Tarih

Malcolm X Suikastı « Suikastler Tarihi

"Biz Tanrı'nın kullarıyız ama aynı zamanda da onun örneğiyiz!.."

Topluluk hep bir ağızdan bağırır:

"Ne demek istediğinizi açıklayın Hoca Efendi!.."

"Demek istiyorum ki. Tanrı da bizim gibi siyahtır!.."

"Tanrı büyüktür!.."

"Tanrı Dünya’yı yaratırken kendisi de orada bulunuyordu."

"Doğru!.. Doğru!.."

"Öyleyse biz de Dünya yaratılalı beri yeryüzünde bulunuyoruz."

Topluluk sevinç ve coşkunluk içinde bağırarak ayağa kalkar:

"Doğru... Haklısın!.. Elbette!.."

"Mavi gözlü beyaz adam, üstün olduğunu ileri sürüyor. Ona atalarının bizler olduğunu anlatmanın zamanı geldi de geçti bile!.."

"Daha açık konuşun Hoca Efendi, bize her şeyi açıklayın."

Konuşmacı, Harlem'in bir sokağında toplanmış üç binden fazla dinleyiciye şöyle sesleniyordu:

"Eğer söylediklerimi can kulağıyla dinlerseniz; siyahların beyazlardan niçin daha üstün olduğunu anlayacaksınız."

"Dinliyoruz, anlatın."

"Siyah temel renktir. Başka herhangi bir rengi, öteki renkleri birbirine karıştırarak elde edebilirsiniz ama, siyahı bu yoldan elde edemezsiniz. Siyah ancak siyahtan meydana gelir. Siyah da temel ve en güçlü renk olduğuna göre, en iyi renk demektir, öyle değil mi?"

"Evet, öyle..."

"Bu durumda iyilik de, Tanrı da siyahtır!.. Bir insan ne kadar siyahsa, o kadar iyidir. Bir insan ne kadar beyazsa o kadar siyahlıktan uzaktır. Yani, iyi olmaktan o kadar uzaktır!.. Haklı mı yoksa haksız miyim?"

"Haklısınız!.."

"Sözün kısası; beyaz adam ahlâk bakımından bütünüyle kokuşmuş bir yaratıktır. Bir yılan, bir şeytan; yeryüzünden yok olması, silinip süpürülmesi gereken bir insandır!.."

Dinleyiciler büyük bir coşkunluk içinde kendilerinden geçmiş, konuşmacıyı çılgınca alkışlıyorlardı.

Bu konuşmacı, Amerika'daki zenci Müslümanların büyük önderlerinden Malcolm X'di...

Bir zenci papazın oğlu olarak Nebraska eyaletinin Omaba şehrinde dünyaya gelen Malcolm X, Müslümanlığı kabul ettikten sonra Malik Şahbaz adını almıştır. Çocukluğu açlık ve üzüntü içinde geçmişti. O doğduktan kısa bir süre sonra ailesi Michigan'ın Lansing şehrine göç etmişti. Altı yaşındayken ırkçı Amerikalıların kurduğu Ku Klux Klan'cılar tarafından evleri yakılmıştı. Malcolm X, yıllar sonra yangın olayını şöyle anlatmıştır:

"İtfaiye geldi, fakat yanan evimizi kurtarmak için hiç bir yardımda bulunmadı. Yangına bir damla su sıkmadı. Baba evimizi yakan ateş, hâlâ aynı şiddetle yüreğimi yakmaktadır."

Malcolm'un babası, çoluk çocuğunu geçindirmek için ufak bir dükkân açmıştı. Çok geçmeden cesedi, kafatası tanınmayacak ölçüde ezilmiş durumda, bir tramvayın altında bulundu. Bu iki olay, küçük Malcolm'un hayatında derin izler bırakmış, büyüdüğünde Müslümanlığı kabul etmesinde ve beyazlara karşı savaş açmasında önemli rol oynamıştır.

Babalarının ölümünden sonra aile, açlık ve sefalet yüzünden dağıldı. Malcolm ve erkek kardeşleri geceleri sokağa çıkarak bulabildikleri öteberiyi çalmakla karınlarını doyurmaya başladılar. Bazen yakalanıyor ve beyazlardan dayak yiyorlardı. Sonunda Malcolm bir ıslahevine verildi. Hayatında ilk olarak burada sevgi ve anlayış gördü, ıslahevinin beyaz bir Amerikalı olan müdiresi onu öbür çocuklara karşı koruyordu. Burada bulunan beyaz çocuklar da, zenciler konusunda tıpkı büyükleri gibi düşünüyorlardı. Bu yüzden de küçük Malcolm, her gün saldırıya uğruyor ve ancak müdirenin yardımıyla onlardan kurtulabiliyordu.

Daha sonra Malcolm X, müdire tarafından, ıslahevinin yanındaki ortaokula yazdırıldı. Kısa süre içinde zekâ ve çalışkanlığıyla dikkati çeken Malcolm, sınıfının birincisi oldu.

Fakat, bu durum öbür çocukların, hatta öğretmeninin düşmanlığını kazanmasından başka bir işe yaramadı. Son sınıftayken kendisine ne olmak istediğini sorduklarında, "hukukçu olacağım," diyordu. Ama, konuştuğu herkes ona, avukatlığın bir zenci için uygun olmadığını, kendisine demircilik, marangozluk gibi bir meslek seçmesini öğütlüyorlardı.

Malcolm, istediği mesleği elde edemeyeceğini anlayınca, öğrenimini yarıda bırakarak New York'a gitti. Burada karanlık işler çeviren adamlarla tanışarak, onlar arasında da işe yarar, becerikli ve güvenilir bir kimse olduğunu gösterdi. Çok dürüst ve sadık olduğundan, yaptığı her işte hile yoluna sapmaz, elde ettiği bütün parayı son kuruşuna kadar teslim ederdi.

On sekiz yaşına girdiğinde, "Koca Kızıl" lakabıyla kendine hatırı sayılır bir ün sağlamıştı. Artık o, emrinde beş-altı adam çalıştıran bir çete reisiydi. Afyon ve eroin gibi malları alıp satıyor, ahlâk düşkünü beyazları zencilerin barlarına, gizli fuhuş yuvalarına götürüyordu. Malcolm X, hayatının bu kirli döneminin özelliklerinden söz ederken şöyle diyordu:

"En iyi müşterilerim papazlar, güvenlik mensupları, toplumsal yardım işlerinde çalışanlar ve başkalarının hayatlarını yönetmekte büyük rolleri olan önemli kişilerdi."

Şimdi geliri ayda birkaç bin doları geçmekteydi. Polise bol bol rüşvet vermesine rağmen, sonunda yakalanıp hapse atılmaktan kurtulamadı. Ancak bu hapis hayatı onun yaşantısında köklü bir değişiklik yaratacaktı. 1947 yılında, cezasını çekerken tanıştığı bir Müslüman tutuklunun etkisiyle İslâmiyet’i kabul etti. O günden sonra da yaşadığı kötü hayatı bırakarak, kendisini Müslüman zencilerin davasına adadı.

Malcolm X ya da Müslüman olduktan sonraki adıyla Malik Şahbaz, 1946-52 yılları arasında hayatını hapishanelerde geçirdi. 1962 yılına kadar da, Amerika'da zenci Müslümanların önderi olan Elijah Muhammet'in en yakın adamı ve eylemin en etkili konuşmacısıydı. Fakat 1962'den sonra İslâmiyeti iyice öğrenmiş, Elijah Muhammet'in peygamberlik iddiasına ve ırkçılığına karşı çıkmıştı.

1964 yılında hacca gitti. Orada dünyanın her yanından gelen Müslümanlarla görüşüp tanışarak, bütün beyazların Amerika'dakiler gibi olmadığını öğrendi. Tunus, Cezayir gibi birçok Müslüman ülkelerini dolaştı. Amerika'ya döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyeti ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz. Muhammet ve Hz. İbrahim'in yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim."

Bu davranışı, beyaz ve zenci Hıristiyanların yanında Elijah Muhammet'in de düşmanlığını kazanmasına yol açtı. Hac dönüşünden kısa bir süre sonra 1965 yılında New York'ta bir salonda dini konuşmalarından birini yaparken, kendisine sekiz adım uzaklıktan ateş edilerek öldürüldü.

Malcolm X'i, Elijah Muhammet'in öldürttüğü ileri sürülüyordu, ikisi arasında 1964 Martından beri süregelen çatışmaları bilenler, bu suikastın Elijah Muhammet taraftarlarınca düzenlendiği kanısındaydılar. Amerika zenci Müslüman hareketinin "Peygamberi" bu söylentileri yalanlamak için yaptığı basın toplantısında:

"O çok konuşuyordu, cezasını buldu!." demiştir. Bu söz bile, Elijah Muhammet'in suikast olayındaki payını göstermeye yeter bir kanıttır.

Lyndon B. Johnson « İlginç Yaşam Öyküleri

Her taraf toz toprak içindeydi. Toz yola sanki kar fırtınasının ilk halleri gibi dağılmıştı. Biraz kum biraz da topraktan oluşan toz rüzgarlarla havalanmıştı. Bugün rüzgar yoktu. Sadece eski arabanın egzozundan çıkan duman vardı. Sürücü yolun nereye gittiğini kestirmeye çalışıyordu. Araba ne kadar yavaş hareket ediyor olsa da kaçışan bir sığır sürüsü kadar toz kaldırıyordu.

Genç sürücü ön camdan silmek için silecekleri çalıştırsa da toza ve pisliğe aldırmıyordu. Arabanın içine girmiş toz toprağa da, orta halli giysilerine yapışmış pisliğine de aldırmıyordu. Daha yola çıkmadan ceketini ve kravatını çıkarmıştı. Sıcaklığa da aldırmıyordu. Hava durumu sıcaklığın 43 dereceyi geçeceğini söylüyordu. Civarda hiç gölgelik yer yoktu. Hatta ağaç ya da çalılık bile görünmüyordu. Bütün bu kötü koşullara aldırmıyor olmasının nedeni ilk işine gitmek üzere yola çıkmış olmasıydı.

Öğretmendi. Artık sadece bir öğretmen değil ayrıca okul müdürü de olmuştu. Beşten fazla öğretmeni denetleyecek, idare edecekti. Diplomasını yeni almış genç bir adam için oldukça etkileyici bir işti. Okul, ister küçük olsun, ister kasabada, isterse çok fakir bir yerde olsun, yine de onun okulu olacaktı.

Sıcaklığın ve toz toprağın farkında olmadan ilerleyen genç öğretmen radyodan gelen sevdiği melodiye ıslıkla eşlik ediyordu. Ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Bir de işini iyi yapmak için ne kadar kararlı olduğunu. Her şeyin hakkının verilerek yapılması gerektiğine inanırdı. Bu insanın sorumluluğunun bir gereği olmalıydı.

Genç insanlara bir şeyler öğretmek mesleklerin en yücesiydi. Geleceğin vatandaşlarını ve olası yöneticilerini etkileme şansına sahipti. Okul ne kadar fakir ve pis bir bölgede olursa olsun öğretmen olarak bir gencin hayatını etkileyecek, olgunlaşmasına tanık olacak ve kötü bir başlangıç yapmasını engelleyecekti.

O sırada ufukta küçük bir bulanıklık gördü. Çölde serap gibi. İlk önce emin olamadı. Aynı noktaya sürekli bakmaya, gözünü kırpmamaya çalışıyordu. Bulanıklık az da olsa bir şekil almaya başladı. Diğerlerinden ayrı duran bir grup bina gördü. Bu, kasaba olmalıydı, onun kasabası.

"Hay Allah! Gerçekten de ufak bir kasabaya benziyor. Düşündüğümden de küçük" diye mırıldandı. "Sorun değil, burası benim olacak."

Küçük kasabanın başladığı yere kadar gitti. Kasabanın tek benzin istasyonu olduğunu düşündüğü yerde durdu. Kasaba hakkında bir şeyler öğrenip kendimi tanıtmak için uygun bir yer, diye düşündü.

"Depoyu doldurun. Yağ ve suyu da kontrol edin lütfen" dedi.

"Suyu hemen kontrol edemem evlat. Bırak da motor biraz soğuşun" diye suratsız bir şekilde cevapladı benzinci.

"Kasabanın yeni okul müdürüyüm" diyerek elini uzattı uzun boylu ve zayıf öğretmen.

Benzinci elini sıktı. "Pek okul sayılmaz ya. Ama bina yeni yapıldı. Birkaç yıl önce. Fiyakalı bir ismi var. Welhausen Okulu diyoruz. Sanırım şehirlisin."

"Hayır, çiftçiyim aslında."

"Üniversiteli çocuk ha?"

"Evet. Umarım bana karşı kullanmazsınız bunu. İşin gereği bu" diye cevapladı öğretmen.

Benzinci cevap vermedi. Arabanın camlarındaki kiri temizlemeye devam etti.

"Okula nasıl gideceğimi söyler misiniz?" diye sordu öğretmen.

"Bu ana caddeden düz devam edersen önüne çıkacak. Sağında göreceksin."

"Teşekkür ederim. Kasabada neler var başka?" diye duraksayarak sordu.

"İşte bu iyi bir soru" diye kelimeleri yaya yaya konuştu benzinci. "Her şeyin olduğu bir mağaza, küçük bir otel, bayağı güzel ufak bir lokanta, sinema, demirci ve beş tane de kilise var" diye benzinci gururla sıraladı.

"Beş tane kilise mi?"

"Fakir olabiliriz ama Tanrı'dan korkan bir topluluğuzdur evlat."

Öğretmen benzinciye teşekkür edip küçük kasabanın ana caddesinde arabasıyla ilerlemeye başladı. Birkaç dakika içinde neredeyse kasabanın sonuna ulaşmıştı. Onun geldiği yöne doğru giden üç atlı adamı geçti. Onlara el salladı, onlar da ellerini şapkalarının kenarına değdirerek karşılık verdiler.

Yavaşlamaya başladığında yolun kenarında torbalar ve büyük teneke kutuların yanında oyun oynayan çocukları fark etti. Küçük bir oğlan çocuğu tenekenin içine elini daldırmıştı. Kutudan eliyle bir şey almış ve bunu yemek için ağzına götürmüştü. Üç yaşından daha büyük değildi.

Genç öğretmen arabasını durdurdu ve dışarı çıktı. Ona doğru bakan çocukların yanma doğru yürümeye başladı.

"Ne buldun orada, ufaklık?"

Çocuk cevap vermedi. Uzun boylu yabancıya bakmaya devam ediyordu. Öğretmen elini uzattı ve çocuk duraksayarak ama yumuşak bir şekilde öğretmenin avucuna küflü, bayat, küçük bir ekmek kabuğu bıraktı. Öğretmen ekmeği alırken çocuğun kirli yüzüne, yırtık pırtık giysisine, çıplak ayaklarına baktı. Diğer çocukların ayakları da çıplaktı.

Öğretmen ekmek kabuğunu tenekenin içine geri koydu ve arabasına yürüdü. Ön koltuktan içinde üç tane portakal olan torbayı aldı ve ona boş boş bakmaya devam eden çocukların yanına gitti. Üç portakalı da arkadaşlarıyla paylaşacağını umarak küçük çocuğa verdi. Çocuk hemen arkasını döndü ve koşmaya başladı. Arkadaşları en yakın binanın arkasına doğru onu kovalamaya başladılar.

Gördükleri genç öğretmeni dehşete düşürmüştü. Oranın fakir bir bölge olduğunu biliyordu. Okulun kasabanın en fakir yerinde olduğunu da biliyordu ama çocukların açlığına tanık olduğunda her şeyi daha iyi anlamıştı. Elinden ne geliyorsa yapmaya karar verdi. Tabii bütün öğrencilerini doyuramazdı ama en azından en kötü durumda olanları besleyerek işe başlayabilirdi. Zaten az olan maaşının yettiği kadarıyla.

Zorlanmadan okulu buldu. Sade ve gösterişsiz olduğu halde temiz ve derli toplu olan binayı görünce şaşırdı. Binanın birkaç yıl önce inşa edilmiş olduğu belliydi.

İçeri girdiğinde gördüğü ilk yetişkine kendini okulun yeni müdürü olarak tanıttı. Konuştuğu kadın sıradan görünüşlü, siyah basit bir elbise ve yine siyah, kaba ve kısa topuklu ayakkabı giymiş biriydi. Kadının ince dudakları, topuz yaptığı düz kahverengi saçları hiç sevmediği ilkokul öğretmenini hatırlattı.

"Öğretmenleri bir araya toplarsanız sevinirim. Kısa bir toplantı yapıp onlarla tanışmak istiyorum" dedi.

Kadın öğretmeni küçük bir odaya buyur ettikten sonra diğer öğretmenleri bulmak üzere koridorda kayboldu. İçeriye herkese yetecek kadar sandalye getirildiğinde, öğretmen, yani okul müdürü ayağa kalktı ve kendini odadakilere tanıtarak konuşmasına başladı.

"Çok uzun konuşmayacağım. Sadece hepinize merhaba demek ve burada olmaktan çok mutlu olduğumu ifade etmek istedim. Yoksul bir bölgede olduğumuzu ve işimizin kolay olmadığını biliyorum ancak bu şartların mücadele gücümüzü ve fırsatları artıracağına inanıyorum. Altıncı ve yedinci sınıflara derse gireceğimi de belirteyim. Yapmak istediğim birçok şey var, daha işin başındayım ve sizin destek ve katılımınıza ihtiyacım var. Söyleyeceklerim bu kadar."

Kadınlar birbirlerine bakındılar. Kapıda karşılaştığı öğretmen sanki diğer hepsinin sessiz onayını almış gibi ayağa kalktı ve konuşmaya başladı.

"Daha henüz görevinizin ne kadar zor olduğunu anlayabileceğinizi sanmıyoruz ama size elimizden geldiğince yardımcı olacağız. Şunu bilmeniz gerekir ki, bu okuldaki çocukların birçoğu daha İngilizce konuşmasını bilmiyor. Sabah kahvaltı yapmadan derse geliyorlar. Bu şartlar altında eğitim vermek olanaksız değilse de çok güç. Şartları değiştirmek ise neredeyse olanaksız. Yapabileceğimizin en iyisini yapmak için çabalıyoruz. Siz de bu duruma kısa sürede alışacaksınızdır."

Genç öğretmen teşekkür etti ve toplantıyı bitirdi. Çocukların iyiliği ve geleceği için planlarını yapabilmek için sınıfların durumunu birkaç gün boyunca incelemeye karar verdi.

Kısa sürede öğrencilerin hepsinde yetersiz ve yanlış beslenme sorunu olduğunu anladı. Vücutlarına ve gözlerine bakınca bu hemen görülüyordu zaten. Genel olarak derslere karşı ilgisizlerdi. Ayrıca anlatılanları anlayacak kadar bile İngilizce bilmiyorlardı. Bu öğrencilere diğer öğretmenler "yabancılar" diyorlardı.

Öğretmen hemen koşulları iyileştirebileceğini düşündüğü üç bölümlük bir program hazırladı. İlk olarak öğrencileri ikiye ayırdı. İngilizcesi yetersiz olan grupla ilgilenirken diğer gruba da yapacak başka işler veriyordu. Sonra kilisenin ve diğer kasabalıların yardımıyla her sabah ders başlangıcında bütün öğrencilere bir parça ekmek ve bir meyve vermeye başladı.

Annesine mektup yazıp iki yüz kutu diş macunu göndermesini istedi. En son olarak, teneffüslerde yaşı büyük olan çocukların birbirleriyle dövüştüklerini fark edince, onlara enerjilerini yoğunlaştıracakları beyzbola benzer bir oyun olan softbol oyununu öğretti. Kızların ise teneffüsleri dans ederek değerlendirmesini sağladı, hatta okula bazı müzik aletleri bile getirdi.

Diğer öğretmenler yeni müdürün yaptıklarına sinirlendiler. Teneffüslerde dinlenme odalarında buluşup sigara içmeye ve dedikodu yapmaya alışmışlardı. Hep beraber iş yapmayıp yeni müdürü tek başına bırakmaya karar verdiler. Dinlenme zamanlarını "yabancılar" dedikleri çocuklara oyunlar ve çeşitli aktiviteler öğreterek geçirmeyi reddediyorlardı. Bütün öğretmenler, belediye başkanı ve banka müdürü gibi kasabanın yerel iktidar yapısına dahil oldukları için, küstah müdürü tehlikeli fikirlerinden caydıracaklarına eminlerdi.

Böylece genç müdür mücadele etmesi gereken yeni bir durumla daha karşı karşıya kalmıştı. Savaşmaya karar verdi. Kasabanın ileri gelenlerinden, ünlü bir üniversiteden mezun olmuş bir kadınla görüşmeye gitti. Kadın aynı zamanda okul yönetim kurulunun etkin bir üyesiydi. Kadına olan bitenlerin hepsini, çocuklarla ilgili planlarını ve umutlarını anlattı.

Kadın, "Size diğer öğretmenlerin istifalarını kabul edip Eyalet Öğretmen Okulu'na gitmenizi ve oradan teneffüs eğitimlerine de katılacak yeni öğretmenler istemenizi öneririm. Ben de okul yönetim kurulunu toplantıya çağırıp bu konuyu açacağım" dedi.

Okul kurul toplantısında kadın söz verdiği gibi yaptı ve diğer üyelerin genç müdürü destekleyecek şekilde oy vermelerini sağladı. Kendilerini birdenbire hiç beklemedikleri durumda bulan, işlerini kaybetme noktasına gelen diğer öğretmenler ise yumuşayarak genç müdüre teneffüs saatlerindeki faaliyet ve eğitimler konusunda yardım etmeyi kabul etiler. Genç müdür kendisine yardımcı olan kadına ve kurul üyelerine müteşekkirdi. Artık fikirlerini daha hızlı bir şekilde hayata geçirmenin zamanı gelmişti.

Müdür kısa süre içinde programa yeni spor çeşitlerini ekledi. Basketbol, beyzbol ve voleybol takımları oluşturdu. Sonra ilgi alanı olan münazara için okulda bir takım kurdu. Takıma İngilizcesi yeterli olan öğrencileri aldı. Yavaş yavaş diğer öğrencilerin de katılacak duruma geleceklerini umut ediyordu.

Münazara takımında 6. sınıftan seçtiği uygun öğrencilerle 7. sınıf öğrencilerini karşılaştırdı. Ancak eğitim seviyelerindeki farklılıklardan dolayı bu ayarlama pek yürümedi. Bu durumda iki sınıfın öğrencilerini bir araya getirdi ve sonra bilgi seviyelerini dengeleyerek takımlara ayırdı. Tabii bu şekilde takımlara ayırınca da çeşitli sorunlarla karşılaştı. Ama bu sorunlara da çözümler buldu ve ilk münazaralarını yaptılar.

Tarih ve yurttaşlık bilgisi genç öğretmenin en fazla ilgi duyduğu konular olduğu için bu konulardan, Amerika'nın ilk bağımsızlık girişimlerinden bir başlık seçmişti. Takımların her birinin aralarından üçer en iyi tartışmacıyı seçmelerini ve konu hakkında okuma ve inceleme yapmalarını istedi. Hazır olduklarını belirttiklerinde olumlu ve olumsuz tarafların nasıl ifade edileceğini, nasıl bölümlere ayrılacağını anlattı. Sınıfa soru sorma hakkı en sonunda verilecekti.

Tartışma ve soru kısmı bittikten sonra sınıf oylama yoluyla tercihini belirtti. Olumlu tarafları belirten takım kazanmıştı ama sonuçta bütün öğrencilerin çalışmadan yararlandıklarını, bir şeyler öğrendiklerini görünce çok mutlu olmuştu. İki yıl sonra öğretmen daha büyük bir şehirdeki bir liseye geçtiğinde münazara takımları ilçe, bölge ve eyalet şampiyonalarım kazanacaktı.

Genç öğretmen-müdür okulundaki öğrencilerin ve diğer öğretmenlerin gelişimlerine katkıda bulunmakla yetinmeyip, okulun yaşlı, okuma yazması olmayan hademesine de İngilizce öğretiyordu. Küçük kasaba okulunda kaldığı bir yıl boyunca yaşlı hademeye ders vermeye devam etti. Ayrıca öğrencilerden birini İngilizce öğrensin ve liseye girebilsin diye evine, annesinin yanına götürdü. Bu görevi annesine vermişti çünkü kendisi bu arada öğretmenliğini geliştirecek kurslara katılıyordu.

Öğretmenin mutlu olması için birçok nedeni vardı. İlk işinde kendini vererek çalışıyor ve meyvelerini topluyordu. Başta muhalefetle karşılaşmıştı ama mücadele ederek galip gelmeyi de başarmıştı. Diğer öğretmenler artık onunla ve öğrencilerle daha mutluydular. Uyguladığı programın açlığı tamamıyla yok edip, birkaç ayda herkese mükemmel İngilizce öğretmesi kuşkusuz olanaksızdı ama yine de çok ciddi ilerleme kaydedilmişti.

Öğrencilerin ufku açılmış, daha katılımcı, daha istekli ve daha ilgili olmaya başlamışlardı. Bu gelişmeler diğer öğretmenlerin de işine yaramıştı. Genç öğretmen sınıftan içeri girdiğinde öğrencileri onu her sabah ayağa kalkıp şarkı söyleyerek karşılıyorlardı.

Daha sonraki yıllarda genç öğretmen o küçük kasaba okulunda geçirdiği günleri gururla anacaktı. Öğrencilerinden biri kasabanın ileri gelen iş adamlarından biri olup şehir meclisinde de görev yapmıştı. Öğretmen sonraki yıllarda küçük kasaba okulundaki anılarını paylaşacak ve orada gördüğü açlık ve yoksulluğu anlatacaktır. O günlerin üzerinde büyük etkisi olmuştu. Eğer fırsatı olursa Amerikalıların hepsinin eğitilmesini sağlayacak, açlık ve yoksulluğu yok etmek için elinden ne geliyorsa yapacaktı.

ABD'nin hiçbir başkanı göreve geldiğinde öğretmen, senatör, başkan yardımcısı ve 36. Başkan Lyndon B. Johnson kadar iç politika ve hükümet işleri konusunda bilgili ve tecrübeli değildi. Başkanlıktan ayrıldığında ise arkasında büyük bir kuşku ve şaşkınlık bulutu bırakmıştı.

Beyaz Saray'da yaşamış en karmaşık kişiliklerden biriydi. Lyndon Johnson bir anda çok kaba, bir dakika sonra ise gayet şiirsel olabilir, Amerika'nın "Büyük Toplum" idealine sahip çıkan bir devlet adamı kimliğine bürünebilirdi.

John F. Kennedy'nin trajik ölümünden sonra sakin, saygıdeğer ve güçlü bir şekilde görevi devralışıyla zor durumda olan Amerika halkının ve dünyanın güvenini kazanmıştı. Dost ve düşman herkes onun sorunları çözüşü ve davranışlarından etkilenmişti.

Johnson çabalarını uzman olduğu alan olan Kongre'de yoğunlaştırmıştır. Kongre'de takılıp kalmış olan John Kennedy'nin yasa önerilerini, dönemin etkisi ve Senato'da çoğunluğun lideri olmasının kazandırmış olduğu tecrübeyle hızla kabul ettirmiştir.

Hangi komisyonun başkanına nasıl baskı yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. En isteksiz Kongre üyesine ya da senatöre kendi yöntemini kabul ettirmek için hangi noktaya kadar bilek güreşi yapması gerektiğini de biliyordu. FDR, kılavuzu ve akıl hocasıydı. Fırtına gibi çalışıyordu.

Beyaz Saray'ın ampul ve duvar kağıtlarından SSCB Politbüro üyelerinin psikolojik kişilik bilgilerine kadar, onun için ufak ya da önemsiz hiçbir konu yoktu. Ne kadar belirsiz ve önemsiz olursa olsun her konuyla bizzat ilgileniyordu. J. Edgar Hoover'ın ilettiği, Washington kentinin ileri gelenlerinin en mahrem dedikoduları ile de neşelendiği söylenirdi.

Lyndon Johnson, 1964 yılındaki seçimlerde Goldwater'a karşı ezici bir zafer kazandıktan sonra etkisini daha da artıracaktı tabii. Toplumsal değişimleri temel alan "Büyük Toplum" adını verdiği bir programın uygulamasına başladı. Bu program FDR'nin bile hayal edemeyeceği kadar hızlı işleyen yasama sistemini de içermekteydi. Kongreye İç Savaş'tan bu yana en geniş kapsamlı vatandaşlık hakları yasasını çıkarttırmıştı.

Her ne kadar kendisi o sırada farkında olmasa da, Lyndon B. Johnson daima geri dönüşü olmayan kararlar vermiştir. 1964 yılının Ağustos ayında, günümüzde artık bir rezalet olarak nitelendirilen "Tonkin Körfezi" kararını ABD Senatosu'na kabul ettirmişti. Bu karar, Kuzey Vietnam deniz kuvvetlerinin bölgedeki ABD destroyerlerine saldırdığı iddiasına dayanan aslı astarı olmayan bir yalan, bir komploydu.

Vietnam Savaşı üzerine şimdiye kadar sayısız yazı, makale, kitap yazıldı ve yazılmaya da devam edecektir. Ama zaman ilerledikçe Lyndon Johnson'ın kişiliği savaşla daha çok iç içe geçmeye, daha fazla ilişkilendirilmeye başlandı. Churchillvari bir ifadeyle "Girdiği savaşı kaybeden ilk Amerikan Başkanı olma gibi bir niyetim yok" diyecekti.

General Douglas MacArthur, ölmek üzereyken, Johnson'a Amerikan ordusunu Asya'nın ormanlarında savaşa sokmaması için yalvarmıştır. Ama Johnson Amerikan ordusunun Asya'nın kendi topraklarında savaşan, kendini davasına adamış bir ülkeyle baş edemeyeceğini algılayamamıştı.

Hatta ne Johnson ne de danışmanları, demokrasilerde savaşın ancak çoğunluk tarafından adil ve ahlaki görüldüğünde ve zafere ulaşmak için her şeyi feda etmeye hazır olduklarında zorunlu olacağı gerçeğini kabul edebilmişlerdi. Johnson'ın savaş siyasetindeki ısrarcılığı Amerikan ekonomisini uzun yıllar istikrarsızlığa mahkum etmiş ve ayrıca tüm dünyada yaşanan enerji krizi Amerikan yaşam standardına kaldırması olanaksız yeni yükler getirmiştir.

Tarih, Lyndon Johnson ile ilgili son hükmünü henüz vermedi. Son tahlilde öğretmen öğrencilerine, Amerikan halkına, "Johnson'ın Savaş"ında kendi düşüncelerini kabul ettiremedi. Ancak "Büyük Toplum" programını olumlu etkilerini göz ardı etmeden değerlendirmek gerekir. Bir ülke için böyle bir programın ne kadar ve ne süre ile geçerli olduğunu zaman gösterecektir.

Amerika'nın Asya'daki rolü çoktan değişti. Amerika ve Çin yeni bir ilişkinin başlangıcında. Belki daha temkinli ama ümit vaat eden bir ilişki. Güneydoğu Asya ise geleceği belli olmayan bir karmaşa içinde. Çoğu kimse de fazla öngörüde bulunamıyor.

Lyndon B. Johnson'ın, öğretmen, parlak bir lider ve usta bir siyasetçi olarak tarihin mahkemesinde sırası gelecektir. Belki davası uzun sürer ama kesin olan bir şey var ki, uzun süre unutulmayacaktır.

2. Ahmed « Osmanlı Tarihi

Sultan İkinci Ahmed 25 Şubat 1643 günü İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.

Sultan İkinci Ahmed, Hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. 3 yıl 7 ay 14 gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanuni Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.

oyunlar