Şeytan « Dinler Tarihi
«Kur'an»da, «Kutsal Kitap»ta, Hıristiyan ve Yahudilerin din kitaplarında Tanrı'nın, iyinin ve iyiliklerin karşısında yer alan isyancı varlık. Kötü ruhların başı olan şeytanın çeşitli adları arasında «Lucifer», «Mephistopheles», «Belzebuth» v.b. vardır.
Şeytan, Tanrı'nın rakibi olan, cennetten kovulmuş bir kötülük meleğidir. Çeşitli kılıklara bürünür ve her kötülüğün altında onun parmağı vardır, cehennemin efendisi, karanlıkların hükümdarıdır.
Ortaçağ'da bilgisiz toplumlar, açıklayamadıkları ve bu nedenle de korktukları olayların (yıldırım, şimşek v.b.), sara gibi bazı sinir hastalıklarının, kısaca olağanüstü saydıkları her olayın ardında şeytanı aradılar. Şeytanın kötülüklerinden korunmak için muskaların, okunup üflenmiş suların, istavroz çıkarmanın koruyucu gücüne sığındılar. Şeytanın insanlara acı çektirmek ya da onları kötü yola saptırmak için yılan, kurbağa, yarasa hattâ güzel bir kadın kılığına büründüğüne inanırlardı. Yarı insan-yarı hayvan olan bu yaratık genellikle korkunç resimlerle canlandırılırdı; bu resimlerde çoğu zaman vücudu sert kıllarla kaplı, boynuzlu, ayakları çatallı, uzun kuyruklu ve korkunç bakışlı olarak tasvir edilir.
Portekiz « Ülkeler Tarihi
İlk çağlarda İber kabileleri (Lusitanienler) ile işgal edilen ülke, M.Ö. 1. yüzyılda Romalıların bir eyaleti oldu. Sonra Vandallar, Süevler (bir Alman kabilesi), 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar Vizigotlar tarafından istila edildi. 711 yılında ülke Müslümanların eline geçti. Endülüs Emevileri (756-1031), Teva'if-i Müluk (11. yüzyıl) İslam devletleri kurulup, bölgeye hakim oldular. Onuncu yüzyıla doğru Douro ve Minho nehirleri arasındaki bölgeye Terra Portucallis ismi verildi. Portucallis, Latince Portas (liman) ve Calle (kale) birleşiminden meydana gelmiştir.
Portekiz, 1143'te bağımsız bir krallık oldu. Sınırları Meriniler'e karşı yaptığı savaşlarla genişledi. On üçüncü yüzyıl ortasına doğru bugünkü Portekiz sınırları tamamlandı. Portekizli denizciler 15. yüzyılda dünya çapında yayılma gösterdiler. Sonraki yüzyılda Asya,Afrika ve Güney Amerika'da büyük bir sömürge imparatorluğu kurarak, Avrupa ve Doğu arasındaki ticaretin çoğunu ellerinde tuttular. 1598 yılında Fas şehirlerine karşı açtığı savaşta, Portekiz ağır bir mağlubiyete uğrayınca, imparatorluk aniden çöktü. Ülkenin zayıflamasından faydalanan İspanya, Portekiz'i 1580'de topraklarına katarak, 1640'a kadar idare etti.
Portekiz 1688 yılında Lizbon Antlaşmasıyla tekrar bağımsızlığına kavuştu. Fakat Portekiz eski ihtişamını kaybettiğinden İngiltere ile 1703'te, 20. yüzyıla kadar devam eden bir ittifak antlaşması imzalandı. İngilizlerle müttefik olduğundan 19. yüzyılda Napolyon'a karşı savaşmak zorunda kaldı. Ülke Fransa ile savaş halindeyken, 1811'de kral ve ailesi Brezilya'ya sığındı. Bu dönemde imparatorluk çökmeye başladı. 1822'de Brezilya bağımsızlığını ilan edince, Portekiz tek büyük zenginlik kaynağını kaybetti.
On dokuzuncu yüzyılın tamamı ve 20. yüzyıl başları Portekiz için ekonomik ve siyasi istikrarsızlık dönemi oldu. Şiddetli partizan mücadeleler, iç savaşlar ülkeyi kargaşanın içine itti. 1908'de kral katledilerek, iki yıl sonra 1910'da cumhuriyet ilan edildi. On altı yıl devam eden cumhuriyet dönemi oldukça istikrarsız olup, bu dönemde kırk sekiz hükümet kuruldu ve en az yirmi beş darbe teşebbüsü oldu. 1926'da ordu idareyi ele aldı ve kırk sekiz yıl ülke General Franko tarafından diktatörlükle idare edildi.
25 Nisan 1974'te hükümet genç subaylar tarafından yapılan bir darbe sonucu işbaşından uzaklaştırılınca, General Antonio de Spinola liderliğinde bir askeri cunta kontrolü eline geçirdi. Başkan Spinola solcu subaylardan gelen baskı sonucu, aynı yılın Eylül ayı sonunda istifa etmek zorunda kaldı. Nisan 1975'te demokratik partiler oyların %64'ünü kazanmasına rağmen, Sovyetlerce desteklenen komünist parti tesirini arttırdı. Bankalar, sigortalar ve sanayi devletleştirildi.
1976'da yürürlüğe giren yeni Anayasada sosyalizme geçiş hedefi açık bir şekilde de ortaya kondu. Yeni Anayasanın ardından yapılan genel seçimlerde hiçbir parti çoğunluğu elde edemedi. Sosyalist Partisi Genel Başkanı Mário Soares bir azınlık hükümeti kurdu. Cumhurbaşkanlığına Genelkurmay Başkanı Antánio Ramalho Eones seçildi. Mário Soares başkanlığındaki hükümet 1977 Aralığında istifa etti. Ocakta kurulan koalisyon hükümeti ve bunun ardından kurulan bir dizi koalisyonlar da kısa ömürlü oldu.
1980'de yapılan seçimlerden sonra merkez sağ eğilimli Demokratik İttifak, büyük çoğunlukla iktidara geldi. Bu hükümet anayasada büyük değişiklikler yaptı ve sivil yönetime geçiş yolunu açtı. 1982'de baş gösteren hükümet krizi üzerine Cumhurbaşkanı erken seçim kararı aldı. 1983 Nisanında yapılan seçimlerde birinci parti durumuna gelen Portekiz Sosyalist Partisi, Sosyal Demokrat Partiyle koalisyon kurdu.
Portekiz 1 Ocak 1986'da AET'ye alındı. Soares, 60 yıllık bir aradan sonra 1986 Şubatında ilk sivil cumhurbaşkanı seçildi. Temmuz 1987'de yapılan seçimlerde Sosyal Demokrat Parti sandalye sayısını büyük oranda arttırması, kurulan koalisyon hükümetinin istikrarlı olmasını sağladı. 1991'de yapılan seçimlerde Sosyal Demokrat Parti yine ilk sıradaki yerini korudu.
Müttefiğini Doğru Seç « Tarihteki İlginç Olaylar
Bazen En İyi Dostun En Büyük Kötülüğü Yapar
1939, Almanya ve İtalya
Başlangıçtaki ilişkileri bir öğretmen-öğrenci ilişkisiydi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'daki ilk faşist yönetim, İtalya'da Benito Mussolini liderliğindeki Siyah Gömlekliler darbesiyle geldi. Mussolini eski bir gazeteciydi. Roma'da 1922'de ona parlamento tarafından bir diktatörün sahip olabileceği tüm yetkiler verildi. Bundan kısa bir süre sonra Münih'te birileri Mussolini'yi örnek alıp bir darbe girişiminde bulundu ancak hemen hapse atıldı.
On yıl sonra aynı kişi Almanya'nın başına geçti ve Mussolini'yle arkadaş olup ona bazı konularda danıştı. Politik açıdan İtalya ile pek anlaşamayan Avusturya ve Almanya için bu ilginç bir adımdı. İlk savaşta İtalya önce Almanya ve Avusturya'nın yanındayken sonra yan çizmiş ve Müttefiklere katılmıştı. Ancak faşist dayanışma bağlamında geçmiş unutulmuştu. Hemen bir ittifak kuruldu ve Axis Paktı imzalandı. Mussolini bu paktla Roma ve Berlin'in kaderinin birbirine bağlandığını duyurdu.
Mussolini gibi bir müttefike sahip olmak, çenesi düşük şişman bir üvey kardeşe sahip olmak gibi bir şeydi. Sürekli hapse düşen ve para sorunları yaşayan bir kardeş. 1920'ler ve 30'lar boyunca Mussolini Roma'nın ihtişamını geri getirmek üzerine politika yaptı.
Akdeniz yine eskisi gibi bir İtalyan gölü olacaktı. Libya'daki isyanı bastırdıktan sonra Mussolini gözlerini Etiyopya'ya çevirdi. Etiyopya tüm Afrika'da Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla direnen tek ülkeydi. Mussolini tam bir katildi. Tek atışlık tüfeklere sahip küçük bir orduya karşı hava gücü ve zehirli gazla savaştı.
Hitler, İtalyan müttefikinin kahramanlığını alkışlasa da derinden derine sıkıntı duymaya başlamıştı. Neden ilk önce Etiyopya gibi bir yeri istemişti ki Mussolini? Mussolini'nin hareketleri bir uyarı gibiydi.
Hitler kendi saldırılarıyla ilgilenmeye başladı ve roller değişti. Güçlü olan Hitler, önemsiz bir yan roldeki kişi ise artık Mussolini'ydi.
Mussolini 1939'da Arnavutluk'a girince bir krize daha neden oldu. Böylece dertli bir ulusa karşı büyük bir sorumluluk almış oldu. Arnavutluk'un ilhak edilmesi İngiltere ve Yunanistan arasındaki ilişkiyi sağlamlaştırdı ve Balkanlardaki gerginliği artırdı. Romanya ve Bulgaristan da faşist yörüngeye girse de Yugoslavya hala şanslıydı.
1939'da Fransa ve Almanya savaşa başladığında Hitler en yakın müttefikine dönüp, İtalya'nın da savaşa girmesinin akıllıca olduğunu söyledi. Böylece Akdeniz'de Fransız ve İngilizlere ait bazı kritik noktalan alabilirlerdi. Mussolini'nin dengesizliği kendini gösterdi ve bu teklifi reddetti. Aslında kendi açısından zekice bir karardı.
İtalya için İngiliz ve Fransızlarla savaşmak pek akıllıca olmazdı. Mussolini savaşın ilk dokuz ayında, Almanya Fransa'yı yenme noktasına gelene kadar oturdu izledi. Kendisi için de pastadan bir dilim alabileceğini fark ettiğinde savaşa girdi. Savaşa son dakikada girmesi Hitler dahil, tüm dünyadan eleştiri aldı.
İtalya artık Libya için hazırdı. Akdeniz'i bir İtalyan gölü haline getirmek hayaline start verilmişti. 1940 Eylülünde İtalyan ordusu Mısır'daki İngiliz ordusuna savaş açtı. Amaç Süveyş Kanalı'nı ele geçirmekti. Almanların stratejik planına göre Süveyş Kanalı'nın alınması yararlı olabilirdi ancak o noktada İngiltere'nin daha uzun bir süre savaş dışı kalması umuluyordu. Almanlar için İtalya sadece denizdeki bazı askerleri durdurmaya yarayacaktı. Ancak İtalyanlar ise çok daha büyük şeyler peşindeydi.
İngiliz ordusu parlak bir saldırıyla İtalyan ordusunu dağıttı ve kendinden dört kat büyük bir gücü imha etti. Aynı zamanda başka bir İngiliz gücü ters yönde ilerliyor ve İtalyan sömürgeleri Etiyopya ve Somali'yi ele geçiriyordu. Bu ülkeler İkinci Dünya Savaşı sırasında özgürlüğünü kazanan ilk sömürgeler olurken İtalya'nın prestiji de yerle bir olmuştu.
Sırada başka bir İtalyan saldırısı vardı; İtalyanlar Arnavutluk'tan sonra Yunanistan'a da saldırdılar. Oysa Hitler, Mussolini'ye bunu yapmamasını söylemişti. Balkanların geri kalanı için uzun vadeli bir plan yapmıştı ve şu anda bu planı bozmamak gerekliydi. Yunanistan'ın işgali sadece İngiltere'nin Balkanlara inmesine neden olurdu. Ama Mussolini burnunun dikine gitti. Ancak sonraki bahar İngiliz ve Yunan askerleri tarafından geldiği yere, Arnavutluk'a geri sürüldü.
Daha kötü bir zamanlama olamazdı. Kış boyunca Hitler düşünmüş ve baharda havalar iyice ısınınca Rusya'yı işgal etmeye karar vermişti. Saldın 1941 Mayısının ortası için planlandı. Hitler, Napolyon'un Rusya'ya doğru Haziranda yola çıkıp, Eylülde Moskova'ya ulaştığını hatırlamıştı. Ancak kışın soğuğu ve karı yüzünden amacına ulaşamamıştı. Hitler daha erken davranıyordu.
Balkanlardaki durum ise bu zamanlama hesaplarını tehdit ediyordu. İtalya Arnavutluk'tan atılırsa Yugoslavya İngiltere tarafında yer alabilirdi. Yunanistan'daki İngiliz askerleri Romanya ve Bulgaristan'ı tehdit edebilir ve Nazi savaş araçları için yakıt kaynağı olan Ploesti petrolü bile tehlikeye girebilirdi.
Hitler'in sadece birkaç seçeneği kalmıştı. Önce Libya'daki durumu kurtarmak için oraya asker göndermek zorunda kaldı.
Arnavutluk ve Yunanistan meselesinde ise tek seçenek vardı. Rusya'nın işgalini ertelemek. Hitler 6 Nisan 1941'de Yugoslavya'ya büyük bir ordu gönderdi. Saldırıda Almanların üstün silahlan gösteri yaptı. Bin askerden daha az bir kayıpla, Yugoslavya'ya yüz bin kayıp verdirildi. Başka bir Alman ordusu da Yunanistan'a daldı. İki aydan daha kısa bir süre içinde on binden daha az bir kayıpla Almanlar, İtalya için imkansız olan bir şeyi başardılar ve Yunanistan'ı aldılar. Bölgedeki İngiliz askerleri imha edildi.
Bu arada Libya'ya İtalyanlara yardım etmek için giden Almanlar olmayı planlamadıkları bir yerde yayılmıştı: Kuzey Afrika. 1942'de Almanya'nın bu bölgede yüz binden fazla askeri vardı. Bu yüz bin asker Stalingrad'da olsaydı farklı gelişmeler yaşanabilirdi.
Barbarossa Harekatı (Rusya'ya saldırının kod adı) sonunda planlanandan altı hafta geç başladı. Hitler'in orduları altı ay sonra Kremlin'e ulaştı. Sonra da Aralık ayının ilk haftasında geri çekildi. 1943'e gelindiğinde yaklaşık 300 bin Alman, Kuzey Afrika'da savaşıyordu ve hemen hemen hepsi öldü. Kuzey Afrika'daki bu yenilgi daha sonraki yenilgilerin habercisiydi.
Belki de en kanlısı Yugoslavya'da yaşanandı. Bölgede ilk kez başarılı olunmuştu ancak sonra İtalyanların kontrolüne bırakılınca Mussolini'ni her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. 1942'de başta Tito'nun komünist partizanları olmak üzere, çeşitli direniş grupları örgütlenip saldırmaya başladılar.
1943'de Yugoslavya kanayan bir yara ve kaynayan bir kazandı. Komünist partizanlar, kralcılar, milliyetçiler, İtalyanlar ve Almanlar arasında sert çatışmalar oluyordu. Yugoslavya'nın geniş bir bölümü özgürlüğüne kavuşmuştu. Almanya sonunda bölgeye büyük bir ordu gönderdi ve Napolyon Savaşları'nda Fransa'nın İspanya'da karşılaştığı gibi Almanlar Yugoslav gerilla savaşıyla karşılaştılar. Bu, Almanlar için alışılmadık bir savaştı. Hitler'in dahiyane planı II. Dünya Savaşı'nın nedenlerinden biriydi.
Mussolini ile müttefik olmasına gelince, Mussolini Hitler'e borcunu Rusya'ya iki yüz bin asker göndererek ödemeye çalıştı. İtalyanlar bu savaşta tüm II. Dünya Savaşı'nda kaybettiklerinden daha fazla adam kaybettiler. İtalyanlar, Stalingrad'daki Alman Altıncı Ordusuna yardıma gidiyordu. Ancak Rus saldırılan karşısında İtalyanlar da dayanamadı ve Altıncı Ordu'nun sonu hazırlandı.
Yine de Hitler arkadaşına sonuna kadar sadık kaldı. Müttefikler 1943'de İtalya'yı işgal ettiğinde, o güne kadar ortada görünmeyen, adı duyulmayan İtalya kralı parlamentoyla bir olup Mussolini'yi makamından indirdi. Şaşırtıcı bir şekilde Mussolini hır çıkarmadan yönetimden ayrıldı. Tutuklandı ve İtalya savaştan çekildiğini açıkladı. Hitler bir komando birliği gönderip Mussolini'yi kaçırdı ve ülkesinin kuzeyine gönderdi. Ve ona kukla bir hükümet ayarladı.
1945'de her şey bittiğinde Mussolini ülkeden kaçmaya çalıştı. Ancak İtalyan partizanlar tarafından yakalandı ve sokaklarda sürüklendi. Sonra da bir benzin istasyonunun levhasına asıldı. Mussolini ölümüyle bile Hitler'e ilham verdi. Hitler Ruslar tarafından sarıldığında çevresindekiler kaçmak için bir yol bulabileceği konusunda onu ikna etmeye çalışırken Mussolini'nin asılmış bir resmi Hitler'e ulaştı. Hitler asla o duruma düşmek istemediğine karar verdi ve kafasına bir kurşun sıktı.
Müttefikler bayağı şanslıydılar; Mussolini onların yanında değil Hitler'in yanında yer almayı tercih etmişti.
oyunlar