Jül Sezar Suikastı « Suikastler Tarihi
Jül Sezar, M.Ö 101 yılında Roma'da soylu bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Sağlam bir eğitim gördüğü gibi, ailesi tarafından bir silahşor olarak yetiştirilmişti. Edebiyata ve güzel sanatlara aşırı bir düşkünlüğü vardı.
Fakat bu genç adam, dünya zevklerine, içkiye ve kadınlara karşı da aynı ilgiyi duyar, bu arada kendisine açılan erkek kollarına hiç çekinme duymadan vücudunu teslim ederdi. Olağanüstü bir hatip, yaman bir binici, kadınları baştan çıkarmada eşi bulunmaz bir ustaydı. Roma'da genelev sokağında bir oda tutarak yıllarca sefahat içinde yaşamıştı.
Annesi Auralia, bu çok yakışıklı, güzellikte mitoloji kahramanları Adonis ve Paris'le eş tutulan oğluna para yetiştirmekte güçlük çekiyordu. Jül Sezar, parası tükenince, arkadaşlarından ve düşüp kalktığı yosmalardan borç alır, bir daha da ödemezdi. Onlara şöyle derdi yalnızca:
"Dostlarım, Roma İmparatorluğunu pençeme alacağım güne kadar bana zaman veriniz..."
Yirmi yaşlarındayken. İmparator Sulla'nın can düşmanı Marius'un yeğeni olduğu için, Roma'dan kaçmak zorunda kaldı. Anadolu'ya kaçmak isterken korsanların eline düştü. Korsanlar onu Antalya'ya götürmüşler ve kurtuluş parası olarak 20 talent istemişlerdi. Genç delikanlı kendisine biçilen bu fiyat karşısında küplere binmiş ve :
"Hayvanlar!., Ben 20 talentlik bir tutsak mıyım? Yakaladığınıza iyi bakın, size 50 talent getirteceğim!..)" diye bağırmıştı.
Roma'daki ailesine bir mektup göndermiş, para gelinceye kadar da korsanlarla al takke ver külah bir hayat yaşamıştı. Onlarla içki içiyor, şiirler okuyup oyunlar oynuyordu. Ara sıra da korsanlara :
"Hayvan herifler!.. Elinizden bir kurtulursam, göreceksiniz hepinizi astıracağım!.." diyordu. Korsanlar, bu deli dolu gencin sözlerini ciddiyi almazlar, gülmekle yetinirlerdi.
Parası gelince özgürlüğüne kavuştu ve Ege bölgesindeki Milet kentine gitti. Buradan sağladığı birkaç gemiyle, kendisini tutsak eden korsanların üzerine giderek, onları Antalya açıklarında yakaladı. Hepsini zincire vurup Bergama'ya götürdü, Vali'nin vereceği emri beklemeden hepsini astırdı.
Roma'ya dönüp siyasi hayata atıldığında 33 yaşlarındaydı. Yakın arkadaşlarından biri, Jül Sezar'a siyasi tutkuları olduğunu söylediğinde ondan şu karşılığı aldı :
"Ne diyorsun sen! Makedonyalı Büyük İskender'in hayatını okumadın mı? O benim yaşımdayken bütün dünyayı ele geçirmişti. Ben daha ne yaptım?"
Kırk bir yaşına geldiğinde, Roma'nın seçkin kişilerinden biri olmuştu. Çağının ünlü generallerinden Crassus ve Pompeus ile üçlü bir anlaşma yaparak kendisini "Konsül / Devlet Başkanı" seçtirtti. Dostlarına ve düşüp kalktığı kadınlara olan 1300 talent borcunu ödemek için Galya Valiliği’ni de üzerine aldı. Bu yetki kendisinde olmasına rağmen Senato ses çıkaramadı. Çünkü Jül Sezar’ın Galya Valisi olarak Roma'dan uzaklaşması ihtimali hem Senato’nun hem de Pompeus'un işine geliyordu. Bu nedenle Galya dışında bazı eyaletleri de ona bağladılar.
Jül Sezar'ın amacı, Galya'da kendine bağlı bir ordu kurmak ve Roma'nın üzerine yürüyerek diktatör olmaktı. Konsüllük süresi bir yıl sonra bitince Jül Sezar Galya'ya gitti. Sekiz yüzden fazla kenti olan bu zengin ülke onun borçlarını ödedikten başka, gerekli adamları satın alacak ölçüde zenginleşmesine de yetti. Savaşlarda ele geçirilen 1 milyon tutsağın köle olarak satışından eline gecen para, Jül Sezar’ın en güçlü silahı olmuştu. Romalılar yüz yirmi yıl içinde Galya'nın ancak Güney bölgelerini ele geçirebilmişlerdi, Sezar sekiz yılda bütün Galya'yi Roma imparatorluğu sınırları içine kattı.
Bu sıralarda Crassus, Doğu'da Fırat ırmağı kıyılarında Partlara yenilerek ölmüş ve Pompeus Roma'nın tek egemeni durumuna gelmişti. Pompeus mutlu ye kaygısız bir yaşantı içindeydi. Oysa çevresindekiler. Jül Sezar’ı iyi tanıdıklarından, Pompeus'a sık sık şu soruyu soruyorlardı :
"Sezar, Roma üzerine yürürse, onu durdurup geri püskürtecek askerleriniz var mı?"
Pompeus gururla gülümsüyor:
"Kaygılanmayın, İtalya’nın neresinde olursa olsun, ayağımla yere vurduğumda oradan ordular fışkırtırım,," diyordu. Oysa elinde hazır ve kendine bağlı bir ordusu yoktu. Sezar ise, kendisine ölesiye bağlı bir ordu kurmuştu. Roma generallerinden hiç birine benzemiyordu. Askerleriyle birlikte oturup şarap içer, onlarla zar atıp kumar oynar, en kaba ve cıvık şakalar, arkadaşlıklar yapardı. Fakat savaşlarda değişir, gerçek bir komutan kesilirdi.
M.Ö. 50 yılında, kasım ayının ilk gününde toplantı durumundaki Senato'ya bir haber ulaştı :
"Sezar, sekiz lejyondan kurulu ordusuyla, Alplerden Güney'e doğru iniyor."
Pompeus, beklemediği bu haber karşısında çok şaşırmıştı. Daha önceki sözünü unutmayan bir dostu:
"Haydi ayağını yere vur da ordular fışkırsın, zamanı geldi..:" diyerek Pompeus'la alay etmişti. Pompeus ve Senato'daki taraftarları. Jül Sezar'a şu haberi saldılar:
"Sezar askerlerini hemen terhis etmeli ve geriye yalnızca bir lejyon bırakmalı, ayrıca Galya Valiliğinden de istifa; ederek, Roma'ya sıradan bir yurttaş olarak girmeliydi."
Sezar, bu şartları kabul etmedi ve savaştan başka çıkar yol olmadığını anladı. Roma üzerine yürüyüşe geçtiğinde Pompeus hazinesini bile almaya vakit bulamadan, taraftarlarıyla birlikte Adriyatik denizindeki donanmasına binerek Epir'e kaçtı.
Jül Sezar'ın donanması yoktu, mevsim de kıştı. Varını yoğunu askerlerine dağıtmış, meteliksiz kalmıştı. Hızlı bir yürüyüşle karadan dolaşıp Yunanistan'ın Epir bölgesine girdi. Pompeus ve taraftarlarının 47 bin kişilik yaya, 7 bin kişilik de atlı ordusu vardı. Sezar'ın ordusu daha küçüktü. Emrinde 22 bin yaya ve bin atlı askeri vardı.
Savaş, yalnızca Jül Sezar ve Pompeus arasında geçmiyordu. Kısa süre içinde bütün Roma İmparatorluğuna yayılmış, bir iç savaş halini almıştı. Bir tarihçi, bu dönemi şöyle anlatmaktadır :
"Bütün Senato bu savaşın içindeydi. Ordular da öyle. Hepsi Roma kanı taşıyan askerlerden kurulu 11 lejyonla öteki 18 lejyon amansızca çarpışıyorlardı. Galyalılar ve Germenler Jül Sezar'ı tutuyorlardı. Trakya, Sicilya, Yunanistan, Makedonya ve Doğu Pompeus'la birlikti. Savaş İtalya'da başladı, oradan Galya'ya ve İspanya'ya sıçradı; Batı'dan dönerek bütün şiddetini Epir ve Tesalya üzerine topladı; Mısır'a kadar uzandı. Küçük Asya'ya el attı ve alev ancak Afrika'da söndürülebildi..."
Yunanistan'da Farsalos bölgesinde iki ordu arasında korkunç bir meydan savaşı olmuş ve Sezar, Pompeus'un ordusunu darmadağın etmişti. Pompeus, Mısır Kralı Ptolemeus'un yanına kaçmaktan başka çare bulamamıştı. Roma artık Jül Sezar'ın "pençeleri" arasındaydı. Dört bin kişilik seçme bir orduyla, Pompeus'un arkasından Mısır'a gitti. Ptotemeus, başına gelecekleri anladığından, Pompeus'un kafasını keserek Jül Sezar'a gönderdi. Sezar burada, Ptolemeus'un kız kardeşi Kleopatra'yla uzun bir aşk hayatı yaşadıktan sonra onu Mısır Kraliçesi yaptı. Sonra M.Ö. 47 yılında Anadolu'ya girerek Pontus Kralı Pnarankes'i yendi. Savaş beş gün sürmüş, Sezar durumu Roma Senatosuna şu üç kelimeyle bildirmişti:
"Veni, vidi, vici." (Geldim, gördüm, yendim.)
Aynı yıl Roma'ya dönerek İmparator oldu. Önce 1 yıl için diktatör ilân edildi. Senato daha sonra bu yetkiyi 10 yıla çıkardı. Aradan çok geçmeden de Jül Sezar, ömür boyunca diktatör seçildi.
Koyu Cumhuriyetçiler ve soylular, Roma İmparatorluğunun diktatörlüğe kaymasından tedirgin olmuşlardı. Sonunda, Sezar'ı öldürüp Cumhuriyeti kurtarmak için gizli bir örgüt kurdular. Bu örgüte, Sezar'ın yetiştirmesi, bir söylentiye göre de, düşüp kalktığı kadınlardan Servilia'dan doğan öz oğlu Brütüs de girmişti. Örgüt, suikast için M.Ö. 44 yılının 15 martını seçmişti. Bir kâhin ona daha önceden, "15 marttan sakın" demişti. Bir gece önce de karısı kötü bir rüya görmüş ve Jül Sezar'ın sokağa çıkmamasını istemişti. O sabah yolda, Kâhin'e rastlamış ve :
"İşte 15 mart geldi..." demişti. Kâhin de Jül Sezar'a şu karşılığı vermişti :
"15 mart geldi, ama daha bitmedi...)"
Jül Sezar, Senato'ya gelince suikastçılar çevresini sardılar. Hançerleri harmanilerin altında gizliydi. İçlerinden biri, siyasi hükümlü olan kardeşinin bağışlanmasını diledi. Sezar onu dinlerken, suikastçılar hançerlerini çekip saldırdılar. Titilus adlı bir soylu, Jül Sezar'ın harmanisini omuzlarından tutarak aşağı doğru yırttı. Sezar, ilk önce kendini savunacak oldu, fakat vücuduna saplanmak için havaya kalkan hançerlerden birini Brütüs'ün tuttuğunu görünce:
"Sen de mi oğlum Brütüs!?.." diye bağırdı ve harmanisini başına örterek, kendini hançer vuruşlarına bıraktı.
Tam 23 yerinden hançerlenen Jül Sezar, cansız yere serildi. Suikastçılar, Sezar'ın ölümünden halkın sevinç duyacağını sanmışlardı. Kanlı hançerlerini Roma halkına göstererek :
"Zalimin vücudu ortadan kalktı!.." diye bağırıyorlardı.
Fakat, Roma halkının tepkisi, umdukları gibi olmadı. Halk, "katillere ölüm!." Bağrışlarıyla ayaklanınca kaçmak zorunda kaldılar. O sırada, Senato'nun Jül Sezar'ı öldürenleri bağışladığı öğrenilince halk Senato'ya saldırdı. Yapıyı ateşe verdiler. Halkın ayaklanması üzerine Sezar'ın katilleri Roma'dan kaçtılar ama, peşleri bırakılmadı.
Bunlardan, Sezar'ın çok sevdiği Brütüs, Makedonya'da yakalanacağını görünce intihar etti.
Kansız İnkılap Olmaz « İlginç olaylar
'Kansız İnkılap Ebedileştirilemez'
Kasım 1924 - Haziran 1925, Ankara
Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediği söylenir. Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de şu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluşuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın sonu da "Devrim evlatlarını yer" sözü çerçevesinde değerlendirilebilir.
1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiği bir yıl ve 29 Ekim 1923'te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır. Zekeriya Sertel'in 1925'de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde "yıkım yılı" diye değerlendirdiği 1924 yılı yeni bir partinin doğuşuna da tanıklık edecekti. Aslında Mustafa Kemal'in Umumi Reisi olduğu Halk Fırkası'nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuşuluyordu ancak henüz bunun uygun koşullarının olmadığı kanısı egemendi. Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir gelişme sayılmazdı.
Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına başladığında kökleri Birinci Dönem'deki İkinci Grup'la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoğunlaştı. İsmet Paşa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası'ndan istifa etmeye başladılar. İlk aşamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu.
Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kişilikleriydi; Başkan Kazım Karabekir Paşa, Başkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr. Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi. Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal'in bir dönem çok yakını olmuş Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi.
TpCF, Curnhurbaşkanı'nın, yani Mustafa Kemal'in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eğilimine dikkat çekiyordu. Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduğunu söylüyordu. İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu. Belediye başkanlarının atamayla değil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu. Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuşak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu.
TpCF'nin kuruluşunun hemen ardından 21 Kasım 1924'de İsmet Paşa hükümeti istifa etti. Sağlık sorunları olduğunu ileri süren İsmet Paşa Heybeliada'da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar'a verildi. 27 Kasımda da yeni hükümet görevine başladı. Fethi Bey'in hükümeti daha ılımlı ve yumuşak olarak değerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar.
Yeni hükümet aslında Halk Fırkası'ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluşturulmuştu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu. Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası'ndan istifalar duruldu. Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29'da kalmıştı. Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doğal olarak zorluyordu ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi gelişmelerden hiç de memnun değildi.
Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiği demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, "TpCF'nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaşa olmağa değerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor." diyecekti. Bu arada kendisinin diktatörlüğe eğilimli olduğuna ilişkin eleştirilere ise "Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah değildir" diye karşılık verecekti.
Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu. Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal'den başkası değildi. TpCF kuruluşundan hemen önce "Paşalar Komplosu" adıyla anılan gelişmeler Mustafa Kemal'i fazlasıyla rahatsız etmişti.
Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paşaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı. Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluş sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası'nın işini zorlaştırıyordu. İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu.
İşte bu koşullarda 13 Şubat 1925'de patlak veren Şeyh Sait isyanı doğrusu imdada yetişti. İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediği eleştirileriyle karşılaşan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu'nda 60'a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti.
4 Martta hemen İsmet Paşa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iş de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu. Elazığ'ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve şehri kuşatan Şeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı. Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiği kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı.
İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF'nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuş oldular. Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı.
Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diğer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü. Sonuçta bu olağanüstü mahkemelerin çağrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925'te TpCF'yi kapatmaya karar verdi. Şeyh Sait isyanı resmi söylemde "dinci ve gerici bir ayaklanma" olarak nitelendiriliyor ve TpCF'nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine ilişkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu. Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi.
Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki "İzmir Suikastı Davası" idi. Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye'de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar. Kazım Karabekir Paşa'nın tutukluluğunu Başvekil İsmet Paşa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi. Rauf Orbay ise Londra'da bulunduğu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı.
Bu dava sonucunda TpCF'nin 29 mebusundan altısı idam edildi. Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paşaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal'in mahkeme reisiyle konuşarak beraat ettirdiği daha sonra ortaya çıkacaktı.
Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı. Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra mümkün olabildi.
Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar. Çünkü devir, Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa Nutkunda "Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez" dediği bir dönemdi. Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Şapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek şapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayarak kadın şapkaları ele geçirmiş ve korkudan kafalarına bu şapkaları geçirerek dolaşmaya başlamışlardı!
Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF girişimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına rağmen paşaların canlarını kurtarması az şey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da darağacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her şey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı...
100 Saat Savaşı « Tarihteki İlginç Olaylar
100 Saat Savaşı
1990, İran Körfezi
Yakında meydana gelmiş bir hata üzerine ikinci kez düşünmek tehlikelidir. Tarih, bugün üzerine olan perspektifinizi de değiştirir. Adolf Hitler'i Almanya Şansölyesi yapan seçimlerin ulusal ruhunu ve görünürdeki istikrarım birçok Amerikalı pek beğenmişti. Başkaları da Joseph McCarthy'nin ülkeyı kurtardığını sanıyordu ama aslında Anayasayı çiğnemekten başka bir iş yapmıyordu.
Körfez Savaşı üzerinden henüz fazla bir zaman geçmemiş olmasına rağmen bugün anlaşılıyor ki, dönemin Başkanı Bush'un aldığı bir asken karar diğerleriyle çelişki içindeydi. Bush "un en iyi kararlarından biri savaşın yönetimini generallere bırakması ve onların da işlerinin gereğini yapmalarına olanak bulmalarıydı.
Örneğin eski Başkan Lyndon Johnson Vietnam Savaşı sırasında uçakların bombardımanlarını günlük emirlerle doğrudan yönetmeye hevesliydi. Bush bunu yapmaya yeltenmedi. Bush'un bir diğer başarısı Irak'ın çevresindeki Arap ülkelerinin askerleri de dahil olmak üzere tüm askeri kadro için ortak bir hareket zemini oluşturmasıydı. Ama bu durum Bush'u kötü bir karar vermeye de sevk etti ve bugün hala Amerikalılar bedelini ağır bir şekilde ödemeye devam ediyor.
Çoğunluğu Amerikan askerlerinden oluşan ve yine Amerikan komutası altında olan Birleşmiş Milletler kuvvetleri Irak ve Kuveyt sınırlarında aylarca oturduktan sonra birden Irak'ı işgale başladılar. Irak'ı aylarca havadan dövdükten sonra birçoğu silah altına yeni alınmış askerlerden oluşan Irak ordusu çok kısa sürede dağıtıldı veya teslim alındı. Her şey iyi görünüyordu.
Ama ABD'nin Arap müttefikleri Saddam Hüseyin'in artık kendileri için bir tehdit oluşturmayacağını garantilemek istediklerinde yeni bir sorun ortaya çıktı. Reel politikayı kavradıklarından ve tarihten gelen tecrübeleriyle Birleşmiş Milletlerin (Amerikalılar diye de okuyabilirsiniz) önde gelen Arap ülkelerinden herhangi birini işgal etmeyeceğini biliyorlardı.
Amerikalıların onlarca yıldır İsrail'e gösterdiği dostluktan ve Sırpların Avrupa'nın ortasında yürüttükleri Müslüman kasaplığına Avrupa devletlerinin yanı sıra ABD'nin gösterdiği soğukkanlılıktan sonra birçok Arap liderinin ABD'nin tutumuna güven duymaması çok doğaldı.
Savaşın üçüncü gününde Irak'ın kaybettiği anlaşılmıştı. Irak'ın en modern silahlı gücü olan Cumhuriyet Muhafızları Saddam Hüseyin'in "bütün savaşların anası" diye nitelendirdiği savaşta hemen tümüyle yok edildi. Kuveyt bütünüyle yeniden ele geçirilirken Bağdat civarındaki hava savunma tesisleri de aylarca etkisiz kalacaktı.
Bağdat sokakları geri çekilen askerler ve sivil halkın kalabalığından yürünmüyordu. ABD silahlı kuvvetleri ile Bağdat arasında Irak'ın tek bir silahlı birliği, Amerikalıların Bağdat'a girişini engelleyebilecek hiçbir güç yoktu.
İlk günlerin çarpışmalarından sonra elde edilen başarı sonucunda dünyanın diğer ülkelerinin ve özellikle Rusya Federasyonunun tutumunu değiştirmesi de önemliydi. Bu ülkeler Birleşmiş Milletler'i arkasına alan ABD'nin Kuveyt'i kurtardığı kanısındaydılar.
BM kararları Irak hükümetinin ne olacağıyla veya Saddam'a ne yapılacağıyla ilgilenmiyordu. Gerçi Saddam'ı ikinci bir Hitler ilan eden Bush her ne pahasına olursa olsun onu durdurmak için çağrılar yaptı ama Amerikan kuvvetleri de geri çekilmekte olan Irak askerilerini takip ederek Bağdat'a doğru ilerlemeye kalkışmadı.
Ancak tüm uluslararası değerlendirmelerin ötesinde bir şey daha vardı; geride kalan uzun yıllar göstermişti ki, başka bazı ülkelerde olduğu gibi Arap kültüründe de bulunan bir şeyler fanatiklerin doğmasına yol açıyordu. Bu durum İslam'ın ilk günlerinde de vardı, bugün de hala var.
ABD bu gerçeği dikkate alacak olsa Irak'ı işgal etmekten başka seçeneği olmuyordu. Saddam Hüseyin kendisi dışında ülkesindeki bütün politik odakları tasfiye etmişti, Saddam'ın yerine geçebilecek herhangi bir güçten söz edilemezdi. Irak ordusunun İran'la uzun süren savaşında gösterdiği performans aslında halkın kararlılığını yansıtan bir şeydi. Dolayısıyla bir işgal durumunda Irak halkının göstereceği tepki ABD açısından önemliydi.
Bunun da ötesinde, zaten ABD de Vietnam deneyiminden üçüncü dünya ülkelerinin kontrolünün ne kadar zor olduğunu biliyordu. Yüksek teknolojiye sahip silahlarla yarım milyonluk Irak ordusu çökertilebilir, savaş gücü etkisizleştirilebilirdi ama olası bir işgale tepki gösterecek ve direnişe geçecek bir halkın bastırılması ve denetlenmesi o kadar kolay değildi. Bu halk neler yapabileceğini yakın geçmişte yer alan İran'la savaşta da göstermişti. Diğer Arap ülkelerinde olanlar da yine yeterli bir fikir veriyordu.
Herhalde tüm bunlardan dolayı Başkan Bush Saddam Hüseyin'i parçalanmış ülkesinin başında bırakmış olmalı. Amerikalılar Irak'ı işgal etse bile Saddam'ı hemen kontrol altına alamazlardı. Sovyetler bunu komşuları Afganistan'da denemişler ve başaramamışlardı. Belki de uluslararası baskıdan dolayı bu sonuç ortaya çıkmıştı.
Bu arada ABD'nin Arap müttefikleri de ABD'ye düşman bir yönetimin nasıl devrildiğinin bir örneğini görmek istiyorlardı ama belki de Bush yönetiminin kararı basitçe fazla kayıp vermeme ve planlandığı gibi savaşı 100 saat içinde bitirme arzusuna dayanıyordu. Evet, hangi nedenle olursa olsun, Bush savaşı sona erdiren ve Saddam'ı da Irak'ın başında bırakan kararı verdi.
O tarihten bu yana bölgede çeşitli anlaşmazlıklar ve krizler oldu, Irak biyolojik ve nükleer silahlara sahip olmak için yatırımlarına devam etti ve ABD de uzay programları için harcadığı paradan on misli daha fazla parayı Körfez'de tutmakta olduğu askerleri için harcamaya devam etti. Gelecek on veya yirmi yıl içinde tarih bu kararın doğru olup olmadığını gösterecektir...
oyunlar