CENTO « 20. Yüzyıl Tarihi
«Merkezi Antlaşma Teşkilâtı»
Ortadoğu'da kurulan uluslararası pakt.
CENTO (CENtral Treaty Organization) Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere arasında kurulmuş, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğine dayalı bir ortak güvenlik ve savunma antlaşmasıdır.
İLK KURULUŞ: BAĞDAT PAKTI
1950'lerde Ortadoğu'nun güvenliğinden, yani Sovyet etkisinin ve komünizmin Ortadoğu ülkelerine sızmasından kaygılanan A.B.D., bu bölgedeki hükümetleri kendi aralarında örgütlenmeğe teşvik etti. Başlangıç olarak önce Türkiye ile Irak arasında Bağdat'ta bir karşılıklı işbirliği antlaşması imzalandı (26 şubat 1955). Antlaşmaya göre iki ülke ortak savunmaları için işbirliği yapacaklardı; antlaşma Arap Birliği'ne üye devletlere ve işbirliği yapmak isteyen Ortadoğu devletlerine açık tutuluyordu. Bundan yararlanarak antlaşmaya önce İngiltere katıldı (1955). Aynı yıl içinde onu Pakistan ve İran izledi. Böylece üye devletlerin sayısı beşi buldu ve bakanlar düzeyinde bir daimi konsey kuruldu.
ARAPLARIN TEPKİSİ
Bağdat Paktı Sovyetler'den çok Araplarda tepki uyandırdı. Özellikle Mısır bu paktı Arap Birliği'ne karşı en ağır darbe saydı. Bu yüzden Irak'tan başka hiç bir Arap devleti bu antlaşmaya katılmadı.
CENTO'YA DOĞRU
1958'de Irak'ta patlak veren devrim, Irak Krallığı ile birlikte Bağdat Paktı'nı kuran bütün yöneticileri de yok etti. Yeni Irak Hükümeti 1959'da pakttan çekildi. Değişen bu koşullara uymak için paktın merkezi Bağdat'tan Ankara'ya taşındı ve adı Merkezi Antlaşma Teşkilâtı olarak değiştirildi.
Bu arada A.B.D.'ye pakta katılması için öneride bulunulduysa da A.B.D. bunu uygun bulmadı, ama pakt üyesi üç Ortadoğu devleti ile birbirinin aynı olan ikili antlaşmalar yaptı. Ayrıca pakta bağlı İktisadi Komite ile Bozguncu Faaliyetleri Önleme Komitesi'ne üye ülkelerden birinde toplanır. Bazen bu toplantılar devlet başkanları düzeyinde yapılır.
CENTO'nun İzmir zirve toplantısı, ilgili devlet başkanlarını biraraya getirdi. Önde CENTO genel sekreteri, ileride solda Iran sahi ve delegeleri, karşıda cumhurbaşkanı Korutürk, başbakan Demirel, dışişleri bakanı Çağlayangil ve Türk heyetinin diğer üyeleri görülüyor.
Topun Türklere Satılması « Tarihteki İlginç Olaylar
Tam Bir Şehirli Yaklaşımı
1453, Konstantinopol
Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır.
Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu.
Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi.
15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı.
Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi.
Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi.
Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi.
Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti.
Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı.
Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi.
Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı.
Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı.
Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir.
Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.
Louis XIV « Genel
Fransa kralı (1638-1715). Babası Louis XIII öldüğünde Louis XIV, 5 yaşındaydı. Aslında, saltanat sürmeye ancak 1661'de, Mazarin'in ölümünden sonra başladı. O zaman yirmi üç yaşım doldurmuştu ve otoritesini temsil ettiğine yürekten inandığı Tanrı karşısında, kararlarının tek hâkimi, mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetmek azmindeydi.
Bakanları, mabeyinci Seguier, Colbert, Le Tellier ve Louvois'nın yardımıyla, ülkede düzeni yeniden korumayı ve kalkınmayı hedef almıştı. Fransa'nın ekonomik bağımsızlığını garanti etmek için Colbert, imalâthaneler ve büyük ticaret kumpanyaları kurdu. Kanada, Antiller ve Hindistan'daki sömürge topraklarını değerlendirmeğe çalıştı, ticaret ve savaş donanmaları meydana getirdi.
Güneş-Kral
Mazarin'in naipliği döneminde Fronde Hareketi (büyük senyörlerin başkaldırısı), tahtı tehlikeye düşürmüştü. Louis XIV, soyluları sarayına çekerek yumuşatmaya girişti ve çevresine ışık saçan, tartışmasız efendi, «Güneş-Kral» oldu. Artık büyük derebeylerin torunları, sadece hükümdarı öfkelendirmemek kaygısıyla, ülkenin örgütlenmesinden çok, sarayın bayramlarının örgütlenmesiyle uğraşır olmuşlardı: hepsi dalkavuk birer saraylıya dönüştüler.
Louvre ve Paris'i terk eden Louis XIV Versailles'a yerleşti. Louise de Lavalliere ve Madame de Montespan gibi gözdelerinin arasında kral, bütün haşmetiyle göz kamaştırıyordu. Aynı zamanda parlak bir dış politika gütmeyi de arzulayan Louis XIV, İspanya'nın genişlemesine ve Hollanda'nın ekonomik egemenliğine de son verme kararını aldı. 1678 yılında Artois ve Franche-Comte'nin katılmasıyla büyüyen Fransa, Avrupa'nın başta gelen ülkesi oldu. Ama, 1680'den itibaren, gücüne aşırı güvenen kral, siyasi alanda birbiri ardından beceriksizlikler yaptı.
Bütün barış antlaşmalarına aldırmadan, Montbeliard, Lüksemburg ve Strasburg'u ilhak etti; bunun sonucu çıkan savaş (Augsburg Birliği Savaşı) hemen hemen bütün Avrupa devletlerini Fransa'nın karşısına çıkardı. Sonra, torunlarından biri için, İspanya tahtının varisliğini kabul etti. Avrupa devletleri hemen ona karşı yeniden güçbirliği kurdular.
Şenliklerden ve gözdelerinden usanan kral (Madame de Maintenon'un etkisiyle) kendini dine adadı; bu sofuluk nöbeti, özellikle Protestanlara eziyet edilmesi ve Nantes Fermanı'nın geri alınması biçiminde ortaya çıktı. Üstelik, kötü ürünler, açlıklar, bitmek bilmeyen savaşlar ve gittikçe ağırlaşan vergiler halkın başkaldırmasına yol açıyordu. Louis XIV 77 yaşında öldüğü zaman, Fransa hemen hemen iflâs halindeydi ve halk, savaşların ve şenliklerin parasını ödemek için çalışmaktan bıkmış, yorulmuştu.
Ressam Rigaud'un fırçasıyla Louis XIV. Kral burada, taç giyme töreni kıyafetinde ve bütün debdebesiyle görülüyor. O dönemde giyim kurallarını gözdeler ve prensler koyardı.
Colbert
Mazarin'in yardımcısı olan ve onun yerine geçen Jean-Baptiste Colbert (1619-1683), Louis XIV için de değerli bir yardımcıydı. Gerçekçi ve becerikli Colbert, saltanatın birinci döneminde Fransa'nın ekonomik kalkınmasında başrolü oynadı. Sanat ve edebiyatın da koruyucusuydu, Bilimler Akademisi'ni ve Paris Gözlemevi'ni o kurdu.
Nantes Fermanı'nın Geri Alınması
1598'de Henri IV tarafından ilân edilen Nantes Fermanı, Protestanlara, inanışlarımı serbestçe uygulama iznini veriyordu. 1685'te geri alınması, Louis XIV saltanatının en yersiz ve talihsiz kararlarından biri oldu. Tapınakların yıkılması ve şiddetli askeri baskılar (dragonadlar), Protestanların çoğunu sürgüne gitmeğe zorladı (300,000 kadarı Fransa'dan büsbütün ayrıldı) veya silâhlı isyana sürükledi (Cevennes camisard'ları).
oyunlar