında sürdürülemez olan bir tarımsal ekonomiye dayanıyor olmasıydı.
800 yılı civarında Güney Maya Uygarlığı aniden çöküverdi. Bölgenin büyük tören merkezleri terk edildi, çok geniş bir alan bir daha asla dönülmemek üzere boşaltıldı. 25.000 ile 80.000 nüfuslu (tahminler farklıdır) bir kent olan Tikal bu rakamın üçte birine düştü. Sağ kalanlar büyük piramitlerin ve sarayların yıkıntıları arasına sığınıp eski yaşantılarının hiç olmazsa bir derece benzerini sürdürmeye çalıştılar. Ancak aradan birkaç kuşak geçince bunlar da gittiler.
Araştırmacılar Maya uygarlığının çöküşü konusunda çok uzun zamandır kafa yormakta ve bunu ekolojik değişim, toplumsal karışıklık, siyasal devrim ve savaş gibi nedenlere bağlamaya çalışmaktadırlar. Son zamanların palaeoklimatik bulgular, baş nedenlerden birinin kuraklık olduğunu ortaya çıkarmışsa da, bu geçmişin en büyük muammalarından biri olarak kalmakta devam etmektedir.
Maya çöküşünü araştırmış olan herkes bunun ekolojik, siyasal ve toplumsal unsurların birleşiminden kaynaklandığını kabul etmektedir. 800 yılına gelindiğinde güney ovalarının nüfus sıklığı kilometre kare başına 200 kişi gibi öyle bir rakama erişmişti ki, aç çiftçilerin gidebilecekleri boş arazi kalmamıştı. Çöküş geldiğinde Maya tarımsal üretimi artık sınırlarına varmış, insanları kuraklıktan ağır zarar görecek bir halde bırakmıştı. Yeni bir kuramlar kuşağı, suçu kısa vadeli iklim değişikliğine bağlamaktadır.
Tikal, Maya site-devletlerinin en büyüğü olup stratejik ticaret yollarının ortasında yer alıyordu. Bu güçlü tören merkezi 800 yılından sonra hızla gerilemiştir.
MAYA TARIMCILIĞI
Maya ovaları verimli Nil Vadisi'ne de, Peru'daki yoğun bir sulamaya sahip Moche Ülkesi'ne benzemez. Peten-Yukatan yarımadası drenajı zayıf ve pek az sürekli akarsuyu olan kireçtaşından büyük bir kıta sahanlığıdır. Sıcak ve rutubetli ovalarda yağmurlar düzensizdir, eski çağlardan bu yana var olan sık ormanlar Mayalar tarafından kesilerek tarım arazisi açılmıştır.
Bugün görülen yeşillik yeniden ağaçlandırılmış alanlardır. Bu acımasız çevre koşullarında toprak verimsizdir ve ancak ormanlar yakılarak tarım yapılabilir. Milpa adı verilen bu temizlenmiş arazi iki yıllık verime sahipti ve yedi yıl nadasa bırakılırdı. Bu tarlalar değil bir kenti, bir köyler topluluğunu bile beslemeyeceğinden Mayalar bataklıkları kurutmuşlar, tarım açısından işe yaramaz toprakları çok üretken tarlalara dönüştürmüşlerdi.
Ama ancak bol miktarda yeraltı suyu olduğu sürece bu tarım devam edebiliyordu. Ayrıca tepe yamaçlarında teraslar kurmuşlar, her karış topraktan mümkün olan en çok verimi elde etmeye çalışmışlardı.
Çöküşten çok önce Mayalar'ın tarımsal üretimi sınır noktalarına varmak üzereydi. Kısa vadede bu yoğun tarımcılık giderek genişleyen yönetici ve soylu sınıfın üretim ve mahsulü vergi yoluyla yakından kontrol ettikleri dönemde yerel düzeyde başarılı olmuştu. Ama büyük çaplı sulama işletmelerinin standardizasyonu mümkün kıldığı Mısırlılar ya da Mocheler gibi, geniş alanlarda tarımsal üretimi standart bir hale getirememişlerdi.
Maya ekolojisi çok değişikti, hassas ve çok çabuk tükenen tropik topraklara ve düzensiz yağışlara sahipti. Toprağın verimim kaybettiği ve tufanı andıran yağmurların açılmış arazinin üst tabakasını alıp götürdüğü bir dönemde çiftçiler, efendilerinin giderek artan ürün talepleriyle karşı karşıyaydılar. Büyük bir kuraklık döngüsü son darbeyi indirecekti.
Tulum'daki bu küçük Maya kenti Kuzey Yukatan'daki Karayip kıyılarında alçak bir tepe üzerine kurulmuştur. Maya uygarlığı İspanyol fethine kadar kuzey ovalarında ayakta kalmış, hatta gelişmiştir.
KURAKLIKLAR
Bölgenin göllerinin dibinde biriken tortu tabakalarından değişen iklim koşullan kesin olarak tespit edilmektedir. Yukatan'da Chichancanab Gölü ilk olarak İÖ 6200 yılı civarında, Karayipler deniz düzeyi ve yerel yeraltı suları yükseldiği zaman dolmuştu.
Gölün tortularından alınan örnekler koşulların İÖ 1000 yılına kadar nisbeten yağışlı devam ettiğini, iklimin ondan sonra kurumaya başladığını göstermektedir. Kuruma devam ederek 800 ile 1000 yılları arasında doruk noktasına -yani Maya çöküşü zamanına- erişmiştir, iki yüzyıllık bu dönem son 8000 yılın en kurak geçen iki yüzyılıydı.
Quintana Roo bölgesinde Punta Laguna Gölü tortu tabakalarını öyle hızlı biriktirmiştir ki, delgiyle alınan örnekler yağışlı ve kurak yılları bir ağaç halkası kadar hassas olarak vermektedir. 585 yılında sık ve şiddetli kuraklık dönemleri olmuştur ve bu Andlar'da Quelccaya buzuluyla belirlenen ve Moche Uygarlığı'nı etkileyen büyük kuraklığın zamanına denk düşmektedir.
Bu kuraklık Maya yaşamında bazı aksaklıklara neden olmuş, ama ardından iki yüzyıllık bol yağmurla hızlı bir büyüme yaşanmıştır. Sonra 725 ile 1020 yılları arasında bölge yine uzun bir kuraklık dönemine girilmiş, bu da 862 ile 986 yılları arasında doruk noktasına erişmiştir. Kuraklık 1020 yılında aniden sona ermiştir. Ve göl yüz yıl içinde 8000 yılın en yağışlı koşullarını yaşamıştır.
(Solda) Mayalar üstün zanaatkarlar ve sanatkârlardı. Bu yeşim taşından, Mısır Tanrısı'nın başını taşıyan vazo, Tikal'da Geç Klasik dönem bir mezardan çıkarılmıştır. (Sağda) Popol Vuh'ta kayıtlı olduğuna göre Kahraman İkiz Hunaphu, Maya yaratılış efsanelerinde yer alır. Babası Mısır Tanrısı'nın hiyeroglifi, bir çanağın çevresinde görülüyor. Maya efsanelerine göre insan mısırdan yaratılmıştı ve mısır Mayalılar için çok önemliydi.
ÇÖKÜŞ
8. ve 9. yüzyıl kuraklıkları başladığında Maya Uygarlığı zaten giderek artan bir baskı altındaydı. Hızla büyüyen kentlerde soyluların sayısı çok fazlaydı ve bunlar ayrı hiziplere bölünüp parçalanmışlardı. Çok uzaklardan gıda maddeleri ithal ediliyordu.
Askeri üstünlük ve prestij rekabeti halk üzerinde büyük baskılar yaratmaktaydı. Kuraklıklar artık bardağı taşıran son damla oldu. Ürün azaldıkça gelirler de hızla düşmeye başladı. Güçlü lordlar huzursuz ve aç toplum karşısında dünyevi ve manevi güçlerinin azaldığını görmeye başladılar.
Kuraklık ve bunun çevre koşullarında yarattığı hasarla hiçbir hükümdar başa çıkamazdı. Binlerce kişi açlıktan ölürken, kalanlar büyük kentleri terk ederek küçük yerleşim birimlerine dağıldılar. Copan kenti hinterlandında yapılan araştırmalar bu nüfus azalmasını göstermektedir.
700 ile 850 yılları arasında kentte ya da kent yakınlarında 20 ile 25000 kişi yaşıyordu ve nüfus her 80-100 yılda bir kat artıyordu. 850 yılından sonra kent, nüfusunun yarısını kaybederken, kırsal nüfus yaklaşık yüzde 20 arttı. 1150'den sonra ise Copan Vadisi'nin nüfusu yalnızca 2000-5000'di.
Çöküş sıkıntısız ve savaşsız olmadı. Bir örnek vermek gerekirse, 645 yılında günümüz Kuzey Guatemala'sındaki Dos Pilas hükümdarları topraklarını genişletmek için askeri harekâta geçtiler. Dos Pilas, 761 yılına kadar zengin bir ticaret merkezi oldu. Ancak bu tarih geldiğinde hükümdarlar artık aşırıya kaçmaya başlamışlardı.
Yakınlardaki Tamarinditolar bir zamanların bu güçlü komşusuna saldırarak hükümdarını öldürdüler. Kalan soylular kaçıp Aguateca tepesinde gayet iyi tahkim edilmiş bir merkez kurdular. Burada sürekli saldırılara rağmen yarım yüzyıl daha direndiler ama sonra yoğun savaşlar sonunda oradan çeşitli yerlere dağıldılar.
Yine savunma önlemleri aldıkları bu yerlerde işleyecek yalnızca kurak topraklan olduğundan elde edilen ürün de sürekli düşüş göstermiş olmalıydı. Sağ kalan Aguatecalılar son bir direnişle Petexbatun Gölü'ndeki yarımadada üç derin hendek kazarak kendilerine bir ada kale yaptılar. Ancak burası da 800'lerin kuraklığı sırasında terk edildi.
Uzun kuraklık dönemlerinin etkileri Maya dünyasına dalga dalga yayıldı. Güney ovaları uygarlığı hemen hemen tümüyle çöktü ve Maya yaşamının merkezi yeraltı sularının yüzeye daha yakın olduğu Kuzey Yucatân'a kaydı. Güneyde kuraklık ve isyancı halk nedeniyle krallık sendeledi. Maya site-devletlerinin o karmaşık yapısı birkaç kuşak içinde iskambil kâğıdından yapılmış gibi yıkıldı.
Metinde sözü edilen bellibaşlı merkez ve mekânları gösteren Maya haritası.
Günümüz Honduras'ında Mayalar'ın Copan kentinin Tatiana Proskouriakoff tarafından canlandırılmış resmi. Arkeologlar mekânın mimari tarihini çözebilmişler ve kent ile çevresinde yapılan araştırmalar, nüfusun 8 ila 9. yüzyıllarda çöküşünü belgelemiştir.
Tapınak Şövalyeleri « Medeniyetler Tarihi
Tapınak Şövalyeleri, M.S. 1119'da varlığı anlaşılmış ve bu bölgedeki araziye sahip oldukları bilinen bir gruptu. Grup, Clairvaux'lu St. Bernard önderliğinde on Fransız şövalyesi tarafından kurulmuştu. O yıl Hugues de Payns ("Paganlar'ın" anlamına gelir) bu şövalyeler, Jerusalem'deki Kral Baldwin'in sarayına yerleştikleri Kutsal Topraklar'a gittiler. Burası, Kutsal Mezar'a yakındı ve Hz. Süleyman Tapmağı'nın' bulunduğu yere inşa edilmişti. Kutsal Şehir'e yolculuk yapan hacıları korumak için yemin ettiler ve manastır geleneklerine uyarak saflık, yoksulluk ve itaat yemini ettiler.
Ancak bu şövalyelerin neyin peşinde oldukları ve Jerusalem'de ne buldukları konusunda bol miktarda söylenti ortaya çıktı. Ne olursa olsun, bu şövalyeler Avrupa'da doğrudan Papa'ya bağlı güçlü bir askeri güç haline geldiler. Bu gruba katılmak isteyen birçokları akın etti ve sonucunda geniş topraklara sahip oldular. Uluslararası bağlantıları sayesinde Tapınak ilk banka haline geldi ve Hıristiyan dünyasının farklı noktalarında birçok alışverişi sağladı. Bu, zenginliklerini daha da artırdı.
Sufıler'le yakın ilişkilerini koruyarak, Kabala ve simya hakkındaki bilgilerini paylaştılar. Gizli törenleri ve mistik amaçları hakkında hikayeler yayılmaya başladı. Zamanla, zenginlikleri Fransa Kralı 4. Philip'i (Adil Philip) bile kıskandırdı. Grubun kurulmasından 189 yıl sonra 13 Ekim 1307 Cuma günü, Philip'in adamları Büyük Usta Jean Jacques de Molay ve 140 şövalyesini bölücülük, Tanrı'ya küfür ve büyücülükle suçladılar. Bunun ardından şövalyeler büyük eziyetler gördüler. Birçoğu, putperestliklerini itiraf etmeleri için Engizisyon tarafından işkence gördü.
1312'de Papa V.Clement resmi olarak grubu kaldırdı ve yerine Hospitaler Şövalyeleri'ni getirdi. Bağlandığı kazıkta öldürülmeden önce, masumluğunu savunan Büyük Usta, Tapınak Şövalyeleri'ne karşı işledikleri günahlar için 4. Philip ve 5. Clement'i Tanrı'nın önünde hesap verirken görmeyi diledi. Philip'e bir yıl, Clement'e bir ay verdi. İkisi de tanınan sürelerin sonunda acı içinde öldüler: Philip atından düştü, Clement ise kanserden öldü.
O zamanlar grubun tamamen ortadan kalktığı sanılıyordu ama şimdilerde Tapınak geleneğinin farmasonluğa dönüşerek devam ettiği düşüncesi dolaşmaktadır.
Gizlilik geleneği, Tapınak Şövalyeleri'nin inançlarını ve üyeliğe kabul törenlerini ortaya çıkarmayı imkansız kılmaktadır. Şövalyelerin itirafları hiçbir gerçek içermeyecek şekilde işkence yoluyla kazanılmıştı. Ancak grubu kuran şövalyelerin Jerusalem'deyken Akit Sandığı'nı bulduklarına dair söylentiler vardır. Bu bölgedeki gizli güçler hakkında bilgileri olduğuna, bu enerjileri ayinlerinde kullandıklarına ve izoterik bilgilerinin gotik katedrallerin biçimlerindeki gizli geometride yattığına dair inançlar da vardır.
Tapmak, gruba katılmak isteyen heyecanlı şövalyelerin verdikleri hediyeler sayesinde zenginliğini artırmıştır. Yaptığım araştırmalara göre, 1155'de Pembroke'lu Earl soyundan John Marshall kendilerine gizli bir yer verdiğinde Marlborough Downs'ın sahibi oldular. Haklarında çok fazla bilgi yoktur ve bilindiği kadarıyla birkaç kiracıyla bir çiftlikten başka bir şey kalmamış durumdadır. Ancak herhangi bir kilise binasına raslanmadığı için, buranın önemli bir Tapınak mülkiyeti olduğu da kabul edilmemektedir. Yere adını veren Tapınak'la bağlantısı, ayrı bir muammadır.
Harry S. Truman « İlginç Yaşam Öyküleri
Siyah araba, terk edilmiş caddelerde sanki içindekilerin sessiz ama hararetli bir tartışma yaptıklarını anlamış gibi yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan ilerliyordu.
Arka koltukta koyu takım elbiseli iki adam karşılıklı olarak oturmuşlardı. Kahverengi takım elbiseli adam son iki dakika içinde ikinci kez kaşlarını çattı. Hiddetli bir şekilde "Ama sizi yine öldürmekle tehdit ettiler" diye bağırdı.
"Bunu bir dakika önce de söylemiştin" diye sessizce cevapladı gri takımlı adam.
"Ama, Sayın Yargıç!"
"Sam, kararım kesin" diye belirtti yargıç kesin bir dille, "Son dakikada fikrimi değiştirmeyeceğimi bilirsin. Bu işe başlayacağız ve ben de dilediğimi söyleyeceğim."
Yargıç yerine iyice yerleşti ve akşam karanlığının çöküşüne baktı. Arabanın penceresinde sadece kendi yansımasını görüyordu.
"Sam, Klan hakkında ne kadar bilgin var?"
"Tehlikeli, acımasız ve ülkenin bu bölümünde korkunç gücü olan bir örgüt olduğunu biliyorum, Sayın Yargıç. Aynı zamanda bu katillere alenen kata tuttuğunuzda sadece hayatınızı ve mesleğinizi değil, ailenizin hayatını da tehlikeye attığınızı biliyorum."
"Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? Siyasi hayata adım attığımda hiçbir özel topluluğun hayatımı ve düşüncelerimi etkilemesine izin vermeyeceğime yemin ettim. Bütün hususları gözden geçirdikten sonra kesin kararımı verdim. Bir karar verince de fikrimi değiştirmem. Kötülük ve namussuzluğu kökünden söküp atmak için savaşacağım. Karım da kararıma katılıyor. Karamsar olduğu noktalar olsa da beni destekliyor. Artık bir bebeğimiz var. Bu da doğru olan için savaşmamızı daha da gerekli kılıyor."
Yargıç duraksadı, derin bir nefes aldı. "Şimdi, senin Klan'la ilgili bilgi edinmen konusuna dönersek. İç Savaş'ın ardından 1886 yılında. Birleşik Devletler'in güneyinde bir grup oluştu. Onların az kuzeyinde, henüz kanun çıkarıp uygulayacak herhangi bir yönetim oluşmadan önce zorla düzen sağlamaya çalışanların yaptığı gibi.
"Güney savaşı kaybetmişti, ama dağılan ordulardan ayrılanlar eyalet yönetimlerine gelmeye başladılar, yönetim, suçluların ve cahil insanların eline geçti.
"İlk zamanlarda örgüte katılanlar, sadece eğitimsiz ve batıl inançları olan zencileri korkutmak niyetinde olduklarından bembeyaz çarşaflara bürünüp hayalete benzemeye çalışıyorlardı. Kimse tanımasın diye de maske takıyorlardı. Büyük ahşap haçları ateşe veriyorlardı. Bu ateşlerle çevrili haç sembolleri oldu.
"Klu Klux Klan'ın örgüt merkezi Tennessee, Nashville'deydi. Liderleri ise Kuzey ile Güney'in İç Savaşında ya da kendi deyimleriyle "Eyaletler arası Savaş"ta, süvarilerin başında olan General Nathan Bedford Forrest'tı. "İmparatorluğun Yüce Sihirbazı" diye anılıyordu. Klan'ı krallıklara ayırmışlardı. Her krallığın başında "Yüce Ejderha" adı verilen biri bulunuyordu. Diğer önemli konumlardakilere "Cinler", "Mezar Kazıcılar" ve "Yüce Tepegözler" gibi adlar verilmişti. Güney'de düzen sağlandığında Klan da dağıtıldı.
"Bizim şimdi karşı karşıya kaldığımız ise 1915'te kurulan ve İkinci Klu Klux Klan adı ile anılan örgüt. Birincisinin aksine bu örgüt kuzey eyaletlerine de yayılmış ve çok güçlenmiş. Amacı, ABD'de doğan beyaz Protestanları içine alarak ilerlemek.
"İşte bu benim nefret ettiğim ve senin de nefret ettiğini bildiğim Klan. Ben beyazım, Protestanım ve Amerika'da doğmuş olmaktan gurur duyuyorum. Ancak Klan, bugüne kadar bana öğretilmiş olan bütün değerlerin tam karşıtı. Hiçbir zaman onlara teslim olmayacağım ve son nefesime kadar da onlarla savaşacağım, Sam. Sanırım bu akşamlık bu kadar vaaz yeter, en azından bu düşüncelerimi onların yüzlerine söyleyebileceğim."
"Sayın Yargıç, duygularınızı paylaşıyorum. Ancak aynı zamanda yargıçlık görevinde elde ettiğiniz başarıların, ülkeye yaptığınız katkıların sona ermesinden endişe duyuyorum. Bu ülkedeki birçok insan son iki sene içinde gösterdiğimiz ilerlemeye yüreklerini koydular. Hem ülkenin borçlarını azalttınız hem de yollarımızın geliştirilmesini sağladınız. Hatta o sabit fikirli ve inatçı Cumhuriyetçi gazete bile geçen hafta sizin başarınıza yer verdi."
"Teşekkür ederim. Sam. Gerçekten teşekkürler."
Gidecekleri yere yaklaşırken yavaşlayan ve son birkaç dönüşü yapan arabanın içindeki iki adam kendi düşüncelerine daldılar.
Yargıç en sert ifadesini takınmıştı. Dişlerini sıkmış, çenesi rakibini yanlış hareket yapmaya iterek alt edecek bir boksörün çenesi gibi köşeli hal almıştı.
Hayatında kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. İnandığı bir davası olması ve bunun için savaşması kanının sanki bir senfoni ritminde akmasını sağlıyordu. Vücudunun her parçası hazırdı. Kafası sürekli bu mesele ile meşguldü. Adımları canlı ve neşeliydi. Kendini yenilenmiş ve canlanmış hissediyordu. Hayat doluydu.
"Toplantı binası sokağın aşağısında. Önünde iki meşale dışında bir şey göremiyorum. Ateşe verilmiş haç nerede acaba? Anlamıyorum, Sayın Yargıç" diye bağırdı Sam.
"Bu gece beyaz çarşaflılardan göremeyeceksin, Sam. Korkmuş, kızgın ve kafası karışmış, kendilerinden emin olamayan, içlerindeki kötülüğü ya da başkalarının içindeki iyiliği göremeyen yurttaşlar olacak orada. Kendilerine 'Bağımsız Demokratlar' adını veren yurttaşlarımızla tanışacağına eminim."
Araba binanın önündeki boş alana, kaldırıma gömülü duran ve ışıkları binanın duvarlarına yansıyıp garip şekiller oluşturan iki meşalenin arasına park edildi.
İki adam vücutlarını sert bir şekilde eğerek arabadan indiler. Yargıç omuzlarını dikleştirdi, başını havaya kaldırdı ve şoföre dönerek. "Burada bekle. Kısa ve hoş bir konuşma olacak. Senin gelmene de gerek yok, Sam" dedi.
"Sizi duyamıyorum, Sayın Yargıç."
"Salonun arkasında bir yerde bekle. Dışarı beraber çıkarız. Zaten bağırmakla çok meşgul olacaklarından fark etmeyeceklerdir."
"Umarım gerçekten dediğiniz gibi olur."
Yargıç, onu arkadan izleyen Sam'le birlikte, girişte duran yarım düzine iri yarı ve sert görünüşlü adama aldırış etmeden binanın merdivenlerini çıktı. Adamlardan ikisi tehditkâr bir tavırla ikiliye yaklaştılar. Bir başkası öne çıkarak onları engelledi.
"Durun çocuklar. Yargıç bu. Bırakın geçsin."
İki adam isteksizce geri çekilirken içeri girenleri süzüyorlardı. Kapıya ulaştılar. İçerideki konuşmacı fikrini beyan ederken boğuk bağrışmalar uç noktasına tırmanmıştı. Salonu kaplayan gürültü mendireğe vuran dalgaların sesi gibi duvarlarda yankılanıyor, kapıları ve pencereleri titretiyordu.
Kapıdan içeri girdiklerinde, çok sıcak olan kalabalık salondaki terli adamların pis kokusu, Libya çölünden esen Siroko yeli gibi çarptı yüzlerine. Tütünün bayatımsı mayhoş kokusu burun deliklerine ve giysilerine yerleşti. İki adam ellerinde olmadan geri çekildiler.
Salondaki tek aydınlatma, girişten 20 metre kadar uzaklıkta bulunan küçük sahnenin üzerine uzun tellerle sarkıtılmış üç adet çıplak ampulle sağlanmıştı. Sahnede, üçü bir kumar masasında oturan dört adam vardı. Dördüncü adam ayakta, kendisini onaylayan kalabalığa bağırarak konuşuyordu. Dört adam da, dinleyiciler de kısa kollu gömlek giymişlerdi.
Yargıç, sonradan dikkatini çeken bir ayrıntıyı hatırlayacaktı. Bu ayrıntı, konuşmacının soğan köküne benzer burnunun ucundaki kocaman bir bendi. Gözleri bene takılı, neşe içinde, bilinçli olarak salondaki geçitten yürüdüğünü anlatacaktı.
Konuşmacı, söylevinin en ateşli yerinde kendini kaptırmış konuşurken kendisine yaklaşmakta olan ufak tefek adamı henüz fark etmemişti. Daha sonra, onun farkına vardığı ilk anı anlatırken, dinleyicilerin bazılarının dikkatinin dağıldığını ve yavaşça sessizleşmeye başladıklarını söyleyecekti.
"Ve size şunu belirtmek istiyorum ki" diye devam etti adam, "son altı ayda buraya hiç görmediğimiz kadar çok zenci taşındı. Bu kan emiciler çiftliklerimize, şehirlerimize gelip buraları kalabalıklaştıracaklar. Hepimiz tehlikedeyiz. Irkımız korkunç bir tehdit altında. Kız çocuklarımızı odalarına kilitlemek durumunda kalacağız. Benim üç kızım var ve onlar için çok endişeleniyorum. Tek çaremiz bunlara günlerini gösterebilmek için silahlı direnişe geçmek."
Dinleyici kalabalığı kükreyerek onayladı. Bağrışlar, çağırışlar, ıslıklar ve tepinmeler eski binanın temellerini zorluyordu.
"Göster onlara gününü, Jed" ve "Hepsini yakalım" haykırışları içinde konuşmacının cümlesinin devamı yok oluverdi.
Birdenbire bağrışlar, çağırışlar hafifledi ve yüksek sesle mırıldanmaya çevrildi. Başlangıçta konuşmacı temponun ve seslerin değiştiğini fark edememişti. Yüzünden ter damlıyor, terinin tuzu gözlerini yakıyordu. Yüzünü silerken kalabalığın tavrını neyin değiştirdiğini görebilmek için gözlerini kısarak baktı.
Yargıç kürsünün merdivenlerine vardığında, sahnedeki diğer üç adam gelen yabancıyı tanıyarak yerlerinden kalktılar.
"Yargıç geldi" dedi bir tanesi.
"Evet o. Yargıç" dedi diğeri.
"Ne halt etmek istiyorsunuz?" diye sordu üçüncüsü.
"İçimde size söylemek istediğim şeyler var. İsteseniz de istemeseniz de dinleyeceksiniz."
"Ne cüretle toplantımızı bölersiniz?" diye bağırdı biri.
"Belki ışığı görmüştür, Bart" dedi diğeri.
"Bırakın ne söyleyecekse söylesin, sonra da dışarı atın" dedi daha yaşlıca olan biri.
Dinleyicilerden gelen sövüp saymalar ve bağrışlar dalga dalga yükseliyordu. Sonuçta, sahnede oturan üç adam telaşla aralarında konuştular ve çabucak bir karara vardılar. Dimdik ayakta duruyor ve ellerini önlerinde duran azgın kalabalığa, sanki gürültüyle geçen yük trenine sallıyorlarmışçasına sinir içinde sallıyorlardı. Zamanla bağrışma azaldı ve kalabalık kuşku içinde liderlerinin yalvarmalarım dinledi.
"Şimdi, yargıcın bize anlatmak için geldiği şeyleri dinlemek istemediğimizi düşünmesini istemeyiz. Belki de komşumuz olan diğer kasabadaki linçi kaçırmışızdır. Doğru mu. Yargıç?"
Cevap alamadığını görünce, "Tamam, Sayın Yargıç sahneyi size bırakıyorum."
Daha önceden söylev veren konuşmacı, yeni gelen tarafından bir kenara itilmiş olmanın verdiği sıkıntıyla kürsünün kenarındaki duvara yaslanmış konuşma sırasının gelmesini bekliyordu.
Yargıç durdu, kalabalığa göz gezdirdi ve ellerini havada sallayarak "Uzun bir söylev verecek ya da herhangi bir tartışmaya girecek değilim. Savunduğunuz her şeyin karşısındayım ve sizlerin Amerikan ideal ve prensiplerine uymayan şarlatanlar olduğunuzu düşünüyorum. Oylarınıza da istemiyorum" dedi.
Bunları söyledikten sonra kayıtsızca kürsüden aşağıya inip koridora doğru yürümeye başladı. Cümlesini bitirdiğinde tam bir sessizlik olmuştu. Salondaki kalabalık baka kalmış, sanki söylediklerini anlamaya, sindirmeye çalışıyordu. Ağızları şaşkınlıktan açık, salonu terk etmeye çalışan ufak tefek adamı korku ve saygı ile izliyorlardı.
Birdenbire biri "Gebertin şu piçi" diye bağırdı. Başka biri daha iğrenç laflar ederken, bir diğeri "Zenci aşığı" diye laf attı. Diğerleri de sırayla ellerini havaya kaldırıp tehditkâr hareketlerle sallamaya, koltuklarını tekmelemeye başladılar. Tek tek bağrışmalar salonun çeşitli noktalarında itişmelere dönüştü. Liderler kalabalığı susturmak için tokmaklarını masalara vuruyorlardı ama bir işe yaramıyordu. Şaşkınlık içinde ve onları sinirlendirenin dışarı çıkmış olduğunu unutarak kızgınlıklarını birbirlerine yöneltmişlerdi. Kalabalığın sakinleşmesi yarım saati bulacaktı. Liderler programı kaldıkları yerde bıraktılar ve toplantıyı ertelediler.
Sam yargıcı kapıda yakaladı ve hızla merdivenlere doğru götürüp arabaya bindirdi. Çalışır durumda olan araba hemen hareket edip gürültüyle caddelerde ilerledi.
"Sanırım seçimi kaybettiniz, efendim" dedi Sam.
"Üç hafta içinde göreceğiz" diye cevapladı yargıç.
Sonraki birkaç halta Klu Klux Klan yerel gazetelere tam sayfa ilanlar verip yargıcı teşhir etti ve yeniden seçilmesine karşı olduklarını belirtti. Seçim ilçedeki herkesin düşündüğünden de yakındı. Yargıç 877 oyla kaybetti. Klan'ın gücünü gösterdiği şüphesizdi. Bu güç, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından geçmişe sıkı sıkıya bağlı olmayan, kendi cehennemlerini Büyük Kriz'le ve Nazi dehşetiyle yaşamış yeni bir kuşağın oluşmasıyla azalmaya başlayacaktı.
Yargıca gelince, bu olayı hatırladığında "Siyasi hayatımdaki en eğlenceli akşamlardan biriydi" diyecektir.
Yargıç, Harry S. Truman, bundan sonraki siyasi hayatında hiçbir seçimi kaybetmedi.
Gücünün doruğundayken, 1920'lerde Missouri'de Klu Klux Klan'a karşı çıktığı için "Savaşçı Harry" ya da "Göster Günlerini Harry" diye anılarak Amerikan tarihinde unutulmaz bir yer edindi.
Birçok tarihçi, Harry S. Truman'ın sonradan meşhur olan iflası üzerinde durdu. Truman, 1920-21 dönemindeki iktisadi durgunluk sırasında, Eddie Jacobson'la bir erkek giyim mağazasına ortakken iflas etmişti. Daha doğrusu iflası kabul etmemiş ve sonraki 15 yılda borcu olan 12 bin doları ödemeye çalışmıştı. Bu ticaret deneyiminde toplam 28 bin dolar zarar etmişti.
Dürüst biri olarak bilindiğinden, Prendergast Makine Şirketi'yle olan ortaklığından dolayı hiçbir zaman lekelenmedi. 1926'da yargıçlığa geri döndü ve 1934'te Missouri'den senatör seçildi. Tanınmış bir aileye mensup olması ve partisine karşı sadakati Demokrat Parti içinde yükselmesini, önem kazanmasını ve saygı görmesini sağladı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Milli Savunma Programı'nı soruşturan Senato Komitesi'ni yönetti. Vergi ödeyen vatandaşın milyonlarca dolarını kurtararak güvenilirlik kazandı ve ulusal dikkati üzerine topladı.
1944'te adayların belirlendiği kongre sonrasında F.D. Roosevelt'in Truman'ı kendi partisinden aday olması için önermesi sıkıntı yarattı. Roosevelt'in seçim kampanyasını yürüten Bob Hannegan'ın, birinci sırada olan Anayasa Mahkemesi Yargıcı William O. Douglas'ın yerine Truman'ı yazdığı söylenir.
Roosevelt'in ölümünden sonra Truman, İtilaf güçlerine karşı kazanılan zafer sırasında liderlik yapmış ve Amerika'yı savaş sonrası döneme taşımıştır.
1990'larda Amerika'da güçlü lider eksikliğinden dolayı geçmişe özlem duyulmaya başlandı. Truman'lı yıllar şimdi kararlı yönetimin olduğu günler olarak kabul edilmektedir. Beyaz Saray'daki görevi sırasında yaşadığı pek çok acı ve yarattığı sıkıntılar artık pek hatırlanmamaktadır.
Savaşı sona erdiren atom bombasını atma kararı, tam o sıralarda Japon ekonomisinin neredeyse çökmek üzere olduğu söylenerek şimdilerde tartışılıyor.
Truman, Japonya'ya atom bombası atma kararından altı yıl sonra da Kore Savaşı'nda General Douglas MacArthur'u görevinden almış olmaktan pişmanlık duymadı.
Douglas MacArthur Amerika'nın yetiştirdiği belki de en ünlü generaldi. Ama Truman, askeri işlerin siviller tarafından yönetilmesi gerektiği ilkesini savunuyordu. Clemenceau'nun da dediği gibi "Savaş, generallere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir." Klu Klux Klan'la savaşırken, Prendergast için çalışırken ya da bir halkın zorlu kararlarının yükünü omuzlarken ve dünyayı etkileyen bir liderken Truman kişiliğini kanıtlamıştır.
oyunlar