Polonya « Ülkeler Tarihi
Polonya Devleti, 10. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış ve 963 yılı ülke tarihinin başlangıcı olmuştur. Polonya ve Vistula nehirleri arasında yaşamış olan Islav kabilelerinin kurmuş olduğu bir devlettir. O zamanki bu Islavlara"yayla insanları" manasına gelen "Polane" deniyordu. Zamanla bu isim Polonya haline dönüştü.
Polonya 14. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar geçen süre içinde Avrupa'da güçlü bir devlet halindeydi. "Üç parçalanmadan" ilki 1772 tarihine kadar olan çeşitli hanedanlıklar idaresindeydi. Bu tarihten itibaren Polonya'nın çöküş dönemi başladı. 1772 tarihinde Prusya, Rusya ve Avusturya, ülke topraklarını aralarında paylaştılar. Bunu 1793 ve 1795 paylaşmaları takip etti. Polonya'nın elinde sadece doğu Prusya civarı kaldı. Birinci Dünya Savaşından sonra uzun mücadele ve sıkıntılardan sonra 1918 yılında Versay Antlaşmasıyla bağımsızlığı sağlandı.
1939 yılında aynı anda Hem NaziAlmanyasının ve hem de Rusya'nın işgaline uğradı. Harp boyunca altı milyon Polonyalı öldürüldü. Daha sonra Alman orduları müttefiklere teslim oldu. İşgal sırasında kurulan sürgündeki Polonya hükümeti işbaşına geldi. 1947 yılında yapılan seçimlerde komünistler hükümeti kurdular ve ülkeyi Rusya'nın peyki durumuna soktular. İkinci Dünya Savaşınin bu zor günlerinden sonra Polonya, Rusya'ya verilen 178.842 km²lik bölgeye karşı 1945'te Alman topraklarından 102.400 km²lik bir bölgeyi aldı. Oder-Neisse hattının doğusunda kalan bu bölge Silezya, Pomerania, Batı Prusya ve Doğu Prusya'yı da içine almaktaydı.
Polonya idaresine komünistlerin gelmesiyle, büyük mülkiyetler kaldırıldı, endüstriler millileştirildi, okullardaki eğitim sistemleri komünistleştirildi. Üretim azaldı. Bütün bunların neticesinde 1956 yılında Poznan'da isyan çıktı. 1970 yılında yeni ağır vergiler ve aşırı fiyat yükselmeleri yeni isyanlara yolaçtı. 1980 yılında olaylar daha şiddetlendi. Lenin tersanelerinde gelişen "İşçi Grevleri" sonunda, işçinin yanında olduğunu söyleyen komünist idare "21 imtiyazı" vermek mecburiyetinde kaldı. Gdansk adıyla bilinen bu grevler sonunda, bağımsız işçi sendikaları kurma hakkı elde edildi.
Olayların gidişinden ürken Rusya'nın tehditleri ülkede sıkıyönetim ilanına sebep oldu. İşçi ayaklanmalarını organize eden Dayanışma Sendikası liderleri tutuklandı. 1982 yılında ABD baskısı neticesi sıkıyönetim kaldırıldı. 1983 yılında yine Gdansk'ta Lenin Tersanelerinde hükümet aleyhtarı gösteriler yapıldı. 1 Mayıs'ta Polonya İşçileri, İşçi hükümetinden haklarını talep etmek üzere "İşçi Bayramını" grevlerle kutladılar. Askeri idare işçilere bazı haklar verdi.
1985 seçimlerinden sonra başa geçen Jaruzelski, Batıyla ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. DayanışmaSendikasına karşı takip edilen sert politika 1986'da yumuşamaya başladı. Artan ekonomik problemler 1988'de büyük bir grev dalgasına sebep oldu. 1989 Haziranında yapılan seçimlerde, o tarihe kadar iktidarda olan Birleşik İşçi Partisi ağır hezimete uğradı. Dayanışma Sendikasının teklifi üzerine Tadeusa Mazowiecki başkanlığında bir koalisyon hükümeti kuruldu. 1990'daki devlet başkanlığı seçimlerini Lech Walesa kazandı.
Hilafetin Kaldırılması « Türkiye Tarihi
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkileri tanınmıştı. Hükümet, TBMM'nin seçtiği Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını istemişti. Abdülmecid, halife seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykırı olarak, "Halife-i Müslimin" ünvanından başka sıfat ve ünvanlar taşıyarak, Cumhuriyet hükümetinin talimatı dışına çıkmıştır.
Bazı politikacılar ise; "Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir" diyerek, Halife'yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum, halifelik kurumu hakkında bir an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Mustafa Kemal Paşa'yı halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça Türkiye'de yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin yapılamayacağı idi.
3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye'nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun"la hilafet kaldırılmıştır. Hilafetin kaldırılmasının Türkiye'de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılmıştır.
Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması sonucu, bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmişti.
Erbakan'ın Azmi « İlginç olaylar
Erbakan'ın Azmine Şapka Çıkarılır
1971-1998, Ankara
Cumhuriyetin kuruluşundan üç yıl sonra, 29 Ekim 1926'da doğan Necmettin Erbakan, yaşı kemale erip de politikaya başladığında cumhuriyetin canını az sıkmadı. Kuruluşundan itibaren kendisine başlıca üç düşman belirleyen cumhuriyet, "komünizme, bölücülüğe ve şeriata" karşı bitmez tükenmez mücadeleler içinde şekillendi, gelişti, olgunlaştı.
"Ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün" olan cumhuriyet sık sık "milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu günler" yaşamak zorunda kaldı ve özellikle bu günlerde kabak bu düşmanların başına patladı.
70'li yıllar geldiğinde şeriat tehlikesi ile Erbakan'ın adı birbirinden ayrılmaz hale geldi. İTÜ Makine Fakültesi'nden 1948'de mezun olan Erbakan aynı yıl Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı.
1951'de Almanya'ya gönderilerek Aachen Teknik Üniversitesi'nde bilimsel çalışmalar yapan Erbakan'ın "milliyetçi-mukaddesatçı" görüşleri burada Alman ordusu için araştırmalar yapmasına engel olmamıştı. DVL Araştırma Merkezi'nde Prof. Schimit ile birlikte çalışan Erbakan doktorasını da burada verdi.
Daha sonra Almanya'nın en büyük motor fabrikası Deutz Motor Fabrikalarında Alman Leopar tanklarının daha az yakıt tüketmesiyle ilgili çalışmalar da yapan Erbakan 1953 yılında doçentlik sınavını vermek üzere Türkiye'ye dönüş yaptı. Ama 27 yaşında doçent olduktan sonra davet üzerine tekrar altı ay Alman ordusu için çalışmak üzere Almanya'ya döndü.
Daha sonra çalışmalarını İTÜ'de sürdüren Erbakan 1956 yılında Türkiye'de ilk yerli motoru üretmek üzere 200 ortaklı Gümüş Motor AŞ'yi kurdu.
Orta yaşa gelmiş her başarılı Türk erkeği gibi siyaseti düşünmeye başlayan Erbakan 1969'da Odalar Birliği Başkanı olunca "siyaset yoluyla memlekete hizmet" etmenin de yolunun açıldığını sanıyordu. Ancak bu hiç de öyle düz bir yol olmayacaktı.
O dönemde, başta İTÜ'den arkadaşı Süleyman Demirel'in Adalet Partisi olmak üzere, çeşitli sağ partilerde faaliyet gösteren, ama bu partilerin politikalarını yeterince İslami bulmayan bir grup milletvekiliyle yeni bir partinin kuruluş hazırlıklarına girişen Erbakan bu parti 1969 seçimlerine yetişmeyince AP'den milletvekili adaylığı için başvurdu.
Ancak Demirel, üniversitede beraber namaz kıldıkları arkadaşını veto edecek ve böylece Erbakan da Konya'dan bağımsız aday olacaktı. Bazı yakın arkadaşlarının da başka illerden bağımsız olarak aday olmasıyla meydana çıkan harekete "Bağımsızlar Hareketi" adı verildi.
Bu hareketten milletvekili seçilebilen tek kişi olan Erbakan, 17 arkadaşıyla birlikte 26 Ocak 1970'de Milli Nizam Partisi'ni kurdu ve genel başkanlığına getirildi. MNP'ye, kuruluşunun hemen ardından AP'li iki milletvekili daha katılınca parti TBMM'de üç milletvekili ile temsil edilmeye başlandı.
Böylece parlamento ve Türkiye siyaseti "İslamcı bir parti" ile ilk kez ciddi bir şekilde karşılaşmış oluyordu. Ancak "memleketin asli sahipleri" bu karşılaşmadan hiç hoşlanmadılar. Erbakan ve şürekası herkesin gözünün içine baka baka İslam'ı politik olarak istismar ediyordu. Nitekim ertesi yıl 12 Mart darbesi olduğunda, "milli birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olunan" günler gelmişti ve solla birlikte ilk kez kendi partisiyle parlamentoya giren İslamcı parti de kapatıldı.
Anayasa Mahkemesi'nde açılan kapatma davası 20 Mayıs 1971'de sonuçlanacak Erbakan da soluğu İsviçre'de alacaktı. İslamcı hareketin, muhafazakar eğilimdeki en büyük partinin, AP'nin etekleri altından çıkıp, kendi kanatlarıyla uçmaya kalkıştığı bu ilk deneyimi çabuk sona ermiş görünüyordu.
Ancak Türkiye Erbakan'ı henüz fazla tanımıyordu ve onun inatçılığını ve kararlılığını bilmiyordu. Ama öğrenecekti.
Bir iddiaya göre Demirel'in gücünü kırmaya çalışan 12 Martçıların teşviki ve himayesiyle İsviçre'den dönen Erbakan'ın yakın arkadaşlarından Süleyman Arif Emre'nin başkanlığında, 11 Ekim 1972'de Milli Selamet Partisi kuruldu. İslamcı akım kendi partisiyle sistemin içinde yer almakta kararlıydı. MSP'nin 1973 genel seçimlerinde yüzde 11.8 oy ile 48 milletvekilliği kazanmasının ardından başına yeniden Necmettin Erbakan geldi.
Amblemi anahtar olan MSP gerçekten de 70'li yıllarda kurulan koalisyon hükümetlerinde "anahtar parti" oldu. Bu dönemde üç hükümette yer alan MSP sistem açısından hep bir sıkıntı kaynağı olarak değerlendiriliyor ancak İslamcı hareket de meşruiyet alanını ve kitlesel temelini giderek genişletiyordu. Basın her fırsatta dalga geçse, aydınlar hemen hiç ciddiye almasa da Erbakan, kendi politik üslubu ve tarzı içinde bildiği yolda yürümeye devam ediyordu.
12 Eylül 1980'de ordu bir kez daha darbe yaptığında ileri sürülen gerekçelerden biri kısa bir süre önce Konya'da MSP tarafından yapılan mitingde İstiklal Marşı söylenirken bir grubun yaptığı protestolardı. Erbakan ve arkadaşları tutuklanarak haklarında dava açıldı. Ancak üç yıl süren mahkeme sonunda beraat ettiler, ama hem diğer bütün partilerle birlikte MSP de kapatılmış, hem de Erbakan ve parti yöneticilerine siyaset yasağı getirilmişti. Böylece MNP'den sonra Erbakan ve İslamcı hareket ikinci partisinden de olmuştu.
Ama tabii ki bu hiçbir şeyin sonu demek değildi. Yeniden kollar sıvandı, yeniden yollara düşüldü. Erbakan'ın 33 arkadaşı 19 Temmuz 1983'te Ahmet Tekdal'ın Genel Başkanı olduğu Refah Partisi'ni kurdu. Memleketin neredeyse bütün illerinin meydanlarında Kuran'dan ayetler okuyarak nutuklar atan 12 Eylül cuntası İslamcı partiyi seçimlere sokmaya niyetli değildi.
Böylece -vetolar yüzünden- RP Kasım 1983 seçimlerine katılamadı. İlk kez 25 Mart 1984 yerel seçimlerine katılan RP yüzde 4.4 oy alacaktı. Ancak komünistler ve Kürtlerin yanı sıra İslamcıların da parlamentoya girmesini engellemek isteyen cunta yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir seçim barajı koymuştu ve bu durumda RP'nin bu barajı aşması gerçekten zor görünüyordu.
1987'de yapılan referandumun ardından yasakları kalkan MSP'liler RP'ye geçti. 11 Ekim 1987'de yapılan RP 2. kongresinde Necmettin Erbakan oybirliğiyle genel başkanlığa seçildi. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde 2 milyona yakın oy alan RP, yüzde 7.16 oyla bir önceki seçimlere göre neredeyse oylarını ikiye katlamasına rağmen ülke çapındaki yüzde 10 barajını geçemediği için yine parlamentoya girememişti. Ama hızlı bir şekilde yükselişini sürdürüyordu.
26 Mart 1989 yerel seçimlerinde RP oy oranını yüzde 9.8'e çıkarırken Konya, Şanlıurfa, Sivas, Van ve Kahramanmaraş il belediye başkanlıklarını kazandı. 20 Ekim 1991'deki genel seçimlere Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaparak giren RP yüzde 16.2 oy aldı. RP listelerinden TBMM'ye giren 62 milletvekilinden 22'si kısa süre sonra gerçek partilerine döndüler.
27 Mart 1994 yerel seçimleri ise RP için tam bir zafer oldu. 5 milyon 340 bin 969 oyla oy oranını yüzde 19.0'a çıkaran RP, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 6 büyükşehir, 22 il, 92 ilçe ve 207 beldede, toplam 327 belediye başkanlığı kazandı. 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde 6 milyona yakın seçmenin desteğiyle yüzde 21.3 oy alan RP 158 milletvekili çıkarırken artık Türkiye'nin de en büyük partisi haline gelmişti.
1969'da başlayan kavga çeyrek yüzyıl sonra amacına ulaşmış gibi görünüyor, 70'li yıllarda "Erbakan Başbakan" sloganlarına istihzayla gülümseyenler, böyle bir şey olacağına hiç ihtimal vermeyenler neredeyse kendilerine çimdik atarak, rüyada olup olmadıklarını anlamaya çalışacaklardı. İşte RP-DYP koalisyonuyla 54. Hükümet kurulmuştu ve Erbakan Başbakandı!
Ancak bütün bu gelişmeleri kendilerine çimdik atmadan da izleyenler ve artık değişen dünyada İslamcı akımların başlıca tehdit durumuna geldiğini değerlendirenler de vardı. Yani Erbakan'ın iktidara tırmanışında bir zamanlama sorunu vardı.
70'li yıllarda uluslararası ölçekte komünizme karşı mücadele açısından İslamcı akımlara hoşgörüyle bakılıyordu, ama 90'lı yıllarda artık Belin Duvarı çökmüş ve konsept değişmişti. Nitekim "memleketin asli sahipleri" bir kez daha harekete geçti ve böylece daha sonra bizzat uygulayıcılarının da kabul ettiği nitelendirmeyle "post modern darbe" adı verilen "28 Şubat süreci" başladı.
Bir kez daha "milli birlik ve beraberlik" günleriydi ve dolayısıyla bir kez daha Erbakan'ın partisi kapatılacak ve kendisi de siyasi haklarını kullanamaz duruma gelecekti. Daha henüz iktidarda iken, Aralık 1997'de Anayasa Mahkemesi'ne RP'nin kapatılması için dava açıldı. Ve 16 Ocak 1998'de RP kapatıldı.
Erbakan ve bazı arkadaşlarına 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilecek ama bununla da kalınmayarak ayrıca Erbakan için bir konuşmasından dolayı mahkumiyet verilecekti.
Yasaklı olmayan RP'liler yeni kurulan Fazilet Partisi'ne geçecekler, 18 Nisan 1999 seçimlerinde FP yüzde 15.2 oy alarak 108 milletvekili çıkaracak ama çok geçmeden bu parti için de Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası açılacaktı.
Motor profesörü Necmettin Erbakan'ın siyaset makinesinde anlayamadığı bir şey mi vardı? Başkanlığını yaptığı üç parti de kapatılırken, başkanlığını üstlenmeye fırsat bulamadığı dördüncüsü için de kapatma davası sürdüğüne göre ilk bakışta bu motor profesörüne kabahat bulunabilir. Ancak biraz daha yakından bakılırsa gerçekler belki de daha farklı görünecektir.
Herhangi bir konuda yapılan denemeler ve alınan başarısız sonuçlar karşısında "Allahın hakkı üçtür" derler. Yani üç kez deneyip yine başaramayan birinin artık vazgeçmesi gerekir. Ancak bu noktada üç kez deneyip başaramayan ve artık vazgeçmesi gerekenin kim olduğu gerçekten tartışmaya açık bir durumdur; acaba başkanlığını yaptığı üç parti de kapatılan Erbakan mı artık vazgeçmelidir, yoksa üç kez partisini kapattığı halde Erbakan'ı engelleyemeyen ve dördüncüsüyle uğraşmaya devam edenler mi?
Evet, ortada bir fiyasko var, ama bu kimin fiyaskosu?
oyunlar