Zıtvatorok Antlaşması « Osmanlı Tarihi
Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiği sırada Avusturya Savaşı devam ediyordu. Osmanlı kuvvetleri Belgrad'dan Budin'e doğru ilerlemekteydi. Peşte (25 Eylül 1604) ve Hatvan Kaleleri savaş yapılmadan kolaylıkla ele geçirilmişti. Osmanlı Ordusu ilerleyerek Budin'in kuzeyinde bulunan Vaç Kalesi'ni ele geçirdi (16 Ekim 1604).
Osmanlı Ordusu, Sultan Birinci Ahmed'in emri üzerine Belgrad üzerinden Budin'e geçti. 29 Ağustos 1605'de Estergon Kalesi kuşatıldı ve Ciğerdelen Kalesi fethedildi. 8 Eylül'de Visigrad, 19 Eylül'de Saint Thomas (Tepedelen) Kaleleri fethedildi. 3 Ekim 1605'de ise Estergon Kalesi teslim alındı.
Osmanlılar da, Avusturyalılar da ardarda yapılan bunca savaştan dolayı sosyal ve ekonomik yönden çok yıpranmışlardı. Daha önce yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıstı. Ancak 11 Kasım 1606'da Estergon-Komorin arasında, Zıtva Suyu'nun Tuna Irmağı'na döküldüğü yerde imzalanan Zıtvatoruk Antlaşması'yla barış sağlandı.
Antlaşmaya göre Eğri, Estergon, Kanije Kaleleri Osmanlılarda, Rop ve Koman Kaleleri Avusturyalılarda kalacaktı. Avusturya, bir kereye mahsus olmak üzere 70,000 altın savaş tazminatı ödeyecekti. Osmanlı Padişahı da, Avusturya İmparatoru'na Roma İmparatoru (Cesar) ünvanıyla hitap edecek, her üç yılda bir karşılıklı armağanlar gönderilecekti. Avusturya'nın Macaristan için ödemekte olduğu yıllık 30,000 altın vergi kaldırılacaktı.
Zıtvatoruk Antlaşması, Osmanlıların lehine gibi görünse de Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti'nin Avusturya karşısındaki üstünlügü sona ermiş, siyasi dengeler Osmanlı aleyhine bozulmaya başlamıştır.
Maya Uygarlığı'nın Çöküşü « Tarihi Gizemler
Zaman: 900 yılları
Mekân: Orta Amerika'nın Güney Maya Ovası
İnsan tasarımlarının dağıtılması işte böyle oldu. insanlar devrildiler, yerlerde sürtündüler. Yüzleri ve ağızları paramparça edildi. POPOL VUH, 16. YÜZYIL
Mezoamerika'nın eski Mayalar'ı, bütün Amerikan uygarlıklarının en gösterişlisi ve uzun ömürlüsüydü. Bir zamanlar mütevazı köy çiftçileri olan Mayalar tropik ülkelerini güçlü lordlar tarafından yönetilen site-devletlere dönüştürmüşlerdi.
İsa'dan önceki son birkaç yüzyılla 900 yılı arasında Maya uygarlığı Meksika'nın güney ovaları ile Guatemala ve Honduras'ta gelişmişti. Copan, Palenque ve Tikal gibi saldırgan site-devletler büyük hanedanların yönetimindeydi ve bunlar yönetici ve şaman, insanlar, atalar ve tanrılar arasında aracılar olarak hüküm sürüyorlardı. Bu insanlar kendilerini Dünya Ağaçları, insanların manevi dünya ile iletişim kurabildiği araçlar olarak görmekteydiler.
Bir Maya lordu laik bir hükümdardan çok daha fazla bir şeydi. Ailesine ve küçüklü büyüklü topluluklara krallık kutsal bağıyla ve onun atalara soy bağlarıyla bağlı olan Maya yaşamıydı. Mayalar için talihsiz olan, benimsedikleri bu krallık türünün çevre koşulları göze alındığında sürdürülemez olan bir tarımsal ekonomiye dayanıyor olmasıydı.
800 yılı civarında Güney Maya Uygarlığı aniden çöküverdi. Bölgenin büyük tören merkezleri terk edildi, çok geniş bir alan bir daha asla dönülmemek üzere boşaltıldı. 25.000 ile 80.000 nüfuslu (tahminler farklıdır) bir kent olan Tikal bu rakamın üçte birine düştü. Sağ kalanlar büyük piramitlerin ve sarayların yıkıntıları arasına sığınıp eski yaşantılarının hiç olmazsa bir derece benzerini sürdürmeye çalıştılar. Ancak aradan birkaç kuşak geçince bunlar da gittiler.
Araştırmacılar Maya uygarlığının çöküşü konusunda çok uzun zamandır kafa yormakta ve bunu ekolojik değişim, toplumsal karışıklık, siyasal devrim ve savaş gibi nedenlere bağlamaya çalışmaktadırlar. Son zamanların palaeoklimatik bulgular, baş nedenlerden birinin kuraklık olduğunu ortaya çıkarmışsa da, bu geçmişin en büyük muammalarından biri olarak kalmakta devam etmektedir.
Maya çöküşünü araştırmış olan herkes bunun ekolojik, siyasal ve toplumsal unsurların birleşiminden kaynaklandığını kabul etmektedir. 800 yılına gelindiğinde güney ovalarının nüfus sıklığı kilometre kare başına 200 kişi gibi öyle bir rakama erişmişti ki, aç çiftçilerin gidebilecekleri boş arazi kalmamıştı. Çöküş geldiğinde Maya tarımsal üretimi artık sınırlarına varmış, insanları kuraklıktan ağır zarar görecek bir halde bırakmıştı. Yeni bir kuramlar kuşağı, suçu kısa vadeli iklim değişikliğine bağlamaktadır.
Tikal, Maya site-devletlerinin en büyüğü olup stratejik ticaret yollarının ortasında yer alıyordu. Bu güçlü tören merkezi 800 yılından sonra hızla gerilemiştir.
MAYA TARIMCILIĞI
Maya ovaları verimli Nil Vadisi'ne de, Peru'daki yoğun bir sulamaya sahip Moche Ülkesi'ne benzemez. Peten-Yukatan yarımadası drenajı zayıf ve pek az sürekli akarsuyu olan kireçtaşından büyük bir kıta sahanlığıdır. Sıcak ve rutubetli ovalarda yağmurlar düzensizdir, eski çağlardan bu yana var olan sık ormanlar Mayalar tarafından kesilerek tarım arazisi açılmıştır.
Bugün görülen yeşillik yeniden ağaçlandırılmış alanlardır. Bu acımasız çevre koşullarında toprak verimsizdir ve ancak ormanlar yakılarak tarım yapılabilir. Milpa adı verilen bu temizlenmiş arazi iki yıllık verime sahipti ve yedi yıl nadasa bırakılırdı. Bu tarlalar değil bir kenti, bir köyler topluluğunu bile beslemeyeceğinden Mayalar bataklıkları kurutmuşlar, tarım açısından işe yaramaz toprakları çok üretken tarlalara dönüştürmüşlerdi.
Ama ancak bol miktarda yeraltı suyu olduğu sürece bu tarım devam edebiliyordu. Ayrıca tepe yamaçlarında teraslar kurmuşlar, her karış topraktan mümkün olan en çok verimi elde etmeye çalışmışlardı.
Çöküşten çok önce Mayalar'ın tarımsal üretimi sınır noktalarına varmak üzereydi. Kısa vadede bu yoğun tarımcılık giderek genişleyen yönetici ve soylu sınıfın üretim ve mahsulü vergi yoluyla yakından kontrol ettikleri dönemde yerel düzeyde başarılı olmuştu. Ama büyük çaplı sulama işletmelerinin standardizasyonu mümkün kıldığı Mısırlılar ya da Mocheler gibi, geniş alanlarda tarımsal üretimi standart bir hale getirememişlerdi.
Maya ekolojisi çok değişikti, hassas ve çok çabuk tükenen tropik topraklara ve düzensiz yağışlara sahipti. Toprağın verimim kaybettiği ve tufanı andıran yağmurların açılmış arazinin üst tabakasını alıp götürdüğü bir dönemde çiftçiler, efendilerinin giderek artan ürün talepleriyle karşı karşıyaydılar. Büyük bir kuraklık döngüsü son darbeyi indirecekti.
Tulum'daki bu küçük Maya kenti Kuzey Yukatan'daki Karayip kıyılarında alçak bir tepe üzerine kurulmuştur. Maya uygarlığı İspanyol fethine kadar kuzey ovalarında ayakta kalmış, hatta gelişmiştir.
KURAKLIKLAR
Bölgenin göllerinin dibinde biriken tortu tabakalarından değişen iklim koşullan kesin olarak tespit edilmektedir. Yukatan'da Chichancanab Gölü ilk olarak İÖ 6200 yılı civarında, Karayipler deniz düzeyi ve yerel yeraltı suları yükseldiği zaman dolmuştu.
Gölün tortularından alınan örnekler koşulların İÖ 1000 yılına kadar nisbeten yağışlı devam ettiğini, iklimin ondan sonra kurumaya başladığını göstermektedir. Kuruma devam ederek 800 ile 1000 yılları arasında doruk noktasına -yani Maya çöküşü zamanına- erişmiştir, iki yüzyıllık bu dönem son 8000 yılın en kurak geçen iki yüzyılıydı.
Quintana Roo bölgesinde Punta Laguna Gölü tortu tabakalarını öyle hızlı biriktirmiştir ki, delgiyle alınan örnekler yağışlı ve kurak yılları bir ağaç halkası kadar hassas olarak vermektedir. 585 yılında sık ve şiddetli kuraklık dönemleri olmuştur ve bu Andlar'da Quelccaya buzuluyla belirlenen ve Moche Uygarlığı'nı etkileyen büyük kuraklığın zamanına denk düşmektedir.
Bu kuraklık Maya yaşamında bazı aksaklıklara neden olmuş, ama ardından iki yüzyıllık bol yağmurla hızlı bir büyüme yaşanmıştır. Sonra 725 ile 1020 yılları arasında bölge yine uzun bir kuraklık dönemine girilmiş, bu da 862 ile 986 yılları arasında doruk noktasına erişmiştir. Kuraklık 1020 yılında aniden sona ermiştir. Ve göl yüz yıl içinde 8000 yılın en yağışlı koşullarını yaşamıştır.
(Solda) Mayalar üstün zanaatkarlar ve sanatkârlardı. Bu yeşim taşından, Mısır Tanrısı'nın başını taşıyan vazo, Tikal'da Geç Klasik dönem bir mezardan çıkarılmıştır. (Sağda) Popol Vuh'ta kayıtlı olduğuna göre Kahraman İkiz Hunaphu, Maya yaratılış efsanelerinde yer alır. Babası Mısır Tanrısı'nın hiyeroglifi, bir çanağın çevresinde görülüyor. Maya efsanelerine göre insan mısırdan yaratılmıştı ve mısır Mayalılar için çok önemliydi.
ÇÖKÜŞ
8. ve 9. yüzyıl kuraklıkları başladığında Maya Uygarlığı zaten giderek artan bir baskı altındaydı. Hızla büyüyen kentlerde soyluların sayısı çok fazlaydı ve bunlar ayrı hiziplere bölünüp parçalanmışlardı. Çok uzaklardan gıda maddeleri ithal ediliyordu.
Askeri üstünlük ve prestij rekabeti halk üzerinde büyük baskılar yaratmaktaydı. Kuraklıklar artık bardağı taşıran son damla oldu. Ürün azaldıkça gelirler de hızla düşmeye başladı. Güçlü lordlar huzursuz ve aç toplum karşısında dünyevi ve manevi güçlerinin azaldığını görmeye başladılar.
Kuraklık ve bunun çevre koşullarında yarattığı hasarla hiçbir hükümdar başa çıkamazdı. Binlerce kişi açlıktan ölürken, kalanlar büyük kentleri terk ederek küçük yerleşim birimlerine dağıldılar. Copan kenti hinterlandında yapılan araştırmalar bu nüfus azalmasını göstermektedir.
700 ile 850 yılları arasında kentte ya da kent yakınlarında 20 ile 25000 kişi yaşıyordu ve nüfus her 80-100 yılda bir kat artıyordu. 850 yılından sonra kent, nüfusunun yarısını kaybederken, kırsal nüfus yaklaşık yüzde 20 arttı. 1150'den sonra ise Copan Vadisi'nin nüfusu yalnızca 2000-5000'di.
Çöküş sıkıntısız ve savaşsız olmadı. Bir örnek vermek gerekirse, 645 yılında günümüz Kuzey Guatemala'sındaki Dos Pilas hükümdarları topraklarını genişletmek için askeri harekâta geçtiler. Dos Pilas, 761 yılına kadar zengin bir ticaret merkezi oldu. Ancak bu tarih geldiğinde hükümdarlar artık aşırıya kaçmaya başlamışlardı.
Yakınlardaki Tamarinditolar bir zamanların bu güçlü komşusuna saldırarak hükümdarını öldürdüler. Kalan soylular kaçıp Aguateca tepesinde gayet iyi tahkim edilmiş bir merkez kurdular. Burada sürekli saldırılara rağmen yarım yüzyıl daha direndiler ama sonra yoğun savaşlar sonunda oradan çeşitli yerlere dağıldılar.
Yine savunma önlemleri aldıkları bu yerlerde işleyecek yalnızca kurak topraklan olduğundan elde edilen ürün de sürekli düşüş göstermiş olmalıydı. Sağ kalan Aguatecalılar son bir direnişle Petexbatun Gölü'ndeki yarımadada üç derin hendek kazarak kendilerine bir ada kale yaptılar. Ancak burası da 800'lerin kuraklığı sırasında terk edildi.
Uzun kuraklık dönemlerinin etkileri Maya dünyasına dalga dalga yayıldı. Güney ovaları uygarlığı hemen hemen tümüyle çöktü ve Maya yaşamının merkezi yeraltı sularının yüzeye daha yakın olduğu Kuzey Yucatân'a kaydı. Güneyde kuraklık ve isyancı halk nedeniyle krallık sendeledi. Maya site-devletlerinin o karmaşık yapısı birkaç kuşak içinde iskambil kâğıdından yapılmış gibi yıkıldı.
Metinde sözü edilen bellibaşlı merkez ve mekânları gösteren Maya haritası.
Günümüz Honduras'ında Mayalar'ın Copan kentinin Tatiana Proskouriakoff tarafından canlandırılmış resmi. Arkeologlar mekânın mimari tarihini çözebilmişler ve kent ile çevresinde yapılan araştırmalar, nüfusun 8 ila 9. yüzyıllarda çöküşünü belgelemiştir.
Franziska Tiburtius « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1843-1927)
1849 Elizabeth Blackwell Birleşik Devletler'in ilk kadın doktoru olur.
1864 Zürih Üniversitesi Petersburg'dan gelen bazı hanımların tıp öğrenimi görmelerine izin verir.
1867 Zürih'te, ilk kez bir kadına tıp doktoru diploması verilir: Rus Nataşa Suslova.
1872 Alman anatomi profesörü von Bischoff, kadınların ruhsal ve bedensel yeteneklerinin tıp tahsiline uygun olmadığını söyler.
1873 Leipzig Üniversitesi'nde "misafir" kadın öğrenci Rus Johanna von Evreniov, Doktor unvanı alır.
1876 Anna Oliver ABD'nin ilk (diplomalı) teologu olur.
1888 Alman Kadınlar Derneği mevcut üniversitelerde kadınların tıp tahsili görmeleri için başvuruda bulunur. Boşuna.
1908 Prusya'daki okul reformu kadınlara akademik öğrenim hakkı verir.
1909 Berlin Üniversitesi resmen kadınlara açılır.
1933'e kadar 10.595 kadın Alman üniversitelerinde doktoralarını yaparlar.
1933 "Okullar ve yüksekokullarda öğrenci fazlalığına karşı Reich yasası" yürürlüğe girer: Artık kız öğrencilerin sayısı tüm öğrencilerin yüzde onunu geçmeyecektir.
"MUTLAK KARANLIĞA BİR ATLAYIŞ..."
1871 Ekim'inde Zürih. Her yeni sömestr başlangıcında olduğu gibi İsviçre'nin bu üniversite kentinde caddeler ve sokaklar ev arayan öğrencilerle dolup taşmaktadır. Üniversite semtindeki hemen hemen her evde "Kiralık Oda" levhası asılıdır. O halde uygun bir oda bulmak zor olmasa gerektir. Ancak...
Üzerinde seyahat giysileriyle genç kadın hangi kapıyı çalsa her defasında "Kiraya veriyoruz ama yalnız erkeklere, kusura bakmayın," sözlerini duyar. "Nasıl bir kadın ola ki bu?" anlamında kuşkulu bir bakışla, kapı yüzüne kapatılır. Üst üste!
Genç kadın Franziska Tiburtius adlı, 28 yaşında bir öğretmendir. İstediği şeyse alışılmışın çok dışında olarak değerlendirilir: Zürih Üniversitesi'nde öğrenim görüp doktor olmak. Bir kadın doktor! Olacak şey değil! 1744'te Ouedlinburg'lu bir Protestan papazın karısı olan Dorothea Erxleben, Prusya Kralı'nın izniyle Halle Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirerek doktorluk unvanını almış olsa da, bu unutulup gitmiştir. Bilimdeki son bulgulara göre kadınların beyni erkeklerinkinden küçüktür. Demek ki böylesi bir öğrenime uygun değillerdir. Eğer amfilere girerlerse sınıfın bilimsel düzeyini düşüreceklerdir.
Özellikle tıpta telafisi bir daha mümkün olmayacak zararlara yol açacaklardır: "Doktorluk mesleğinin, ancak kadın cinsinden çıkması mümkün olan yeteneksiz, cahil kadın zanaatkarlarla tıka basa doldurulması, doktorluk ilmi ve sanatının ilerlemesini frenleyecektir." Anatomi Profesörü Theodor von Bischoff kadın doktorlara karşı böyle savaş verir.
"Devletin sağlık düzeninin" tehlikede olduğunu görmekte, kızların erkeklerle tahsil görmeleri halinde tüm "kadınsal inceliklerin utanmazca feda edileceğinden", "terbiye ve iyi ahlak kurallarının" çiğneneceğinden korkmaktadır. Geleceğin tıp öğrencisi Franziska Tiburtius'un bekâr bir genç kadın olan Kögi'nin Hintergasse No: 3'teki evinde nihayet bir oda buluncaya kadar ayaklarına kara su inmesine şaşmamak gerekir. Nasıl olmuş da erkeklere özgü bir meslek seçmiştir?
Küçük Fanny (çocukluk adıyla) Rügen adasındaki bir çiftlikte dokuz kardeşin en küçüğü olarak yetişir. Daha dört yaşında, büyükler okula giderken arkalarından koşmaya çalışan canlı bir kızdı. Altı yaşında iken oturma odasında ortalıkta sahipsiz duran kitapları gizlice okurdu. Monte Kristo en sevdiği kitaptı o zamanlar. Geleceğe dönük planları; içinde yığınla elmas, inci, yakut bulunan bir mağara keşfetmekti. On iki yaşında sevimli bir ergenden çok, bir fasulye sırığını andırır.
Yaşam anılarında, "Yaşlı tanıdıklardan, her karşılaşmamızda, Takat nasıl gelişmişsin böyle!' lafını duymak çok rahatsız ediyordu beni. Tüm uzuvlarım çok büyüktü ve aşırı rahatsızlık veriyordu. Beceriksiz biriymişim gibi geliyordu bana. Böylece çok hantal ve herhalde sevimsiz bir hale geldim. Hiç kimse iç dünyamda neler hissettiğimi anlamadığı gibi, ben de sözcüklerle ifade edemiyordum kendimi. O zamanlar eğitimde esas, genç kızların her şeyden önce alçakgönüllü, saygılı, iddiasız olmalarıydı. Belki de annem bu konuda tüm iyi niyetiyle işin dozunu biraz fazla kaçırmıştı," diye anlatır.
On altı yaşında okulu bırakır, bir yıl evde oturarak ev işleri ve ekonomisini öğrenir. Fakat bir yıl sonra kendisini eve bağlayacak hiçbir şey kalmamıştır. "Bir gemi gibiydim," diye anlatır kendini; "demir almaya hazır, açıklara ve dünyaya götürecek güçlü rüzgârın çıkmasını bekleyen bir yelkenli!"
On yedi yaşında dünyaya açılmak isteyen Franziska Tiburtius'u bekleyen olanaklar nelerdi peki? Burjuva bir kız için açık olan tek meslek özel öğretmenliktir. O da bu mesleği dener. Bir akrabasının aracılığı ile Vorpommern'de bir baronun altı çocuğuna mürebbiyelik yapmaya başlar. Sonra İngiltere'deki bir rahibin dört kızına ders verir.
Bu meslekte mutsuz değildir, ama asıl mesele de bu değildir. En sevdiği erkek kardeşinin vaktiyle verdiği bir öğüt durmadan aklına gelir, "Sen aslında doktor olmalıydın. Buna yeteneğin var." Hâlâ tereddüt içindedir ve huzursuzdur. Kardeşi 1871 savaşında tifoya yakalanıp hastalandığında ona bakmak için İngiltere'ye geri döner. Bu zaman içinde iki kardeş Franziska'nın mesleki geleceği üzerine uzun sohbetler yaparlar.
En sonunda inanılmayacak hayaller gerçek olur. Kendisi de doktor olan erkek kardeşi, Franziska'nın Zürih'teki üniversitede yer bulmasına yardımcı olur. Alman üniversitelerinde kadınların zaten hiç şansı yoktur. Buna karşılık Zürih'te 1864 yılından beri "birkaç hanımın" tıp tahsili yap
masına izin verilmiştir. Franziska 1871'de Zürih'e geldiğinde, biri Rus, biri İngiliz olan iki hanım, doktor unvanını elde etmişlerdir bile. İnsanı cesaretlendiren iki örnek. "Benim için, mutlak karanlığa yapılan bir atlayıştı bu," der Franziska. Annesi ve erkek kardeşinin dışında hiç kimse planlarını öğrenmemelidir, "Eğer anatomi ve tıp derslerine girdiğim herkesçe bilinseydi, eski mesleğimin kapıları hepten yüzüme kapanırdı. Hangi ana-baba kızlarını kadavra salonunda kadavra kesmiş ve tıp derslerinde bulunmuş özgür düşünceli bir kadına teslim ederdi acaba? Bunun sözü bile edilmezdi!"
Bu andan itibaren "özgür düşünceli bir kadın" olarak bilinen Franziska, erkek öğrencilere de ecinnili olarak görülür doğal olarak. Tahsil gören kadınların hepsi çirkindi, göğüsleri yoktu, gözlük takıyorlardı ve saçları kısa kesilmişti. Ayrıca durmadan sigara içiyorlardı. En azından o zamanın karikatürlerinde ve Zürih'teki dini karnaval geçitlerinde böyle betimleniyorlardı. Bu "kadın olmayan" tiplerden uzak durulmalıydı.
Franziska Tiburtius kadavra salonuna ilk girdiğinde büyük bir şamata, ıslık ve yuhalarla karşılanır. Bunun arkasından öfkeli erkek öğrenciler özellikle "nükteli" bir oyun daha oynarlar. Franziska ve diğer "uzun eteklileri" büyük salonun yanındaki bir odaya kapatırlar. Genç bayanlar buna rağmen cesaretlerini yitirmezler. Franziska'nın sloganı "Soğukkanlılığınızı koruyun!" olur.
Başlangıçta hiç de hoş bulmadığı işleri kılı kıpırdamadan yapmaya başlar, "Islak, soğuk bir kurbağayı tutup, kafasını elim titremeden kesmek kolay değildi. Fakat oldu! Başaramasaydım erkek öğrenciler kimbilir nasıl sevinirlerdi!" Tabii ki tıp öğrenimi gören bir kız olarak ilerlemek için sadece soğukkanlı olmak yetmiyordu. Franziska Tiburtius birçok alanda gerekli önbilgilere sahip değildi. Erkek öğrenci arkadaşları gibi lise diploması yoktu. Bu nedenle örneğin Latince, matematik bilgileri eksikti. Bu konularda özel ders ricasında bulunduğu profesör, "Hayret bir şey!" der.
Onu daha çok hayrete düşürense, kız öğrencisinin öğretilenleri anlamasıdır. En sonunda, Franziska'nın da öğrenimi sırasında sık sık duyduğu şu veciz sözle kendisini teselli eder: "Bu tür kadınların öğrenim görmekten başka yapacak işleri yok herhalde!"
Franziska Tiburtius bu zaman içinde kötü bir ikilem içine düşmüş olmalı. Bir yandan, tahsilini bitirmesi onun için son derece önemlidir. Öte yandan da "özgür düşünceli bir kadın" olarak hiçbir şekilde kendisini gülünç duruma düşürmek istemez. Bu konularda ne kadar zorlandığı ailesine yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır.
Örneğin davet edildiği bir "çay toplantısı"nı şöyle anlatır: "Öğrenim görmenin zor olup olmadığı, fazla gelip gelmediği vs. gibi sorular sorulunca üstü kapalı bir şekilde bizim de diğer insanlar gibi olduğumuzu söylemeyi ne denli garipsediğimi anlayabiliyor musunuz? Şimdi tıp öğrenciliğimi çok tabii buluyorum; yemek kitabı okur gibi konuşmamı da çok komik bulmuş olduğumu, bunda biraz muziplik de olsa, anlıyorum. Saçlarım kısa olmadığı, oldukça iyi giyindiğim için kimse beni öğrenci yerine koymuyor. Sonunda piyano çalmam istendi, ısrar üzerine en basit Chopin valslerinden birini çalmayı göze aldım. Parmaklarım tembelleşmiş olduğu halde oldukça iyi çaldım."
Ayrıca Franziska Tiburtius'un tedavi etmek zorunda kaldığı ilk hastalar, bir kadının onları tedavi etmesini çok doğal karşılarlar ayrıca. "Merhaba Doktor Hanım!" diye selamlanır evlerine girdiğinde. Rüya kenti Zürih, o yıllarda bir fabrika kentine dönüşmüştür. Mekanik dokuma tezgâhlarının icadından beri sayısız aile ev endüstrisi ile geçinmektedir. Çoğunlukla da berbat koşullar altında yaşamaktadırlar.
Franziska burada ilk muayene deneyimini edinir. İnsanların kendisine güvendiklerini hissetmektedir. Kendine özgü hızıyla, kendi kendine İsviçre Almancasını öğrenir. "Bizim Kuzey'de konuşulan okul Almancası buradaki insanlar için bir yabancı dil," der eve yazdığında, "ve biri bana derdini anlatacaksa, kendi dilini konuşmak mecburiyetinde."
Almanya'da bir işçi semtinde muayenehane açma kararı herhalde o zamanlar kafasında olgunlaşmış olmalı. "Benim yeteneğim pratik alanda," der. Bunu da sık sık gittiği annesinin evinde yaşar. Korktuğu gibi kimse kendisiyle alay etmez. "Doktor Hanım" yine dönmüş, derler alay etmek yerine. Sonra uzaktan yakından gelerek, dertlerini anlatırlar. Teşekkür olarak da ya bir sepet yumurta getirirler ya da gizlice evinin önündeki bahçeye bir gül dikerler...
Franziska Tiburtius Zürih'te sınavlarını "pekiyi" dereceyle verir. Ardından Dresden'de gönüllü doktor olarak çalışır. Kendi muayenehanesini açma rüyasını engelleyense, Alman meslek yasası hükümlerine göre, Almanya'da denenmemiş doktorların sahte doktorlarla eşdeğer olmalarıdır. Yani gördüğü eğitim kabul edilmez. Tüm gerekli sınavları Almanya'da tekrarlamaya hazır olduğunu açıklar. Yetkili merci olan şansölye (Başbakanlık) makamı, son derece nazik ve aynı zamanda üzgün bir tavırla bunun mümkün olmadığını söyler. Yani her şey boşuna mıdır? Yoksa mücadeleye devam etmesi mi gerekir?
"Hiçbir zaman savaşmakta olduğumun bilincine bu kadar varmamıştım," der sonraları bu dönemi anımsadığında, "Önceleri sadece gerektiği kadarını yapmak zorunda olduğumu sanıyordum."
Tekrar işe koyulur: Devlet tıp imtihanına giremediğine göre hiç olmazsa ebelik sınavına da mı giremezdi? Uzun zaman ebelik öğrencilerine ders vermesine rağmen bu da reddedilir. "Evet, bakınız," dendiğini duyar; "çok büyük bir haksızlığa uğradınız. Otuz yıl erken doğmuşsunuz. Yazık. Daima ortadan gidin, akıntıya karşı kürek çekmeyin ve bırakın akıntı sizi taşısın!" "Ve böylece, üzerinde adım ve doktorluk unvanım yazılı tabelayı kapıya asıp halkın bunu nasıl kabul edeceğini sessizce beklemekten başka çıkar yolum kalmadı," diyecektir Franziska sonraları.
Ayrıca bu tehlikeli girişimde yalnız değildir. Kendisiyle birlikte Zürih'te tıp öğrenimi yapmış olan öteki Alman kadın Emilie Lehmus da onunla birlikte muayenehane açmak ister. Bu ilk kadın doktorlar, birlikte tüm tehlikelere daha iyi göğüs gereceklerini anlamışlardır. Ve bir şey daha vardır: Erkek meslektaşlarından destek bekleyemezler. Bunun için de birbirlerini kollamaları gerekir.
Hedefleri Berlin'deki bir işçi semtinde poliklinik açmaktır. Franziska Tiburtius burada da sloganına sadık kalır: "Daima öncelikle gerekli olanı yap." Yani bu durumda önce uygun yer bulmalıdır. En çok sevdiği erkek kardeşinin karısı Henriette Tiburtius yardımına koşar. Amerika'da öğrenim görmüş olan Henriette, diş doktoru olarak çalışmaktadır.
Doğal olarak, onun da tam olarak yeterliliği yoktur. Kendisine tedaviye gelenler sadece kadınlar ve çocuklardır. Ta ki zengin bir fabrikatör, şiddetli ağrılardan yakınarak yolunu şaşırıp onun muayenehanesine girinceye kadar.
Hikâyenin devamını Franziska Tiburtius anlatıyor: "Beyefendi geldiğinde çok kibarca karşılandı. Bayan Henry konuşmayı, kendisi istemiyormuş gibi çaktırmadan, asıl istediği yola ustalıkla yönlendirmesini bildi ve beyefendi ağzında tükürük hortumu, lastik tamponlarla, onun ellerinin altında zaten konuşacak ve yanıt verecek durumda olamadan otururken, tasarı kendisine açıklandı; o semtin kadınlarının böyle bir tesisten ne kadar iyi yararlanabilecekleri ve kendisinin ne büyük kazançlar sağlayabileceği anlatıldı...
Bu ikna edici konuşmanın sonucu olarak evlerinden birinin giriş katında, avluya bakan yarı karanlık dairenin poliklinik olarak kullanıma hazır olduğunu söyledi adam! Uzun yıllar boyu bu yeri bize tahsis etti." Her iki kadın doktor, hastalardan masrafları karşılığı on fenik alırlar. Bu mütevazı muayenehane daha sonra ilk "Kadın Doktorlar" polikliniğine dönüşür.
Basın için bu girişim tümüyle "büyük gırgır" konusudur. Dr. Tiburtius ve Dr. Lehmus Berlin'de daha tam olarak tanınmamış olduklarından, mizah dergilerine gün doğar. Kladderedatsch dergisi iki kadın doktoru, ikisi de tabii aynı hastaya âşık olan ve birbirlerine düşman kesilen Dr. Romulus ve Dr. Remus olarak karikatürize eder.
Franziska'nın bu karikatüre tepkisi "Enfes bir reklam" demek olur. Ardından da yayınevi sahibiyle tanışır ve ondan kendisini ileride rahat bırakması için söz vermesini ister. Adam sözünde durur! "Doktorluk unvanının haksız kullanımı" ile suçlandığında öğrenciyken olduğu gibi soğukkanlı davranır. O andan itibaren kendisine "Zürih Üniversitesi Tıp Doktoru" adını verir.
Farkında olmadan başarılı olmuştur. Çünkü hastaları onu kutlayarak "Mutlaka özel bir yanınız olmalı. Baksanıza ne uzun bir unvanınız var!" derler. Fakat bir şeyi unutmamak gerek: Erkek kardeşinin yardımı olmasa Franziska Tiburtius birçok sorunun üstesinden gelemezdi.
Resmi işlemlerin halledilmesinde kardeşi hep onun yanında yer alır. Çünkü resmi daireler ve erkek meslektaşları kadın doktorlara her konuda mümkün olduğu kadar eziyet etmeye çalışırlar. Franziska'nın özel yaşamında da erkek kardeşi çok önemlidir. Yirmi beş yılı aşkın bir süre erkek kardeşi ve onun karısıyla birlikte aynı evde yaşar. "Kardeşim ve yengemle birlikte yaşamam ve onların dost çevresine girmem benim için çok faydalıydı," der; "Böylece iç huzuruna da kavuşmuş oldum."
Fakat bir keresinde çıldıracak gibi olur. Kansere yakalanmış, tedavisi imkânsız bir kadın hastaya bakmaktadır. İkinci bir (erkek) doktorun onun teşhisini onaylaması gerekir. Fakat adam "vaka"ya şöyle üstünkörü baktıktan sonra genç doktoru yan odaya çekerek, "Uğraşmayın, kadın fazla yaşamaz. Fakat söylesenize, niçin evlenmediniz siz?" der.
Franziska Tiburtius neredeyse 20 yıl boyunca ilk Alman kadın doktor olarak büyük başarıyla çalıştıktan sonra, kadınlar Alman üniversitelerinin hepsine dersleri dinlemek üzere konuk öğrenci olarak kabul edilirler. Dört yıl sonra, 1898'dc nihayet kadınlara devlet bitirme sınavına katılma hakkı verilir. Fakat daha uzun yıllar doktorlar arasında bile kadınların öğrenim görmesine şiddetle karşı çıkanlar bulunur.
Örneğin 1907 yılında Viyana Psikanalitik Derneği üyesi olan Dr. Fritz Wittels'in öğrenim gören kadınlar hakkında ciddi endişeleri vardır: "Zavallı yaratıklar sabahın erken saatlerinde fırtınada, siste bilimin pınarına koşturuyorlar. Burunları kızarıyor, tabanları aşınıyor, uzatmalı nişanlılık döneminde nişanlısının kollarında sararıp solan kızlar gibi."
Daha kötü şeyler de algılamaktadır: "İmbiklerin ve gazometrelerin arkasında sanki büyük yeşil bir korudaymış gibi kendilerini okşatabilirler, otopsi salonunda bile kulaklarına şehvet kokan masallar fısıldanabilir. Kadının laboratuara girmesini en utangaç âşık bile bir davet olarak algılar. Bir kez ağa düştü mü, çırpınır durur uzun zaman... Kadın meslektaşlarının ortaya çıkmasını, mevkilerinin sıfıra indirgenmesi olarak algılayabilmek için, erkek doktorlar Doğuluların kadınlar hakkındaki görüşlerini benimseseler keşke!"
Bu arada Dr. Franziska ve onu izleyenler, kadın doktorların ne bu mevkiyi küçülttüklerini ne de amfilerde ve laboratuarlarda ahlaka aykırı davranışlarda bulunduklarını çoktan kanıtlamışlardır...
Almanya'nın ilk kadın doktoru seksen dört yaşında Berlin'de ölür. "Hayır, dünya beni beklemedi," der ölümünden kısa bir süre önce. "İnsanların bana güvenmesi için kanıtlar sunmak zorunda kaldım. Doğru olan buydu. Kim dünyaya yeni bir şey getirmek istiyorsa, önce bunun doğruluğunu, insanların buna ihtiyacı olduğunu, kendisinin de bu davayı savunduğunu kanıtlamak zorundadır."
oyunlar