Simone de Beauvoir « Tarihe Geçen Kadınlar
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1908-1987)
1929 Simone de Beauvoir, Fransız varoluşçuluğunun baş temsilcisi Jean-Paul Sartre ile tanışır.
1935 Amerikalı antropolog Margaret Mead Üç İlkel Toplumda Cinsiyet ve Karakter üzerine incelemelerini yayınlar ve bu eserinde erkek ve dişi karakter çizgilerinin göreceli olduğunu kanıtlar.
1939 Hitler Polonya'yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı'nı başlatır. Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş ilan ederler.
1940 Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre Fransız direniş hareketinin üyeleri arasındadırlar.
1949 Simone de Beauvoir'in kitabı Le Deıocieme Sexe (İkinci Cinsiyet) yayınlandığında sert tartışmalara yol açar.
1963 ABD'de Betty Friedan'ın The Feminine Mystique (Kadınlığın Gizemi) yayınlanır. Bu kitapta kadınların ev işi ve çocukların tek yazgıları olduğuna neden ve nasıl ikna edildikleri anlatılmaktadır.
1968 Paris'te ve Almanya'nın birçok kentinde öğrenci hareketleri başlar.
1968 Kadınların Kurtuluşu (yani feminizm) hareketi ABD'de yayılır. Simone de Beauvoir'ın İkinci Cinsiyet kitabından esinlenen bir harekettir bu.
1970 Bu yıldan itibaren Fransa'da Kadının Kurtuluşu Hareketi adında bir örgüt faaliyete geçer.
1971 Nisan ayında kadın hareketleri tarafından hazırlanan bir itirafname Fransa'nın ileri gelen (aralarında Simone de Beauvoir'ında bulunduğu) 343 kadını tarafından imzalanır: "Kürtaj Yaptırdım"', Nouvel Obseıvato^'de yayınlanır. Bu kampanyanın kıvılcımı Almanya'ya sıçrar. Aynı yıl 375 Alman kadını Stern dergisine "Kürtaj yaptırdım" itirafında bulunurlar. "Madde 218" ile Alman kadın hareketi yeniden ayaklanır.
"KADIN OLARAK DÜNYAYA GELİNMEZ, KADIN OLUNUR."
"İyi niyetli, gayretli ve aşırı dindar." Simone de Beauvoir, Kadınlığımın Hikâyesi başlıklı anılarının son cildinde kendi çocukluğunu böyle anlatır.
Hukukçu olan babası, Simone ve ondan iki yaş küçük kız kardeşi Helene'e titiz bir eğitim imkânı sağlar. İki kız da Paris'teki Katolik kız okulu "Cours Desir"e giderler. Simone iyi bir Katolik'tir. Annesi ile birlikte dua eder ve devamlı olarak ayinlere ve Komünyon'a katılır, günah çıkartır. Okulda örnek öğrenci olarak gösterilir: Uslu, küçük bir kız. En sevdiği uğraşı okumaktır. Babası da bu konuda onu destekler. Fakat eline aldığı kitaplar anne ve babasının seçtikleri kitaplardır: Simone, "iyi aile kızıdır".
Hayır, kız çocuk olarak mağduriyet duygusuna kapılmış değildir. Fakat, kız kardeşi ile bebeklerle oynarken asla bir ev kadını olmayı istemez. Ana olarak, her gün yaşadığı gibi, bir kadının "binlerce zahmetli görevi" vardır. En iyisi ben öğretmen olayım, diye karar verir çocukken. Büyük zevkle kız kardeşi "Poupette"e okumayı, yazmayı ve hesap yapmayı öğretir.
Uzun dalgalı saçlarıyla Simone güzel bir kızdır. Ufak tefek şımarıklıkları aile içinde hoş görülür. Sevilir ve beğenilir. Daha sonra çocukluğunu anımsarken, bu güven duygusunun, sıcaklığın ve çocukluğunda kendisine verilen önemin ilerideki gelişmesinde önemli olduğunu söyler.
Simone'un babası Birinci Dünya Savaşı'nda askere alındığında, bu olay onu çok etkiler. Küçük örnek kız Simone, Bir Genç Kızın Anılarında babasının ne denli katıksız milliyetçi olduğunu nasıl kanıtladığını anlatır: Üzerinde "Alman Malı" yazılı bir oyuncak bebeği ayaklan altına alarak çiğnemekle...
Küçük Simone'a, Tanrı'nın Fransa'yı kurtarıp kurtarmamasının onun uslu ve dindar olmasına bağlı olduğu açıklanır. O yüzden özellikle savaş yıllarında erdemli olmaya özen gösterir. Yeryüzündeki babasını, gökyüzündeki babasını ve vatanını, hepsini memnun etmek ister. Böyle yetiştirilmiştir ve buna karşı koymak için de bir neden göremez. Genç yaşamında Simone'un "uslu kız" rolüne gölge düşüren ilk insan Zaza adlı aynı yaşta bir kız olur.
Zaza: Günün birinde 10 yaşındaki Simone'un sınıftaki sırasına, yeni gelen kısa saçlı, esmer bir kız oturur. Diğer sınıf arkadaşlarıyla çok az teması olan Simone yeni sıra arkadaşından çok hoşlanır ve ona karşı fanatik bir yakınlık gösterir, "Öğretmenlerle nasıl konuştuğuna şaşırmıştım. Diğer kız öğrencilerin aynı tip seslerinin karşıtı olan doğal bir tarzı vardı... Kanunlara, klişelere, önyargılara boyun eğmeme rağmen, yeniyi, kendiliğinden olanı ve kalpten geleni seviyordum. Zaza'nın canlılığı ve bağımsızlığı, ona olan hayranlığımı daha da pekiştiriyordu."
Anılarının birinci cildinde Zaza ile aralarında başlayan arkadaşlığı böyle anlatır. Son cildinde ise yeniden bu konuya değinir, "Özellikle Zaza sayesinde yüceltilmiş burjuvazinin nasıl nefret edilecek bir şey olduğunu keşfettim. Bu kesime karşı her durumda karşı çıkabilirdim, ama maneviyatım yanlıştı, boğucu bir uyumculuğum, kibirliliğim ve etkisini sadece yüreğimde değil gözyaşlarımda da gösteren sıkıcı bir baskıyla yetişmişliğim vardı. Hastalık derecesinde kibirli bir şekilde düşmanca güçlere karşı koyma eğilimim vardı. Fakat Zaza'ya olan hayranlığım buna engel oldu. O olmasaydı belki daha 20 yaşındayken dostluğa ve sevgiye duyarlılığı, yani bu duyguları uyandırabilen tek uygun tavrı benimsemek yerine, sürekli kuşku duyan ve hayatı kendisine zehir eden biri olurdum herhalde..."
Simone Zaza'yı kazanmaya çalışır. İki kız arasındaki dostluk, "ruhsal alışverişin ve her gün birbirini anlamanın zevki"ni tattırır. Ve bu da Simone'un evdeki cici kız rolünü kaybettiği zamanın tam ortasına denk düşer. Fransızların bu yıllar için dediği gibi, çocukluktan gençliğe geçilen "nankör dönem"e girmiştir.
Simone'un sivilceleri vardır. Vücudu değişime uğramaktadır. Bir aile toplantısı nedeniyle vücudu bandajlanır, çünkü aslında çocuksuluktan öteye gitmeyen göğüsleri yeni elbisesi altından gerekmeyecek şekilde belli olmaktadır. Babası en büyük kızının salak gibi, sıkılgan bir şekilde ortaya çıkmasından dolayı düş kırıklığına uğrar. "Kadınlarda güzellik ve zarafet arardı babam," der Simone. Fakat kendisi o yıllarda, küçük bir kız ile bir kadın arasında kalmış, son derece mutsuz bir yaratıktır sadece.
Bu zaman içinde tek tesellisi Zaza ile olan arkadaşlığıdır. Evde anne ve babasıyla ilişkisi gittikçe zorlaşmaktadır. "Bu böyle yapılır" ve "bu yapılmaz", Simone'un annesinin ağzından düşmeyen iki cümledir. Ayrıca annesi onun tüm mektuplarını da okur. Öteden beri Simone'un okudukları sürekli denetlenir ve genç kızın herhangi bir yere yalnız gitmesi söz konusu bile olamaz. Simone henüz karşı çıkmasa da, düşmanca hisler beslemeye başlamıştır.
Baba evindeki zincirlerini kıran ilk ve en önemli değişimi on dört yaşındayken yaşar: İnancını yitirir. Katolik kilisenin kurallarına yıllarca nasıl uyduysa, şimdi aynı şekilde şartsız olarak bu inancı reddetmektedir. Ve bunda ısrar eder, "İnançsızlığımızdan hiçbir zaman kuşku duymadım," diye vurgular durmadan. Zaza ile gelecek üzerine uzun sohbetler yapar. Zaza daha sonra çocuk sahibi olacağına inanmaktadır. Simone şaşırmıştır!
"Çocuk sahibi olmak, onların da çocuk sahibi olması; sonsuza kadar hep aynı nakaratı tekrarlamak demek..." Fakat Simone sürünün dışında kalmak ister. "Ben ünlü bir yazar olmak istiyorum," diye yazar on beş yaşındayken bir sınıf arkadaşının hatıra defterine. Yazmak onun için "ölümsüz olmak" demektir. "Beni seven bir Tanrı yoktu artık. Fakat ben milyonların kalbinde bir alev gibi yanmaya devam edecektim."
Genç Simone'un özelliği, tüm düşüncelerinin sadece kendine özgü sorunları etrafında dönmesidir. Ergenlik çağında seçme ve seçilme hakkı elde etmek için mücadele eden kadınları duyar. Fakat bu onu ilgilendirmez. Kadınların sorunları onu kesinlikle ilgilendirmemektedir. Kendisini ayrıcalıklı olarak görür. Alışılmış kadınlardan başka olduğu için, kendisini ezdirmeyecektir.
Bu görüşü daha uzun yıllar etkinliğini korur. Babası mesleki planlarına destek verir. Sık sık kızlarına şöyle der: "Sizler belli ki evlenmeyeceksiniz. Çeyiziniz de yok. Bu da çalışacaksınız demektir." Simone ancak saygın bir işte çalışmaya kendisini adayabilecektir.
1925'te liseyi bitirdikten sonra Neuilly'de Sainte-Marie Enstitüsü'nde filoloji, Katolik Enstitüsü'nde matematik, sonra da Sorbonne'da felsefe öğrenimi görür. Hâlâ evde oturmaktadır ve parasal olarak ailesine bağımlıdır. Annesi hâlâ ne giymesi gerektiğine karar verir ve öğrenimini bitirmesinden bir yıl öncesine kadar bir erkek eşliğinde dışarıya çıkmasına izin verilmez. Hele yalnız başına kat'iyen. Yaşamının akışı kontrol altındadır. Kendisini kafeste hissetmektedir. Yirmi yaşındayken günlüğüne ümitsiz bir durumda şunları yazar:
"Böyle devam edemez! Ne istiyorum ben? Ne yapabilirim? Hiçbir şey ve yine hiçbir şey. Kitabım? Kendini beğenmişlik sadece. Felsefe? Yeterince okudum. Aşk? Bunun için çok yorgunum. Ve üstelik daha yirmi yaşındayım ve yaşamak istiyorum!" Bir Genç Kızın Anıları'nda "burjuva" olarak yetiştirildiği dünya görüşünden kopuncaya kadar sürdürmek zorunda kaldığı zorlu savaşı anlatır.
1929, onun için önemli bir yıl olur. 21 yaşında felsefe diplomasını alır ve elli yılı aşkın bir süre hayat arkadaşı ve meslektaşı olacak Jean-Paul Sartre ile tanışır. Ve Zaza'yı kaybeder. En iyi arkadaşı ölmüştür. Hangi hastalıktan öldüğü tam olarak açıklanmaz. Simone, Zaza'nın her şeye egemen baba evine karşı verdiği kahredici -kendisinin de uzun yıllar çektiği- savaşımdan dolayı tükenip yaşamını yitirdiğinden emindir.
Simone de Beauvoir'ın Jean-Paul Sartre ile ilişkisinde birçok şey Zaza ile arasındaki ilişkiyi anımsatır. Kendisi gibi felsefe öğrenimi gören Sartre'ı, bitirme sınavlarına hazırlık döneminde tanır. Kısa bir zaman sonra şunu anlar: "Sartre on beş yıl önce arzuladığım ve kendime vaat ettiğim insandı. Büyülendiğim her şeyin bir nevi tecellisi olan insanın ikiziydi. Onunla her şeyimi paylaşabilirdim." Sömestr tatilinde Sartre onu taşrada ziyaret eder.
Simone bu konuda, "Ağustos başında ondan ayrıldığımda, hayatımdan bir daha çıkmayacağını biliyordum," der. İkisi de üniversitede kendilerine felsefe dersi verme yetkisini tanıyan "agregation" denen bir tür sınavı birlikte geçerler. Tanışmalarının başında burjuva aile hayatından vazgeçip ayrı oturmaya karar verirler. Çocuk yaparak birbirlerine bağımlı olmak istemezler. Kurdukları ve 1980 Nisan'ında Sartre'ın ölümüne kadar süren ilişkileri efsaneleşmiştir.
Entelektüel alanda da, onlar kadar birbirini tamamlayan bir çift yoktur. Yazdıklarını birbirlerine değerlendirtmeden yayınlamamışlardır. Her gün saatlerce konuşmalarına rağmen, elli yıl boyunca sürdürdükleri yaşamdan sonra bile birbirlerinin fikirlerini almaya ihtiyaç duymuşlardır.
"Onun, hayatımda hiç kimsenin giremeyeceği bir yeri var," demiştir Sartre, Simone hakkındaki bir röportajda. "Birbirimizle tamamen aynıyız. Başka türlü beraber olamazdık. Öyle bir kadın buldum ki, benim gibi bir erkeğe benziyor. Bana göre kadının gerçek yeri budur." Simone de Beauvoir da, onun için şöyle der: "Benim ona yardım ettiğim gibi Sartre da bana yardım etti. Fakat ben sadece onun sayesinde yaşamadım."
Buna rağmen Beauvoir bugüne kadar hep "Sartre'ın hayat arkadaşı" olarak nitelenmiştir. Sartre'ı, Beauvoir'ın hayat arkadaşı olarak adlandırmak kimsenin aklına gelmemiştir.
Simone de Beauvoir 1943 yılında ilk romanı Konuk Kız'ı yayınladığında öğretmenliğe son verir. Daha sonra serbest yazar olarak yaşar.
1946'da, yaklaşık yirmi yıl sonra yeni feminizmin ayak basabileceği zemini oluşturan bir çalışmaya başlar. İkinci Cinsiyet (Le Deludeme Sexe) adını verdiği ve "bunun üzerinde çalışırken çevremdeki her şey değişikliğe uğruyordu," dediği bir kitap yazar. Kırk yaşına merdiven dayadığı bu zamana kadar toplumumuzda bir kadın olarak, kendi durumu hakkında hiç düşünmemiştir. Mesleği gereği saygınlar arasında yer alır. Kendisini erkekler tarafından benimsenmiş hisseder. Ve kendisini istisna bir kadın olarak kabul eder. "Buna rağmen bir erkek gibi yetiştirilmediniz," der Sartre ona; "bunu tam olarak araştırmak gerek."
Simone de Beauvoir her şeyi dikkatle araştırır ve bir keşifte bulunur: "Dünya bir erkekler dünyası. Gençliğim efsanelerle, erkekler tarafından yaratılmış efsanelerle beslenmiş. Ve ben sanki bir erkekmişim gibi, buna hiçbir şekilde karşı çıkmamışım."
İlgisi öylesine büyüktür ki, kadın cinsiyle ilgili efsaneleri daha yakından incelemeye karar verir. 1946 Ekim'inden 1949 Haziran'ına kadar bu kitap üzerinde çalışır, "İnsanın kırk yaşında birdenbire daha önce görmediği ve gözüne çarpmadığı bir dünya görüşünü keşfetmesi tuhaf ve heyecan verici. Kitabımın açıklığa kavuşturduğu yanlış anlamalardan biri, benim kadınla erkek arasındaki her türlü farkı inkâr ettiğime inanılmasıdır. Tam aksine. Yazarken cinsiyetleri neyin ayırdığını anladım. Bu farklılığın doğal koşullardan değil, kültürel koşullardan kaynaklandığını savunuyorum."
Simone de Beauvoir'ın çalışmaları sırasında gördüğü gerçek bir cümleyle açıklanabilir: "Kadın olarak dünyaya gelinmez, kadın olunur." Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet"} kesinlikle bir iddialı yapıt olarak yayınlamamıştır. Bu çalışma aslında tamamen entelektüel ve kuramsal bir çalışmadır. Kitabın yayınlanmasından sonraki sert tepkiler ve bayağı suçlamalar onu daha da fazla şaşırtır. Tatminsiz, frijit, erkek düşmanı, sevici olduğu, yüz defa kürtaj yaptırdığı, hatta sakladığı bir çocuğu olduğu gibi suçlamalara maruz kalır. İlerici olarak bilinen bir üniversite profesörü kitabı okurken fırlatıp atar.
Zihinleri karıştıran gerçek, Simone'un konularına soğukkanlı, tarafsız ve rahatça yaklaşmasıdır. "Yaralı bir ruhun kızgınlığını, feryadını daha duygusal bir yaklaşımla algılayabilirlerdi. Fakat benim tarafsızlığımı bağışlamıyorlar, aksine tarafsızlığımı anlamıyormuş gibi davranıyorlar."
Simone de Beauvoir kitabını bir ümitle bitirir; "erkeğin görevi mevcut dünyadaki özgürlük imparatorluğunun başarıya ulaşması için yardımcı olmaktır. Bu en yüce zaferin kazanılabilmesi için, diğer şeylerin yanı sıra, kadın ve erkeğin doğal farklılıklarına art niyet olmaksızın kardeşçe bakarak yaklaşmaları zorunludur."
Bunları 1949'da yazmıştır.
Kadınlığımın Hikâyesi kitabının son cildinde, 1972'de vaktiyle "kadınların yakında zafere ulaşacaklarına inanmakta" aceleci davrandığını söyler.
İkinci Cinsiyet kitabı 1968-69 yıllarında Kadınların Kurtuluşu (Women's Liberation) hareketi ortaya çıktığında yeni Amerikan feminizminin kuramsal altyapısını oluşturur. Bu kitapta şimdi bilinen her konuya ilişkin tasarımlar vardır. Bunlar 1968 Mayıs'ında mevcut düzene karşı öğrenci ayaklanması başladıktan sonra kadınların özgürlük hareketlerinde birleşen Fransız feministleri tarafından da kabul edilir.
Simone de Beauvoir ilk kez 1970 yılında bir "feminist" olduğunu açıklar. Uzun bir süre, özerk bir kadın hareketine karşı çıkmıştır. Sosyalist bir devrime ve bunun sonucunda da kadın sorunlarının kendiliğinden çözüleceğine inanmaktaydı. Anılarının son cildinde belirttiğine göre, bunun için feminizme sığınmaktan kaçınmıştır.
"Gerçekte, 1950'den beri hiçbir şey elde edemedik," der. Sorunlarımızı çözmek için sosyalist devrim yeterli olmayacak." Kendisi için bundan çıkardığı sonuç şudur: "Bugün feminizmden, kadınların özel talepleri için (sınıfsal çatışmaya paralel) savaşılmasını anlıyorum ve kendimi de feminist olarak niteliyorum."
1971'de Paris'te kürtaj yasağına karşı ilk büyük gösteri için sokağa inen kadınlar arasında yer alır. O zamandan itibaren Fransız kadın hareketlerine aktif olarak katılır.
1976'da (Alman feminist) Alice Schwarzer ile yaptığı bir röportajda feministlerden çok şey öğrendiğini söyler. "Benim birçok görüşümü radikalleştirdiler. Ben, erkeklerin dünyasında yaşamaya alışmıştım. Oldukları gibi: Yani baskıcı. Ben, şahsen bu baskıyı henüz fazla çekmedim sanıyorum. Çoğu kadın için tipik köle işi olan işleri tanımam, asla anne, asla ev kadını olmadım. Mesleğimde de saygınlar arasındaydım. Çünkü benim zamanımda felsefe öğretmenliği yapan kadın azdı. O zaman erkekler tarafından da benimseniyordu insan. Ben istisna bir kadındım ve bunu kabullendim. Bugün feministler (erkekler için) bahane oluşturacak bir kadın olmak istemiyorlar. Haklılar da! Savaşmak lazım! Bana her şeyden önce öğrettikleri, uyanık olmak. Hiçbir şeyi kaçırmamak! En basit şeyleri, o alıştığımız günlük seksi bile. Bu daha kullandığımız dille başlıyor."
Simone de Beauvoir bu yüzyılın başında doğmuş, roman ve otobiyografi şeklinde, bu yüzyılda kadın olarak yaşamanın ne demek olduğunu anlatmıştır.
Son yapıtlarından biri olan Yaşlılık'ta bugünün genç huzursuz insanlarını, yaşlı ve aynı derecede huzursuz insanlara bağlayan köprüyü kurmuştur. "Toplum bireylerle sadece kendisine faydalı olduğu ölçüde ilgileniyor. Gençler bunu biliyor. Onların bu sosyal yaşama atıldıkları andaki korkusu, yaşlıların toplumdan dışlandıkları andaki korkusuyla aynıdır. İki dönem arasında sorunlar, günlük rutinlerle örtbas ediliyor. İkisinin arasında bir makine çalışıyor ve insanları öğütüyor; insanlar da bundan kurtulabileceklerini hayal bile edemedikleri için kendilerini öğüttürüyorlar. Yaşlı insanların yaşam koşullarının ne anlama geldiği kavranacak olursa, daha cömert bir emeklilik politikası, emekli maaşlarının yükseltilmesi, sağlıklı huzurevleri ve boş zamanı değerlendirme olanaklarıyla yetinilmez. Söz konusu olan tüm sistemdir ve talebimiz ancak radikal olabilir: Hayatı değiştirmek."
Ticaret Agorası « Efes (Ephesos)
Ephesos Kenti’nin Ticaret Agora’sı Hellenistik Dönem’de kurulmuştur. Agoranın İon düzenindeki batı kapısından ele geçen mimari parçalar, Hellenistik Dönem stil özelliği göstermektedirler. Bununla birlikte 110x110 m. ölçüsündeki dört kenarı stoalar ile çevrili agoranın, Augustus ve Neron zamanında yapılan eklerle genişletildiği, ayrıca Karakalla Dönemi’nde de büyük ölçülerde restore edildiği anlaşılmaktadır. Agoranın doğusunu oluşturan Dor düzenindeki iki katlı çift katlı stoa, Neron’un (M.S. 54-68) imparatorluğu zamanında inşa edilmiştir. Pazar yerinin güney doğu kapısı ise M.Ö. 4. ya da 3. yılında yapılmıştır. Yanyana üç kemerli geçit biçimindeki kapının attikasında Latince ve Grekçe yazıt bulunmaktadır. Yazıtlarda Agrippa’nın özgür kıldığı iki kölesi, Mazaeus Mithridates tarafından yapılankapının, Augustus, karısı Livia, o tarihte ölmüş damadı Agrippa ve kızı Julia adına sunulduğu yazılıdır. 2,52 m. yüksekliğindeki attikanın üzerine yazıtlar altın yaldızlı bronz harfler ile yazılmıştı.
Agoranın ortasında bir horologion yani, bir su ve güneş saati ve bunun çevresinde de yüzlerce heykel bulunmakta idi. Bugün bu heykellerin yalnız kaideleri ele geçmiştir.
Agoranın batısında yapılan sondaj mahiyetindeki kazılar çok önemli bilgiler vermektedir. Bu kazı sonucunda burada yaklaşık olarak -0,20 m. kodunda oval planlı bir ev ile karşılaşılmıştır. Bu yapı Geometrik Dönem’e (M.Ö. 8. yüzyıl) tarihlenmektedir. Bu tabaka eski Smyrna olarak adlandırılmaktadır. Bunun üzerindeki katman Erken Arkaik Dönem (M.Ö. 6. yüzyıl) yapılarından oluşmakta ve Geç Arkaik Dönem ile sonuçlanmaktadır. Bunun üzerinde ise Geç klasik ve Hellenistik Dönem yapı katları yer almaktadır. Bu veriler agoranın bulunduğu alanın Geometrik Dönem’den Roma Dönemi’ne kadar kesintisiz yerleşime uğradığını göstermektedir.
Kral Arthur ve Kutsal Kâse « Tarihi Gizemler
Zaman: 400-600 yılları
Mekân: Britanya
Eğer tam olarak ne olduğunu görebilsek kendimizi, Odisseia ya da Eski Ahit kadar iyi bir temele dayanan, esin kaynağından ve insanlığın mirasından kopması imkânsız bir konuyla karşı karşıya bulurduk. Bunların hepsi gerçektir, gerçek olmalıdır ve ayrıca gerçek olması daha çok ve daha iyidir. WINSTON CHURCHILL, 1956
Kral arthur efsaneleri "gerçek" midir? Ve bunlar tarihi gerçekleri yansıtmakta mıdır? Çağdaş Arthur meraklılarının çoğu, Churchill'in bu saptırıcı özdeyişi karşısında pek rahat değillerdir. Bu insanlar elimizdeki tarihi ve arkeolojik kanıtlarla Arthur'un varlığını kanıtlamamız "gerektiğine" inanmaktadırlar. Ancak bu, sorunu daraltmak olur. Arthur esrarının "gerçeği" yalnızca tarih ve arkeolojide değil, aynı zamanda mitolojide, folklorda, edebi eleştiride ve diğer disiplinlerdedir. Camelot'yu araştırırken bir değil pek çok Arthur ile karşılaşmaya hazır olmalıdır.
Tarihi bir Arthur bir olasılık ise de, sağlam kanıt eksikliği vardır. Arthur'un eylemlerinin ilk yazılı kayıtları -Annales Cambriae (Galler Tarihi Olayları) ve ünlü Historia Brittonum (Britanyalılar'ın Tarihi)- 8. ve 9. yüzyıllarda Arthur'un ölümü için verilen tarihten (Annales Cambriae'de 537) 300 yıl sonra yazılmıştır.
Arthur'dan söz edilen Gal şiiri Y Gododdin daha eski olabilir (şiir sözlü olarak 600 yıllarında söylenmeye başlamıştır) ancak yazılı olarak 13. yüzyılda görülür. Arthur'un varlığı konusunda bir ilk kaynak yoktur. Altıncı yüzyıl başlarında yazan Britanyalı Gildas, Arthur'dan söz etmez, iki yüzyıl sonra Gildas ve diğer birincil kaynaklara dayanarak ünlü tarihini yazan Bede de, Arthur'dan söz etmemektedir. Çağından kalma belge olmayınca tarihçiler de Arthur'un varlığını güçlü bir biçimde savunamamışlardır.
(Solda) Glastonbury Tor bir zamanlar bataklıkla çevriliydi ve Ortaçağ'da Avalon Adası olarak bilinirdi. (Sağda) Cornwall'da "Tintagef Adası" olarak bilinen kayalık burnun havadan görünüşü.
ARTHUR VE ARKEOLOJİ
Glaston manastırında keşişler 1191'de eski mezarlıklarını kazınca ilginç bir mezarla karşılaştılar, îçi oyuk bir kütük tabutta iriyarı bir erkekle sarı saçları hâlâ duran bir kadının kemikleri vardı. Mezarın yanındaki devrilmiş bir kurşun haçın üzerinde Latince bir yazı okunuyordu: Hic iacet sepultus incli-tus ıex Arturius in insula Avalonia (Burada Avalon Adası'nda ünlü Kral Arthur yatıyor).
Bu kazı konusu tartışmalı olmasaydı, Arthur ve Avalon konularının fazla bir esrarı olmayacaktı. Ancak Glastonbury keşişleri ne aradıklarını biliyorlardı -bir ozan, hamileri Kral II. Henry'yi sözde "uyarmıştı"- ve Arthur'un kemiklerinin bulunması, manastırı yeniden inşa edecek geliri sağlayacak hacıların akmasını sağlayacaktı.
Arthur'u Avrupa'da meşhur eden kitap -Monmouth'lu Geoffrey'in History of the Kings of Britain'i (1136'da yazılmıştı)- o sırada çağdaş bilimadamları tarafından eleştirilmekteydi. Ayrıca günümüz bilimadamları da haçtaki (ki kemiklerle birlikte o da kayıptır) harflerin Arthur'un sözde yaşadığı çağdan çok sonrasına ait olduğunu ve keşişlerin sahtekârlık yaptığına kanaat getirmişlerdir.
Sahtekâr olsun ya da olmasınlar, Glastonbury keşişleri Arthur'un var olup olmadığı konusunda maddi delil arayan ilk kişilerdi. Camelot araştırması ilk eski çağ araştırmacılarını büyülemiş, bunlar Güney Cadbury gibi yerlerle Arthur'u ilişkilendirmişlerdi. Ancak 20. yüzyılda modern arkeolojinin gelişmesiyle "Arthur Çağı" hakkında (5 ve 7. yüzyıllar) yeni ve ikna edici kanıtlar ortaya çıkmaya başladı.
İlk keşif Cornwall'da Tintagel'de, Geoffrey'in History'sinde Arthur'un doğum yeri olarak gösterilen bölgede yapıldı. Ralegh Radford'un kazıları daha sonraki Norman şatosunun altında taştan yapılma birkaç küçük bina ile binlerce çömlek parçasını ortaya çıkardı. Yapılarda dikkati çekecek bir şey yoksa da, çanak çömlek parçaları 5. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar Doğu Akdeniz'den ve Kuzey Afrika'dan getirtilen zarif sofra takımlarıyla amforalara (şarap ve yağ kapları olmalıydı) aitti.
Radford, Tintagel'i, Britanya'nın Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti olması sona erdikten yüzyıl sonra, keşişleri Akdeniz dünyasıyla ticaret yapan bir Kelt manastırı olarak yorumladı. Daha yakın zamanlarda bilimadamları Tintagel'i vergi alan ve çevresindekilere armağanlar dağıtan güçlü bir reisin üssü olarak görmektedirler. Bu reis Arthur muydu?
Tintagel'de yapılan son kazılarda daha pek çok küçük bina çıkmış ve bir kanalizasyon hendeğini örten arduvaz levha üzerindeki Latince ARTOGNOV kelimesine rastlanılmıştır. Bunun Galli karşılığı Arthnou demektir. Bu, Arthur'un varlığına işaret etmezse de, altıncı yüzyılda Tintagel'de Latince okuryazarlığının ve düzenli bir mühendisliğin varolduğunun kanıtıdır.
Dikkatleri çeken diğer bir kazı da Leslie Alcock'un 1960lı yılların sonunda Güney Cadbury'deki çalışmasıdır. Yüzyıllardır "Camelot" olarak bilinen bir yerde Alcock, bir tepeye inşa edilmiş Demir Devri'nden kalma bir kale kazısında burasının Neolitik Dönem'den Geç Sakson dönemine kadar iskân edilmiş olduğunu saptamıştır.
"Arthur" döneminde (5. ve 6. yüzyıllar) kale tahkim edilmiş, çevredeki düzlükte yeni binalar ve bu arada büyük bir "şölen" salonu yapılmıştır. Burada Tintagel'de bulunanların eşi çanak çömlek parçalarının bulunması Güney Cadbury'nin de 5. ve 6. yüzyıllarda lüks mallar ticaretinde faal olduğunu göstermiştir. Ayrıca, yeni surları inşa etmek ve korumak için gerekecek insangücü önemli bir yerel kralın varlığına da işaret etmektedir.
(Solda) Winchester Yuvarlak Masası: 13. ya da 14. yüzyılda yapılmış olan bu büyük meşe ağacından masa, VIII. Henry'nin hükümdarlığı zamanında yapılmıştır (Arthur burada, bir Tudor Kralı'na benzemektedir). (Sağda) Tintagel'de C bölgesinde kazı yapan Glasgow Üniversitesi ekibi.
KUTSAL KÂSE
Myrddin (Merlin) ve Tristan ile Isolde efsaneleri gibi Kutsal Kâse de Arthur efsanelerine daha sonraları eklenen bağımsız bir efsane olabilir. Kâse, 1190 yıllarında Chretien de Troyes tarafından yazılan Fransız şiiri Perceval'de. ilk ortaya çıktığında sakat Balıkçı Kral'ın şatosunda, içinde ayin ekmekleri sunulan süslü bir tabaktır (Eski Fransızca'da graal). Şiir yarım kaldığı için daha sonraki yazarlara kâseyi çok çeşitli biçimlerde sunma özgürlüğü tanınmıştır. Bunlardan bazıları Hıristiyanlık öncesi, Kelt'lerin tılsımlı kazanlar masallarını yansıtır.
Ancak bu masalların en popüleri, kâseyi Son Yemek'in kupasıyla, san graal ya da "kutsal kâse"yle ilişkilendirendir. Ortaçağ söylencelerine göre bu kutsal emanet, Arimethalı Yusuf'un eline geçmiş, onun ailesi de bunu Glastonbury'de adanın ilk Hıristiyan cemaatinin kurulması sırasında Britanya'ya getirmiştir.
Hiç kuşkusuz Glastonbury keşişleri bu efsanenin oluşmasında üzerlerine düşen rolü oynamışlardır. Yine de arkeologlar Glastonbury'de bu ilk Hıristiyan cemaati söylencesinin doğru olup olmadığını merak etmişlerdir. Ralegh Radford 1950'li yılların sonunda manastırın bazı bölümlerinde kazılar yapmıştır. Sakson binalarının altında çok eski zamanlardan kalma bazı yapılar bulmuş ve bunları kurucuların kilisesi olarak tanımlamıştır.
Ayrıca, eski mezarlıklarda Glastonbury keşişlerinin gerçekten dedikleri yerlerde kazılar yapıp eski zamanlardan kalma mezarlar bulduklarını saptamıştır. On yıl sonra Philip Rahtz, yakınlardaki Glastonbury Tor'da yaptığı kazılarda ahşap bina kalıntıları, maden işçiliği molozları ve bu iskânı Arthur dönemine kadar geri götürmesini sağlayan çömlek parçaları bulmuştur.
(Solda) Tintagel'de 1998'de yapılan kazılarda Artognov adının yazılı olduğu taş levha. (Sağda) 8. yüzyıl yapımı olan süslü Ardagh Kupası pek çok çağdaş yazarın Kutsal Kâse imajıdır.
BİR ZAMANLARIN VE GELECEĞİN KRALI
Bu arkeolojik faaliyetlere rağmen tarihi bir Arthur'la özdeşleştirilecek herhangi bir şey bulunmuş değildir. Bu arada, İngiltere ve Amerika'da bir Arthur kitapları sanayii başını alıp yürümüştür. Bu detektif hikâyelerini andıran eserlerde çeşitli Arthur adayları vardır: 2. yüzyıl Romalı generali Lucius Artorius Castus, Bröton savaşbeyi Riothamus, Gwynedd adında pek bilinmeyen bir Galler kralı ve İskoç kralı Âedân mac Gabrâin'in oğlu Artuir.
Bu arada yerel turizm şirketleri, Arthur'un Cornwallı mı, Galli mi, yoksa İskoç mu ilan edileceğini merakla beklemektedirler!
Arthur'un bir parçasını elde etme çabası yeni bir şey değildir. Ünlü İngiliz kralı Aslan Yürekli Richard, bizzat katıldığı Haçlı Seferi sırasında bir yoldaşına, Excalibur olduğu söylenen bir kılıç vermiştir, VIII. Henry, imparator V. Şarl'a Winchester Sarayı'nda asılı olan "gerçek" Yuvarlak Masa" tablosunu (ancak tabloda Henry'nin kendisinin tıpatıp benzeri vardır) göstermiştir.
Hem İngiliz hem de Galli prensler, kendi siyasal hedeflerini desteklemek için Merlin'in Arthur hakkındaki kehanetlerini kullanmışlardır ve Spenser ve Alfred Tennyson gibi çok sonraki şairler hüküm sürmekte olan kralların zaferlerini büyütmek için Arthur hakkında yeni hikâyeler yazmışlardır. Ortaçağ efsanelerinin çoğunda Arthur'un sonu bir gizlilik perdesiyle örtülü olduğu için, kendisi, her kuşakta yeniden ortaya atılıp tartışılacak, kusursuz bir "geçmişin ve geleceğin" kralıdır.
oyunlar