Tarih

Büyük İskender'in Lahdi « Tarihi Gizemler

Zaman: İÖ 4. yüzyıl
Mekân: İskenderiye, Mısır

Jul Sezar... Ölümün gençliğinde vurduğu ve böylece mağlup bu dünyanın intikamını aldığı o deli ama şanlı serüvenci, Büyük İskender'in cesedini taşıyan kayadan yontma lahde acele bir ziyarette bulundu. LUCANUS, İS 1. YÜZYIL

İskender, İÖ 323 yılında Babil'de öldüğünde hiç kuşkusuz cesedinin Aegai'de (günümüz Kuzey Yunanistan'ında Vergina) Makedonya krallarının geleneksel kraliyet mezarlığında gömüleceği umuluyordu. Babil'de cesedi yakılmak yerine tahnit edildi.

Selefini gömmek yeni kralın yasal hakkı olduğu için imparatorluğunda hak iddia edenler, onun yerine geçme mücadelesine girince, bir iktidar mücadelesinin odak noktası oldu. İskender'in Batı Mısır çöllerinde Zeus Ammon'un kehanet ocağı olan Siwa'da gömülmek istediği söylenir, İskender'e orada kendisinin "Ra'nın oğlu" olduğu, yani Zeus Ammon'un oğlu olduğu söylenerek iltifat edilmişti.

Bu tanrının özelliği olan koç boynuzları bundan sonra kimi zaman İskender'in çeşitli tasvirlerine eklenmiştir. Siwa'da gömülmek onun gerçek isteği miydi, yoksa ölümünden sonraki propaganda savaşı için o günlerde uydurulmuş bir hikâye miydi, bunu asla kesinlikle bilemeyeceğiz.



(Solda) Yapımının iki yılda tamamlandığı söylenen İskender'in gayet süslü cenaze arabasının Diodorus tarafından anlatıldığı biçimde canlandırılmış çizimi. (Sağda) Karakteristik saç stili ve dalgın bakışlarıyla Büyük İskender'in mermer başı. İstanbul Arkeoloji Müzesi.

MISIR'A YOLCULUK

Sonunda İskender'in cesedini kazanmayı başaran Mısır hükümdarı Ptolemaios Soter (İÖ 304-284) oldu: Soter Şam'a gitti ve burada cesedi Babil'den göndermekten sorumlu satrap Arrhidaeus'la görüştü. Herhalde burada büyük paraların el değiştirmesinden sonra, cenaze alayının rotası tamamen değiştirildi ve ceset Makedonya'ya değil de Mısır'a doğru yoluna devam etti.

İskender'in son istirahatgâhının ayrıntılarını değil de, yapımı iki yıl süren gayet süslü cenaze arabası hakkında daha çok şey biliyor olmamız da tarihi açıdan garip bir tecellidir. Sicilyalı tarihçi Diodoros, yazdığı tarihinde, ÎÖ l. yüzyılda görgü tanıklarının ifadelerine dayanarak, arabanın gayet ayrıntılı bir tarifini bırakmıştır.

Bundan sonra olanlar tam olarak bilinmemektedir. Bir tarihi geleneğe göre İskender'in cesedi İskenderiye'ye gönderilmeden önce Memphis'e götürülmüştür. Kısa bir süre için de olsa Memphis'de toprağa verilmiş olması akla yatkın görünmektedir. Ancak İskender'in cesedi konusundaki başlıca kaynaklarımız olan Diodoros ve Strabon, Memphis'ten söz etmedikleri için kaynaklardan biri olan Curtius Rufus'un, bunun "birkaç yıllığına" olduğu iddiası sorgulanabilir.

İskender'in cesedi Ptolemaios Soter'in hükümdarlığının sonu gelmeden çok önce İskenderiye'ye taşınmış ve burada altın bir tabut içinde sergilenmiştir. Ancak bu İskender'in son istirahatgâhı olmayacaktı. Ptolemaios Soter'in haleflerinden Ptolemaios Philopator'un (ÎÖ 221-205) Ptolemaios hanedanı için yaptırdığı Sema ya da Soma (kaynaklar iki adı da vermektedirler) mozolesinde Ptolemaios'un Mısır hükümdarları olan seleflerinin yanı sıra İskender'in cesedi de bulunuyordu.

Bu anıt İskender'in İskenderiye'deki özgün istinatgahının çevresinde inşa edilmiş olabilirse de, oraya yakın yeni bir yerde de kurulmuş olabilir. Bu durumda İskender'in ilk gömüldüğü yer çok geçmeden unutulmuş olacaktır. Ancak İskender'e o zaman bile rahat verilmemişti: X. Ptolemaios (İÖ 107-88) altın tabutu çalıp yerine ak mermerden bir tabut bıraktı.

Mezarın son kayıtlı ziyaretçisi 215 yılında Roma imparatoru Caracalla idi. Anıt 273 yılında İskenderiye'de başgösteren ayaklanmalar sırasında muhtemelen imha edilmiştir. Bu olaydan yüz yıl sonra İskenderiye'yi ziyaret eden piskopos John Chrysostom mezarın yerinin bile unutulmuş olduğunu yazmıştır.



Ptolemaios'lar döneminde İskenderiye'nin planı. İskender'in mezarının Sema'daki yeri.

KAYIP MEZAR: KLASİK KAYNAKLAR

Bugün, İskender'in mezarına ait hiçbir ize rastlanılmamaktadır ve mezardan kalan da herhalde çağdaş İskenderiye'nin altında kalmıştır. Ama mezarın nerede olduğunu yaklaşık olarak biliyoruz: Strabon, bunun doğu limanın yanında krallık ikametgâhları, tapınaklar ve büyük parklarıyla "Saraylar" olarak bilinen bölgede olduğunu belirtmektedir.

İskender'in mezarının da kentin bu kuzeydoğu semtinde denize yakın ya da deniz kenarında olması mümkündür. Ancak elimizdeki yazılı kaynaklarda görünümü ya da boyutları hakkında açık bir ipucu yoktur ve mezarı, kentin, kilden yapılmış süslü lambaların üzerindeki küçük temsili resimlerinde tespit etmek pek inandırıcı değildir.

Latin şairi Lucanus'un birinci yüzyıldan kalma bir şiirinde, cesedin bir yeraltı odasında bulunduğu belirtilmektedir. Lucanus mezarın biçim olarak piramite benzer olduğunu ima ediyorsa da, bundan inandırıcı hır görünümünü çıkarmak mümkün olamamıştır.

İskender'in mezarının o zamanki mozolelerde kural olduğu gibi (bunların en ünlüsü Türkiye'de Halikarnassos'ta [Bodrum'da] bize "mozole" sözcüğünü veren Kral Mausolus'un mezarıdır) kare ya da dikdörtgen olup olmadığını ya da dairevi biçimiyle geleneklerden ayrılıp ayrılmadığını bilemiyoruz.

Lucanus'un arkeolojik dilde dairevi bir mezar (genelde üzerinde toprak bir höyük vardır) anlatmak için kullanılan tümülüs sözcüğünü kullanmış olması, İskender'in mezarının mutlaka daire biçimli olduğunu kanıtlanamaz: Şiirlerde bu sözcük, tanımlamalardaki doğruluk yerine kafiye ya da vezin ihtiyacı için de seçilmiş olabilir.

Gerçek şu ki, İskender'in mezarının biçimi ve süslemeleri hakkında bugün hiçbir gerçekçi fikre sahip değiliz ve bu anıtı görmüş ya da ondan etkilenmiş olanların eski çağlarda mutlaka var olmuş olması gereken yazılı metinleri de, ne yazık ki günümüze kadar ulaşmamıştır.



(Solda) İÖ 4. yüzyıl sonları ya da 3. yüzyıl başlarında Lysimachus tarafından çıkarılan sikkede İskender'in Zeus Ammon olarak portresi (koç boynuzlarıyla). (Sağda) Cezayir'de Batna yakınlarında İÖ 200-150 yıllarından kalma Le Medracen mozolesi. Çatı basamaklı piramit şeklindedir ve dikey yüzey Dor stili yarım sütunlarla süslenmiştir.

NUMİDİA'DAKİ BENZERLERİ

Somut kanıt olmaması karşısında varsayımlara gitmek zorundayız. Kuzey Afrika'da Mısır dışında günümüze kalan en önemli Roma öncesi anıtlar hiç kuşkusuz Numidialı kral ve prenslerin Cezayir'de Siga, Tipasa, Constantine ve Batna ile Tunus'ta Dougga'daki örneklerdir. Bunların hepsi Yunan Helenistik dünyasıyla yakın ilişkileri gösterirler ve hemen hemen hepsinde görülen dört eşit olmayan parçaya bölünmüş yüksek sahte kapı, Makedonya mezar mimarisinde çok yaygındır.

Bu Numidia mezarlarının en büyüğü ve en etkileyicisi Batna yakınlarındaki Le Medracen dairevi mozolesi (çapı 59 metre) ve Tipasa yakınlarındaki "Hıristiyan Kadının Mezarı" olarak bilinen (sahte kapı üzerindeki bölme çizgileri nedeniyle yanlışlıkla böyle adlandırılmıştır) ve çapı 63 metre olandır. Birincisi daha eski olup İÖ 200 ila 150 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir.

Tipasa mezarı ondan yüz yıl sonra yapılmıştır. Le Medracen vahşi ve ıssız bir doğanın ortasında tek basınadır ve onun ait olması gereken yerleşim yeri günümüze kadar tespit edilebilmiş değildir. Şu anda bu dairevi Numidia mezarlarının Akdeniz dünyasında öncüleri yoktur. Her ikisi de İskender'in mezarının bilinen iki unsurunu taşımaktadır: Anıtın dışında başlayan bir geçitle erişilen bir yeraltı mezar odası ve piramit biçiminde bir çatı.

Bunlardan her ikisinde de İskender'in İskenderiye'deki mezarının model olarak alınmış olması mümkün müdür? Yunan dünyasının Mısır'a en yakın yeri olan Cyrenaica'da (Doğu Libya'da) geç Helenistik dönemde daire şeklinde mozolelerin ortaya çıkması bir rastlantı mıdır?

Augustus'un Roma İmparatorluğu üzerinde hâkimiyetini pekiştirmeye çalıştığı dönemde hanedan emellerim ifade için kendisine İÖ 28 yılında Roma'da Campus Martius'ta daire biçiminde bir mozole inşa ettirmiş olması da bir rastlantı mıdır? Bu mozole ondan sonra Roma dönemi boyunca aristokrat seçkinlerin gösterişli mezarlarına model olmuştu.

Daire biçimi Roma'daki Hadrianus mozolesinde (Castel Sant'Angelo) ve Ravenna'da Theoderic'in mezarında görülür. Çok daha sonraları, 18. yüzyılda, bu model Yorkshire'da Howard'da ve Lincolnshire'da Brocklesby'deki mükemmel örnekler gibi Avrupa'nın başka yerlerinde görkemli aile mozoleleri örnekleri olarak yeniden keşfedilmiştir.

Şu halde İskender'in İskenderiye'deki mezarının daire biçimli olduğu ve önce Numidialı kralların ve sonra da Augustus'un, ünlü seleflerinin mozolesini örnek aldıkları varsayımı ileri sürülebilir. İskender' in mezarının ya serbest ya da birbirine bağlı sütunlarla çevrili olduğunu (Le Medracen ve Tipasa'da olduğu gibi) ve heykel bakımından da zengin olduğunu tahmin edebiliriz. Ama bütün bunlar somut kanıtlardan yoksundur.

Son zamanlarda Achille Adriani tarafından İskenderiye'deki doğu mezarlığında ak mermerden yapılma basit bir mezarın İskender'in mezarı olarak gösterilmesi girişimi inandırıcı değildir. Ancak arkeologlar gerçek mezarın kalıntılarını çağdaş İskenderiye'nin altında (bir rastlantıyla) bulana kadar, bu olağanüstü insanın son istirahatgâhının neye benzediğini asla öğrenemeyeceğiz.



(Solda) Cezayir'de Tipasa'da İÖ 200-150 yıllarından kalma "Hıristiyan Kadının Mezarı"nın sahte kapısından ayrıntı. (Sağda) Libya'da Ptolemaios'te İÖ 200-150 yıllarında daire biçiminde bir Yunan mozolesinin çizimi.

Fransız Devrimi « Genel

1789 yılında Fransa'da patlak veren devrim, burjuvazinin iktidara gelişine başlangıç oldu, derebeyliği ve mutlak monarşiyi ortadan kaldırdı ve ülkenin birliğini gerçekleştirdi. Yüzyıl başlangıcı filozoflarından (Rousseau, Voltaire, Diderot) esinlenmiş özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ideallerinin, Avrupa'ya yayılmasına imkân verdi.

XVIII. yy. sonlarında iktidarı elinde tutan aristokrasi (soylular sınıfı), zayıflamış ve yoksul düşmüştü: ticaretin gelişmesiyle zenginleşen burjuvazi kendisini eskisinden daha güçlü buluyor ve iktidara katılmak hakkı istiyordu. Yetersiz ürünlerin ve fiyat yükselişlerinin kurbanı olan halk, açlık tehlikesiyle karşı karşıyaydı. O dönemde devlet maliyesi de durmadan açık veriyordu.

Bunun için, kral Louis XVI Üçlü Meclis'i (Etats generaux) toplantıya çağırmağa karar verdi; buna, her türlü fazla vergi ödemeyi reddeden ve imtiyazlarının korunmasını isteyen soylu sınıf da taraftardı. Üçlü Meclis toplantısında soyluların, din adamlarının ve halkın temsilcileri, isteklerini dile getireceklerdi. Bunun için de bütün Fransa'da, şikâyet defterleri kaleme alınmağa başlamıştı.

Kurucu Meclis (Constituante)

Üçlü Meclis 5 mayıs 1789'da toplandı. Ama pek kısa zamanda, halk temsilcileri, imtiyazlılara karşı çıktılar ve bir Kurucu Meclis toplayacaklarını bildirdiler. 20 haziranda 600 temsilci bir Anayasa tespit etmeden dağılmamağa ant içti. Kralın reddetmesine karşı Paris halkı (baldırıçıplaklar [sankülot] deniyordu) onların bu eylemini destekledi: 14 temmuzda Bastil'i aldı.

Yeni bir Fransa örgütleniyordu: az-çok her yerde patlak veren ayaklanmaları yatıştırmak için, soylu sınıfın imtiyazları kaldırıldı (4 ağustos gecesi), insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi oya konulup kabul edildi. Kurucu Meclis, tanrısal hakka dayanan monarşiyi lâğvetti: artık kral, ülkeyi yasalara göre yönetecekti, idare, adliye, maliye yeniden örgütlendi; din adamları devlet otoritesine tabi tutuldu.

«Silâh başına, yurttaşlar!»

l ekim 1791'de Kurucu Meclis'in yerini alan Yasama Meclisi'nde (Assemblee legislative), ticaret burjuvazisinden gelme jirondenler hâkimdi. Bu meclis, yurt dışına göç etmiş olan ve yabancı krallıkları Fransa'ya askeri müdahalede bulunmaları için kışkırtan soyluların işini bitirmek amacıyla, Avusturya'ya savaş ilân etti (nisan 1792). Ama jirondenlerin monarşi karşısındaki politikası fazlasıyla uzlaştırıcı görüldü. 10 ağustosta baldırıçıplakların bir başkaldırısı, kralı devirdi ve hapsettirdi.

O zaman iktidar jakobenlerin eline geçti ve bunlar, hem devrimci hareketi canlandırdılar, hem de eski imtiyazlılara karşı baskıyı arttırdılar (birinci terör, eylül kıyımları). Genel seçim ve oy hakkı tanındı.

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik

21 eylül 1792'de, bir gün önce kazanılan Valmy Zaferi'nin sevinciyle, Yasama Meclisi yerini bir Ulusal Konvansiyon'a bıraktı, o da cumhuriyeti ilân etti; daha sonra kralı idama mahkûm etti ve bu hüküm, 21 ocak 1793'te yerine getirildi.

Louis XVI'nın ölümü, Fransa'ya karşı, Avrupa devletlerinin çoğunun oluşturduğu bir ortak cephe kurulmasına yol açtı. Daha mart ayında, Belçika'yı istilâ etmeyi başarmış olan Fransız ordusu geri püskürtüldü. İstilâ korkusu, kralcı köylülerin Fransa'nın batısında ayaklanması ve ekonomik bunalım, baldırıçıplaklarla montanyarları (aşırı jakobenler) jirondenleri devirmeğe, sonra da tutuklatıp hapse tıkmağa yöneltti.

Bir Rüyanın Sonu

Montan3'ar temsilcilerden oluşan ve Danton'un, sonra da Robespierre'in önayak olduğu Halk Kurtuluş Komitesi, kitle halinde askere almalar, elkoymalar, tutuklamalar, idamlar, hayat pahalılığına karşı kararnameler, zenginlerin mallarına vergi koymalar gibi bir dizi sert tedbirler aldı. Bu, iç ayaklanmalara hızla son verdiren ve sınırları güvenliğe kavuşturan «büyük terör» dönemiydi.

Ama Konvansiyon, Robespierre ile Saint Just'ün giderek daha kanlı bir niteliğe bürünen diktatörlüğüne de tepki gösterdi; ikisi de 27 temmuz 1794'te giyotine gitti: Thermidor tepkisi. Bu tepkiyle Halk Kurtuluş Komitesi'nin aldığı tedbirler kaldırıldı ve terör sorumluları idam edildi.

Ülkede ciddi bir ekonomik bunalım başgöstermişti, ama Fransız ordusu bu sıra Avrupa'da zafer kazanıyordu. Fransa'yı yönetmek için. Konvansiyon, 26 ekim 1795'te beş üyeden meydana gelen bir Direktuvar kurdu. İktidar, burjuvazinin eline geçmiş ve eşitlik ilkesine dayalı bir cumhuriyet kurma rüyası da uçup gitmişti.

Kordelyelerle Jakobenler

Montanyarlar'dan çoğu, Danton (1759-1794), Camille Desmoulins (1760-1794) ve Marat (1743-1793) tarafından kurulmuş olan Kordelyeler Kulübü'ne veya Jakobenler Grubu'na (Robespierre, Saint Just) bağlıydı. Marat dışında (Charlotte Corday tarafından katledildi) birinciler, ılımlılıkla suçlanarak ikinciler tarafından giyotine gönderildi. Sonunda Jakobenler de Thermidor tepkisi döneminde idam sehpasında can verdi.

Marseillaise (Marseyez)

Bu yurtseverlik şarkısı, 1792 yılında genç bir Fransız subayı olan Claude Rouget de Lisle tarafından Ren Ordusu için Savaş Şarkısı başlığıyla bestelenmişti. Marsilyalı federasyon temsilcileri tarafından Paris'e getirildi ve 1795 yılında Marseillaise adıyla milli marş olarak kabul edildi.

Dağ ve Ova

Kurucu Meclis'te jironden temsilciler (en tanınmışları Gironde Bölgesi'nden gelmişlerdi) sağda oturuyorlardı. En başkaldırıcılar, basamakların solunda, ta yukarıda otururlardı: bunun için bunlara «dağlı» anlamına montanyarlar denmiştir. Tarafsız ve kararsızlara gelince, onlar aşağıda oturur ve «ova» veya «bataklık» kesimini oluştururlardı.



(Solda) Saint Just (1767-1794) kuramcı ve eylemci olarak cumhuriyet ordularını yeniden örgütlendirdi. David'in eseri. Duruy koleksiyonu.

(Sağda) Sambre ve Meuse ordusunun kazandığı (26 haziran 1794) Fleurus Savaşı, «baldırıçıplaklar»ın koalisyon ortaklarına karşı kesin zaferi olmuştur. Milli Kitaplık, Paris.



Halk temsilcilerinin coşkuyla tekrarladığı 20 haziran 1789 «Jeu de Paume» yemini, Meclis'i, «bir Anayasa gerçekleştirilinceye ve rejim sağlam temeller üzerine oturtuluncaya kadar asla dağılmama» konusunda bağlamış oluyordu.



Louis XVI'nın idamı (21 Ocak 1793): cellat Sanson. kralın kesik hafini halka gösteriyor, Carnavalet Müzesi, Paris.

Kathe Kollwitz « Tarihe Geçen Kadınlar



DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1867-1945)

1696 Berlin'de (salt erkekler için bir Sanat Akademisi kurulur.
1844 Schlesien'de dokuma işçileri ayaklanır.
1889 Berlin'de Freie Bühne (Özgür Tiyatro) topluluğu kurulur. Sahnelenen ilk oyun, Gerhart Hauptmann'ın Güneş Doğmadan Önce'sidir.
1893 Hauptmann'ın Weber\ (Dokuma İşçileri) Özgür Tiyatro'da sahnelenir.
1895 Kathe Kollwitz Dokuma İşçilerinin Ayaklanması konulu resim dizisine başlar (6 gravür).
1901 Karl Fischer "Göçmen Kuşlar Gençlik Hareketini" kurar.
1914 Birinci Dünya Savaşı başlar.
1918 Savaşın bitiminden kısa bir zaman önce ozan Richard Denmel SPD organı Vorwats'de "Dayanın!" çağrısında bulunur.
1918 Açık bir mektupla Kâthe Kollwitz, Dehmel'i "Artık kimse savaşta ölmemeli!" diye yanıtlar.
1919 Richard Dehmel İnsanlık ve Halk Arasında adlı savaş günlüğünü yayınlar.
1919 Kathe Kollwitz savaşta şehit düşen oğlunun anısına ölü evinde verilecek ziyafet yemeği tablosu için çalışmalara başlar.
1932 Kathe Kollwitz'in de üyesi olduğu uluslararası bir kadın komitesi, savaşa karşı uluslararası bir kongre hazırlığı yapar.
1932 Ağu. Amsterdam'da savaş karşıtı kongre toplanır.
1943 Berlin'e ilk hava saldırısında Kathe Kollwitz'in evi, baskıları ve kalıpları harap olur.

"İNSANLARIN BÖYLESİNE ÇARESİZ VE YARDIMA MUHTAÇ OLDUĞU BİR ZAMANDA ETKİN OLMAK İSTİYORUM."

"Loş çocuk odasında yatağımda yatıyorum. Annem yandaki odada masada oturmuş, okuma lambasının altında kitap okuyor. Yarı açık kapı aralığından sadece sırtını görüyorum. Çocuk odasının köşesinde büyük bir gemi halatı rodası. Bu halat yavaş yavaş genişlemeye, açılmaya ve sessizce tüm odayı kaplamaya başlıyor. Anneme seslenmek istiyorum fakat seslenemiyorum. Gri halat her şeyi kaplıyor."

Sanatçı Kathe Kollwitz gençlik yıllarına dönüp baktığında, "Bir kâbus. En kötüsü aklımdan hiç çıkmayışı," der. Ergenlik döneminde geceleri gördüğü kâbuslar ona eziyet eder. Gündüzleri de birdenbire sınırsız bir korku hissine kapılır, "Sürekli, sanki havasız bir odadaymışım, ya da batıyor veya küçülüyormuşum hissine kapılıyordum." Bunlar gelişme yıllarındaki bir kız için tipik durumlar mıdır? Yoksa Kâthe'nin bir hastalığı mı vardır? Anne ve babası büyük kaygı içindedirler...

Kathe Kollwitz, anlattığına göre bu rahatsızlığı 20-21 yaşlarına kadar çekmiştir. Kâthe'nin gençliği Köningsberg'de geçer. İki ablası vardır: Konrad ve Julie. Bir de küçük kız kardeşi Lise. Esasen hukukçu olan babası, sosyal demokrat inancı yüzünden fakülteyi bitirmesine rağmen yaşamını değiştirip duvarcı ustası olarak çalışmaya başlamıştır. Kathe ve kardeşleri o zamanın anlayışına göre çok serbest yetiştirilir.

Bir örnek: On iki yaşındaki Kathe komşunun oğlu Otto'ya âşık olur. Öpüşmek için bodrumda buluşurlar. "Öpüşmek çocuksu ve zevkliydi. Sadece bir kez öpüşülüyordu ve biz buna serinleme diyorduk."

Bu tür serinlemeleri öğrenen anne ve babası hiç ses çıkarmazlar. Âşık Kathe sol bileğine "O" harfi çizer, yara kabuk bağlayınca yeniden kazır. Anılarında şunları aktarır: "Bu ilk aşkımdan başlamak üzere hep âşık oldum. Kronik bir durumdu. Bazen hafif bir fon müziği gibi, bazen de şiddetli... Aralarında sevdiğim kadınlar da vardı... Biseksüel ilişkinin sanatsal etkinlik açısından gerekli olduğunu da sanıyorum..."

Daha on üç yaşındayken sanatçı yönünün gelişeceği bellidir. Babası Königsberg'de bir bakır işlemecisinin yanında ders aldırır ona. Gerçi en yetenekli çocuğunun sadece bir kız olmasından üzgündür ama, gene de bir sanatçı olarak yetişmesini ister. "Güzel bir kız olmadığım için, gönül işlerinin bana pek engel olamayacağını düşünüyordu babam," der Kathe Kollwitz.

Fakat babası yanılır. Kızı Kathe on sekiz yaşında erkek kardeşinin arkadaşı olan tıp öğrencisi Karl Kollwitz ile nişanlanır. Buna rağmen eğitiminden vazgeçmeyi düşünmez.

1884'te annesi ve kız kardeşi Lise ile yaptığı bir seyahat, genç kızda büyük etkiler bırakır. Münih'te eski Pinakothek'ı (resim galerisi) gezer. Berlin'de Gerhart Hauptmann ile tanışır. Onunla ilk karşılaşmasından hayranlıkla söz eder, "Büyük odada üzerinde güller duran uzun bir masa vardı. Hepimizin başında güllerden yapılmış taç vardı. Şarap içildi. Hauptmann, Jul Sezar kitabından okuyordu. Gençlik hali işte, hepimiz kaptırmıştık kendimizi. Yavaş yavaş önüne geçilemeyecek harika bir yaşamın kapısı açılıyordu önümde."

Ve Gerhart Hauptmann bu genç kızı şöyle hatırlayacaktır: "Üstünde çiğ damlalarıyla taze bir gül gibi... Sevimli, akıllı, sanatçı yönünü hiç belli etmeyen alçakgönüllü bir kızdı."

Genç Kathe'ye sanatçı yeteneklerinden söz ettirmeyen sadece alçakgönüllülüğü değildir. Sanat akademilerinin kadınlara kapalı olduğu ve sanat tarihinin sadece erkek isimlerini tanıdığı bir dönemde, bir genç kız kendisini geleceğin sanatçısı olarak tanıtacak olsa, büyük bir olasılıkla insanlar buna gülecekti.

1885 kışında Kathe'nin babası kızım Berlin'e yollar. Erkek kardeşi Konrad da bu kentte öğrenim görmektedir. İsviçreli ressam Karl Stauffer-Bern'in atölyesinde ders alır. Max Klinger'in gravürlerini görür ve hayran kalır.

Genç sanat öğrencisi Berlin'deki yaşama hayrandır. Erkek kardeşi Konrad sayesinde sadece Hauptmann çiftini tanımakla kalmaz. Diğer "natüralistler"le de tanışır ve Zola, Ibsen, Dostoyevski, Tolstoy'u okur. Yeniden eve, Königsberg'e döner, resim yapmaya başlar: Portreler; liman işçileri, yoksul "insan" çevresi. 1888-89 kış dönemini Münih'te geçirir. Burada da kadınlar sanat okullarına alınmamakta, özel bir atölyede eğitilmektedir.

Kathe'nin Münihli öğretmeni Ludwig Herterich empresyonist ekoldendir. Sanat öğrencisi Kathe birçok ilişki kurar. "Kadın Ressamların Özgür Tonu" grubuyla birlikte Schwabing semtini baştan başa dolaşır ve gördükleri hoşuna gider. Fakat kendi gelişimi için Berlin'in daha önemli olduğunu hissetmektedir.

Bu arada Berlin'de Özgür Tiyatro kurulmuştur ve ilk oyun olan Gerhart Hauptmann'ın Güneş Doğmadan Önce adlı eserinin galası büyük ilgi görmüştür. Kathe'nin erkek kardeşi Berlin'de Vorwarts'in yazı işlerine girmiş, nişanlısı Karl Kollwitz de bir firmanın doktoru olarak Berlin'e yerleşmiştir.

Kathe 1890'da tekrar Königsberg'deki evindedir. Ressamlıktan kopup grafikçiliğe geçeceğini bilmektedir. Fakat zamana ihtiyacı vardır. Babasının, kendisinin ilerleyeceğine inanmadığını ilk kez hayretle öğrenir, "Öğrencilik dönemimi çabucak tamamlamamı, sergiler açıp başarılı olmamı bekliyordu." Babasının eleştirdiği bir nokta daha vardır: "Babam benim iki mesleği birleştirmek istememe de kuşkuyla bakıyordu: Sanatçılık ile burjuva evliliği."

Kathe ve Karl Kollwitz 1891 Haziran'ında evlenirler. Evlilik yaşamına geçişinde düş kırıklığına uğramış olan babası ona, "Artık seçimini yaptın. İki işi birden yapamazsın. Onun için, seçtiğin işi tam olarak yap!" der. Fakat Kathe ikisini de istemektedir: Evin kadını ve sanatçı olmayı.

Başaracak mıdır bunu?

1892'de oğlu Hans dünyaya gelir, 1896'da ikinci oğlu Peter. Kocası Berlin'in kuzeyinde tipik bir işçi semtinde tüm zamanını alan bir muayenehane açar. Kathe Kollwitz, "Bir doktor eşi, ancak günlük işlerinden sonra resim yapmaya fırsat bulan iki erkek çocuk anası"dır. Bu tür ya da benzer betimlemeleri onun biyografilerinde görürüz. Peki ya Kathe'nin kendisi nasıl yaşamaktadır?

Güncesinde yazdıklarından, eş ve anne olarak, kendi ifadesiyle, "Bir yandan da sanatçılığını korumak" amacı yüzünden hangi zorluklarla karşılaştığı görülebilir.

Örneğin kocası Karl'ın zaman zaman şöyle söylediğini belirtir: "Kocam benim ona değer vermediğimi, saygı duymadığımı söylüyor." (1913)

Bir yıl önce de şöyle bir not almıştır: "Kendimi Karl'dan ve oğlanlardan tamamen kopmuş hissediyordum. Onlara bağlılığım azalmıştı. Sonra bir zaman geldi onlara bağlılığım bir kuluçka tavuğununkine benzedi. Kendimi hep onlara adadım, onlar için acı çektim." Genç anne olarak -oğlu Hans o sırada dokuz aylıktır- 1893 Şubat'ında Berlin'deki bir olayı "çalışmamda dönüm noktası" olarak adlandırır.

"Hauptmann'ın Dokuma İşçilerinin Özgür Tiyatro'da galası vardı. Tiyatro biletimi bana kim getirdi bilmiyorum. Kocam işi nedeniyle gelemedi, ama ben oradaydım. Büyük bir sevinç ve ilgi içindeydim. Oyundan çok etkilenmiştim."

Dokuma işçilerinin ayaklanması bundan sonraki yıllarda çalışmalarının konusunu oluşturur. Bunun sonucunda da Berlin'deki büyük bir sanat eserleri sergisinde gravür ve taş baskı resimleri, 1889'da sansasyonel başarı getirir sanatçıya.

Gerçi 1898 baharında ölen babası sergiyi göremeyecektir, fakat Kathe Kollwitz resimlerini ölümünden kısa bir süre önce ona gösterdiğini ve babasının konuşamasa da çok sevindiğini hoşnutlukla anlatır.

İmparator II. Wilhelm'in kadın uyruğunun bu resimlerini gördüğünde aynı şekilde sevindiği söylenemez, sanatçıya "kaldırım sanatçısı" der ve sergi yönetiminin Kathe'ye verilmesini istediği madalyayı vermeyi reddeder. İmparatoriçe Auguste Victoria da, Kathe'nin resimlerini "itici" bulmuştur.

Düşmanları ve eleştirmenler tarafından genellikle "kaba", utanmaz, itici olarak nitelenir çalışmaları; sadece imparatorluk döneminde değil, onlarca yıl sonraki III. Reich döneminde de.

Kathe Kollwitz 1922 Kasım'ında güncesine yazdığı notlarda sanatı nasıl anladığını ve sanatsal yaşamında görevinin ne olduğunu anlatır. "Sanatımın 'amaçları' olduğunu kabul ediyorum. Ben insanların böylesine çaresiz ve yardıma muhtaç olduğu bir zamanda etkili olmak istiyorum. Yardım etme ve etki yapma isteğinin sorumluluğunu hissedenler çok, fakat benim yolum açık ve aydınlıkken, başkaları anlaşılmaz bir yol izliyorlar."

Acı, savaşlar, ölüm ve kurbanlar -bir sonraki Köylü Savaşı dizisinin ana motiflerini oluşturur.

190)7'de İtalya'da bir yıl geçirir. Köylü savaşı için kendisine "Villa Romana" Ödülü verilmiştir. Bazı düşmanları olmasına rağmen, artık benimsenmiş bir sanatçı ve her genç kadının arzuladığı gibi, aynı zamanda mutlu bir annedir.

Küçük oğlu Peter en sevdiği çocuğudur. Erken yaşlarda resim yapmaya başladığından bahisle, "Çizgimi sürdürüyor," diye gururlanır. Peter gençlik hareketine ve aynı zamanda Göçmen Kuşlar'a. mensuptur; böylece hayal gücü sahibi bir çocuk isteyen annesinin beklentilerini yerine getirir.

Evet, Peter hayalcidir. Ve onunla birlikte sayısız yaşıtları da hayallere kaptırmışlardır kendilerini. 1914'te Birinci Dünya Savaşı patladığında hepsi çiçeklerle süslenip kilisenin takdisiyle savaşa giderler. Kathe Kollwitz günlüğünde psikolojik tansiyonun olağanüstü yükseltildiği bu dönemde, iki oğlunu da etkileyen "kitlesel sarhoşluğu" betimler. "Oğullarım böyle bir çılgınlığa katılmayacaklar," der

Eylül 1914'te. Fakat, oğulları da katılmıştır. 1914 Ekim'inde oğlu Peter gönüllü olarak savaşa gittiği günden birkaç gün önce şöyle not alır: "Sanki göbeği bir daha kesiliyordu çocuğun; ilkinde doğumda, şimdi ise ölümde." "Oğlum top seslerini duyduklarını yazıyor," tümcesi, 24 Ekim'de oğlu Peter Kollwitz hakkında günlüğüne yazdığı notlar arasında yer alır.

Aynı gün oğlu ölmüştür. Flanders'de ilk cepheye sürülüşünde "şehit düşmüş"tür. Daha on sekizine bile girmeden. "İnsanın beynini yakan bir çılgınlık" uğruna bu "anlamsız kurbanı", Kathe Kollwitz hayatının sonuna kadar unutamaz. Sanatçı olarak durmadan bu konuyla uğraşacaktır. (Savaş konulu resim dizisi, "Bir daha asla savaş yok!" pankartı ve nihayet oğlunun anısına yaptığı bir anıt ile.)

Yıllarca güncesindeki notlarında kendisini suçlayarak acı çekecektir. Niçin oğlunun bu adımı atmasına engel olamamıştır? Durmadan savaşın nedenini düşünüp durur. İnsanları, kaçınılmaz bir alın yazısı olarak etkisine alan bu felaketi reddeder. "Vatan görevi" konusunda kuşkuları vardır. Güncesinde şöyle der: "Keşke bu korkunç aldatmaca olmasaydı... Peter ve diğer milyonlarca genç, hepsi aldatıldı."

Arkadaşlarından biri olan Lily Braun'un 17 yaşındaki oğlu Otto'yu gururla savaşa nasıl gönderdiğine tanık olur. "Otto yaşıyor. Eğer şehit düşseydi acaba ne düşünürdü?" diye sorar Kathe Kollwitz kendi kendine, Lily Braun 1916'da öldüğünde. Otto da savaşın bitmesinden kısa bir süre önce "şehit düşer". Annesi, Kathe Kollwitz'in çektiği acıları duymayacaktır... Ayrıca büyük oğlu Hans da annesinin pasifizminden etkilenmemiştir.

"Ancak savaşa gittikten sonra bir şeyler başarabilirim," der annesine. Hans Kollwitz savaştan canlı dönecektir. Babası gibi doktor olacak, Peter adındaki oğlu ise, 1942'de, 1914'te ölen kardeşi gibi "şehit" düşecektir.

Savaş, kadının boyun eğmesi gereken bir doğa yasası mıdır?

"Hayır," der Kathe Kollwitz, "pasifizm sırtüstü yatıp bakmak değildir, tam tersi bir iştir, zor bir iş."

1918'de savaşın bitmesinden kısa bir zaman önce fikirlerini kamuoyuna ilk kez yazılı olarak açıklar. Oğlu Peter'in ölümünün tam dördüncü gününde, ozan Richard Dehmel SPD yayın organı Vorwarts'de halkı dayanmaya çağırdığı Tek Kurtuluş başlıklı bir deneme yayınlar. 30 Ekim 1918'de aynı organda çıkan açık bir mektupta Kathe Kollwitz ona cevap verir.

"Richard Dehmel'e yanıt:

"Richard Dehmel 22 Ekim'de Vorwarts'de Tek Kurtuluş başlıklı bir çağrı yayınlıyor. Savaşabilecek erkekleri gönüllü olmaya çağırıyor. En yüksek savunma merciinin bir çağrısına uyarak, diyor, "korkak"ların bir kenara ayrılmasından sonra küçük ama o derece seçkin, ölmeye hazır bir sürü erkek devreye girecek ve Almanya'nın şerefi bunlarla kurtulacakmış.

"Burada Richar Dehmel'e karşı çıkıyorum. Onun gibi ben de böyle bir şeref çağrısına seçkin bir grubun karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ve bunların 1914 sonbaharında olduğu gibi, genelde gene Alman gençliğinden oluşacağını da. Büyük bir ihtimalle bu kurbanlıklar gerçekten kurban edilecekler ve bu dört yıl boyunca her gün dökülen kanlardan sonra Almanya yine kana bulanacaktır. Dehmel'in kendi mantığına göre, bundan sonra, ülkede kalacak olan artık Almanya'nın çekirdek gücü olmayacak, çünkü bu güç savaş meydanlarında eriyip gitmiş olacaktır. Fakat bence böyle bir kayıp Almanya için tüm vilayetlerin kaybından daha kötü ve yeri doldurulmaz olacaktır.

"Bu dört yıl içinde çok şeyler öğrenildi. Şeref kavramı bakımından da... Almanya'nın şerefi, öz gücünü yenilgiden korumak, onu önünde duran büyük işi kararlı olarak yapmaya yönlendirmektir.

"Yeterince insan öldü! Artık kimse şehit olmamalı! Richard Dehmel'e karşı oluşumun nedenini, daha büyük birinin (J. W. von Goethe kastedilmektedir) söylediği şu sözlerle açıklıyorum: Ekilecek tohumluklar, öğütülmemeli."

Bu, Kathe Kollwitz'in kamuoyu önüne yazılı metinle ilk çıkışıdır. Fakat kendi deyimiyle barış propagandasını hayatının sonuna kadar sürdürür. 1919'da Prusya Güzel Sanatlar Akademisi'ne üye olur ve profesör unvanını alır.

1933'te bu akademiden çıkarılarak konferans vermesi, sergi açması yasaklanır. Kendisi için en önemli olan çalışmasını 1931'de tamamlar: Oğlu Peter için Ebeveynler adlı uyarı anıtı. Bu tablo Peter'in gömülü olduğu Roggefelde'deki (Flanders) askeri mezarlığına yerleştirilir.

Daha önce Matemdeki Ebeveynler adlı eser Berlin Ulusal Galerisi'nde gösterilir. "Birçok insan onu gördü ve çok etkilendi," diye yazar Kathe 1932'de güncesine; "Heykeller bir hafta daha sergilensin. Etkili oluyor."

Kathe Kollwitz hakkında sanat kitaplarında ve biyografilerde bu uyarı anıtının figürlerinin nasıl etki yaptığına ilişkin parlak anlatımlar bulunur. Kathe Kollwitz kocası ile birlikte bunu şöyle algılar: "Figürlerden Peter'in mezarına gittik; her şey canlıydı, tamamen hissediliyordu. Ben kadının önünde duruyordum. Onun -kendimin- yüzüne baktım, ağlayarak yanaklarını okşadım. Karl hemen arkamda duruyordu -farkında değildim. Fısıldadığını duydum: Evet, evet."

Kathe Kollwitz'in anne figürü Ulusal Galeri'den ihraç edildiğinde "Völkischen Beobachter" (Halkın Gözlemcisi) adlı gazete, "Bir Alman annesi ona benzemiyor çok şükür!" diye yazar 1936 yılında.

Açık, iyimser, özveriye hazır. Yüzyılımızın otuzlu yıllarında "Bir Alman Annesi" böyle olmalıydı. Kollwitz gene bu örneğe uymamaktır. "Pislik Ressamı" diye nitelenir (bir keresinde de kaldırım ressamı denmemiş miydi?). Berlin'i terk etmek zorunda kalır. Dairesi bombalarla yıkılır. Baskıları ve kalıpları yok olur. Dresden yakınlarında Moritzburg av sarayının bir yan binasına sığınır.

Torunlarından Jutta Kollwitz, 22 Nisan 1945'te ölümüne kadar yanında kalır. Jutta, büyükannesinin ölümünden hemen önce şöyle söylediğini anlatır: "Günün birinde yeni bir ideal ortaya çıkacak ve tüm savaşlar sona erecek. Bu inançla ölüyorum. Belki zorlu bir uğraş olacak ama başarılacak." Kendisini "eski bir düşman" olarak tanımlayan biri, Belçika askeri mezarlığı Vladsloo Praedbosch'un ziyaretçi defterine (Kathe Kollwitz'in Ebeveyn Figürleri bugün buradadır) bozuk bir Almanca ile şunları yazmıştır:

"Tanrı seni takdis etsin, Kathe. Ve tüm çocuklarını da. Senin istediğin yolda devam ediyoruz."

oyunlar